“Haziranda Ölmek Zor”un üç toplumcu sanatçısı – Müslüm Kabadayı

nâzım_hikmet_orhan_kemal_ve_ahmed_arif“Haziranda Ölmek Zor”un üç toplumcu sanatçısı : Nâzım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmed Arif
3 Haziran 2015’te Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde “Nâzım Hikmet ve Yaşam” başlıklı bir panel yapıldı. Mehmet Aydın, Ahmet Özer ve Arslan Kavlak’ın konuşmacı oldukları panelde, Nâzım’ın Paris anıları, komünist bir şairin dünya görüşü, diyalektik ve tarihi materyalizm yöntemiyle “Büyük Tarihi” okuması ve bunu şiir diliyle çok sesli olarak metinleştirmesi, Sovyetler Birliği ve özellikle Azerbaycan’daki çalışmaları ele alındı.

Özellikle 1928’de Arap alfabesiyle hazırlanan ders kitaplarında Nâzım Hikmet’in şiirlerine yer verilirken, 1930’lu yıllardan itibaren 1964’te Yön’ün Nâzım’ın şiirlerini yayınlayarak hukuk mücadelesiyle bunu devlete ve topluma kabul ettirmesine kadar yasaklanan şiirlerinin gücüne değinildi. Bu panelden hareketle 2 ve 3 Haziran’ın işçi sınıfı ve edebiyat tarihimiz açısından önemine binaen aşağıdaki metni okurla paylaşmak istedim.

“Kimlik” ve “kişilik” üzerinde ülkemizde epeyce kalem oynatılmasına karşın, “kişilik”in çok önemli olduğu ve insanlaşmanın kişilik kazanmaktan geçtiği yeterince kavranamadı ne yazık ki… Bunun böyle olmasının en önemli nedeni de, toplumumuzda felsefi bilincin gelişmemiş olmasıdır. “Günlük bilinç”le yaşayan bir toplumdan felsefi ve bilimsel bilincin geliştiği bir toplum aşamasına geçmemiz için, diyalektik öğrenme ve politeknik okullaşma sürecine ihtiyacımız var.

Diyalektik öğrenme ve politeknik okullaşmanın insan zihnindeki altyapısını oluşturan en önemli etken ise sanat, özellikle toplumcu sanattır. Tüm varlıkları, özellikle de insanı, oluş ve akışı içinde veren, ondaki süreklilik halindeki yenileşme ve ilerlemeyi gören, doğayı ve insanlığı değiştirici-dönüştürücü-geliştirici güçlerin çabasını anlatan, olayların derinine inen ve devinim içinde betimleyen yeni gerçekçi sanattır, bize yaşamı tüm yönleriyle sezdiren…

Toplumcu yeni gerçekçiliğin ülkemizde ete kemiğe bürünmesinde büyük emekleri olan Nâzım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmed Arif, “Haziran”da aramızdan ayrılmaları bakımından da “toplumcu sanatımızın çınarları” olmuşlardır. Onların izleğinden giden bir başka önemli şairimiz Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Haziranda ölmek zor” söylemiyle dile getirdiği üzere, bu üç çınarımızı anarken, yaşamları ve mücadelelerinden alacağımız dersleri, sanatlarından feyz alacağımız güzellikleri geleceğe taşımak görevi düşüyor bize.

Geçen yüzyılın başında, resmi kayıtlara göre 15 Ocak 1902’de doğan Nâzım Hikmet daha yoğun, 1925’te doğan Ahmed Arif karmaşık olmak üzere “kişilik” geliştirme konusunda örnek olarak değerlendirebileceğimiz önemli iki şairimiz… “Kişilik” geliştirme, özellikle toplumcu ve tutarlı bir çizgide sanatını oluşturan şairler bakımından daha da gereklidir. Çünkü şairler, gerek iç yaşantıları gerekse yarattıkları yapıtlarla dünya görüşlerinin örtüşme sorunu açısından incelenmeye değer bir konumdadırlar. Onlarla ilgili anlatılanlar yanında kişisel tarihlerini de belirleyen ürünleri ve siyasal konumlanışları da önemlidir.

Türkiyeli şairler arasında Nâzım Hikmet ve Ahmed Arif’in kişilik geliştirme durumlarına dair söylenebilecek en kalın çizgi şöyle olabilir: Nazım, sanatı ve mücadelesiyle hep hülyalı kalabilmiş; Ahmed Arif ise, hülyasını yitirmesine karşın sessiz duruşuyla da onurunu korumuştur. Birinde “dedelik”e karşı duruş nedeniyle hep çocukça bir saflık içinde memleketine, insanlığa büyük bir sevgi-coşku yoğunluğu ağır basarken; diğerinde “bebelik”e karşı ağlamayan, ama durgunlaşan bir “filinta” sadeliği söz konusudur.

Nâzım Hikmet, “dedelik”e niçin karşı çıktığını şöyle anlatır: “Ben daha dede olmadım, daha torunum yok. Sekiz yaşında tosun gibi bir oğlum var. Ninesi ona masal söylerken tam ‘az gittik’ yerine gelince, sözü ben alıyorum. Sesime inanışın sesini katarak şöyle diyorum: Çok gittiler, dere tepe yok ettiler; bir de dönüp baktılar ki, görünmüyor kalkılan yer!”(1) Ahmed Arif ise, 1972’de doğan oğluna“Filinta” adını vererek, “Vurulsam kaybolsam derim/Çırılçıplak bir kavgada/ Erkekçe olsun isterim/Dostluk da düşmanlık da” dizelerinde dile getirdiği yiğitliğe vurgu yapar. Cemal Süreya’ya yazdığı mektupların birinde “Malum ben öyle derin aydın değilim. İlkelim! Ama asla onursuzluğa yönelmeyecek, halkını ve hele misyonunu asla unutmayacak bir ilkel!”(2) diyen şair, “dağlı” olduğunun da altını çizerek açık sözlü-namuslu bir çizgide yürüdüğünü göstermiştir.

Kimilerince ilk şiirini 11 yaşında kaleme aldığı belirtilen Nâzım Hikmet’in yaşamı, anne ve baba tarafından paşa torunluğuyla ve çok iyi bir eğitim alarak başlar. Şair bir dedenin ve ressam bir annenin sanat beşiğinde büyür. Çocukluğunda savaşta yitirdikleri dayısının acısı, onun yurtseverlik duygularının pekişmesini sağlar. Bedeninin şekillenmesinde bir melezlenmenin güzelliği etkili olurken, kişiliğinin ve dünya görüşünün gelişmesinde Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere gittiği Bolu’da tanıştığı Spartakist Sadık Ahi etkili olur. Bunu; Moskova’daki Kutv Üniversitesi yıllarında tanıştığı Şevket Süreyya Aydemir, Mayakovski gibi önemli düşün ve sanat insanlarıyla kurduğu ilişkiler izler. 1922-1925 arasında yaşadığı bu dönemde şiirini geliştirir ve hecenin tek sesli kalıplarını kırarak şiiri, dizelerle değil sözcüklerle yazmaya başlar. Giderek Marksist felsefe ve estetiğin sanat anlayışını benimseyerek şiirlerini zenginleştirmeye başlar.

O, 1925-1938 arasında sanatını düşünsel bakımdan yetkinleştirmeye çalışır. Aşk şiirleri dahil tüm şiirlerinde gerçekçi felsefenin en yetkin anlatımı olan Marksist düşünceyi izler. Bu dönemde evrensel çapta bir sanat yaratır ve şiirine yergi öğesini de katar. Ayrıca Resimli Ay’da başlattığı “Putları Yıkıyoruz” yazılarıyla, dönemin burjuva estetikçilerini yerle bir eder. Bu nedenle de çok sert tepki ve siyasi saldırılarla karşılaşır. 1928-1934 arasında iki kez hapse girmek durumunda kalır. Aynı yıllarda yazdığı “Kafatası” adlı oyunuyla kapitalizmin tekeller düzenini çok iyi tahlil eder ve abartılmış tiplerle de eleştirir.

Tan ve Akşam gazetelerindeki yazılarıyla ve elden ele dolaşan şiirleriyle toplumu etkilemeye başlayan Nazım Hikmet, politik kararlılığı ve mücadele azmiyle bilinen Hikmet Kıvılcımlı’yla birlikte 1938’deki Donanma Davası provokasyonuyla etkisiz hale getirilmek istenir. Bundan sonra 1950’ye kadar süren mapusluk dönemi başlar. Bu dönemde şiirlerindeki başlıca tema hapislik olup bu umut, kavga, sevgi ve evrensel açılımlarla birlikte gelişir.
O’nun son evresi ise, 1951’de bir diğer vatan olarak adlandırdığı Sovyetler Birliği’ne gitmek zorunda kalmasıyla başlayan ve 1963’te orada ölmesiyle noktalanan dönemdir. Bu dönemde sevdiği insanlara ve Anadolu’ya duyduğu özlem, davasını sürdürmesinin zorlukları, acı gülümseyişler yapıtlarının konu ve temalarını oluşturur.

Ahmed Arif’in şiirimizin gelişiminde kendine özgü bir yeri olduğuna dair Cemal Süreya şunları yazmıştır: “Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu; Pir Sultan Abdal’ı, Urfalı Nazif’i, Köroğlu’na, Bedrettin’e bağlıyor… İmge onda sınırlı bir öge değil. Bir bakıma şirinin kendisi,bütünü.” Nâzım Hikmet, kişisel tarihine dair çokça araştırma,değerlendirme yayınlanan Dünya çapındaki şairimiz olarak, şiir-şair üzerine görüşünü şu dizelerinde dile getirir: “Biz de aynı lancadanız biliriz, Taufer/ sanatların en kanlısı şairlik/ Sırların sırrını öğrenmek için/ Yüreğini yiyeceksin yedireceksin” Sanıyorum, bu örneklemeler, derinlikli şairlerimizin güzelliklerine de ışık tutuyor.

Bu iki şairimiz yanında “bereketli”liğiyle öne çıkarabileceğimiz romancımız, 1914’te doğan ve Orhan Raşit imzasıyla şiir yazarak edebiyat dünyasına giren Orhan Kemal, Bursa Cezaevi’nde tanıştığı Nâzım Hikmet’le romana yöneldiği için de bu iki şairimizle bir “bütünlük” oluşturmaktadır. Bilindiği üzere ilk Meclis’te milletvekilliği ve Adalet Bakanlığı da yapmış olan Abdülkadir Kemali’nin oğlu olarak, babasının Ahali Partisi’ni kurduğu ve sol bir çizgi izlediği yıllarda Adana’da çıkardığı Toksöz gazetesindeki yönetimi eleştiren yazısı nedeniyle Beyrut’a kaçması nedeniyle Adana’da zor günler geçiren Orhan Kemal’in çizgisi de halktan yana biçimlenmeye başlar.

Eleştirmen Fahir Onger, onunla ilgili bir incelemesinde Orhan Kemal’i çok güzel değerlendirir : “Kişiliğini pekiştiren ve onu edebiyata iten etmenler, çok yanlı ve çok çeşitlidir. Babası avukat,gazeteci, birinci dönem Kastamonu mebusu, Ahali Fırkası Lideri Abdülkadir Kemali Bey, annesi öğretmen… Ünlü ve aydın bir ailenin çocuğudur Orhan Kemal. Çocukluğundan ilk gençlik yıllarına aile çevresinden aldıklarıyla erişir. Kişiliğini etkileyen çizgilerden birisi budur. İkincisi, bunun tam karşıtı bir yaşamın sert koşullarıyla savaşmak zorunluluğu. Üçüncüsü, sanat ve yazı yazmak eğilimi… Dördüncüsü, sevmek heyecanı, beşincisi bütün bu birikimin anlatıma dönüşmesini sağlayan rastlantı… Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’le tanıştıktan sonra serbest nazımla yazılan şiirlerden öykü ve romana geçiş…”(3)

Güzelduyu, romanın içerik ve kurgusu kadar dili ve anlatım biçimlerinde de üst düzeyde olmalı. Bu bakımdan yoksullukla mücadele etmiş, özellikle İstanbul’da bulunduğu 1950’li yıllarda Cumhuriyet’te tefrika edilmek üzere yazdığı romanlarda dili çok özenli olmayan Orhan Kemal’in “bereketli”liğine dair, Antakya’da 2000-2005 arasında yayımlanan Amik Kültür Sanat Dergisi Yazı İşleri Müdürü Duran Yaşar şunları diyor: “Bir gün Malatya’da bir fabrikada çalışmak amacıyla evini oraya göçürmüş. Yerleştikleri ev soğuk ve kendileri çok yorgun olduğu halde, yorgana sarınarak romanını yazmaya devam etmiş. Biz olsaydık, o yorgunlukla hemen uykuya geçerdik. Orhan Kemal öyle yaptığı için, bugün edebiyatımızın ustalarından biridir, bizim yerimiz ise geridedir.”

Orhan Kemal, zor günlerin insanıdır ve Fikret Otyam’a yazdığı bir mektupta, “Bayram seyran gelince çocuklara, torunlara maskara olmak da var galiba. Ben harçlık bulamıyorum ki başkalarına hayrım dokunsun!” diyecek kadar zorluklara göğüs germiştir. Bu mektubunda sözünü ettiği torunu, 1950’li yıllarda Antakyalı sosyalistlerden Kemal Sülker’le evlenen kızı Yıldız’ın çocuğudur.

Nâzım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmed Arif için, “çocuklarına besledikleri sevginin kendilerini aşan filinta gibi bir kişiliğe dönüşmediği sanatçılar” da denebilir. Örneğin, şiiri evrende son insan kalıncaya dek yaşayacağına inandığımız Nâzım Hikmet “dedelik”e reddiye yazarken; ama ve ne yazık ki büyük bir paradoks olarak O’nun oğlu Mehmet Hikmet, çoktan “dedelik”i kabul etti ve insanlığa mal olmuş bir “şiir”i Yapı Kredi Yayınları’nın tekeline verdi.

Orhan Kemal ve Ahmed Arif’i Haziran’ın 2’sinde, Nâzım Hikmet’i de 3’ünde kaybeden Türkiye halkı, aslında onların kişiliğinde ve özellikle yapıtlarında kendini yeniden üretecek bir zenginlik ve felsefi bilincini geliştirecek derinlik bulmaktadır. Nâzım’ın “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerini mezar taşlarına yazacak kadar yaşama bağlı bir halkın çocukları, Orhan Kemal’in ırgatlarını ve kentlere göçen kır emekçilerinin kültürler zenginliğini sanayileşme sürecinde sınıf bilinciyle yeniden üretmekte, Ahmed Arif’in “Adiloş Bebe”sini aç bırakmamak ve özgürleştirmek için “engerek ve çıyanlar”a karşı mücadelelerini yeniden ve yeniden yükseltmektedirler. Nâzım’ın siyasal-ideolojik derinlik ve zenginliğini yok ederek tekellerine almak isteyen Yapı Kredi’ye cephe alan sanatçılar başta olmak üzere, Ahmed Arif’in “Anadolu’yum Ben”ini vakurluklarıyla destanlaştıranlar, Türkiye halkının eşitlik ve özgürlüğü için umut olmaya devam ediyorlar.

Müslüm Kabadayı

(1) Yansıma Dergisi, Çocuk Eğitimi ve Çocuk Edebiyatı Özel Sayısı, 1975
(2) Ahmed Arif, Cemal Süreya’ya Mektuplar, İstanbul,1992,s.27
(3) Cumhuriyet Gazetesi (Sanat-Edebiyat), Temmuz 1970

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
“Bu roman, intikamı anlatırken sorguluyor da…” Mehmet Zaman Saçlıoğlu’yla Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Kapat