Mitolojiyle Gerçekliğin Cin Kubbesi – Müslüm Kabadayı

cin_kubbesiNihat Aslanyürek’in ilk romanı Cin Kubbesi’ni(1) okurken, hem tema-konu, olay örgüsü ve iletileri açısından hem de dil ve anlatım özellikleri bakımından farklı duygu ve düşünceler atmosferine girip çıktığımı baştan söylemeliyim. Artzamanlı olarak olayların kurgulandığı romanda Osmanlı’nın son dönemi, Fransız işgal yılları ve 1939’dan 12 Eylül’e kadar uzanan geniş zaman diliminde başkahraman Yusuf ve geriye doğru aile büyüklerinin yaşadığı toplumsal, doğal çevre betimlenmiştir. O çevre ki, sınıfsal çelişki ve çatışmalarıyla toplumsal niteliğinin; dağları, mağaraları, Asi nehri, Defne kasabası ve köyleriyle doğal görünümün işlendiği bir roman gergefidir Cin Kubbesi’nde.

Kitabın arka kapağında romanla ilgili verilen bilgi şöyle: “Cin Kubbesi adlı bu kitap, iki yılı aşkın bir emek sonucunda hazırlandı. Kitapta geçen öyküler kimi zaman gerçek yaşamdan, kimi zaman efsanelerden kurgulandı. Kitabın amacı, bölgenin kaybolmak üzere olan kültürünü, halk öykülerini, efsanelerini yeni nesile ulaştırmaktır. Yazar, bu kitabıyla unutulmuş bir avuç insanın yüzyıllar boyu değişen egemenlerine hizmet ederek kültürel asimilasyona nasıl uğradığını, inancını, geçmişini onlara hatırlatmayı amaçladı. Kitap aynı zamanda doğduğu gün önce tabiatın, ardından babasının, en sonunda da devletin zulmüne uğrayan Yusuf’un hikayesidir. Roman bize kitapların gömülse de toprakla, ağaçla, çiçekle konuşacağını, her dili bildiğini anlatıyor. Aynı zamanda efsanelerini konuşmayan, korkan ve sürekli gizlenmek zorunda olduğunu hisseden bir toplumun hikayesini anlatıyor.” Evet, bu romanda işlenen öyküleri yaşayan “toplum”un adının neden açıkça yazılmadığını düşündüğümüzde, son cümledeki “korkan ve sürekli gizlenmek zorunda olduğunu hisseden” insan psikolojisinin devam ettiğini görüyoruz. Bu “toplum”, “Arap Alevi halk”tır.

Cin Kubbesi, bir dönem romanı olarak da değerlendirilebilir. 12 Eylül dönemi romanları arasında yer alabilecek bu yapıt, son yıllarda Arap Alevi halkın içinden çıkan şair, yazar ve sinemacıların değerli çalışmalarına katkı koymaktadır. Sinemada kardeşi Semir Aslanyürek’in “Şellale”, “Eve Giden Yol” filmlerinde bu halkla ilgili işlediği tema ve konulara, roman derinliğinde zenginlik katmıştır yazar. Faris Kuseyri’nin “Orontes Mensurları”ndaki şiir nehrinde kültür dalgalarını imlemesi gibi…

Romanın gerek anlatım bozukluğunun çokluğu, gerekse kurgu hataları bakımından ciddi bir editoryal sorunu olduğu anlaşılmaktadır. 21. sayfadaki bir paragrafın tekrarı, kimi yazım ve noktalama hataları gibi düzeltmenlik zafiyetiyle de okurun karşısına çıkarıldığını baştan belirtmek gerekiyor kitabın. Ayrıca romanı bölümler halinde değerlendirirken de değineceğimiz üzere böylesine önemli bir romanın, postmodernist anlatılarla tema ve konu bütünlüğünün zedelendiğini söyleyebiliriz.

Romanın birinci bölümü Yusuf’un kitapları gömmek zorunda kalmasıyla başlıyor. “Kitap gömmek ne demek, kitaplar ölür müydü hiç diye geçirdi içinden. Hem kitaplar konuşurdu, ninesi de, Zührelben de öyle söylemişti. Kimseye söylememesi gereken diğer sırlar gibi bu sırrı da saklaması gerektiğini ninesi sıkıca tembihlemişti.”(2) Doğrusu “sır” kavramı, Yusuf’un yetiştiği Arap Alevi halkın inanç kültürünün de önemli bir özelliği. Bu durum, tarihsel olarak sürekli baskı ve katliamlar yaşamış bir halkın kendini koruma ve var edebilmesinin en önemli unsurlarından biri olagelmiştir. Yazar, ninenin “sır tembihlemesi”yle bu gerçekliğe işaret etmektedir.

İkinci bölüm “Düğün” ara başlığındadır. Defne’de Abdurrahmanların düğünü anlatılırken, yöre halkının gelenek görenekleri, politikleşen gençlerin tartışmaları, yurtdışına göç olgusu ve eski-yeni çatışması işlenir. Yazarın bu bölümde Defne-Apollon mitolojisine gönderme yaparak, toplumdaki hayati değerlerin korunmasına dair yaptığı betimleme önemlidir. “Akşamın serin meltemi defnenin yapraklarına dokunuyor, müzik, sarhoş eden koku ve mitolojik hikayelerle birleşip kızlara ulaşıyordu. (…)Apollon’a meyvesini yedirmeyen Defne’nin kızlarıydı onlar.”(3) Bu bölümde betimlenen bir başka önemli konu, özellikle 12 Eylül faşizmince yasaklanan “Meryemti”dir. “Meryem türküsü söylenmeye başlandığında ortamı bütünüyle değiştiriyor. Bu türküde herkes kendinden bir parça buluyordu. Meryem bir çığlıktır, özlemdir, aşktır, direniş ve tevekküldür. Yorumcusunun tek bir isteği vardır, Meryem’ine kavuşmak. Saçları rüzgârda dalgalanan ve Osmanlı askerinin zorla aldığı Meryem’ini serzenişle anar, onlardan geri ister. Yaralı kalbini bir tek Meryem’in aşkı iyileştirebilir.”(4) “Düğün”de kurulan sofralardaki yiyecek ve içecekler, takı törenindeki şaboşlar, gençlerin sarhoşluğu, sevgililerin yakınlaşması yanında 12 Eylül işkencelerinin sonuçlarından biri şöyle betimlenir: “Herkes sesin geldiği yöne dönüp baktı. Vahide’ydi bu. Oğlu Vahid’i arıyordu. Tek oğluydu onun Vahid, kısa bir gözaltı yaşadıktan sonra aklını yitirmiş, onunla birlikte annesi de aynı akıbete uğramıştı.”(5) Ayrıca, “Meryemti”yi söyleyen Ali’ye kafayı takan askerler ve onlara muhbirlik yapan Tozlu Kâmil ise şöyle anlatılır Cavit’in ağzından: “Az kalsın düğün bozulacaktı. Şu Tozlu Kâmil var ya, ah ah! Bir de ona acırız. Bu adam başımıza sarıyor bu belaları. Aliciğim sabahleyin erkenden birlikte karakola gidelim.”(6)

Düğün dağıldıktan sonra Yusuf’un evini askerler basar. Baskı, şiddet ve korkunun kol gezdiği koşulların ağırlığını yazar, doğa üzerinden derinden hissettirir. “Eve, ağaçlara, yapraklara nefretle bakıyorlardı. Ağaçlar ise huzuru kaçmış gibi kıvranıyor, hava kusacak gibi esiyor, toprak tiksinerek ayaklardan kurtulmaya çalışıyordu. Topraktan sesler yükseliyordu, gelenleri reddeden sesler…”(7) Evdekilerin korkuları, komşuların meraklı bakışları arasında gözaltına alınıp işkenceye götürülen Yusuf’a Arap müziğinin deruni sesi Feyruz moral kaynağı olur. “Nasıl olduysa şarkı söylemek aklına geldi, karanlıkta şarkı insana eşlik eden en iyi dosttur. Feyruz’un bir şarkısı aklına geldi, şarkı söylemek sessizlikle mücadele etmenin en iyi yoluydu. ‘Rüzgâr vadiden bize doğru esti / Ey hava ne olur hava bizi evimize götür!’ diyordu şarkıda.”(8)

Romanda işkencecilerin ruh hallerine, özellikle iç çatışmalarına da değinilir. Polis amirinin işkenceden sonra kızıyla yaptığı telefon konuşması anlatılır ve durum sorgulanır. “Nerede olduğunu söyleyemedi. Bir şeyler gevelemek, zaman kazanmak istedi ama aklına bir şey gelmedi. Sessizlik ona bir asır gibi geldi, biraz sonra kendini toparladığında sanki kızıyla arasında aşılmaz duvarlar, denizler var gibi geldi ona. Korkuyordu aslında, yaptığı işten, ailesinden, insanlardan korkuyordu. ‘Size ekmek parası kazanıyorum!’ (…) ‘Ekmek parası ha!’ Bu nasıl ekmek parasıydı?”(9)

“Portakal Ağaçları Ben Yusuf…” ara başlıklı üçüncü bölümde Yusuf doğumundan itibaren evde, Defne’de gerçekleşen önemli olaylar öykülenir. “Doğduğum gün portakal ağaçları kurudu.” cümlesiyle Yusuf’un eve uğursuzluk getirdiğini düşünen babası Halil, kumar düşkünlüğü başta olmak üzere yanlışlarının bedelini oğluna ödetmeye çalışır. Yusuf’u onun zulmünden annesi Esma ile nenesi Meryem kurtarırlar hep. Bu bölümde çocukların nohut oyunundan Defne’de meyve ve sebzelerin hasatları, sert kış günlerinde dağlardaki Türkmen köylülerle ilişkiler, Yusuf’un dedesi Değirmenci Ali’nin seferberlikten başlayıp modernleşme karşısındaki değişimi, ağalık düzeninin işleyişi anlatılır. Osmanlı ve Fransız işgal yıllarında büyük çoğunluğu toprak ağalarının toprak ve emek sömürüsüne dayanan feodal düzeninde maraba olarak yaşayan Arap Alevi halkın Cumhuriyet dönemindeki değişimi de işlenir. Karısı, askere gitmemek için sakatlanmayı göze alan ve Hamit Ağanın şelalelerdeki değirmenini işleten Değirmenci Ali’ye şöyle der: “Kalıp da ne yaptın? Değirmenden getirdiğin bir avuç unla mı geçindik, ben evi çekip çevirmeseydim şimdiye kadar maraba kalırdık ağaların yanında, Allah vekil.”(10)

Yusuf’un amcası Garip’in Antakya Belediyesi’nde zabıta olarak işe başlamasıyla kent kültürüyle çelişkilerin de dede evine yansıması ayrıntılarıyla öykülenir. Garip’in karısı Selma, varlığını yitiren bir toprak ağasının kızıdır. Onun duygu ve düşünce dünyası üzerinden ağalık-marabalık ilişkisi şöyle işlenir: “Selma servetini yitirmiş bir ağanın kızı olduğu için zaman zaman alaya alındığını hissettiği bu eve gelmeye dayanamıyordu ama kader onu bu evliliğe ve böyle bir sonuca katlanmak zorunda bırakmıştı. Özellikle ağaların artık eski zenginliklerinin sona ermekte olduğunun, hele ki eski marabaların ağaların topraklarını satın aldıklarının konuşulması…”(11)

“Yumurta Bayramı” ara başlıklı dördüncü bölümde romandaki temel mekan olan Defne’de halk kültürlerindeki farklı inanç ve geleneklerin nasıl kaynaştığını gösteren bir tören anlatılır. “Yumurta Bayramında Defne’de hemen her evde ilk yarışma, deseni en güzel yumurta üzerine yapılırdı. (…) En güzel renkli, desenli yumurtalar çocuklara verilerek ilk onlar mutlu edilirdi, çünkü bu bayram onlarındı. Bu bayram bereketi, sevgi ve dayanışmayı temsil ederdi. (…) Bu bayramın en önemli eğlencesi öğleden sonra yapılan yumurta atma yarışıydı. Yarışın hediyesi iyi cins bir horoz olurdu.”(12) Bu törende Şeyh Süleyman’ın ağzından Arap Alevilerin yaklaşımı şöyle anlatılır: “Bizim inancımız bütün dinlere, bütün mezheplere saygılıdır. Bolluğu, bereketi, doğurganlığı temsil eden bu bayram bütün âleme hayırlı olsun. Biliyorsunuz Yumurta Bayramı Hıristiyan kardeşlerimizin kültürüne aittir. Bizler bütün dinlerin bayramlarını kutlarız. Bu yönümüzle övünmeli, bildiklerimizi çocuklara öğretmeliyiz.”(13) Hıristiyanlardan geçen “Yumurta Bayramı”, Fenikelilerden beri kutlanıp gelen “Evvel Temmuz” gibi bayramların öncülü sayılırdı. Çoklu bayram geleneği, bugün de Arap Alevi halk tarafından sürdürülmektedir.

Romanın bu bölümünde Yusuf’un çocukluğunda kişiliğini biçimlendiren olay ve ilişkiler işlenmektedir. Kentli kız seven amcası Süleyman’la coşkulu bağları, Garip amcasının çocuklarıyla yarıştırılması, babası Halil’in uyguladığı şiddet ve ailenin çelişkiler yaşaması… Ayrıca romanın farklı bölümlerinde öne çıkarılan “gölge” imgesi, bu bölümde şöyle anlatılmaktadır: “Batmak üzere olan güneş gölgeleri ortaya çıkardı; Yusuf bir gölgeye bir ninesine bakarak koşmaya başladı. Gölgesini geçmek istiyordu. Gölgesini kovalamaya ucu, sonu olmayan bir yolda koşmaya başladı. Yavaş yavaş gölgesini geçti, ninesinin sözünü anımsadı: Gölgeni sadece koşarak değil, kafanı çalıştırarak geçeceksin.”(14)

“Deli Yusuf” ara başlıklı beşinci bölümde, Yusuf’un ninesi Meryem’le babası Deli Yusuf’un Saint Simon Dağı tarafından Defne’ye geliş öyküsü anlatılır. Deli Yusuf elindeki haritalarla define aramaya gelmiştir kızı Meryem’i sırtındaki heybede taşıyarak. Defne’de yaygın olan türbe inancı nedeniyle aç susuz kalan Deli Yusuf kızıyla buraya sığınır. Türbe şeyhi ve yardımcılarının iyilikleri ve Defne’nin ağasının zulmüne uğramaması konusundaki uyarılarıyla karşılaşır. Sonunda Mahmut Ağa’nın adamları tarafından yakalanır. İkna edici konuşmaları, silah kullanmayı iyi bilmesi ağanın dikkatini çeker. Onun yeteneklerinden yararlanmayı amaçlar. Kızı Meryem’i Değirmenci Süleyman’ın yanına bakılmak üzere gönderir ki, daha sonra evleneceği Ali’nin babasıdır. Mahmut Ağa, türbeye bağışlanmak üzere getirdiği zahireyi şeyhe teslim ederken, rüyasında gördüklerini yorumlatmak ister. Romanda çok az olmak üzere bazı diyaloglar Arapça verilmiştir; “Selamünaleyküm” diyen ağaya şeyhin verdiği karşılık da böyledir: “Esselamü ala min tibiğil Hüda vehteda. (Selam olsun hüda yolunda gidenlere ve hüda olanlara.)”(15) Devamında ise şeyh, romanın adını aldığı Cin Kubbesi efsanesini Mahmut Ağa’ya anlatır. “Cemlitu ve Hemlitu, çocuklarını cennetten gönderilen bu meleklerle evlendirmek istedi. Ama oğullarından büyük olanı, cennetten gelen meleklerden biriyle evlenmek istemedi ve anne ile babasına kendisi gibi ateşten yaratılmış bir dişi istediğini söyleyerek isyan etti. Anne, babası onu azletti, böylece adı Azazil oldu. Barış içinde yaşadıkları dünyanın nimetlerini eşit bir şekilde paylaşırken Azazilü’l-lain, kardeşlerinin kavimlerini fesada, düşmanlığa ve Dünya’mızdaki gibi savaşa, mülk edinme hırsına, bunun için de birbirlerini öldürmelerine, böylece Cin ehlinin kimyalarının bozulmasına sebep olmuş, emeline kavuşmuştu. Cin ehli zengin, yoksul ve köle şeklinde üçe bölündü. Fakat ehli cinlerin aydınları boş durmadı, yoksulları ve köleleri birleştirip kötüleri alaşağı etmeye uğraştı. Bu mücadele devam ederken Cin Kubbesi, Cabilka ve Cabilsa adlı iki farklı şehre bölündü. Cabilka iyilerin, ilmin, irfanın ve bilginin; Cabilsa ise kötülerin ve zalimlerin şehri oldu.”(16) Şeyhle Ağa arasındaki diyalog epey uzar ve Ağa evine bitkin döner, dördüncü gün ancak kendine gelerek Deli Yusuf’u huzura çağırtır. 16 köyün sahibi Ağa’nın “evlenmek” derdi vardır. O güne kadar evlenememesinin nedenini de şöyle gerekçelendirir: “Kadın hayatın devamıdır; çocuklar da dünyanın ziyneti, güzellikleridir. Birleşmek, bir olmak çoğalmaktır. Kadın bir kitap gibidir, okunması zor, lakin okuduğunda bitmeyen güzelliklerle dolu. Kadın topraktır, anadır. Toprak verdikçe, kadın doğurdukça hayat var olacaktır. Ama ben kadın milletinden korkarım.”(17) Mahmut Ağa’nın “kadın milleti”nden korkmasının nedenini onu konuşturup bilinçaltına inerek öğrenir Deli Yusuf. Ağa’nın babası Abdulcabbar Ağa, birçok kadınla evlenmiş ama hepsi de kısa sürede ölmüştür. Sanki bu kadınların öcünü almak üzere bilinmezden gelen Kerime adında bir kadın onunla evlenir ve Mahmut’u dünyaya getirir. Oğluna sütünü vermeyince sütanne tarafından beslenir, büyütülür. Mahmut çok küçükken annesiyle birlikte olan Abdulcabbar Ağa evde ölü bulunurken, Kerime kayıplara karışır. Bir efsanevi anlatıma dönüşen bu olayın çok etkisinde kalan Mahmut büyüyünceye kadar işleri bir şeyh çevirir. Bu olayı öğrenen Deli Yusuf, kendi yaşadıklarıyla özdeşleştirir. Yunan tanrıçalarından Selene’nin adını verdiği karısı, Meryem doğduktan ve yemek yemeye alıştıktan sonra kayıplara karışır. Özdeşlikte bir fark vardır, Abdulcabbar Ağa ölmüşken kendisi yaşıyordur. Romanın bu bölümünde gerçeklikten kopan kurgu ve anlatımın öne çıktığı görülmektedir.

Mahmut Ağa’nın bilinçaltını çok ustaca kullanan Deli Yusuf, onun kadın korkusunu bir oldu bittiye getirerek aşar. Köylerden getirilen güzel kızlardan birini seçip Ağa’yla evlendirme hazırlığını ertesi gün gerçekleştirir. Bu noktada Deli Yusuf’un ağalık düzeninde bu denli inisiyatif alması ve bir pürüzle karşılaşmadan her şeyi halletmesi de gerçekçilikle örtüşmemektedir. Düğün dernek kurup Ağa’yla evlendirdiği kadının romanda adı yoktur; bu, feodal düzenin işleyişine denk düşmektedir. Kadın korkusunu yenen Ağa, elini işlerden çekip kendini eğlenceye verirken ağalık düzenini Deli Yusuf’u yetkilendirerek sürdürmek ister. “Mahmut Ağa, köylerin nasıl idare edileceğinin bütün inceliklerini anlatmaya çalıştı: ‘Bak yarından tezi yok, bütün köyleri dolaşıp köylülerle tanışacaksın. Gittiğin her köyde sana bir asa hediye edilecek, sakın asayı almamazlık etme. Hatta köyün gençleri asayı sırtlarında denemen için yanına gelip sırtlarını sana dönecek, her birine birkaç sopa vur ki ne kadar sert olduğunu görsünler.”(18) diyen Ağa’nın tersine köylerde işleri kendisine verilen asayı yumuşak vurarak yoluna koymayı başarır Deli Yusuf. Onun başarısı da şöyle betimlenir: “Toprağı sürmek için büyükbaş hayvanlar arazinin genişliğine göre aileler arasında taksim edilecek. Sebze ve meyve hasadından elde edilen gelirin dörtte birini köylü alacak, onlara geçimlerini sürdürecek genişlikte arazi de verilecek. Hasattan sonra sorumlular köylünün payını ayıracak, kalan Ağa’ya verilecek. Evlenecekler, evleneceği kızın yaşına ve ailesinin durumuna göre miktarı değişen ‘makile’ denen bir başlık parası ödeyecek, bu vergi köylerin sorumlularına verilecekti. Deli Yusuf’un yaptığı ve ilerde ağalık sistemini yok edecek değişiklik buydu. Köy sorumluları büyük bir gelire sahip olacaklar; ileride bulundukları köylerde birer ağaya dönüşecekler, Mahmut Ağa da ağaların ağası olacaktı.”(19) Bu uygulamanın, ağalık sistemini yok etmek yerine kategorize etmek anlamına geldiğinin altını çizmek gerekiyor.

Bu bölümde Deli Yusuf’un Değirmenci Süleyman’a emanet ettiği kızı Meryem’in serpilip genç kız olduğu, Ali’nin de bu kıza artık başka gözle baktığı anlatılmaktadır. Onların sözü kesilirken Mahmut Ağa da son zamanlarda sık gitmeye başladığı dilekçeci Yusuf Nisani’ye Deli Yusuf tarafından götürülür. Ağa, evlenecek bu gençlere ev ve arazi bağışlar. Romandaki diğer kişilerin gerçek kişilerle birebir ilişkisi nedir bilemiyorum ama şahsen tanışma olanağı bulduğum ve tanıtım yazısı kaleme aldığım dilekçeci Yusuf Nisani, Fransız işgal döneminde ve Hatay’ın ilhakından sonra Antakya’da yeminli tercümanlıkla Hatay Valiliği’ne yakın bürosunda dilekçe işlemleri de yapan biridir. Ağa’nın bu tercümanın bürosuna sık gelmeye başlamasıyla topraklarını köylülere satarak biriktirdiği sermayeyle iş kurup ticaret yapmaya yöneldiği işlenir. Ağaların kapitalistleşmeye başlamasının niteliği anlatılır.

Fransız işgaliyle yörede giderek artan eşkıya eylemleri, Mahmut Ağa’nın hızla Defne’de önlem almasını gündeme getirir. “Deli Yusuf, Bayra Köyü’nün yıkıldığını ve hatta zeytinyağı mengenelerinde bir kısım köylünün toplu halde yakıldığını; Karsanbay ve Darfonda köylerinin ise çetelere karşı direndiğini ve çetelerin şimdilik geri püskürtüldüklerini öğrenmişti.”(20) Bu bilgi üzerine Ağa, Defne ve yakın köylerdeki tüm ağaları Şeyh Yusuf El Hekim Türbesi’nde toplantıya çağırır. Burada dikkat çeken nokta, Mahmut Ağa’nın gerek Deli Yusuf’la buluşmaların gerekse ağalarla yaptığı toplantıların, Arap Alevi halkın kutsal saydığı ziyaretlerde gerçekleşmesidir. Karyer’deki Hz. Hızır Türbesi, Nebi İdris Makamı gibi… 16 köyden 14’ünün ağasıyla Şeyh Yusuf Hekim Türbesi’nde toplantı gerçekleştiren Ağa, aldıkları önlemlerle Kaplan Kayalığı’ndan saldırı gerçekleştirmek isteyen Kör Halil çetesine büyük kayıp verdirilir. Bu bölümde o yıllarda öne çıkan gerçek kişilerden Süveydiye’nin ileri gelen feodal beyi Şeyh Maruf Ağa ve oğlu Abdullah’la Mahmut Ağa’nın kurduğu diyalog da anlatılmaktadır. Daha sonra da Dursunlu, Döver köylerinde çetelerle yapılan çatışmalardan söz edilmektedir. Mahmut Ağa’nın Deli Yusuf’a söylediği şu sözler, egemenlerin çıkar ilişkilerini ve işbirlikçiliklerini göstermesi bakımından önemlidir. “Fransızların zulmünü benden iyi bilirsin. Taraf olmazsak bertaraf oluruz. Fransızların zulmü, bu ne idüğü belirsizlerin adaletinden hayırlıdır. Bak görürsün dağ köyleri bunlardan kurtulmak isteyecek. Hacı Ömer Ağa’nın bizimle mahcup konuşmasından anladım. Yıllar yılı Türkmen ve Arap köyleri kardeşçe yaşadı. Fransızlara boyun eğmek hoşuma gitmiyor. Ama güçlüden yana olmak zorundayım, mağlup olacağın bir oyuna girmen aptallıktır.”(21) Doğrusu, Fransız işgal yıllarıyla ilgili çokça anı ve araştırma kitabı yayınlanmakla birlikte o dönemde Arap Alevi halkın neler hissettiği ve yaşadığına dair ilk kez bu halkın içinden gelen bir yazar, kalemini gerçekçi biçimde kullanmaktadır.

Aynı dönemde Halep’ten canlarını zor kurtararak Defne’ye gelen Habibe, kocası Abdo ve oğulları İlyas, Mahmut Ağa’nın konağına yerleşirler. Habibe mutfak, giyim kuşam işlerini çok iyi bildiği için kısa sürede Deli Yusuf’tan sonra konağın sözü geçen kişisi haline gelir. Oğulları İlyas, Ağa’nın kızı Melike’yle konakta büyür. Melike’nin yardımıyla konaktaki kitapları okumaya başlar. O arada Melike İlyas’ı okumayla ilgili uyarır. “Bak İlyas, kimi insanlar bilgiyi kendi çıkarları için kullanırlar, kimileri ise insanlığın faydası için. Hangi niyetle okuyacağına bağlı ne olacağın. Kitaplar en güçlü silahtan daha etkilidir. Liderler birikimlerini kitaplara aktarırlar, halklarıyla bu sayede iletişim kurarlar, onları bilgilendirirler. (…) Bunlar şiir kitapları, sıkıldığın zaman bunlardan okursun. Şiir, insanın ufkunu açar, ruhunu güzelleştirir.”(22) Zamanla İlyas’la Melike arasında aşk kıvılcımı aleve dönüşür. Mahmut Ağa’nın Antakya’da Habibe’yle yaşaması, konaktan ve köylerden kopmasından ve Melike’nin annesinin bu ilişkiye göz yummasından yararlanarak aşklarını derinden yaşarlar. Ağa’nın Hatay Devleti’nin kurulacağına dair haber alıp kaygılanmasıyla konağa dönüşü üzerine İlyas konaktan ayrılarak kendisi gibi Cumhuriyetçi olan Muti Ağa’nın yanına yerleşir.

Defne ve çevresinde politik gelişmeler, Fransız işgalinin son döneminde dört eğilimin ortaya çıkmasına yol açar. Affan’da Şeyh Bedir’in evinde toplanan Mahmut Ağa, Şeyh Maruf ve adamları, Fransızlar giderse Suriye’ye bağlı kalma kararı alırlar. “Süveydiye’deki ikinci toplantıda Arap Alevi, Arap Sunni, Hıristiyan Arap toplumlarından oluşturulan Hizip El Arap El Vatani (Arap Vatanı Birliği) ismi altında birleşerek ortak hareket etmeye karar verdiler.”(23) Mahmut Ağa’nın karşıt görüşünde olan İlyas ise “Muti Ağa’nın adamlarıyla köyleri gezip köylüleri cumhuriyetçilerle birlikte hareket etmek için iknaya çalışıyordu.”(24) Anlaşıldığı kadarıyla 1937-1938 yıllarında Defne’de siyasi faaliyetler hızlanıp Cumhuriyet yanlılarının güç kazanmasının yöredeki egemenliğini sarsacağını düşünen Mahmut Ağa, gerek egemen sınıfların ve devletlerin gerekse güç sahibi kişilerin yaptığı gibi provokasyonlar gerçekleştirir Deli Yusuf aracılığıyla. Aileler, köyler birbirine düşürülür. “Defne bu kanlı kavgaya gömülmüşken büyük devletler birbiriyle anlaşıp bağımsız bir Hatay Devleti kurmaya karar vermişlerdi. Şimdi kurulacak devlette Defne’den Kurucu Meclis’e bir temsilci seçilecekti. Defne ağaları barışıp birleşmeliydiler, bölünmeye devam ederlerse bu yeni oluşumda yer almaları imkansızdı. Barışma daveti Muti Ağa’dan geldi. Oğlu Şaban ile Melike’nin evlenmesi durumunda barışın sağlanabileceği haberini gönderdi. Diğer ağalar bu birleşmeye kuşkuyla yaklaşmışlardı; ancak iki güçlü ağa karşısında ellerinden hiçbir şey gelmemişti. Güç yeniden Mahmut Ağa’nın lehine dönmüştü. (…) Mahmut Ağa’ya göre egemen gücün ayakta kalabilmesi için küçük de olsa her zaman düşmanlarının olması gerekiyordu.”(25) Burada egemen sınıfın ya da sömürgeci devletlerin tezgahlarında dokuyacakları kirli oyunların hiç eksik olmayacağının ustaca betimlendiği görülmektedir.

İki toprak ağasının çıkarları uğruna çocuklarının duygu ve düşüncelerine hiç değer vermeden onları zorla evlendirme politikaları karşısında Melike’nin tavrı çok önemlidir. Ayrıca feodal düzende kadınların konumu şöyle betimlenir: “Melike annesine, ‘Ben kadın suratlı Şaban’a gelin gitmem, ya İlyas ile evlenirim ya da kendimi öldürürüm.’ dedi. Annesinin elinden bir şey gelmezdi. Kadınların kaderleri buydu, kimse onlara danışmazdı. Kızının bu evliliği kabul etmesi için ne kadar uğraştıysa da başaramadı.”(26) Melike’nin Şaban’la düğün gecesi İlyas’la kaçma sahnesindeki bir olay, nelere değer verilmesi gerektiğine işaret ettiği için çok önemlidir. “Melike’nin bazı kitaplarını yanında götürmek istemesi yüklerini ağırlaştırıyordu, hareketlerini yavaşlatacak gibi görünüyordu. Ama İlyas buna bir şey demedi. Konaktan gelen kitap dolusu çuvallar katıra sağlam bir şekilde bağlandı. Biraz sonra Melike, konağın arka duvarını aşıp İlyas’ın yanına ulaştı.”(27) Dursunlu ve Bedirge üzerinden Amanos eteklerine, oradan da ver elini Toroslar’a diyecek olan Melike’yle İlyas’ın peşine Mahmut Ağa silahlı adamlarıyla düşer. Onları Dursunlu dağındaki bir mağarada birbirine sarılıp uyurken bulurlar. Melike ve İlyas’a silahını doğrulttuğu sırada Mahmut Ağa, Deli Yusuf da ona silahını çevirir. Bu sahnede bu iki kahraman arasındaki diyalog gerçekçi çizgide verilmemiş, yapay kaçmıştır.

“Onları öldürürsen ben de seni öldüreceğim. Sırf ağalığın devam etsin diye her şeyini feda ettin; biricik kızını o yerden bitme, kadın görünümlü pısırığa feda ettin. Mahmut Ağa, Osmanlı’nın ağalık devri bitti. Şerefinle kal, bu çocukları bağışla, git buralardan. Ben de gideceğim, şeytana lanet et.’ Mahmut Ağa’nın elleri gevşedi, tüfeği elinden düştü. Bir an böyle durduktan sonra Deli Yusuf’a, ‘Ben bittim değil mi, doğru mu Deli Yusuf’ diye söylendi. ‘Evet, biz bittik, devrimiz sona erdi. Yenildik biz, hadi gidelim.”(28) Bu hızlı geçiş ve zorlama diyalogun ardından masalsı bir anlatımla Melike’yle İlyas’ın aşklarının gücü, kitapların konuşması metaforuyla verilmiştir: “Mahmut Ağa ile Deli Yusuf, Defne’ye dönerlerken Melike ile İlyas kitaplarını mağaraya gömdüler, o zamandan sonra mağarada kitaplar hep konuştu, hem de her dilden konuştu. Kuşlar, ağaçlar, toprak okudu onları. İnsanlar, dili tutulan çocuklarını o mağaraya götürdüler, çocukların dilleri açıldı.”(29)

Mahmut Ağa, konağını ateşe vererek sonunu hazırlarken Deli Yusuf Apollon Mağarası’nda mezarını kazar. O sırada yıllar önce kayıplara karışan karısı Selena’nın sesi gelir. Roman masalsı bir havaya bürünür. Ancak, Selena’nın Deli Yusuf’a söyledikleri yaşamın imbiğinden süzülmüş aforizmadır: “Geç kaldın Deli Yusuf. Senin vaktin kalmadı. Ömrünü güçlülere hizmet ederek geçirdin. Güçlülere hizmet eden, tarihini yazamaz, hatta hiçbir tarih güçlülere hizmet edenleri yazmaz.”(30)

“Atölye” ara başlıklı altıncı ve son bölümde romanın ana kahramanı Yusuf’a dönülür. Çocukluğunda sık sık amcası Süleyman’la yörenin heykelcisi Sabri Usta’ya giden Yusuf, Yunan mitolojisinin birbirinden ilginç öykülerinin yanında heykel yapmayı öğrenir. Oğlunun heykel yapmakla günah işlediğini düşünen Halil, kör dini inancın insanı ne denli yaşamdan uzaklaştırdığını gösteren şu cümleyi kurar Arapça: “Evladüküm ve emvaliküm adüvven leküm.”(31) Yusuf, baba sevgisinin eksikliğini Süleyman’ın şefkatli ellerinden, masal ve hikayelerle yüklü dilinden giderir. Bir gün amcasının anlattığı “kedi” masalında anlatılan mağara, romanın sonunda Yusuf’un gece yolculuğunda karşısına çıkar.
Heykelci Sabri Usta’nın yaşlanıp hasta olması üzerine bu konuda maharetli olan Yusuf’a defne ağacının altında barakadan bir atölye yaparlar. Daha önceleri oğlunu hep hakir gören ve şiddet uygulayan Halil de, heykel yapımından eve para getirmeye başlayan Yusuf’a atölyenin yapımında yardımcı olur. Süleyman da kitaplarını verir yeğenine. “Bir sanatçı sadece heykel yapmaz, aynı zamanda okur, bilgi sahibi olur. Biraz büyüdükten sonra bu kitapları okursun.”(32) der Yusuf’a. Çalışmak üzere Süleyman’ın Almanya’ya gidişi Halil’i değiştirir. “Halil bundan sonra eviyle, oğluyla, karısıyla daha fazla vakit geçirmeye başlayacaktı.”(33)

Ninesi Meryem ve dedesi Ali’yi bir hafta arayla kaybeden Yusuf, özellikle sevgi ve koruyucu meleği ninesinin acısını unutmak için kendini daha çok okumaya ve heykel yapmaya verir. Halil de kahve alışkanlığını terk ederek çatı ve bahçe işlerinde çalışır. Bir gün Yayladağı’nın Şakşak köyündeki okulun çatı işini alan Halil, kendisine yardım etmesi için Yusuf’u da götürür. Köyün muhtarı Halil’in asker arkadaşı olup onları misafir eder. Kaçak çay, incir ve ceviz eşliğinde derin sohbetlere dalar köylüler. Özellikle Recep Ağa’nın anlattığı Fransız işgal yıllarındaki eşkıya hikayelerini ballandırarak anlatması, köylülerin laf katığı olur. O gece sohbete katılan Altıparmak’ın Sakızlı köyüne kahve yükü götürüp gece dönerken kurt saldırısına uğramasının hikayesi ilginçtir. “Rahmetli babam, ‘Kurtlar taze kanı severler, rast gelirsen bindiğin hayvanı yarala, kaç, ancak böyle kurtulursun’ derdi.”(34) Üzerine saldıran bir kurt dört parmağını koparır Altıparmak’ın. Bu hikayeleri dinleyen Halil, köyün insanlarının cesaretini överek oğlu Yusuf’un da cesurluğunu, o gece Defne’ye giderek kanıtlayacağını söyler. Yusuf da babasını mahcup etmemek için bunu kabul eder. Anca Şakşaklılar, geceleyin dağlardan Defne’ye gitmenin delilik olduğunu belirterek vazgeçirmek isterler Halil’i kararından. Ancak, ok yayından çıkmıştır Halil için. Bunun farkına varan Altıparmak, Yusuf’a yol gösterir tecrübesiyle: “Aferin sana. Dinime korkağı fare bile tedirgin edebilir. Bak oğlum, Defne’ye giden iki yol var. Biri otobüs ile geldiğiniz yol, diğeri ormandan geçen şu yol. Eğer bu yoldan gidersen çok sürmez ormana varırsın. Ormana vardıktan sonra yolun biri otobüs yoluna, diğeri de kestirmeden Defne’ye ulaştırır seni. Orman yolundan gidersen yolun çok kısalır. Ormanın ortasına geldiğinde Köpekler Mağarası denilen bir mağaraya rastlayacaksın, yanından geçerken sessiz olmaya gayret et, efsane işte, bir şey olacağından değil. Cinlere inanır mısın?”(35) Daha önce “kedi hikayesi”nde sözü edilen “Köpekler Mağarası” burada okurun karşısına çıkar. Romanda “mağara” metaforu yaşamın yeniden üretiminde önemli bir rol oynaması bakımından önemlidir.

Şakşak köylülerinin zeytinlerini topladığından söz edilen bu bölümde Halil’le Yusuf’un köyde bulundukları zaman dilimi “Aylardan eylüldü”(36) denilerek belirtilmektedir. Gerçekte zeytinlerin toplanmasına ekimde başlanır yörede. Yusuf’un sonbahar girişinde karanlıkta dağa kendisini vurmasıyla daha önce dostluk kurduğu puhu kuşunun ona yardım etmesi, masalsı bir dille betimlenir: “Onlarla kurduğu bu dostluk diğer bütün kuşlara anlatılmış olmalıydı. İçinden onlara teşekkür etti. Karanlıktan hoşlanan bu kuşlar ışıktan gelen insanları yadırgamamıştı.”(37) Ormanda ilerlerken mağaraya rastlayan Yusuf, anlaşılmaz sesler duyar. “Amcası Süleyman’ın anlattığı Bestes’in hapsedildiği mağara bu olmalıydı. Osiris’in kızı Bestes, babası Firavun’un önünden kaçıp çöle sığınmış, babasının çağrısı üzerine çölde büyülü bir suda yıkanıp kediye dönüşmüştü. Bestes, Defne suyunda yıkanıp ilah mertebesine ulaşacaktı. Suyu bulmaya gelen Mısır tanrısının kızı kediye dönüştükten sonra ikinci kez hapsediliyordu. Oysa Bestes, Defne’ye ulaşmak üzereyken köpeklerin saldırısıyla bu mağaraya kapanmıştı. Gelenleri hissediyordu Bestes, kurtulabilirdi.”(38) Bu lanetlenmiş mitolojik mağaradan Yusuf’u sevgilisi Zührelben yumuşak, şefkatli, güven veren ve koruyan sesiyle kurtarır. Bu bölümde yazar doğanın mitolojik diliyle gerçekliği mitolojik anlatıya dönüştürür. Hıdır zorda olan Yusuf’a yetişmiştir; toprak ve ağaçlar düşmana engel olmuştur. Bu noktada yörede yaşayan Arap Alevi halkın inançları, efsane ve masallarının gerçekliği öne çıkarılmıştır. Gerçekçi bir roman için bu anlatı ciddi bir sorundur. Romandan mitolojik öyküye geçiş söz konusudur; ancak, yazarın insani gerçeklikle mitolojik ve inançsal unsurların geçişgenliğini göstermek istediği düşünülebilir. Romanın bütünü dikkate alındığında yazarın, olaylar zincirine yörenin çok zengin olan mitolojik ve inançsal hikâyelerini yerleştirmek için “çok çabaladığı” izlenimi edinmekteyiz.

“Cin Kubbesi’nde kötülerin temsilcisi Azazil ve Âdem Kubbesi’nde kötülerin temsilcisi İblis karanlıklar içinden çıkageldiler. Onlara Mısır Firavunları, Yunan Tiranları da katıldılar. Yusuf ve Zührelben’in solunda Apollon, Zeus, Benhur ve alev saçan tacıyla Tanrıça Diana meydanda yerini aldılar. Ölümsüz Hıdır denizdeki makamından çıkıp beyaz örtüyle kapladı her yanı. Elinde defne dallarından yaptığı otlarla çıkageldi.”(39) Bu “mitolojik savaşı” kazanan Yusuf ve Zührelben, Defne’ye gelirler. Ninesinin armağan ettiği ve “Sevdiğinle hayat bulacak” dediği yüzüğü Zührelben’e veren Yusuf, atölyesinde uykuya dalarak yorgunluğunu atmakla gerçek yaşama döner.

Yusuf için romandaki önemli metaforlardan biri de “su”dur. “Suyun önünde kimse durmaz.’ derdi ninesi. Halbuki o hep suya karşı yürümüştü, suya karşı da yürüyecekti. Yusuf güneşi de suyun içinde yakalamıştı; sevdiğini de kendisine su vermişti.”(40) Su ve mağara metaforunun birleştirildiği “Yarım şemsiye şeklinde aşındırdığı kayadan şeritler halinde döküldüğü yerde bir oyuk, bir mağara oluşturmuştu.” cümleden sonra, romanın ikinci bölümünde 12 Eylül döneminin işkencehanesine giden Yusuf sahnesine birden geçiş yapılır. Sanat gerçekliğiyle yaşam gerçekliğinin bu denli farklılaştırıldığı bir kurgu ve anlatının, gerçeklik duygusunu okura yaşatması sorunlu görünüyor. Bu sorun, roman bitirilirken kullanılan “ışık” metaforuyla da giderilemiyor ne yazık ki… İşkencecilerin öldürdüğü Yusuf, “Kapı her açılıp kapandığında aklının bir köşesinde küçücük bir ışık belirip kayboluyordu. Yaşamla arasında sadece bu ışık kalmıştı. Işığa uzanmak, onu yakalamak isteyince kapının kapanmasıyla ışık ondan uzaklaşıyordu. Işığın peşine düşecek, onu takip edecekti. Zührelben’e, ninesine söz vermişti. Işığı bırakmayacaktı.”(41)

Romanın son sayfasında Yusuf’un havuzdaki güneşi yakalamasından, Zührelben’le buluşmasından ve rüyadan uyanır gibi başını kaldırmaya çalışmasından sonra roman şöyle biter: “Kadim zamandan beri söylenen kahramanlık, özgürlük, sevgi ve barış türküleri göğe doğru yükseliyor; Kahveci Çırağı Ali’nin söylediği Meryem türküsü de onlara eşlik ediyordu. Melodiler güneşe doğru yükselirken Yusuf ve Zührelben de bu türkülere eşlik ederek el ele güneşe doğru yürüyorlardı.”(42)

Bu anlatım, Marquez’in romanlarından bildiğimiz Latin Amerika’nın “büyülü gerçekçilik”ini hatırlatmaktadır. Ancak bu romanda, “ışık” havuzdaki güneşin yakalanmasıyla “büyü”ye dönüşür ama gerçeklikten koparır romanı. Dolayısıyla “Cin Kubbesi” gerçekçi edebiyatımızın önemli örneklerinden biri olmaktan da uzaklaşır. Çünkü egemen sınıflardan, zalimlerden kurtulmanın mücadele gerçekliği, efsaneler ve büyülere boğulur.

Romanın bu problematiğine yönelik eleştirimiz saklı kalmak kaydıyla, “Cin Kubbesi”nde işlenen tema ve konuların Defne yöresinde -eski adıyla Harbiye’de- yaşanan tarihsel, toplumsal ve kültürel olaylarla durumları ilk kez sınıfsal çelişki ve çatışmalar çerçevesinde işlemesi bakımından önemli bir yapıt olduğunun altı çizilmelidir. Yazarın bu roman deneyimiyle çok daha derinlikli yapıtlar verebileceğini de belirtmeliyiz.

(1) Nihat Aslanyürek, Cin Kubbesi, Kurgu Kültür Merkezi Yayınları, 1. Baskı, Ankara, Aralık 2014, 288 s.
(2) A.g.e., s.5-6
(3) S. 26
(4) S. 31
(5) S. 42
(6) S. 41
(7) S. 45
(8) S. 55
(9) S. 59
(10) S. 81
(11) S. 91
(12) S. 99-100
(13) S. 105
(14) S. 110
(15) S. 126
(16) S. 129.
(17) S. 137
(18) S. 150
(19) S. 152
(20) S. 162
(21) S. 177
(22) S. 197-198
(23) S. 203
(24) S. 208
(25) S. 211
(26) S. 213-214
(27) S.215
(28) S.218
(29) S. 218
(30) S. 219
(31) S. 235 “Çocuklarınız ve mallarınız size düşmandır, onlardan sakınınız.”
(32) S. 244
(33) S. 245
(34) S. 258
(35) S. 262
(36) S. 265
(37) S. 267
(38) S. 268
(39) S. 270
(40) S. 282
(41) S. 287
(42) S. 288

Kitabın Künyesi
Cin Kubbesi
Nihat Aslanyürek
Kurgu Kültür / Roman Dizisi
Türkçe
288 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 13 x 21 cm
İstanbul, 2014
ISBN : 9786055009656
Yayın Yönetmeni : Alaaddin Topçu

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar, Yazarlarımızın son çalışmaları
Salman Rushdie ‘Nereye baksam utanacak bir şey var. Ama utanç da diğer şeyler gibi; insan onunla uzun süre yaşadığında mobilyalarından biriymiş gibi alışıyor’

'Ülke'lerinden biri olan Pakistan'da aforoz edilmesine yol açan Salman Rushdie'nin politik romanı Utanç, yayımlanışından yirmi iki yıl sonra 2005 tarihinde...

Kapat