Okul kaçkını, yazı düşkünü – Elif Şahin Hamidi

yaşar_kemalYazar olmanın okulu yok. Ne ille üniversite bitirmiş olmak gerekiyor, ne de kesin kurallara, kaidelere uymak. Öyle olmasa, bugün Yaşar Kemal’i de okuyamazdık, Doris Lessing’i de, Metin Kaçan’ı da. Gelin hem yenilerden hem eskilerden okul kaçkını birkaç ismin yazarlık yolundaki ilk adımlarına yakından bakalım…

Liseden terk, ödüllü genç yazar: Emma Healey
Akla ilk gelen isimlerden biri Londra doğumlu 29 yaşındaki çiçeği burnunda yazar Emma Healey. Zira İngiltere’nin önemli edebiyat ödülü Costa Prize’ın ‘İlk Roman Ödülü’ ‘Elizabeth is Missing’ isimli romanı nedeniyle bu yıl ona verildi. 15 yaşından beri kısa hikâyeler yazan Healey, 16 yaşında lisedeyken okulu terk etmiş ama yazmayı hiç bırakmamış. Büyükannesinin demans hastalığından ilham alarak yazdığı bu ilk romanı da aslında 22 yaşında tamamlamış. Healey’nin, Maud adlı yaşlı bir kadının gözünden demans hastalığını anlattığı bu roman için jüri şu sözleri sarf etmiş: “Bu mükemmel ilk roman bizi o kadar bağladı ki, kitabı bitirene kadar elimizden bırakamadık.” Ama burada kocaman bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü Emma Healey liseyi terk etse de, eğitim hayatını sürdürmüş. Hatta öylesine yazar olmaya gönül koymuş olmalı ki, öğrenimi hep yaratıcı yazarlık üzerine olmuş. Londra’nın en önemli sanat okullarından Central Saint Martins’e bir yıl devam ettikten sonra, Londra İletişim Okulu’nda Kitap Sanatları ve El Sanatları bölümünde kitap ciltleme eğitimini tamamlamış. Ardından 2011 yılında, East Anglia Üniversitesi’nde düzyazı kurgu alanında ‘Yaratıcı Yazım’ programından mezun olmuş. Görünen o ki, yeni kitaplarını okullu bir yazar olarak kaleme alacak.

Kalemini bileyen gazetecilik ve mahpusluk: Kemal Tahir
1910’da İstanbul’da dünyaya gelen Kemal Tahir de aynı hikâyenin parçası. Babası, II. Abdülhamit’in yaverlerinden olduğu için Kemal Tahir, ilkokulu çeşitli okullarda okumak zorunda kalmış. Galatasaray Lisesi’ndeki eğitimine ise 10’uncu sınıftayken son vermiş. Önce İstanbul’da avukat kâtipliği, sonra Zonguldak’taki kömür işletmelerinde ambar memurluğu yapmış. Derken gazetecilik serüveni başlamış. Çeşitli gazetelerde düzeltmenlik, çevirmenlik, röportaj yazarlığı, sayfa sekreterliği yaptıktan sonra Karagöz Gazetesi’nde başyazar; ardından Tan Gazetesi’nde yazı işleri müdürü olmuş. Farklı takma isimlerle gazetelere tefrika aşk ve macera romanları, senaryolar yazmış; Fransızca çeviriler yapmış. Edebiyata ilk adımlarını ise şiirle atmış. Öte yandan birçok defa yargılanan Kemal Tahir, yaklaşık 13 yılını mahpus damlarında geçirmiş. Tıpkı Orhan Kemal gibi mahpusluk, Tahir’in ikinci mektebi olmuş. İçerideki yıllarında öyküler kaleme almaya başlamış, Çorum cezaevindeyken Sedat Simavi’nin isteği üzerine serüven romanları yazmış. Ki bu romanlar ona mahpusluk sona erdikten sonra da geçimini yazarlıkla sağlama umudu ve cesareti vermiş. Bu cesaretle olsa gerek, 1960 yılından sonra kendini edebiyata ve bilhassa romana adamış.

Okulu türküler, destanlar, ağıtlardı: Yaşar Kemal
28 Şubat 2015 tarihinde, 91 yaşında sonsuzluğa uğurladığımız evrensel yazarımız Yaşar Kemal, maddi imkânsızlıklardan ötürü ortaokulu son sınıftayken terk etmek zorunda kalmış bir büyük usta. Ortaokuldayken de çırçır fabrikasında çalışan Kemal, okulu bırakınca türlü işlerde didinip durmuş; ırgat kâtipliği, bir kitaplıkta memurluk, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, traktör sürücülüğü ve çeltik tarlalarında kontrolörlük yapmış. Tahsil hayatına son vermek zorunda kalsa da, doğup büyüdüğü coğrafya, hiçbir okulun veremeyeceği engin bir birikim sunmuş ona. Çukurova’da halkın dilinin, türküsünün, ağıtlarının, destanlarının orta yerinde yaşamış. Annesinden Kürt dengbejlerinin destanlarını dinlemiş. Efsane destancı Evdale Zeyniki, evlerine konuk olmuş. Belki de Zeyniki’nin etkisiyle henüz sekiz yaşındayken halk âşıklığına özenmiş ve ağıtlar söylemeye başlamış. Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başlamış. Zaten ilk kitabı ‘Ağıtlar’ da 1940-1941 yılları arasında Çukurova ve Toroslar’dan derlediği ağıtları içeriyor. Ardından askerlik yaparken yazdığı ‘Pis Hikâye’ yayımlanıyor. Sonrası hepimizin malumu. Birçok ölümsüz esere imza atan büyük usta Yaşar Kemal’in yapıtları onlarca dile çevrilerek tüm insanlığa mal oldu. Yaşar Kemal için önemli okullardan biri de Cumhuriyet Gazetesi olmuş kuşkusuz. Zira burada çalışırken röportajlar yaparak diyar diyar Anadolu’yu gezmiş; memleketin gerçeklerini yakından gözlemlemiş, özümsemiş. Velhasılı kelam bu memleket ve bu memleket insanının acıları, dertleri, kederleri, sevinçleri onun mektebi olmuş.

Edebiyattan nefret eden yazar: Orhan Kemal
Adana-Ceyhan’da dünyaya gelen, işçi sınıfının romancısı Orhan Kemal de ortaöğrenimini yarıda bırakan bir büyük isim. İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeliği, sonrasında milletvekilliği ve bakanlık yapan babası, siyasal nedenlerle Suriye’ye kaçınca, ortaöğrenimini yarıda bırakıp o da peşinden gitmiş Orhan Kemal. Burada bulaşıkçılık ve matbaa işçiliği yapmış. O vakitler yazı-çizi, edebiyat gibi taraklarda da bezi yokmuş Orhan Kemal’in. Hatta bu konuda şöyle demiş: “Hayatımın eserlerime tesir ettiğine şüphe yok. Zaman zaman düşünürüm; 16 yaşımdan itibaren ekmeğimi kazanmak zorunda kalmasaydım ne olurdum? Okulda roman, hikâye, umumiyetle edebiyattan nefret ederdim. Varsa futbol, yoksa futbol. Edebiyat sevgisi bende çok sonra, hayata atılıp Hanya’yı Konya’yı anladıktan sonra başladı” (Kaynak: www.insanokur.org). Orhan Kemal, Suriye’de bir yıl yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönmüş; Adana’da çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, kâtiplik, ambar memurluğu gibi işler yapmış. Küçük yaşlardan itibaren ekmeğini kazanmak zorunda kalmış ve yaşadıkları, eserlerinin hammaddesi olmuş. Orhan Kemal’e, kitapların dünyasına uzanan yolu ise Türkiye Komünist Partili İsmail Usta açmış. Henüz 20 yaşındayken bir kahvehane köşesinde yolları kesişmiş onunla. İsmail Usta’nın hediye ettiği kitaplar ona okul olmuş, böylece edebi yolculuğu başlamış. Orhan Kemal için bir diğer önemli okul ise Bursa Cezaevi’nde tanıştığı Nazım Hikmet olmuş. Toplumcu görüşlerinden etkilendiği Nazım Hikmet’ten Fransızca, felsefe, siyaset dersleri almış Orhan Kemal. Ve kendisini şiir yerine roman ve öykü yazmaya teşvik eden de yine Nazım Hikmet olmuş. Orhan Kemal’in kendi deyişiyle; hapishane, onun için bir çeşit üniversitenin yerine geçmiş; kabiliyeti orada keşfedilmiş.

Dolapdere’de bitirim kültürüyle beslendi: Metin Kaçan
6 Ocak 2013 günü Boğaziçi Köprüsü’nden atlayıp yaşamına kendi eliyle son veren Metin Kaçan da lise ikinci sınıftayken okulu bıraktığı için listede. Çocukluğu Dolapdere’de geçen, burada büyüyen Metin Kaçan burada var olan bir yazar. Ermenilerin, Rumların, Çingenelerin, Anadolu’nun farklı yerlerinden göç etmişlerin bir arada yaşadığı, ezan seslerinin çan seslerine karıştığı; esrarkeşlerin, fahişelerin, eşcinsellerin, yobazların, katillerin dip dibe bir arada var olduğu Dolapdere, çok şey öğretmiş, dahası okul olmuş ona. Çağdaş klasikler arasına dahil edilen, argo ile inşa ettiği sıra dışı eseri ‘Ağır Roman’ın mekânı burası. Diğer romanlarının beslendiği ana kaynak da İstanbul. Ölümünden çok kısa bir süre önce kendisiyle yaptığım söyleşide -ki ne yazık ki son söyleşisi oldu- bu kente dair şöyle diyordu Kaçan: “İstanbul birçok duyguyu, birçok farklı kültürü yan yana, iç içe barındırıyor. Benim için hayranlık vericiydi bu yönüyle. Anlattığım, anlatmak istediğim insanlar, olaylar, sokaklar, hepsinin başrolünde İstanbul var aslında. İstanbul benim karakterlerimin hünerlerini sergilediği bir sahne. Seven, nefret eden, onlara kucak açan ve aynı zamanda dışlayan büyük bir sahne? Çocukluğumun geçtiği Dolapdere, bir nevi İstanbul’un minyatürü gibiydi benim için…”

Hayat okulunun en iyi öğrencisi: Angutyus ya da Fatih Akdere
Türk edebiyatının genç yazarlarına baktığımızda okul kaçkını olarak karşımıza ilk çıkan isim ‘Tempo Kitap’ın da yazarlarından Fatih Akdere. ‘Bir Apaçi Masalı’ ismiyle kaleme aldığı seride kendi hayatını hikâye etti. Şimdiye dek dört kitabı yayımlanan serinin devamı da gelecek. Akdere, bunun yanı sıra ‘Fedai’yi de yazdı. Bugünlerde yeni bir kitap üzerinde çalışıyor. Ortaokul mezunu Akdere’nin ‘yazar olma’ yolculuğu hayli ilginç. Her şey sözlük sitelerinde bir şeyler çiziktirmesiyle başlamış. Önce Ekşi Sözlük’te yemek tarifleri yazmış. Zira Akdere, handiyse dünyayı dolaşmış; aşçılık, komilik, garsonluk, dönercilik, şarap eksperliği ve barmenlik gibi türlü işler yapmış bir adam. Tabiri caizse hayat okulundan mezun olmuş. Sitede yazdıklarıyla da bu alanlardaki deneyimlerini paylaşmış. Ama ne ki, “İyi yazamıyorsun” diyerek siteden atmışlar onu. Akdere’nin kendi deyişiyle zaten Türkçesi de iyi değilmiş. Lakin yazmaktan vazgeçmemiş asla; İnci Sözlük’te ‘Angutyus’ takma adıyla yazmaya başlamış bu defa. Peki Akdere’yi kitaplar yazmaya iten ne olmuş dersiniz? Hemen anlatalım: Bir gün terk ettiği eski kız arkadaşına rastlamış. “Sen nefret edilmeyi bile hak etmiyorsun” demiş eski kız arkadaşı. Bu cümleyi işittiği o günün gecesi, ömründe ilk kez uzun bir yazı yazmış Akdere. İnci Sözlük’te yer alan yazıyla ilgili 5 bin civarı ‘entry’ girilmiş ertesi gün. Bu sözlük sitesinde yazmaya devam eden Akdere, kendi hayatından damıttıklarını Angutyus imzasıyla “Bir Apaçi Masalı” kitabında toplamış, yazar unvanına hak kazanarak ilk kez okur karşısına çıkmış. Kendini henüz yazar olarak görmediğinin altını çiziyor Akdere, başka kitaplarla yazar olma yolunda adımlar atmaya devam ediyor.

Geçmişi hikâyelerinin kaynağı: Ayşe Kulin
25 yıl kapı kapı dolaşıp romanlarını basacak yayınevi arayan Ayşe Kulin var sırada. Kulin, okul kaçkını sayılmaz ama üniversite eğitimi almamış bir yazar olarak karşımıza çıkıyor. Hayli köklü bir ailenin üyesi olan yazar, anne babasının biricik evladıydı. Dönemin en gözde, en namlı okullarından Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldu; hem de edebiyat bölümünden. Kulin’in aile tarihi, yaşanmışlıkları, anıları yazarlığını besleyen ana kaynaklardan biri hiç kuşkusuz. Zira dedesi, Osmanlı hanedanının son maliye nazırı. Kulin’in bir söyleşisinde ifade ettiği üzere; 19’uncu yüzyılda doğmuş, hayatının büyük bölümünü 19’uncu yüzyılda geçirmiş insanların kucağında büyümüş, anneannesinin annesini, babasını görmüştü. Ve elbette bu köklü geçmişten pek çok hikâye devşirmek mümkündü. Kulin ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde editörlük ve muhabirlik yaptı. Yıllarca televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev aldı. Şüphesiz tüm bu deneyimler onun yazarlık serüveninde bir okul görevi üstlendi.

Dünya edebiyatının okul kaçkınları
Yalnız Türkiye değil, dünya edebiyatı da okul kaçkını dev yazarlarla dolu. Kimler yok ki aralarında! Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Britanyalı feminist yazar Doris Lessing; 14 yaşındayken ailesine isyan ederek okulu bırakmış. 20’nci yüzyılın modernist yazarlarından William Faulkner, liseyi terk etmiş ve uzunca bir süre neredeyse hiçbir işte tutunamamış. Serüvenlerle dolu 40 yıllık yaşamına 50 ölümsüz kitap sığdırmayı başaran Jack London, ortaokulu bitirdikten sonra bir süre serserilik etmiş, kendini denizciliğe vermiş. Sonra 19 yaşındayken liseye başlamış. Bir yıl okumuş; üniversiteye de girmiş, ancak yalnız bir sömestr devam etmiş. Dolayısıyla bir üniversite diploması olamamış. Amerikan edebiyatının usta mizah yazarı Mark Twain, henüz 11 yaşındayken, avukatlık yapan babasını zatürreden kaybedince okulu bırakmak zorunda kalmış ve aile bütçesine katkıda bulunabilmek amacıyla ağabeyinin çıkardığı yerel gazetede çırak olarak çalışmaya başlamış. Hem Nobel hem Oscar ödülüne birlikte sahip olan ilk ve tek insan, İrlandalı oyun yazarı George Bernard Shaw, okula gitmenin gereksizliğine tüm kalbiyle inanıyordu ve asla hiçbir okulda tutunamamış. Nitekim 15 yaşına gelince okulu tamamen terk edip, bir iş adamının yanında memur olarak çalışmaya başlamış. 2014 yılında, 87 yaşındayken bu dünyaya veda eden söz büyücüsü Gabriel García Márquez de ebeveynlerinin arzusuyla hukuk fakültesinde eğitim almış. Ancak zorla güzellik olmuyor tabii; sıkılıp eğitimini yarıda bırakmış ve edebiyata yelken açmış. Tüm bu okul kaçkınlarının serencamına böyle yakından bakınca “Okul bitirmiş olmak bir dezavantaj mı acaba?” diye hınzırca bir soru gelip takılabiliyor insanın aklına. Elbette hayır. Ama bu yazarlar çeşitli nedenlerden dolayı okul hayatını noktalamak zorunda kalmış olsalar da, neredeyse hemen hepsinin yaşam deneyimleri benzersiz birer okul olmuş onlara. Ayrıca biyografilerine bakıldığında, hepsinin her şeyden önce iyi birer okur olduklarını, zaten kitaplarla, okuyup yazmakla iç içe geçmiş bir yaşam sürdüklerini görüyoruz. Çoğu yazarın hep altını çizdiği üzere, iyi bir yazar olmanın yolu öncelikle iyi bir okur olmaktan ve çok yazmaktan geçiyor.

(http://www.tempomag.com.tr/kitap/okul-kackini-yazi-duskunu/haber/58885.aspx?page=1)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Montaigne’nin yaratıcı on yılını geçirdiği odası

Michel de Montaigne, babasının büyük olasılıkla savunma amacıyla yaptırmış olduğu yüksek, yuvarlak ve sağlam bir kuleyle karşılaşmıştır. Karanlık zemin katında...

Kapat