İki Dünya Savaşı Arasındaki Paradokslar – Murray Bookchin

1917’den yalnızca iki yıl sonra, Bolşevik Devrimi’nden çıkan Avrupalı sol hareketlerin pek azı, devrimci Marksist örgütlerin kapitalizmi alaşağı etme potansiyellerini heba edeceklerini düşünebilirdi.

Kapitalizmin “can çekiştiği” (Engels, Lenin ve Luxemburg’un ısrarla üzerinde durduğu gibi), eli kulağında bir proleter devrimle yok olmakla yüz yüze kalacağı tahminlerinin tam aksi geçerliydi. Kapitalizm can çekişmek bir yana, daha da büyümeye müsait bir gelişme aşamasmdaydı ve tarihsel olarak olgunlaşmak şöyle dursun, henüz tam olarak kendini göstermemişti bile. Birinci Dünya Savaşı, burjuva toplumun “can çekişmesi”nin göstergesi olmak bir yana, aslında ayak direyen yan-feodal bir tabakanın birbirleriyle çatışan hanedanlık ihtiraslarının, teritoryal ve militarist ihtiraslarının patlak vermesinden başka bir şey değildi. Baü toplumu, metalaşma ve sermaye ihracı (günümüzdeki deyişiyle küreselleşmiş bir ekonominin oluşumu) şöyle dursun, henüz tam olarak sekülerleş- me ve modernleşmeyi bile yaşamamıştı.

Bu söylediklerim, yeni kapitalist özelliklerin eski feodal özelliklerle iç içe geçmediği anlamına gelmez. Rus Çarı ve Alman İmparatoru ne ticaretin büyümesine ne de piyasanın yaygınlaşmasına kayıtsızdılar; kendi imparatorluklarının siyasi yaşamına hükmeden geleneksel aristokrasiler yüksek kazanç elde etmek umuduyla ticari şirketlere yatırım yapmaktan da geri durmadı. Kapitalizmin dünyanın başlıca ekonomik merkezlerinde kendi hegemonyasını ispatlamak için kaydettiği gelişme İkinci Dünya Savaşı’nın bitişine denk düşüyordu, ki o zamanlar bile kapitalizmin “olgunluk” düzeyi, gününü doldurmak şöyle dursun, hiç açık değildi.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde proletaryanın Marksizmin ve sendikaliz- min kendisine yüklediği devrimci rolü gerçekten yerine getirip getirmeyeceği de açık değildi. Marx’m formüle ettiği —ve onun basmakalıp sosyal demokrat memurlarının şevkle benimsediği— ekonomik “zorunluluklar”, insan etkinliğini hesaba katmaksızın sosyalizmin “kaçınılmaz” olduğunu öğretmişti. Elbette kapitalizm (Marksistlerin kronik ve nihayetinde sürekli devrimci bir krize neden olacağını umdukları) “kâr oranının düşme eğiliminin” neticesinde “sona erecekse” ve sanayi ve tarımın aralıksız makineleşmesi, yerini eninde sonunda insanlığın büyük çoğunluğunu kucaklayan bir proletarya ve köylülüğe bırakacaksa, işçi partisinin oynacağı rol açıktı. Ne ki bu arada böyle bir parti yalnızca toplumsal ideallerini yaymak ve gerisini tarihsel güçlere mi bırakmak zorundadır? Yoksa böyle bir parti, tarihin seyrini değiştirmek için inisiyatif alarak aktif bir öncü mü olmalıdır? Başka bir deyişle tarih, pasif/büyük ölçüde eğitimli bir bürokrasi tarafından mı, yoksa proaktif bir öncü işçi partisi tarafından mı gerçekleştirilecektir? Marksist kuramcıların bu sorulara verdiği yanıtlardan sosyal demokrasiye damgasını vuran reformist yaklaşımlar ile devrimci yaklaşımlar arasındaki keskin çatışmalar çıktı.

Tarihin iki savaş arası dönemde (1919-39) gösterdiği bir şey varsa o da söz konusu dönemi karakterize eden birçok krizin kapitalizmin ölüm şanolarından çok doğum sancıları olduğu gerçeğidir. İşin aslı, o devrin sosyalistleri Avrupa’nın kapitalizme doğru gelişiminin neredeyse ebesi oldular. Kendilerini “Asyalı Bolşevizme” karşı parlamenter cumhuriyetçiliğin muhafızları olarak gören Alman Sosyal Demokratlann sosyalizme olan bağlılıkları subay kastına olan yurtsever bağlılıklarıyla gerilim içerisindeydi ve bu insanlar aristokrasiye uşakça bir yakınlık duyuyorlardı. Halkın çoğunluğu eski yarı- feodal kastı mı yoksa yeni işadamlarını mı istiyordu? Sosyalistlerin bu soruya ilişkin belirsiz tutumu Avrupa’nın 1920’ler ve 1930’larda içine düştüğü siyasi felci dışavurur. Bu felç durumuna kesin bir çözüm bulunamadı, eski bir tedavi şekli olan ama hastalığı yok edemeyip geçici rahatlama sağlayan hacamat uygulamasına benzer tedbirler alındı. Sonunda, 1939’da, vasat bir nefer —Adolf Hitler— kıta çapında sürmekte olan kanlı gidişatı kısa fakat ürkütücü bir kan banyosuna dönüştürdü.

Bununla birlikte iki savaş arası dönemin felci, tabiatı bakımından, teknolojik olmaktan çok politikti. Savaş sırasında ve hemen sonrasında roketler güneş sistemi sınırlarının ötesine fırlatılırken ve insan emeğine duyulan gereksinimi hepten ortadan kaldırabilecek makineler geliştirilirken, 1939 New York City Dünya Fuarı elektronikteki, otomatik makinelerdeki ve tıptaki olağanüstü ilerlemeleri görmeleri için ziyaretçilerini ağırlıyordu; savaş esnasında ve savaştan hemen sonra, nükleer fizik ve moleküler biyolojide madde ve yaşamın “gizleri” açığa çıkarılmaktaydı. Kapitalizmin neredeyse her gün ürettiği bu yenilikler Marx’m tarihsel materyalizm nosyonunun geçerliliğine meydan okudu:

Bütün üretici güçler yeterince gelişmeden hiçbir toplumsal formasyon asla yok olmaz, ve yeni, daha yüksek üretim ilişkileri eski toplumun bağrında kendi maddi varoluş koşullarını olgunlaştırmadan asla eski üretim ilişkilerinin yerini almaz.1

Doğrusu kapitalizmin üretken güçleri, iki savaş arası dönem bir yana, bugün bile henüz tam olarak gelişmemiştir; aslında kapitalizmin yaşam yasası da yeni teknolojik gelişmeler konusunda sahip olduğu bitip tükenmez kapasiteye dayanır. Fakat kapitalizmin varoluşu tam da sürekli teknolojik yeniliğe dayanıyorsa, teknoloji icat etme kapasitesi neredeyse sonsuzsa, o zaman yerine hangi ve nasıl bir alternatif toplumsal düzen geçirilebilir? Marx ve takipçilerinin asla yüzleşmediği bu ikilem, sosyalist projeye günümüze kadar musallat olmuştur. Doğrusu iki savaş arası dönem boyunca kapitalizm, bırakın “can çekişmeyi”, teknolojik bakımdan “olgun” bile değildi. Birinci Dünya Savaşı Avrupa ve Amerika’yı kasıp kavurduğunda, sözde güçlü emek hareketinin kapitalizmi alaşağı etmede aciz olduğu ortaya çıktı ve İkinci Dünya Savaşı yaklaşırken emek hareketi tam anlamıyla geriledi.

Bu yüzden Ekim Devrimi’nin hemen ardından kendini gösteren “proleter devrimler” trajikomikti, özellikle de 1919 Bavyera ve Macar “sovyet cumhuriyetleri”. Bu ülkelerin trajedisi sorumlusu oldukları can kaybında saklıdır — ve Lenin ve partisinin oportünist liderliğinin yokluğunda Bolşevikleri taklit etme çabaları da gülünç kaçmıştır.

Murray Bookchin
Spartakistlerden İspanya İç Savaşına
Devrimci Halk Hareketleri Tarihi
Dipnot Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here