Kapital’in Formülleri: Sömürü ve Artı-değer – Suat Kamil Aksoy

Sömürü yada artı değer kavramı, değişim değeri eşittir toplumsal olarak gerekli emek zamanı şeklindeki tanımdan dolaysızca çıkarsanabilir. Kapitalizm öncesi dönemler için de bir açıklayıcılığı vardır. Özünde insanın kendine yeter bir üretimin ötesine geçebilmesiyle artı değer ve dolayısıyla sömürü olanaklı hale gelir. Köleci dönemlerden beri ve belki daha öncesinde de insan kendi ihtiyacını karşılamanın ötesine geçebilmekteydi. Bu olanak insanoğluna iki seçenek sunmaktadır. Ya kendine yeter bir üretimle yetinip ötesini hoşca vakit geçirmeye ayırabilir, ya da daha fazla üretip bir başkalarının daha fazla hoşça vakit geçirmesini sağlayabilir. Bahsi geçen iki seçenek günümüzü de ilgilendirmektedir. İlk seçenek gelişme imkanlarından yoksun olmamakla birlikte, bu yönde güçlü güdülenmeler ve imkanlar yaratmaz. İkinci seçenek topluluğun kendi içinde ayrışması demektir, gönüllüce gerçekleşmez, ancak gelişim yönünde güçlü güdüler ve imkanlar yaratır. Sevgi ve özgürlük, zor ve disiplin karşısında kaçınılmaz bir biçimde yenik düşer. Gelişiminin ilk evrelerinde doğanın elverişli koşulları altında ortalama günlük 1-2 saatlik çaba ile olağan yaşamını sürdürme imkanlarını da yaşamış olan insanoğlu, bugün modern çağın en yüksek teknolojilerinin yardımını almasına rağmen o eski zamanlarda bile mümkün olan rahata kavuşamamaktadır. Marks zenginliğin kaynağına ilişkin zamanın söylencelerinden alıntı yapıp ironik irdelemelerde bulunmuştur. Söylencede çalışkan ve tutumlu insanlar ve az çalışıp çok eğlenenler (tembel ve savurgan) olarak iki gruptan ilkinin doğal olarak zenginleşeceği, ikincisinin ise yoksullaşacağı anlatılır. Evrimin daha ileri safhasında ise zenginleşenlerin çalışmadan sefahat içinde yaşadığı ve yoksulların nefes almadan çalışıp sefalet içinde yaşadığı bir döneme varılır. Tembel ve savurgan olanlar sonunda bu erdemsiz durumdan kurtulmuştur, ancak kazanılan bu erdemin zenginleştirici bir etkisi hala görülmemektedir. Zenginler geçmişte çalışkan ve tutumlu olmak sayesinde artık bu özelliklere gereksinme duymazlar. Yoksul düşmüşler için ise artık tren kaçmıştır…
İnsanın gereksinmelerini örneğin günlük üç saatlik bir çaba ile üretebildiğini varsayalım. İnsan pekala 12 hatta 16 saatte çalışabilir. Buna bir gelecek güvencesi elde etmek amacıyla kalkışmış olabilir. Bireyin özgür iradesidir. Ancak birey toplumsal bir işbölümünün parçası olarak üretime katılıyorsa, fazladan ürünün akibetine ilişkin bir belirsizlik doğar. Burada artık özgür irade sözkonusu değildir. Fazlalığın nasıl dağılacağı artık kavga konusu ve nedinidir. İşte insanlık az çalışarak da yaşayabilme imkanları elde etmeye başladığı günlerden itibaren, yani bir artı ürün ve aynı anlama gelmek üzere artı değer olasılığı belirdiği andan itibaren zora dayalı ilişkiler içerisine yuvarlanmıştır. İnsanlığın halen sürmekte olan iç savaşı böylelikle başlamıştır. Artı ürünün zor alımının ilk tezahürü kölelik olmuştur. Çelişik bir biçimde refaha erme imkanı, insanlığa büyük bir yüzdeyle köle hayatını armağan etmiştir. Kölelik sisteminde artı değer zor alımı çok yalın bir biçimdedir. İlerleyip bugünlere gelindiğinde artık zoralımın sofistike biçimleri gündemdedir. Gönüllüce ve farkına varmadan verme biçimlerinin yaygınlaştığı günümüzde, modern zoralım mekanizmasının adı serbest piyasadır. Kapital işte bu serbest piyasayı inceler.

Şimdi artı değerin sermaye yapılanması içerisindeki yerine bakalım. Varsayımsal toplumumuz emek ve sermaye olarak ikiye ayrılmıştır. Kapitalistler 100 liralık paraya sahiptir. Pazarda 50 işçiyle buluşur ve anlaşırlar. Bir yıl boyunca yapılacak üretim için 80 (s) her tür girdi için harcanacaktır. 10 (d) ise işçilere verilecektir. Üretilen ürünler yılın sonunda 10 (a) kar ile satılmış ve sermayedar 100 lira ile gelecek seneye hazırdır. 80s+10d+10a bölümlemesi Marks öncesinde iktisatçılar tarafından da irdelenmiştir. Değerin kaynağının emek zamanı olduğu fikri burjuva iktisatçılarının keşfi olmuştur. Biz burada burjuva iktisat yazınını bir kenara bırakıp, Marksın metinlerini sorguladığımız için onun sadedeştirme ve varsayımlarını aynen kullanacağız.
s+d+a formülünde değişmeyen Sermaye (S) kullanılıp tüketilen ham ve yardımcı maddeleri, makinaların aşınmalarını içermektedir. Makinaların aşınmamış bölümleri, depolardaki hammadeler, yani üretim sürecine henüz katılmamış olan herşey s ye dahil değildir. Kapital okunurken bu sadeleştirme unutulmamalıdır. Sadeleştirmenin sonuçlara etki etmeyeceği matematiksel olarak açıktır. Varsayımsal örneklerde örneğin 1 yıl gibi keyfi süreler söz konusudur. Süre yeterince uzun alındığında sadeleştirmeyle eş oranlı sonuçlar elde edilmektedir. Ayrıca s ve d açısından sermayenin devir sayısı dikkate alınmamış ve 1 devir varsayılmıştır. Sermayenin değişen kısmı d ise ücretlerdir, yani emekçi sınıfın tüm tüketim maddeleri, konut ve otomobil gibi tüketim maddelerinin verilen süre içindeki aşınma paylarıdır. Şimdi yukarıdaki formülü bir kapitalistin ağzından anlatırsak; Pazardan kumaş ve gerekli malzemeleri aldım 80s, terziye piyasa rayicine göre ücretini verdim 10d, Diktirdiğim ceketleri pazarda sattım 100 lira, aradaki fark 10a bana kaldı. Olağan durumda kapitalistin kumaşı ucuza almaya, terziye az para vermeye ve ceketleri pahalıya satmaya çalışacağını hepimiz tahmin edebiliriz. Ancak biz bu ekstra kazanç imkanlarını da devre dışı saymak durumundayız. Bunun başlıca nedeni tekil kapitalist açısından ekstra kazanç imkanının, kollektif kapitalist açısından geçersiz oluşudur. Kapitalistler toplamı açısından bu tür durumlar parayı bir cebinden alıp öbürüne koymak ve zenginlikte hiçbir artış elde etmemek demektir. İktisadın bu işlerle ilgisi yoktur. Spekülasyon alanına giren bu işler, tekil kapitalist açısından ise yaşamsal birzorunluluktur. Ekstra kazanç aranışı, şimdi atılacak kazıkların, ilerde yenecekleri finanse edeceği realitesine dayanır. İşler öyle kolay da değildir, çünkü sadece spekülasyonla zenginleşmek için çaba gösterenlerin varlığı ve uzmanlaşmaları sözkonusudur. Daha açıklayıcı bir anlatımla, kurtlar arenasında kuzu olmaya yer yoktur, adamı yerler! Aslında bu zorlu durum sadece kapitalistler açısından değil, işçiler açısından da geçerlidir, çıkarını kollamayan işçi sefil olur.
Şimdi sermaye yapılanmamıza geri dönersek. 80+10+10 şeklinde ifade ettiğimiz üretim döngüsünde işçiler 20 emek zamanı çalışırlar, yani 20 emek zamanı değer üretirler. İşçiler aynı zamanda 80 emek zamanlık sermaye mallarının değerini üretken tüketimle son ürüne aktarırlar. Son ürün 80 aktarılan + 20 yeni üretilen olarak 100 değerindedir. Kapitalist başlangıçta 80s+10d şeklinde 90 emekzamanına sahiptir. Bunlar üretim dönemi içinde tamamen tüketilirler. 80 üretken tüketimde 10 işçilerin tüketimleriyle yok olur. Ancak f
ormülde yer alan 80s tüketilmiş ve değeri son ürüne aktarılmıştır. Marks bunu işçi sınıfının üretken tüketimi olarak tanımlamaktadır. Kapitalist açısından bakıldığında ise elde ettiği ürünün maliyetinin bir parçasıdır. Her ne kadar yok olmuş olsalar da bu işlerin devam edebilmesi için ürettiği ürünleri piyasada sattıktan sonra eline bu maliyeti karşılayacak bir para geçmelidir. Kapitalist açısından bu tüketilen değeri piyasadan talep etmekten daha doğal birşey yoktur. Marks’ın üretken tüketim yoluyla değer aktarımı tezi açıkça bu işi işçi sınıfının marifeti olarak göstermektedir. Halbuki kapitalist açısından bu işe girmeden önceki mülkiyetinin piyasadan geri talep edilmesi olarak, doğal bir hak olarak görünmektedir. Aslında kapitalistin işçilere ödediği para için de aynı şey geçerlidir. Formülümüzün ikinci kısmında 10d işçi sınıfı günün yarısında kendi gereksinmelerini karşılayacak değeri üretmiştir ve 10d olan ücretinin karşılığını geri ödemiştir. Ek olarak bir o kadar daha çalışarak 10a şeklindeki artı değeri üretmiş ve kapitalistlere hediye etmiştir. Daha çarpıcı anlatımla kapitalistlerin işleri başlatacak parası vardır. İşçi sınıfı dönem boyunca çalışır. Kapitalistlerin işin içine soktuğu tüm parayı geri öder, birde gözleri doysun diye 90 yerine 100 geri öder.
Gerçekliğin bu biçimdeki betimlenişi kapitalist açısından pek hakkaniyetli görülmez elbette, ancak Marks’ın emekçiyi alabildiğine haksızlığa uğramış gibi gösteren bu formülü gerçekliğin en tam betimlemesinden başka birşey değildir. Formülde bir işçi sınıfı tarafgirliğiyle çarpılma olduğu sanısı uyanabilir, ancak tarafsız bir irdelemenin başka bir formülleştirmeye varması mümkün değildir. Yukarıda bahsi geçen tekstilci arkadaşın “Kardeşim 80 liramı kumaşa, 10 liramı terziye yatırdım, hiçbirini de öyle ucuza falan kapamış değilim, neyse rayici onu ödedim. Ceketleride pazarda sattım bana da 10 lira kaldı. Bunun neresinde sorun var” diye sızlanacağından emin olmak gerekir. Bu pratik açıklamaya bakılırsa girişimci arkadaşımız da gayet haklı görünmektedir. Sorun ekonomi politikçilerin duruma karışıp yahu şu değer de nedir, hatta bunun mahiyetini ortaya çıkarsak ve daha çok elde etsek fena mı olur diye araştırmaya başlamalarından kaynaklanmaktadır. 90 lira tamam, peki o 10 lira nereden çıktı sorusuyla birlikte, bu LİRA da neyin nesidir yahu, şeklindeki sorular ayılmaya başlamanın başlangıcı olmuştur. Kapitalistin piyasanın nimeti sandığı şeyin sorgulanacak yönlerinin bulunduğu böylelikle su yüzüne çıkmıştır.
Marks’ın formülünü kapitalistin sızlanmalarını bir kenara bırakarak incelemeye devam edersek; öncelikle s kısmındaki değerin son ürüne aktarılması olgusunu ele almalıyız. Bu pratik durumdan çıkarsanmış bir önkabul gibi görünebilir. Biz burada durup, değerin nasıl olupta aktarıldığını sorabiliriz. 80s için değer aktarımını kabul ettiğimizde, işçiye ödenen 10d için de değer aktarımı fikrinin uygulanıp uygulanamayacağını sorabiliriz. Marks bilindiği üzere değişmeyen sermaye 80s nin değerinin işçinin üretken tüketimi ile son ürüne aktarılıdığını, değişen sermaye 10d nin işçinin tüketimi olduğunu, çalışılan emek zamanı karşılığında 10d+10a kadar yeni değer üretildiğini, yeni değer 20 ile aktarılan değer 80 toplandığında son ürünün değerinın 100 olarak bulunabileceğini söylemektedir.
Söylenenin aksine, s+d son ürüne üretken tüketinle aktarılmış olsa ve buna 10a şeklinde yeni değer eklense diye düşünsek ne değişir? Ya da değer aktarma kavramını tümden reddetsek ve s+d+a nın tümünün işçiler tarafından yeni değer olarak üretildiğini varsaysak olmaz mı? Bu soruların kapitalistin sızlanmalarına derman olması elbette mümkün değildir, çünkü artı değerin işçi sınıfının marifeti olduğu düşüncesini bertaraf etmezler. Ancak bizler bu soruları ele almak durumundayız. Düşünmeye devam edelim. Üretime bir başka açıdan, yani bireysel kapitalist açısından değil, toplam toplumsal üretim açısından bakalım. Sermaye bileşiminin aynı olduğunu varsayalım. 80s+10d değerindeki sermaye dönem sonuna ulaştığında kapsamındaki metaları tekrar karşısında bulmak zorundadır. Dolayısı ile yıl sonu gelmeden önce s sektöründeki işçilerin bir yıl sonrası için tükenmekte olan 80s e ait herşeyi yeniden üreterek hazır etmesi gerekir. Aynı şey 10d için de geçerlidir. Bu durumuda 80+10+10 bileşiminde 10 lira ücreti alan 50 işçi olduğunu varsayarsak. Bu işçilerin 40 tanesinin tükenmekte olan 80s i yeniden üretmesi, 5 tanesinin işçilerin tüketmekte olduğu 10d yi yeniden üretmesi ve en son 5 işçinin de artı değere katılan malları üretmesi gerekir. Böylelikle toplam toplumsal sermayenin sektörel değer dağılımını 80s+10d+10a varsaydığımızda, emekçi dağılımının da 8-1-1 oranına uyacak şekilde olacağını kabul etmiş oluruz. Varsayımsal sektürlerimizin pratikte doğal olarak kesişim kümeleri vardır, ancak biz burada bir soyutlama yapmaktayız. Şimdi bu bir başka açının özetine bakarsak 40 işçi 80s üretir, 5 işçi 10d üretir, 5 işçi 10a üretir. Anlayacağınız durum kapitalistin sızlanmaları açısından daha da vahimdir. Bırakalım değer aktarımını, işçiler üretim sırasında tükenen s mallarının tamamını bizzat yeniden üretmektedir. Marks burada tekil sermaye yatırımı açısından 80s nin yeniden üretimi fikrine karşı çıkar. Marksın karşı çıkışındaki gerekçe ne olursa olsun, toplam sermaye açısından s ve d nin yeniden üretimi olmazsa olmazdır. Sermayenin bileşiminin bu iki farklı bakış noktasından farklı görünüşünü ve sorduğumuz soruların cevaplarını bir sonraki yazıya bırakarak, herkese bu çelişkiyi özgürce düşünme fırsatı vermek istiyorum. Marks öncesi birçok ünlü iktisatçının bu sorunla ilgili olarak ciddi kafa karışıklıkları yaşadıklarını ve çözüme ulaşamadıklarını da hatırlatmalıyım.

Makalenin Yazarı: Suat Kamil Aksoy

Yazarın Yazıları

Yazarın İletişim Adresi:
suatkamil@gmail.com

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Blonski ve Eğitim ? Emrah Motuğan

Sovyet pedagoji ve psikolojisinin çok yönlü ve etkin temsilcilerinden biri olarak Pavel Petroviç Blonski 14 mayıs 1884?te doğdu. Kiev üniversitesinde...

Kapat