Faili meçhul hikâyeler – Ayça Örer

Gökçer Tahincioğlu, 70?li yıllarla başlayıp bugüne uzanan derin tarihi, dönemin korku verici öğelerinden birini hatırlatarak anlatıyor: ?Beyaz Toros.? Kitapta, on iki faili meçhul hikâye var.

Sınırın az ötesinde, Yunanistan?da örneğin, beyaz bir otomobil yanınıza yanaştığında korkar mısınız? Hayır. Ama o araba size İzmir?de, Ankara?da, Elazığ?da, Diyarbakır?da yanaşsa aklınıza olmadık akıbetler gelir. Söz konusu korkuysa, eşitiz.

Türkiye?de tarih bir daha yazılsa, ?Faili meçhuller, kayıplar, gözaltılar ve yargısız infazlar? bölümüne bir cilt ayrılır. ?Güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada? diye başlayıp ?ölü ele geçirildi? diye biten haberlerin özneleri, yeni yeni bir kimlik kazanıp hikâyeleriyle aramızda.

Gökçer Tahincioğlu, 70?li yıllarla başlayıp 2000?lere kadar uzanan bu derin tarihi, o tarihin en korku verici öğelerinden birini hatırlatarak anlatıyor: ?Beyaz Toros.? Yıllarca polisin ve derin devletin gözaltı ve infazlarında kullandığı araba, kitaba ismini veriyor.

Kitapta, Kadir Manga?yla başlayıp Ethem Sarısülük?le biten on iki hikâye var. Hepsinin ortak noktası faili meçhul oluşları.

Tahincioğlu da bu gerçeğe işaret ederek başlıyor kitabına: ?Biz, tam da şu anda burada otururken, bir yerlerde birileri, bir başkası tarafından öldürülüyor. Bizim, yarın akşam haber bültenlerinde izleyeceğimiz bir cinayet, tam da şu anda, bu satırları okurken bir yerlerde işleniyor sessizce.?

1970?lerden eskiye dayanan bu tarihin içinde, özellikle 70 sonrası hikâyelerin seçilmesinin nedeni, yakınlarla görüşebilmek. ?Yok edilen? insanların ailelerine, yakınlarına ulaşan Tahincioğlu, aslında hepimizin ismiyle bildiği bu insanların bilmediğimiz yönlerine işaret ediyor. Nurhak?ta öldürülen Kadir Manga gibi. Ailesiyle irtibatı üniversite yıllarında kopan ve ondan sonra ölümüne kadar parça parça haberleri gelen Manga?nın ardından kalanları ablası Hamide Balkan anlatıyor: ?Ölüm haberi geldikten sonra hiçbir şeyi geçmedi elimize. Hiçbir eşyasını göstermediler. Bir tek saati geldi, o da şu son dönemde. Bende kalan birkaç kitabı vardı, okul karneleri vardı. Bir de gömleğiyle bir takım elbisesi bende duruyordu, ?bayramda falan gelirse giyer? diye. Ben de onu fakir bir çocuğa vermiştim, kırk seneden fazla oldu. Bilseydim saklardım. Ondan başka hiçbir şeyi kalmadı. Kadir?in kitapları dahi kalmadı. Zaten o ara onların bir kısmını yaktık. Yani yaktırdılar. Hani ?evi basarlarsa? diye. Bir ablamız ortaokul öğretmeni. Bir şey olabilir diye dediler ki; ?Kadir?in bazı eşyalarını kaybedin.? Yaktık. Kadir?in bizde kalanlarını da böyle yaktık.?

Gaz bombasının unutulan tarihi
24 Aralık 1981?de Alemdağ Askeri Cezaevi?nde yaşananlar unutulsa da, Tahincioğlu tarihsel devamlılığıyla hatırlatıyor: ?Hikâyesi Diyarbakır, Metris, Mamak kadar bilinmeyen İstanbul Alemdağ Askeri Cezaevi?ndeki ?kıyım?, yeni alınan gaz bombalarıyla gerçekleştirildi. Alemdağ?da yapılan operasyon, Türkiye?nin 90?lı yıllardan itibaren göreceği hayata döndürme operasyonlarının da provasıydı.?

Operasyonda hayatını kaybeden Hakan Mermeroluk?u ağabeyi Atilla Mermeroluk anlatmış. Şimdilerde de çok tartışılan gaz bombası ve kullanımı, 80?lerde de bir insanın hayatı mal oluyor: ?Gaz bombaları o kadar ölçüsüz atılmış ki koğuştakiler nefes alamaz hale gelmiş, bütün pencereleri kırmış, başlarını demir parmaklıklara yapıştırarak nefes almaya çalışmışlar. Bu panik, gaz bombası atan erler ve subaylara da sıçramış, onlar da çaresizce tutukluları koğuşlardan çıkartmak için koğuşlara koşmuşlar. Koğuşların durumu içler acısı, genelde tutuklular yerlere yatmış, yarı baygın dışarı çıkartılırken ?ki zemin gazın en az etkili olduğu alandır çünkü gazın yere 15-20 cm kadar inebileceği söylenir? bazıları ranza üstünde baygın kalmış. Ranzaların üstündekiler, gazdan en çok etkilenenlermiş. Hakan da ranza üzerinde bayılıp kalanlardan biriymiş. Uzun süre sedyelerde bekletilip sonra hastaneye sevk edilmişler. (?) Hakan da tedavi için cezaevi aracında bekletilirken fenalaşarak hayatını kaybediyor.?

Cemil Kırbayır, Ferhat Kurtay, Orhan Keskin? 1980?le beraber devletin ?gözetiminde? yok edilen, öldürülen insanlar. Ferhat Kurtay öldüğünde eşi henüz on sekizinde. Süheyla Kurtay, kitabın çıkışını göremeden kanserden hayatını kaybetmiş. Diyarbakır Cezaevi?nde yapılan işkencelere dayanamayıp tepkisini kendisini yakarak gösteren ve ?Dörtler? diye anılan Ferhat Kurtay ve arkadaşları Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek bir dönemin de sembolü. Süheyla Hanım, eşinin kendisini yakmasından sonra on bir gün boyunca hastanede tutulduğunu yıllar sonra öğrenip ?On bir günde iyileşemez miydi?? sorusunu ömrü boyunca sormuş:

?Kimse bilmez bunu. Ferhat?ın ölüm tarihiyle yangın tarihi bir değil. On bir gün sağ kalmış hastanede. Hiç haberimiz yoktu. Ama gittiklerinde dediler ki; ?Diyarbakır Cezaevi?nde yangın çıkmış. Biri Mardinli, biri Diyarbakırlı, biri Urfalı, biri Çermikli, dört kişi yakmış kendisini.?

Tarihler farklı acılar aynı
Kitabın son dönemecinde karşımıza çıkan Roboski ve Ethem Sarısülük ?yok etme? geleneğinin ispatı. 2013 faili meçhulleri arasında kalan Ethem Sarısülük?ün mahkemesi ve ağabeyinin anlatımları yanında, mahkemeye perukla gelen polis Ahmet Ş. de kitapta: ?Ona tekme atınca diğer gösterici grubu gördüm. Cephemde duruyorlardı ve taşla geliyorlardı. Tekmeyle vurduğum gösterici yakın mesafeden taş attı. Yerden kalkarken biraz önce bahsettiğim korkularla silahımı çektim. Ancak mermiyi namluya sürmemiştim. Linç edileceğimi düşündüm. Kaçmak için fırsat yaratmak için de namluya mermi sürdüm. Bunu yaparken namluyu yere doğru tuttum. Daha sonra namluyu omuz hizamın üzerine kaldırdım ve havaya ateş etmeye başladım.?

Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş bu yıl… Yıllar geçiyor; Beyaz Toros?u yazdıran gerçek değişmiyor. Tahincioğlu, noktayı, ?Egemen karşısındaki oğul artık bir çıplak hayattır. İşte işkencenin, cinayetlerin ortaya çıktığı hatta meşru sayıldığı, meşru şiddetin kol gezdiği anlardır bu anlar? diyerek koyuyor. Benim için nokta, kitabı bitirdiğimde fon müziği olarak Kızılırmak?tan çalan Sorguda: ?Sonra sağlam raporun ve hücren/ Beton zeminde mukavva kutular/ ve silik yazılar olacak duvarda/ bak göreceksin/ Bütün ırmakları kurumuş bir dünya/ Bütün tütün bahçeleri kasırgada/ Yalnız toprağın ılıklığı tabanlarında.?

Ayça Örer
14.12.2013, http://kitap.radikal.com.tr/

BEYAZ TOROS,
Gökçer Tahincioğlu,
Doğan Kitap
2013, 204 sayfa

Gökçer Tahincioğlu Hakkında
1977?de Diyarbakır?da doğdu. Bursa ve Ankara?da eğitim gördü. Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki Yüksek Lisans eğitimini ?Askeri Darbeler Öncesi ve Sonrası Medya? konulu teziyle tamamladı. Halen, 1997?den bu yana çalıştığı Milliyet gazetesinin Ankara Haber Müdürü olarak görev yapıyor ve insan öykülerinin ele alındığı ?Yüzleşme? adlı köşeyi yazıyor. Ulucanlar Cezaevi katliamı, Hayata Dönüş katliamı, İnsan Hakları Derneği baskını, MİT-Yargıtay-Alaattin Çakıcı skandalı, telefon dinlemeler, Hrant Dink dosyası gibi olaylara ilişkin haberleriyle Çağdaş Gazeteciler Derneği İzzet Kezer, Rafet Genç ve Yılın Haberi ödülleri, Metin Göktepe Yılın Gazetecisi Ödülü, Musa Anter Haber Ödülü, Abdi İpekçi Yılın Haberi ödülü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü ödülü gibi ödüllere layık görüldü. Nevin?in eşi, Ulaş Doğu?nun babasıdır.

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Makaleler, Politika
Ok, Balta ve Mancınık (Ortaçağda Savaş Sanatı 378 – 1515) – C.W.C Oman

"Mızraklı balta İsviçre askerlerinin en gözde silahıydı. 2.5 metre uzunluğundaki bu balta silahların en ağırı olmasının yanı sıra, en öldürücüsüydü....

Kapat