Kafka’nın kederi – Ahmet Ümit

Kafka, günlük yaşamın tekdüzeliğini olduğu gibi anlatmak yerine, sıkıcı gerçekliğin sınırlarını aşarak sembol ve imgelerden oluşan bir labirent yaratmıştır.
Eş dost sohbetlerinde sıradışı yazarlardan söz açılınca, aklıma önce Kafka gelir. Bende bu düşünceyi yaratan Kafka’nın yazın alanında biricik olmayı başarmış, varolandan farklı bir tarz ve yöntemle metinler kaleme olması değildir. Daha çok onun metinlerinin satır aralarından sızan kederdir; anlamsız bir dünyanın ortasında koyulaşıp duran kül rengi bir keder. Belki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda bir Yahudi olmasından kaynaklanmaktadır bu keder; belki Yahudi olmasına rağmen kendini Yahudi gibi hissedememesinden. Belki sağlıklı, iri yarı bir babanın çelimsiz oğlu olmasından. Belki genç yaşta onu kucaklayacak olan ölümü çok önceden sezinlemesinden. Belki de kendisi yazdıklarına inandığı halde, insanların yazdıklarının kıymetini bilmemesinden.
Gerçekten de Franz Kafka 3 Haziran 1924 yılında Viyana yakınlarındaki Kierling Sanatoryumu’nda kırk bir yaşında hayata veda ettiğinde hiç de tanınan bir yazar değildi. Ölümünden sonra da dostu Max Brod’un çabalarına karşın yazın dünyası, uzun yıllar Kafka’yla ilgilenmemiştir. Öyle ki, kitaplarının yeniden basımı, ancak siyonizm yanlısı Schocken yayınevi tarafından yapılabilmişti. Kitapların sürümü de pek çok güçlükle karşılaşmıştı.
Max Brod’unkiler dışında, Kafka hakkındaki ilk inceleme 1941’de Herbert Tauber tarafından Franz Kafka: Eserleri Üzerine Bir Yorum adıyla kitap olarak yayımlanır. Yine bir suskunluk dönemi başlar. Bu dönem, 1951’de Günther Andres’in Kafka Pro et Contra adlı, yankılar uyandıran incelemesine kadar sürer. 1951’de yazın dünyası, artık bu alışılmadık yazarı keşfetmiştir. O günden sonra Kafka ve yapıtlarının yükseliş dönemi başlar.

Çağdaş bir peygamber
Kafka ve yapıtlarının tanınmasında kuşkusuz, arkadaşı Max Brod’un büyük katkıları olmuştu. Ama bu katkılar için Kafka, Brod tarafından yanlış yorumlanmanın bedelini de ödeyecektir. Brod, Kafka’yı dinsel inançların savunucusu; Protestanların diyalektik tanrıbilimi, Kierkegaard ağırlıklı bir varoluşçu felsefe ve siyonist görüşlerin karışımı bir düşüncenin savunucusu olarak göstermişti. Böylece Kafka’nın yapıtlarının sanatsal işlevi sınırlandırılmış oldu. Brod’un Kafka yapıtları üzerine düşen gölgesi uzun yıllar sürdü. Daha sonra Kafka gündeme gelip de bağımsız araştırmalar yapılmaya başlanınca, Brod’un ağır ipoteği kalktı ve Kafka, yapıtlarıyla yazın tarihindeki yerini aldı.
Uzmanlar da tıpkı dostu Max Brod gibi onun yapıtları konusunda çok farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardı. Kafka’yı tanrıbilimsel açıdan yorumlayanlar, onu toplumsal tıkanışa çözüm arayan çağdaş bir peygamber olarak adlandırırken, modernizmin temsilcileri, onu varoluşçu felsefe yöntemiyle dünyayı çözümleyen ve geleceği muştulayan bir yazar olarak değerlendirdiler. Marksistler ise Kafka konusunda iki farklı görüş geliştirdiler. Bir kısmı, onu kapitalizmin çöküşünün, çaresizliğin yazarı olarak tanımlarken, öteki grup Kafka’yı, Marks’ın ‘meta fetişizmi’ne bağladığı ‘yabancılaşma’ olgusunu en iyi anlatan yazar olarak değerlendirdi. Ama hakkındaki değerlendirmeler ne olursa olsun Kafka, yaşadığı dünyaya karşı sorumluluk hisseden yazarlar kuşağındandı. Janouch, Kafka ile Konuşmalar adlı kitabında şunları söyler: “İnsanların çoğu bireysel sorumluluğunun farkında olmaksızın yaşarlar; bütün mutsuzluklarımızın asıl çekirdeği işte burada gibime geliyor… Günah, kendi öz görevi karşısında insanın gerilemesidir. Anlayışsızlık, sabırsızlık, ihmal: İşte günah bu. Yazarın görevi, bir kenara bırakılmış ve ölümlü olan şeyi sonsuz yaşama götürmek; rastlantıyı, yaşama uygun bir şeye dönüştürmektir.”

Son nokta yok
Kafka’nın, sanatçıyı kendisini- böyle büyük bir misyonla görevlendirmesini dışarıdan bir kahramanlıkla, mazlum insanları kurtarmayı amaçlayan şövalyelik duygusuyla karıştırmamak gerekir. Kafka, bu yetersiz, bu çürümüş dünyanın bir kurbanı, cinayetlerin tanığı ve yargıcıdır. Kendisini ifade edebilmenin, benliğini koruyabilmenin belki de tek yolunun insanları aydınlatan bir yazar olmaktan geçtiğine inanmaktadır. Yani görevini, yalnızca başkaları için değil, aynı zamanda kendisi için de yerine getirmektedir.
Yaşadığı dönemde toplumun yetersizliğini, aşılması gerektiğini, yabancılaşmayı anlatan tek yazar Kafka değildi. Ama Kafka, yapıtlarını kurarken öteki meslektaşlarından oldukça farklı bir yöntem seçmiştir. Değişim’de Gregor Samsa’nın hamam böceğine dönüşmesi, Kayıp (Amerika)’da Karl Rossmann’ın arayışı, Dava’da Josef K’nın kaçış çabaları, Şato’da K’nın şatoya girme uğraşı yörüngesinde gelişen olaylar gerçekte olduklarından farklı anlamlar içerirler. Kafka günlük yaşamın tekdüzeliğini olduğu gibi anlatmak yerine, sıkıcı gerçekliğin sınırlarını aşarak sembol ve imgelerden oluşan bir labirent yaratmıştır. Kafkaesk diye adlandırılan bu labirent kurgusal bir yapı olmasına karşın günümüz gerçeklerini de çarpıcı bir biçimde yansıtır.
Kafka metinlerinin çok tartışılır olmasının bir başka nedeni de açık yapıt olmalarındandır. Belki de Hegel’in varoluşu sistemlendirme girişimine karşı çıkan Kierkegaard’ın etkisiyle yapıtlarını kapalı sistemler olarak kurmaz. Son noktayı bir türlü koymaz. Böylece okuru yapıtın oluşturulmasına katılmaya çağırır. Sözcükleri okuru uyarır, bilince, düş gücüne, duygulara seslenir, metindeki belirsizliği okurun gidermesini, öyküyü okurun biçimlendirmesini ister. Kafka’nın kullandığı simgeler farklı kültür ve farklı dünya görüşüne sahip gruplar üzerinde farklı etki uyandırır. Hakkında farklı yorumların çokluğu da bundan kaynaklanmaktadır. Ama tüm bu yorumlar, yapıtı yer yer açıklayabilse de sonuna kadar gidemez; Kafka’nın yapıtı hep açık kalır.

Bir çıkış yolu
Kafka’nın hâlâ güncel olmasına gelince, bu konuda da oldukça farklı görüşler vardır. Kimileri onun anlattığı sorunsalların hâlâ geçerli olmasına bağlar bu durumu. Gerçekten de insanlık henüz yabancılaşma sorunsalını aşamamıştır. Hatta daha beter bir durum söz konusudur. Günümüz tüketim toplumlarında “meta fetişizmi”nin en parlak günlerini yaşadığı, konfor duygusunun insanın tinsel dünyasını öldürdüğü, Kafka’nın anatemalarından biri olan bu konunun hâlâ gündemde olması nedeniyle yazarın ve yapıtlarının hâlâ güncel olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu görüş doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü Kafka bir sanatçıdır. Onu yalnızca yapıtlarının içeriği ile değerlendirmek yanlış olur. Kafka, söyleyeceklerini sanatsal bir biçim içinde iletir. Bir sanatçının akıl ustalığı ve değeri, seçtiği içerikten çok kurduğu estetik yapıda saklıdır. Söyleyecekleri bu yapıda içselleşmektedir. Kafka’yı ve yapıtlarındaki içeriği zamanın yıpratıcılığına karşı koruyan, işte bu güzel ve farklı olan biçimdir. Aksi taktirde, Kafka’yı yabancılaşma konusunu çok daha kapsamlı olarak anlatan, hatta daha da ileri giderek çözümler öneren filozoflarla kıyaslamak gerekirdi ki, bu da bir ozanla bir bilim adamını kıyaslamak kadar saçma olurdu. Hiç kuşku yok ki, Kafka’nın güncelliğini yitirmemiş oluşu, onun yaratma gücünde saklıdır. Bu büyük ozan, sembol ve mitlerle günümüz dünyasının bir benzerini yaratmıştır. Kafka’nın yarattığı dünya, bizim dünyamızın bir aynasıdır. Belki görüntü biçimleri deforme edilmiştir, ama içerik gerçek dünya ile tıpatıp aynıdır. Aynı tarzı resimde Picasso, müzikte Stravinski’de görürüz. Geçmiş sanat biçimlerinin özümsenmesinden doğan yeni ve hiç kullanılmamış biçimler yaratmaya doğru coşkulu atılım duygusu. Belki de Kafka’nın simgeleri yaşanan olayların içeriğine daha uygun biçimlerdir. Bu anlamda tüm alçakgönüllülüğüne karşın, Kafka’nın doğadan da, tarihten de daha iyi bir tasarımcı olduğu bile söylenebilir. Kafka’nın dünyasına girdiğimizde, devletin, ailenin, şirketlerin, resmi ve özel kuruluşların karşısında benliği ve istekleri gözardı edilen insanla karşılaşırız, her türlü olumsuzluğa karşın hâlâ bir çıkış yolu arayan, umuda bir inanç gibi sarılan insanla. Kafka, bu evrensel gerçekliğin şiirini sunar bize.
Yazımın başında bahsettiğim gibi, Kafka, kırk bir yaşında hayata veda ettiğinde hiç de tanınan bir yazar değildi ama kendisi farkına varmasa da bu kısa süreye daha önce benzeri olmayan yapıtlar sığdırarak, kendisi gibi 1880 yılının başlarında doğmuş; Stravinski, Webern, Bartok, Apollinaire, Musil, Joyce, Picasso, Brague gibi sanatta büyük değişimleri gerçekleştiren yenilikçiler kuşağının arasında yer almayı başardı. Az iş değil. Yine de insan, keşke sağken kendisi de görebilseydi demeden edemiyor.

Ahmet Ümit
16.06.2006 Radikal Gazetesi.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Fransız Devrimi?nde Kadın: Eksik Yurttaş (Woman In The French Revolutıon: Defıcıent Cıtızen) – Araş. Gör. Diren Çakmak

Fransız Devrimi'nde eşitsiz bir rol dağılımı olduğunu söylemek mümkündür. Bununla beraber Fransız Devrimi?nin kadınların tarihinde yeni bir sayfa açmış olduğu...

Kapat