Nermi Uygur?a Bölük Pörçük Bakış – Cengiz Gündoğdu

Mehmet Akkaya Nermi Uygur?la ilgili çalışmasının sonunda şöyle der, ?? bugün veya gelecekte ?Türk Felsefesi? diye dünya düzeyinde bir felsefeden söz edilecekse kuşkusuz ki adı öncelikle anılacak kişilerden biri düşünmeyi eylemden ayırmadığı için bir eylem kişisi de olan Nermi Uygur olacaktır.?
Bu saptama doğrudur. Gerçekten de Nermi Uygur, Türk dilinin güzelliğini anlamış, bu dili geliştirmek için bütün yaşamınca uğraş vermiştir.
Bu ayrıksı bir durumdur. Çeşitli alanlarda yoğunlaşan kişiler, dili pek önemsemezler. Bu bir yana hangi dilde eğitim görmüşlerse, o dilin kelimelerini kullanırlar. Böylece Türkçe düşünememe diye bir sorun çıkar ortaya?
Nermi Uygur?un ayrıksı olmasını sağlayan nedir peki. Mehmet Akkaya bunun nedenini şöyle belirler, ?… Uygur özümsemeyi çok etkili bir biçimde yaşadığından bilgiyi kendinin kılmayı başarmaktadır.?
Bu birinci nokta. Bilginin kendinin kılınması, önemli. Bilgi kendinin kılınmazsa, bilgi, kaynağına göre, kaynağının dil öbeğine göre anlatılıyor. Kimileyin, belki çoğu zaman bilgide anlam siliniyor.
Bilgi kendinin kılındıkta, anlam, kelime düzeyinde değil, anlamın kendisi oluyor zihinde. Anlamın kendisini, konuşulan dile göre anlatmak, anlamlı oluyor.
Bu birinci noktada Nermi Uygur başarılı. Bu, başarı için yeterli değil. Yeterli olabilmesi için yazın zorunlu. Bu ikinci noktayı şöyle açıklıyor Mehmet Akkaya, ?Uygur için felsefeyi Türkçeleştirebiliyor ya da Nermileştiriyor denebilir. Felsefede deneme geleneği var ve Uygur bu yazın biçimini tercih etmiş durumda. Felsefeci olmasına rağmen edebiyatla iç içe olmuştur.?
Bu saptama doğru. Gerçekten de Nermi Uygur yazınla uğraşmış, denemeler yazmıştır
Bu iki nokta, bilgiyi kendinin kılması, yazınla uğraşması Nermi Uygur?u Türkçe düşünmeye, Türkçe yazmaya götürüyor.
Burda bir not düşmem zorunlu. Nermi Uygur üstüne çalışan, Nermi Uygur?un dilini anlatan Mehmet Akkaya, ?tercih?, ?rağmen? kelimelerini kullanabiliyor.
Nermi Uygur, Türkçe düşünmeyi önemser dedim Kültür Kuramı (1) adlı yapıtında Türkçe düşünmekle Almanca düşünmek üstüne örnekler bu örneklerden biri şöyledir.
?Almanca konuşan ?habın, sözcüğüyle, genellikle, tek tek şeylere yönelik bir sahip olması ilişkisini nesnelleştirir. Almanca için şeyler, bir bakıma sahip olmak için vardır. Almancada ?ich habe zahnschmerzen? Türkçe açısından bakılınca: ?ben dişimde acılara sahibim?, ?dişim var, bu sahip olduğum dişte de ağrılar var? çeşidinden bir sav öne sürmektir. Oysa Türkçe konuşan düpedüz dişim ağrıyor der.?
Yine Nermi Uygur belirler. Adınız ne sorusuna Alman soyadıyla, Türk adıyla yanıt verir.

Yerleşik Bilince Tokat
Nermi Uygur, sesini hiç yükseltmeyen bir filozof. İnsanı, yavaş yavaş sarıveren, sonra birden yerleşik bilince tokat atan…
Mehmet Akkaya, ?yüksek lisans? için Nermi Uygur?a çalıştığını söyledikte sevinmiştim. Yazdıklarını okudukta sevindim. Kuru, düz bir anlatım gördüm Akkaya?da. Sorun Akkaya?da değil. Sorun şurda. Nermi Uygur bir üniversitenin yüksek lisans ya da doktora çalışmasına uygun biri değil. O felsefenin serüvencisi? Şunca yıldır sistem sistem denmesine karşın felsefe sistemsiz diyen biri. Bakın Mehmet Akkaya bunu nasıl belirliyor. ?? bölük-pörçük felsefenin bir özgünlüğe işaret ettiği söylenmelidir. Bilindiği kadarıyla Türk ve dünya felsefesinde böyle bir kavramlaştırma yoktur.?
Nermi Uygur, sistem-sizliği söylüyor, bir anlamda dağları tepeleri dinamitle yerle bir ediyor, Akkaya ?söylenmelidir? diyor.
Bu kuru dil zorunluysa lisan için, doktora için, felsefe kürsüleri insanda coşkuyu yok ediyor.
Mehmet Akkaya da söylüyor. Bölük pörçüklük dağınıklık değil. Bölük-pörçüklükle son sözü söylemiyorsun. Bölük pörçük, sistem-siz felsefe bilinci kilitlemiyor.

Evreni Yoğurmak?
Kültür sorununu, Nermi Uygur dallı budaklı ele almıştır. Mehmet akaya şöyle der, ?Uygur açısından kültür, insanın ortaya koyduğu, içinde insanın var olduğu tüm gerçeklik demektir.?
Gerçekten de kültürü insan yaratır, ama kültür de insanı yaratır.
Her kültür dilde kendini belli eder. Bu açıdan kültür, insanla hayvanın ayrıldığı noktadır.
İnsanoğlu yabanıl doğayı değiştirmiş, evler, yollar, taşıtlar yapmış, çeşitli besin kaynakları bulmuş. Doğayı değiştirerek oluşturduğu kültür bu kez insanı değiştirmiş. Sözgelimi, antik dönemde aşkın dışavurumuyla, çağımızda aşkın dışa vurumu değişiktir. Bu değişikliğin nedeni, kültürün değişmesidir.
Kültürün, dolayısıyla dilin evreni yoğuruşu der, Nermi Uygur. Şöyle ?Deveye ilişkin bin bir durumu belirtebilen Arapçanın evreni yoğuruşu ile bu belirlemelere yer vermeyen Almancanın evreni yoğurması birbiriyle özdeş değildir.?
Her kültür evreni yoğururken, o kültürdeki davranışları, sözleri, oturma kalkma biçimlerini insan için doğallaştırır. Bundan ötürü kültür değişimleri sancılıdır.
Mehmet Akkaya şu sözlerle Nermi Uygur?un kültür-dil ilişkisini gösterir. ?Dili, kültürden giderek açıklayan ve kültürün de dil aracılığıyla geliştiğini düşünen Uygur, bize şu örnekleri anma imkanını vermektedir. Farklı toplumların dilleri de farklıdır. () Mesela hiç çağlayan bulunmayan bir toplumun dilinde çağlayan sözcüğü de görme veya düşünme yönünde olsa kavramlaşamaz.
Ayağını yorganına göre uzat deyimi yorgana ihtiyacı olmayan sıcak iklim kuşağı toplumlarda türetilmeyecektir.?
İnsanoğlu evrene, evrendeki varlıkları dille görür, ona göre adlandırır. Bu adlandırmayı akaya şu örnekle gösterir. ?Uygur yine Almancadan ve Türkçeden örnekler veriyor. Ona göre anadilde hayvan alanı içinde evcil hayvanı, yırtıcı hayvanı, kuşu, kurdu ya da sürüngeni anlayacaktır. Aynı kişi Türkçenin içinde doğsaydı aynı varlık alanında hayvan, böcek, kuş ve balık gibi dört çeşitle karşılaşacaktır.?
Yine Türkler güneş doğuyor der. Bu nesnel gerçekliğe aykırı, yanlış bir sözdür. Burda sorun şudur. ?Türkçe konuşan toplulukların varlık anlayışlarıyla ilgilidir. Türkçe konuşanlar her varlığı canlı olarak algıladıklarından Güneşi de canlı algılıyorlardı. Güneş doğuyor sözü o zamanın dünya görüşüne uygundu, doğruydu.

Dil Sorunu
Dil nedir
Marks, bu soruyu şöyle yanıtlar, ?Dil, bilinç kadar eskidir, -dil, öteki insanlar içinde var olan ve o halde benim için de var olan ilk, pratik gerçek bilinçtir ve tıpkı bilinç gibi dilde ancak diğer insanlar karşılıklı ilişkiyi (Verkehr) kurma gereksinmesiyle, zorunluluğuyla ortaya çıkar.?
Bundan şu anlaşılır. Dil, toplumsal bir olguludur. Dille bilinç arasında karşılıklı etkileşim vardır Dil, bilinci oluşturur, bu karşılık bilinçte dili oluşturur.
Dilin, bilinci oluşturma işlevi şöyledir. Dil, gerçekliği oluşturamaz. Buna karşın gerçekliği başka türlü gösterebilir. Buna örnek olarak şu kelimeleri alalım. Öldü-öldürüldü. Katledildi-ölü ele geçirildi-geberdi.
Bu kelimelerle olmuşmuş bir tümce bize gerçekliği başka türlü gösterir. (x) öldü dendikte yaşamın doğal biçimde bittiği anlaşılır. (x) öldürüldü tümcesiyle gerçeklik değişir, (x)?i biri öldürmüştür.
(x) katledildi tümcesi bize (x)?in ağır bir öldürümden söz eder. Söz gelimi Roza Luksemburg için hiçbir zaman öldürüldü denmemeli. Onun öldürülme eylemine uygun kelime katledildi.
Ölü ele geçirildiye geldikte, katliamın saklandığı bir kelimedir bu. (x) ölü ele geçirildi demek, onu kimse öldürmedi. Belirsiz bir yerde ölü bulundu.
Geberdi kelimesi Konfüçyüs?ün. Halka baskı uygulayan, halkı kesip biçen bir prens için ?O öldü? demişler. Konfüçyüs ?Öldü demeyin, geberdi deyin? der. Konfüçyüs, geberdi demekle prensi aşağılıyor, nefretini gösteriyor.
Toplumsal yaşamla ilgili bir örnek daha. Dünyaya küreselleşme kavramıyla bakılırsa, olup bitenler başka türlü yorumlanır. buna karşılık emperyalizm açısından bakıldıkta olup bitenlerin yorumu değişir.
Dilin bilinç oluşturma işini burjuvalar iyi bilir. Bundan ötürü onlar kendilerine kapitalist demezler iş adamı derler. İki kavramın gösterdiği dünya başkadır çünkü.
Dil sorunu dedikte yazını ele almak zorunlu. Yıllardan beri yazında dil sorunu üstüne birçok kez yaşadım. Bakın Yıldız Güncesi?nde 1992?de neler yazmışım. ?Türkiye?de yazarın. şairin gündemindeki tek sorun olmalı bu. Kendine, başkalarına, evrene, topluma alışılmış dilin kalıpları dışında bakmasını bilmeli. Bakamıyorsa, kendi.. başkası . evren.. toplum hep o bildiği eski kendi, eski başkası, eski evren, eski toplumsa. o yazar, o şair eski dilin kalıplarıyla sistemin ideolojisi içinde, bilmeden, ayırtına varmadan, sistemin hakikatını güzelleştirir.?
Dil sorunu en gücü kelime düzeyine indirgenmemeli.. Bir yapıtın dil kurgusu mekanikse o yapıt yaşamı yansıtamaz. Yaşam, diyalektiktir
Fischer, bu dediğimi şöyle açımlar, ?Cezanne?nin dediği gibi sanatçı ?bütünü? yitirmişti. Doğalcılık için bir öncelik sırası yoktur, önemsiz bir ayrıntı ile belirgin bir özellik aynı dikkatle ele alınıyordu Önemli bir konuşma ya da olayların bir arı vızıltısı ya da yumurta satan bir kadının odaya girerek o konuşmaya ya da olaya ara vermesi eşit ölçüde ?gerçek?, bu yüzden de eşit ölçüde önemli sayılıyordu Koşulların böyle bir fotoğraf gibi, diyalektik değil de duruk bir biçimde, kağıt üzerine geçirilmesi bir anlamsızlık duygusu, boğucu, umut kırıcı bir edilginlik havası yaratıyordu.? (2)
Dilde neyin ?gerçek? sayıldığı son derece önemlidir. Benjamin anlatır. Baudelaire kentin gerçeği sıkıntıydı. Bundan ötürü o, kentin sıkıntısını yazdı Oysa Brecht?e göre kentin gerçeği sınıf savaşımıydı, sınıf savaşımını yazdı.
Romantik şiirde dilin değişimini şöyle anlatır Fischer, ?Soylu sınıfın ve Kilisenin yönetimine karşı bu romantik ayaklanma dilde de kendini gösterdi. Cadıların dolaşmalarında, şeytanların düğünlerinde, gece yarısı çalan kilise çanlarında bir ayaklanma ritmi uğulduyordu.?
Romantik şiirde ayaklanma ritmi dille sağlanıyor.

Savaşın Dili
Jean Blot, savaş-dil ilişkisi için şunları söyler. ?Çıkar apaçık bir olguymuş gibi gösterilemez. Buna kanıt olarak çok yakın bir geçmişte yaşanmış ve günümüzde önemini hâlâ koruyan olaylardan söz edeceğim. Bütün çabalarıma karşı Birinci Dünya Savaşına neden olan ve savaşta etkin rol oynayan Wilhelm II Almanya?sının ne tür bir çıkar sağlamak isteyebileceği sorusuna yanıt bulamadım Bununla birlikte Alman domuzuyla, Sırp domuzu rekabetinin bu konuda rol oynadığını söyleyenler de var. / Bir domuz uğruna veya çok daha domuz satmak için kimsenin ölümü göze alacağını sanmıyorum. Haksız yere horlanan bu hayvanın yerine altın, petrol veya bir ırmak koyabiliriz, ama hiç kuşkusuz sorunun utanç verici niteliğini değiştirmiş olmayız. Yani çıkarı gizlemek yaşamsal bir gereksinim olarak gösterip, insanların onu savunmak ve elde etmek amacıyla herhangi bir biçimde maskeleyip, gerçekliği, heyecan, tutku ve hayranlığa dönüştürmek gerekir. Sonuç olarak ozanın ve yazarın sanatından yararlanmak gerekir. / Başlayacak olan her savaşa sözcük taburları öncülük eder Çatışmanın temelinde yatan çıkar ilişkilerini çözmek yazarların üstünden gelebileceği bir iş değildir. Ama savaşa öncülük eden, onu maskeleyen, allayıp pullayan sözcük taburları denetimsiz altındadır, burada sorumluluğumuz birincildir.? (3)
Blot çok açık söylüyor. Çıkarlar dille gizlenir, yüce amaca dönüştürülür Dil, savaşa öncülük eder.
Burda yazarın, şairin sorumluluğu gerçekten birincildir. Halklar arasında, insanlar arasında dille düşmanlık tohumları ekmemek birincil sorumluluk.

Uzam-Dil İlişkisi
Uzam-dil ilişkisini Yakup Kadri, Ankara (4) romanında pek güzel gösterir
Kurtuluş savaşı sürecinde Ankara yoksul bir yerdir.
Ankara?da bir bankada çalışan kocasının yanına gelen Selma İstanbullu Ankara?ya gelen genç bir gazetecidir.
Selma, Neşet Sabit?e şöyle der, ?Sanki bu alem bana küs ve ben ona dargın gibiyim. Hem, bu Anadolu peyzajlarının dili yok. İstanbul?da her yer konuşur. Her taraf, size bir şey söyler. Sanki taşı toprağı canlı gibidir?
Buna karşılık Neşet Sabit şöyle der, ?Buraların da dili vardır, ama biz anlayamıyoruz. Ömrümüzde bir kere olsun, halis Anadolu türkülerini candan dinlediğiniz oldu mu? Bu kısır derenin, şu cılız ağaçların ve bunların ardındaki taşlık dikenlik tepelerin bütün sıtması onlardadır ve bütün ihtirası??
Selma, çok şaşırır ihtiras bu ölü, bu sönmüş doğanın neresindedir.
Selma?ya göre Ankara, Anadolu dilsizdir, dili yoktur, ölüdür.
Neşet Sabit buna karşılık şöyle konuşur, ?Bir Anadolu köylüsünün yüzüne hiç dikkatle baktığınız oldu mu? Bir Anadolu köylüsü diyorum, kadın olsun, erkek olsun, çocuk olsun, hepsinde öyle bir ifade görürsünüz ki, bütün saffetine, sadeliğine, hatta basitliğine, iptidailiğine rağmen, vakarı, olgunluğu, derin ve ıstıraplı çizgileriyle sizi korkutur?
Nereye, nerden bakarsak bakalım, dilin önemini görürüz. Buna karşılık dili toplumdan, tarihten koparmak son derece yanlıştır. Yener Orkunoğlu bu konuda şöyle der. ?Her şeyi dil felsefesine indirgemek, toplumsal gerçeklikten kopmak demektir. Toplumsal gerçeklikten kopan bir felsefe doğal olarak birçok sorunu birlikte getirecektir Birincisi toplumsal sorunlar ve toplumdaki çelişkiler, dil felsefesinin dışında kalacaktır. İkincisi, dil felsefesi tarih ve zaman ihtiyaç duymaz. Dil felsefesi tarihsel olmayan bir yaklaşımı benimser. Dolayısıyla tarih bilincini zayıflatır Üçüncüsü, dış dünyayı felsefenin dışında bırakan felsefe doğal olarak deneyi ve toplumsal pratiği de dışarıda bırakacaktır. Dil felsefesine göre dış dünya sorunu anlamsız bir sorundur Dördüncüsü, toplumsal pratiğin felsefenin dışına itilmesi, olan ve olması gereken ayrımını ortadan kaldırır. Mevcut olanı betimlemekle yetinir. bu tutum insanı, alternatif düşünce biçimlerinin gözden düşürülmesine götürür Dolayısıyla tutucu bir yorum içerir.? ( )

Dilin Sınıfsal Niteliği
Bütün bunlardan sonra şunu söylemek zorunlu. Dilin sınıfsal bir niteliği vardır.
Sözgelimi, ulus, çeşitli sınıflardan oluşmuş bir toplumdur. Bir ulusun içinde sınıflar ?hak yitimine? karşı savaşım verir. Bu durum açıkken, ?Ulus, kaynamış, sınıfsız bir toplumdur? demek, dilin burjuva sınıfınca kullanımıdır
Marks?ın da belirttiği gibi burjuva ekonomistleri, kâr, faiz, rant üstünde dururlar. Burjuva ekonomistinin dili bundan öteye gitmez. Sözgelimi, kârın, faizin, rantın bir ekonomik yapıda nasıl oluştuğunu anlatmaz.
Bu, ekonominin burjuva açısından kullanımıdır.
Burjuva tarihçisine göre, tarih, kahramanların tarihidir Sezar, Napolyon, Kanuni Sultan Süleyman tarih yaparlar. Bu tarihte halklar yoktur.
Burjuva yazarlar ya dünyayı pespembe gösteren ya da küçük burjuvanın bunalımlını, insanın bunalımı diye gösteren romanlar, öyküler yazarlar.
Nesnel gerçekliği doğru yansıtmazlar.
Sömürüsüz, eşitlikçi bir dünyanın kurulmasında dilin önemi büyüktür. Burjuvazinin dille oluşturup dondurduğu bilinç karşı dille açılır. Dünyadaki haksızlıkları, çirkinlikleri dille gösterilir ya da dille saklanır.
Haksızlıkları, sömürüyü örten dil, egemenlerin dilidir. Bu dille savaşı yüceltirler, halkları küçümserler. Burjuva ideolojisine karşı, karşıt dille savaşım, sömürüsüz bir dünyanın kurulması için zorunludur
Şimdi yeniden Mehmet Akkaya?nın çalışmasına dönüyorum.

Teknik
Mehmet Akkaya, Nermi Uygur?un teknik üstünde şöyle der, ?? tekniğin içinde de insanın elinde değildir. İşte Uygur?un çok önemsediği bu teknik kavramı, burada kültür ve uygarlığın çok önemli bir parçası olarak göründüğünden üzerinde özenle durma gereği görülmüştür.?
Teknik ilerleme ya da gelişme, iki yanlıdır. Bir yandan yaşamı kolaylaştırırken, bir yandan da yaşamı bozar. Bu konuda Nermi Uygur ne iyimserdir, ne kötümser.
Mehmet Akkaya, Nermi Uygur?un tekniğe bakışını şöyle özetler, ?Teknik Felsefesinde başlıca izleklerden birkaçı: Teknik söz konusu olduğunda, sorun, bir yandan tekniğin yaşam araçlarını geliştirdiği, insan eylemlerine kolaylık sağladığı, sağlık standartlarını yükselttiği bir yandan da doğaya, dünyaya, insana büyük acılar veren olanak vermesi, sömürü düzenlerinin, savaşların sürmesine ortam hazırlaması olarak belirlenebilir?

Filozof
Mehmet Akkaya?nın incelemesi bize şunu gösterir Nermi Uygur, varlık evreninin gerçekliğini benimser. Varlık evreni koşulsuz vardır. Var olanları anlamak için, yargıda bulunmak öteki kişilere anlatabilmek için bilgi gerekir. Bilgi için de soru sormak zorunludur.
Soru başat ilkedir bilgi için, Nermi Uygur?a göre. Üç kişi soru sorar. Yargıç, çocuk, filozof. Yargıçlar, sanık yanıtlasın, çocuk öğrenmek için sorar. Filozofa geldikte, filozof, kendisi yanıtlasın diye sorar
Felsefe sorusunu öbür sorulardan ayıran temel nokta, sorunun nedir?leri olmasıdır.
Aşk nedir, devlet nedir, bilinç nedir, felsefe sorularına örnektir.
Felsefe sorusunda şaşma da vardır. Şöyle der Nermi Uygur, ?? bütün felsefe sorularında nedir?le yalnızca bir şey sorulmaz, ama aynı zamanda bir şaşma kendini açığa vurur.?
Peki, soru yanıt ilişkisi nedir felsefede Felsefede yanıtlar, soruyu bitirici nitelikte olmaz. Sorunun yanıtına bakarak, bu soru, bundan böyle sorulamaz, yanıtı veriliş diyen bir yanılır. Felsefede soru yanıt ilişkisinde yanıtlar bitmez.
Nermi Uygur dendikte Yaşama Felsefesi (3) adlı yapıta göz gezdirme zorunludur. Bu yapıt, Türkiye?nin karanlıklara sürüklendiği faşist bir dönemde yayımlandı. Kendini yanılmazlıkla donatan bir yönetim vardı. Bu dönemde Nermi Uygur şunları söyledi, ?Baba yanılır, ana yanılır, ağabey yanılır, abla yanılır, bakan yanılır, başbakan yanılır, başkan yanılır, öğretmen yanılır, yargıç yanılır, komutan yanılır, birinci yanılır, ödül kazanan yanılır, büyük adam yanılır, deha yanılır.?
Yaşam Felsefesi, derinlemesine yaşam dersleri veren bir yapıttır. Burda her nesne yaşamla ilişkilendirilmiştir. Sözgelimi değer Nermi Uygur?a göre, ?Kendi yolunu kendi yapan kişidir değer.?
Ya bisiklet, ?Duvara dayalıyken, bir deyime, gülünç, anlamsız, kımıltısız bir şey. Gel gör ki sen biner binmez, elinin eli, ayağının ayağı, canın canı oluverir. Bedeninle yüreğinle ayrılmaz bir bütünsünüz artık onunla. Kırk yıldan beri bisikletmişsin gibi gelir / Bin git!?
Nermi Uygur?a göre ?yaşama-coğrafyasının en önemli kavramlarından biridir ufuk.?
Çünkü ?Ufuklu varlıktır insan. Ufkun olmadığı yerde insan da yoktur.?
Şu bildiğimiz pencereye geldikte, şöyle dur, ?Penceresiz yer mezarı andırır. Penceresizlik soluk alamayış, kapanıklık, gömülmüşlüktür.?
İzlanda dili pencere hava gözü, İngilizcede yol kapısı anlamına gelirmiş. Türkçedeki pencere için ?benzetmeli bir söyleyişle yazarlar, düşünürler kültür-çevrelerine yeni yeni pencereler açar dediğimizde kendini belli kılan bir niteliktir.
Nermi Uygur, Tadı Damağında adlı yapıtında şöyle der, ?Bu kitap çeşitli anlam veriş yöneltileri, bellek kazıları, sonu gelmeyen sorular; kültür derinleşmeleri, gizemli açılımlar, birikmiş tadlar.? (4)
Bu saptama Nermi Uygur?un bütün yapıtları için geçerlidir.
Cengiz Gündoğdu

1. Nermi Uygur, Kültür Kuramı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1996
2. E. Fischer, Sanatın Gerekliliği, Çev. Cevat Çapan, Payel Yayınları, İstanbul, 2009.
3. Jean Blot, Düşman Sözcükler, Görüş Dergisi,
4. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011
5. Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi, Çağdaş Yayınlar, İstanbul, 1991
6. Nermi Uygur, Tadı Damağımda, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1991.

Nermi Uygur?a Bölük Pörçük Bakış – Cengiz Gündoğdu” üzerine 2 yorum

  1. Yazar, Cengiz Gündoğdu’nun felsefeci Nermi Uygur için yazdıkları, insana ve felsefeye duyduğu saygının hoş bir göstergesi. (Editörümüzden, yazının başındaki Nermi yerine yazılan Mermi sözcüğünü düzeltmesini dileyelim önce)
    Yazının, tüm öğreticiliği, kapsamlılığı yanında bu denli uzun tutulmasının okur sayısını düşüreceğini bilmekte yarar var.
    “Sömürüsüz ve eşitlikçi bir dünya kurulmasında dilin önemi büyüktür. Burjuvazinin dille oluşturup dondurduğu bilinçsizlik, karşı dille açılabilir ancak. Yaşanan haksızlıklar, çirkinlikler dille gösterilebilir ya da saklanabilir. Hırsızlıkları ve sömürüyü örten dil eğemenlerin, açan, aydınlatan dilse halkın, emeğin dilidir.”
    Çok yerinde saptamalar bunlar. Sabırla okunması gerken bir yazı. Teşekkür ediyorum Cengiz Gündoğdu’ya.

  2. Sevgili Dostumuz, yorumunuz ve uyarınız için çok teşekkür ederiz.
    Saygılarımızla…

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
İstanbul’un Siyasal İktisadi Yapısı ve Yeni Türkiye Sinemasına Yansımaları – Zahit Atam

 Giriş İstanbul bir metropoldür. Binlerce yıllık bir metropoldür üstelik. Bu açıdan benim çalışmam, çok sınırlı bir çerçevede olacak ve bu...

Kapat