Nobel’i reddeden yazar Jean-Paul Sartre

“Resmi payeleri hep reddettim. Legion d?Honneur?ü de kabul etmemiştim. Fransız akademisine de girmedim. Yazar kendisinin bir kuruma dönüştürülmesini reddetmelidir. Bu onur verici bir paye dahi olsa, bunlar kişisel nedenlerim. Bir de bu ödülü verenlerin konumundan dolayı, kabul edemem.
(…) benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin intikam alma girişiminden başka birşey değildir.”

(Sartre’nin kendisine verilmek istenen Nobel Ödülü’nü, 1964 yılında geri çevirerek, İsveç halkından özür dileyerek ödülü kabul etmeyecegini söylemiştir.)

(Not: Fizik, kimya, tıp, fizyoloji, edebiyat ve barışa hizmet olmak üzere toplam beş dalda Nobel Ödüllerini başlatan, babası da silah üreticisi olan, patlayıcı madde tüccarı Alfred Nobel, dinamit barutunu ve benzeri patlayıcı madde çeşitlerini bulan kişidir. Fransa’nın İtalya ile gerginliğinde İtalya’nın yanında yer aldı. İtalya’nın San Remo şehrine yerleşti, patlayıcı madde laboratuvarını oraya taşıdı. Buluşunun kendisine ait olduğunu iddaa ettiği “Kordit” adlı patlayıcı madde konusunda İngiliz hükümeti aleyhine dava açtı, davayı kaybetti.)

Jean-Paul Sartre (Jean-Paul Charles Aymard Sartre), “121’lerin Bildirgesi ” olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı’nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi’nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968 olayları Sartre’ın kendi fikirlerini ve geleneksel entellektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler’in Prag’a müdahalesinin ve Fransa’daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973’te Liberation’u kurmuştur.

(Jean-Paul Charles Aymard Sartre) Jean-Paul Sartre’ın yaşam öyküsü
(21 Haziran 1905, Paris – 15 Nisan 1980, Paris) Babasını küçük yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi’nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure’de, İsviçre’deki Fribourg Üniversitesi’nde ve Berlin’deki Fransız Enstitüsü’nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928’de Simone de Beauvoir’la tanıştı. II.Dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı sekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı.( 1943 ) 1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve ” Les Temps Modernes ” adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği’ni desteklemiş, Fransa’nın Cezayir’e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir.Sartre, ölümsel hiçliğin karşısına bensel varoluşu koyar. Ona göre ?insan ne yaparsa odur?, insan özünü kendi yaratır, insandan başka evrendeki tüm varlıklarda yapış varoluştan önce gelir, bir salatalık bir salatalık olarak ve bir kedi bir kedi olarak varolur, yalnız insandır ki kendisini var eder ve nasıl varlaştırırsa öyle olur. Eşek eşekliğini kendi yapmaz ama, insan insanlığını kendi yapar. Demek ki insan özgürdür. Bu özgürlük, zorunlu olarak onun sorumluluğunu gerektirir. Kendini bizzat kendi var ettiğine göre, ne olduğundan sorumludur. İnsan, ancak elinden geleni yapabilir, ama yapmayı dilediği her şey de elinden gelir.
Sartre, ?Varoluşçuluk  Bir Hümanizmadır? yazısında, bizlerin her zaman, insana dair tasavvurumuz doğrultusunda, insanın olmasını istediğimiz gibi davrandığımızı söyler. O halde Sartre?ın kendine çizdiği insan tasavvuru kuşkusuz ırkçı değil, tersine kaynağını tüm o büyük Fransız aydınlanmacı geleneğinden alan hümanist bir tasavvurdu. Bu bakımdan Sartre, politik bir filozof haline geldi. Çünkü davranışlarımız bizi, kendimizin oluşturduğu bir insan tasavvuruyla yükümlü kılıyorsa, o zaman, bu tasavvurun politik olarak gerçekleştirilmesiyle de yükümlüyüzdür.
Bu, Kıta Avrupa?sında savaşın hemen akabindeki dönem üzerinde büyük bir etki yarattı. Çünkü özellikle Almanya?da, ama faşizmin üstün geldiği diğer ülkelerde de aydınların yaygın olarak politikadan uzaklaştıkları bir gerçektir. Bu koşullarda, faşizmden kurtuluşun ardından, sıra, bu faşist sistemi destekleyerek ya da en azından sineye çekerek aydınların altına girdikleri ahlaki sorumluluk ile yüzleşmeye geldiğinde, Sartre?ın politik tutumu, felsefenin politik olabileceğine dair sinyale benzer bir işlev taşıdı. Ve işte bu, savaştan hemen sonra Almanya ve onun durumundaki, yani İtalya vb. ülkelerde Sartre?ın ilerici etkisine neden oldu. Fransa?da durum farklıydı, çünkü Fransız aydınlarının çoğunluğu faşizme karşı direnişte yer alıyordu ve bu bakımdan Sartre?ın politikleştiren etkisine ihtiyaç yoktu.Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak her zaman hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Öyle ki, Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüte ya da tutarsızlığa düşmeksizin sergileyebilmiş ve zamanının bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavir sergileyebilmiştir.Bu bakımdan Sartre için, “çağının tanığı ve vicdanı” diye söz edilmesi yanlış olmaz. Sartre’ı Sartre yapan yalnızca felsefi çalışmalarının yetkinliği ve özgül varoluşçu kuramının ilgi çekiciliği değil, aynı zamanda sergiledigi aktif aydın tavrıdırda. Sartre, bu noktada kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştirmiş durumdadır.

Sartre’ın anladığı ve savunduğu anlamda aydın, ister eylem alanında ister yazı masasında olsun, esasta aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın dünyasına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçınmayan, aksine tutumunu ve eylemini bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup belirleyen tavrıdır.

Bu anlamda Sartre’ın bir bütün yaşam doğrultusu bu bakışın doğrulanmasıdır. Dolayısıyla da, Sarte’ın sergilediği aydın tavrı ve kişiliği, varoluşçuluğun edebiyattaki yetkin temsilcisi olarak kabul edilen Dostoyevski’nin sözünü onaylar niteliktedir; “her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur”. Bu söz Sartre’ın anladığı ve örneğini sergilediği anlamda Aydının tavrının da iyi bir açıklanması gibidir.

Sartre’nın savunduğu, Varoluşçuluk (existentialisme), esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü ve daha cok da popülaritesini Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20.yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar sözkonusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entellektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir.
Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal’a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu belli bir sekilde anlasilan varolusculuk anlaminda bir felsefe egilimiidr elbette, yoksa varolusculugun argümanlarinin bir kismini, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa cok daha öncelerde, örnegin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb, de bulunmaktadir. Ama bir felsefe egilimi olarak Varolusculugu Pascal ile birlikte ele alip degerlendirmek yaygin bir tutumdur felsefe tarihi incelemelerinde.

Daha sonralari, Soren Kierkegard tam olarak belli bir sekil verir varolusculugun anlasilmasinda. Buna göre dünyadaki insanin varolusu bir problematiktir ve felsefenin sorusturulmasi bunun üzerine yürütülmelidir. ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varolusculuk öyleki hem edebiyat alaninda hem de felsefe alaninda etkili olmus ve cesitli sekillerde temsilcilerini bulmustur. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski varolusculuk dendiginde akla gelen ve modern varolusculugun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir.

Sartre’ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını, ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacagını belirler. Bu, “varoluş özden önce gelir” sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alcak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak sekillendirildiği, ama bununda siyasalı yadsımayan bir etik oldugu görülür. İnsan belirli bir bütünlügün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır yaşamı boyunca. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir.

Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur bu felsefede, öyleki, insan kendi özgürlüğüne de mahküm edilmiştir, denilir. Kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlügünü gerçekleştirmek zorundadır.

Öte yandan varoluşçuluk belirtildigi gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre’ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20.yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümaizmin kuramsala ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, özgül bir şekilde anladığı anlamda Hümanizmi vurgular, kendi felsefi konumunu ifade etmek için. Varoluşçuluk Hümanizmdir’der Sartre ve bu şekilde bir metni vardır.

Jean-Paul Sartre’ın Nazım Hikmet’e dair yorumu
“Büyük ozan Nâzım Hikmet’e duyduğunuz saygıya bu mesajla katılmak istiyorum. Yazdıklarının güzelliğini ve güçlülüğünü başkaları benden iyi anlatacak. Ben her şeyden önce onun insan olarak büyüklüğünü ve kabına sığmaz enerjisini hatırlatmak istiyorum. Onu, ağır hastalığı sırasında tanımış, yaşamak ve savaşmak iradesi karşısında şaşıp kalmıştım. Ama beni asıl etkileyen onun hüzünlü ve alaycı uyanıklığı oldu.

Eziyetlerden, ölümlerden kaçıp kurtulan bu adam – başkalarının yapacağı gibi – dinlenmiyordu. Biten hiç bir şey yoktu onun için. Dıştaki düşmanla savaşması ve de içteki dostların hatalarına karşı kardeşçe bir savaşı sürdürmesi gerekiyordu. Herkesle birlikte barış uğruna, emperyalizme ve faşizme karşı savaştığı sırada bile, Moskova’da oynanan bir piyesinde, bürokrasinin tehlikelerine karşı arkadaşlarını uyarıyordu. Ne militan dsiplininden geçti ne de yazar eleştiriciliğinden. Bu çelişmeyi sonuna kadar yaşadı. Bu sürekli gerginliktir ki, son yıllarda, mahpusluktan arta kalan güçlerini de yedi bitirdi. Ama asıl bu yönüyle bugün bir örnek insan olarak kalıyor aramızda.

Vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek ama hiçbir şeyi görmezden gelmek istemiyordu. Biliyordu ki, insan yapılacak bir şeydir ve hiç bir yerde yapılmamıştır. Gerekli olan, durmadan düşmanla savaşarak kendi kendini yaratmıştır; sözün kısası, Pascal’ın hrıstiyan için dediği ve bugün militan için, Nâzım Hikmet dolayısıyla aydın militan için denebileceği gibi, “asla uyumamak” gerekliydi. O asla uyumadı. Harikulade olan şudur ki, ölüm onun ilk ve son uykusu oldu.

Durup dinlenmeden nöbet tutan bir insanın eserleri, ölümünden sonra da sizin için aynı işi yapıyor.”

Jean Paul Sartre: Varlık Ve Hiç’likten

(…)

“Kendi-için” varolmak, “kendi-içinde”yi hiçleştirmektir. Bu koşullarda, özgürlük bu hiçleştirmeden başka bir şey olamaz. Onun aracılığıyla “kendi-için” özünden olduğu gibi varlığından da kurtulur, onun aracılığıyla her zaman kendisinden söz edebilecek şeyden farklıdır, çünkü en azından bu adlandırmadan kurtulan kişidir ve ona verilen addan, ona tanınan sahiplikten ötede olan kişidir.

“Kendi-için”in olduğu şey olmak olduğunu söylemek, olduğu şey olmayarak olduğunu söylemek, onda varoluşun özü, özün varoluşu öncelediğini ve koşullandırdığını söylemek ve Hegel’in formülüne göre “öz daha önce olmuş olandır” demek, tek ve aynı şeyi söylemektir.

Aslında, eylemimi canlandıran güdülerin bilincinde olduğum olgusuyla, bu güdüler çoktan bilincim için aşkınsal nesnelerdir, dışarıdadırlar; faydasızca onlara yapışmaya çalışacak mıyım; varoluşumla ondan kurtuluyorum. Her zaman özümün ötesinde, eylemimin nedenlerinin ve dürtülerinin ötesinde varolmaya mahkumum; özgür olmaya mahkumum. Bu, özgürlüğüme kendisinden başka sınırlar bulunamayacağını veya özgür olmaktan vazgeçmekte özgür olmadığımız anlamına gelir.

(…)

İnsan özgürdür çünkü kendi değildir, kendine karşı bulunmadır. Olduğu şey olan varlık özgür olamaz. Özgürlük tam da, insanın kalbinde olmuş olan ve insanın gerçeğini olmak yerine oluşmaya zorlayan hiçliktir. İnsan gerçeği için varolmak seçmektir: hiçbir şey, alabileceği veya kabul edebileceği, ne içeriden, ne de dışarıdan ona gelmemektedir. İnsan gerçeği, hiçbir türde hiçbir yardım olmadan, en küçük ayrıntıya kadar kendini oluşturmanın dayanılmaz zorunluluğuna tamamen terkedilmiştir. Böylece, özgürlük bir varlık değildir; insanın varlığıdır yani onun varolma hiçliğidir.

(…)

İnsan bazen özgür, bazen köle olamaz; insan, her zaman ya tam özgürdür, ya da değildir.

(…)

İnsanın özgürlüğü, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir.

Varolmak susamadan içmek gibi bir şeydir.

En büyük günah pişmanlıktır.

Aşk; iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır.Boşuna bir çaba, çünkü insan kendi bilincine mahkumdur.

Varlığında,varlığın var olmasının söz konusu olduğu bir varlık olarak var olan bir varlığım.

Cehennem başkalarıdır.

İnsanoğlu özgürlüğe yazgılıdır; çünkü, bir kere dünyaya atıldıktan sonra yaptığı her şeyden sorumludur.

Savaşı zenginler çıkarır , yoksullar ölür.

İlgilendiği alanlar: Bilgi felsefesi, Etik, Fenomenoloji, Metafizik, Politika

Etkilendiği kişiler: Kant, Hegel, Kierkegaard, Nietzsche, Husserl, Marx, Heidegger

Eserleri
Varoluşçuluk (existentialisme),
Diyalektik Aklın Eleştirisi,
Edebiyat Nedir?,
Sözcükler,
Yazınsal Denemeler,
Bulantı,
İmgelem,
Baudlaire,
Ego’nun Aşkınlığı,
İş işten Geçti,
Varlık ve Hiçlik
Duvar
Akıl Çağı
Tükeniş (bazıları Ruhun Ölümü bazıları da Yıkılış olarak çevirmiştir)

Nobel’i reddeden yazar Jean-Paul Sartre” üzerine bir yorum

  1. birkaç yerden Sartre’ı okumak istemiştim.benim gibi cahiller için çok ağır yazılardı ve hiç anlayamamıştım.okudum, anladım, hatta notlar aldım.çok güzel yazmışsınız, teşekkür ederim.

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları
Çizgilerle Lenin – Rius

İnsanlık tarihinin en önemli önderlerinden biri... Kökleri nerelere dayanıyor, filizleri nerelere ulaştı? Tanınmış Meksikalı çizer Rius'un çizgilerle çarpıcı ve eğlenceli...

Kapat