Tocqueville ve Amerika’da Demokrasi Üzerine

Sosyal Sermaye Bağlamında Tarihsel Bir Perspektif Kurgusu: Tocqueville ve Amerika’da Demokrasi Üzerine

Adem Sağır – Hasan Öztürk

Özet: Bu araştırmanın amacı, geçtiğimiz yüzyılda sosyal ilişkileri ve güven kavramını ön plana çıkartarak postmodern toplumu analiz etmeye çalışan sosyal sermaye kavramına Alexis De Tocqueville’nin çalışmaları aracılığıyla değinmektir. Araştırmanın dayanak noktasını 18. Yüzyılda Tocqueille’nin eserlerinde tartıştığı sosyal ilişkiler, bireysel ilişkiler, bireylerin sosyal konumları gibi sosyolojik olguların, sosyal sermaye tartışmaları içerisindeki kavramlarla paralellik göstermesi oluşturmaktadır. Çalışmanın ilk kısmı, sosyal sermayenin kullandığı kavramların sunulmasını, ardından bu kavramların Tocqueville’nin Amerika’da Demokrasi adlı eserinde izlerinin sürülmesini kapsamaktadır. Bu bağlamda araştırma boyunca “sosyal sermaye nedir? Tocqueville’nin demokrasi analizi sosyal sermaye kavramıyla ilişkilendirilebilir mi? Tocqueville’nin bu çözümleme biçimi neleri kapsamaktadır? Amerika’da Demokrasi’nde bulunan sonuçlar bugüne taşınabilir mi?” sorularına yanıt aranmıştır.
Anahtar Kavramlar: Sosyal Sermaye, Toplum, Alexis de Tocqueville, Demokrasi, Güven.

“Geçmiş geleceği aydınlatamaz olmuş, akıl da karanlıklarda yol alıyor.” Alexis De Tocqueville

Giriş

Kavramsal betimlemeler, her ne kadar belli dönemsel süreçleri ifade ediyor olsa da, aslında eskiden beri var olan durumların değişen koşullara göre yeniden okunması olmak şeklinde kendilerini ortaya koyduğu görülmektedir. Çünkü toplumla ilişkilendirilen durum ve kavramlar, insanların bir araya gelerek yaşamaya başladıkları andan itibaren geçerlidir ve yeni değildir. Değişmeyen gerçeklik toplumun var olması gerekliliğiyken, değişen ise dış çevre koşullarına göre bu varoluşun yeniden tanımlanması gerçeğidir. Gerçi bu süreçte dış çevre koşullarının mı değiştiği, yoksa insanın bilgisinin mi arttığı tam olarak ayırt edilemez ama toplumun her dönem yeniden okunduğu ve farklı perspektiflerle algılandığı değişmez bir gerçekliktir. Sosyal ilişkiler, kültürel pratikler, değer ve inançlar ya da bunların en üstüne koyulabilecek güven kavramı, her toplumun temel açıklayıcısı olmak zorundadır. Ancak sanayi öncesi ve sonrası dönemde ya da geçtiğimiz yüzyılın küresel ve postmodern ikilemi arasında bu kavramlara yüklenen anlamlar belirgin farklılıklar taşımaktadır. Örneğin modern dönemin sosyal ilişkilerinde toplumsal yapı daha belirleyiciyse, postmodern döneminkinde birey daha belirgindir. Aynı şekilde modern dönemde güven kavramı, kurumsal bir belirleyicilikle ilişkilendirilebilecekken, günümüzde küresel bağlamla ilişkilendirilebilmektedir. Görüldüğü üzere temel kavramlar sabit kalırken, bunun etrafında yapılan okumalar dönemsel olarak değişmektedir.
Çalışmaya konu olan “sosyal sermaye” kavramı da böyle bir okumanın kapsadığı tartışmaları ifade etmektedir. Buna göre sosyal sermaye, sosyal ilişki, kültürel pratik ve güven kavramına gönderme yaparak toplumu anlamaya çalışan postmodern bir kavram olarak tanımlanırken, diğer taraftan Tocqueville’nin ise modern döneme ait bir sembol olduğu görülmektedir. İkisini yan yana koymak ve Tocqueville’yi kendi döneminden alıp bugüne taşımak veya postmodern bir perspektiften ele almak tartışılır gibi gözükse de, derinlemesine bir analiz yapıldığında bu karşılaştırmanın bugünkü toplumsal ilişkileri anlama bağlamında önemli açılımlar sağlayacağı görülecektir. Çünkü Tocqueville’nin kullandığı kavramlara sanayi sonrası toplumda ortaya çıkan sosyal problemlerin açıklanmasında sıklıkla gönderme yapıldığı görülmektedir. Sanayi sonrası toplumda daha çok postmodern tanımlamaların ağır bastığı dikkate alındığında, Tocqueville’yi güncellemenin sanıldığının aksine zor olmayacağı söylenebilir. Bütün bu açılımlarla ilişkilendirildiğinde sosyal sermaye tartışmaları bağlamında ilk çalışmaları yapan kişinin Alexis de Tocqueville olduğunu söylemek dahi mümkündür.
Genel bir perspektiften değerlendirildiğinde; sosyal sermaye tartışmalarının temelinde, “postmodern durum”da ya da “modernliğin bunalımı”nda çözülen sosyal ilişkilere dikkat çekme amacı yattığı görülür. Aslında her dönem önemli olmakla birlikte sosyal ilişkiler; “bireysel eylemlerin ön plana çıktığı”, “meta-anlatıların yapısökümüne uğratıldığı” ve “zihinsel inşaların özne merkezinde geliştiği” postmodern toplumda anlamsal bir değerlilik ve zorunlu bir öncelik kazanmıştır. Çünkü çözülen sosyal yapılar; “birey-toplum” ve “birey-birey” arasındaki ilişkilerin tekrar gündeme gelmesine yol açmıştır. Ayrıca bireyi merkezden uzaklaştıran meta-anlatıların sürekli eleştirildiği görülmüş ve bu iki durumun varlığı, “toplumsal” olanın “özne perspektifindeki anlamının” yeniden sorgulanmasına neden olmuştur.
Batı’da sosyal sermaye tartışmalarının öncesini, 17. Yüzyıla kadar götürmekte mümkündür. Çünkü bu tartışmaların odaklandığı “sosyal ilişkiler, yabancılaşma, toplumsal çözülme, alışkanlıklar, geleneksel kökler” kavramları sosyal bilimciler tarafından sanayi devrimi sonrası döneminde sürekli dile getirilmiştir. Çalışmalara konu olan kavramlar daha öncede bahsi geçtiği üzere insanın “toplumsal olma durumu”nu yeniden gündeme getirmiştir. Bu anlamda Aydınlanma Çağı’nın sekülerlik ve akılsallığının kendi içinde yorumladığı birey yerine, tarihsel kökleriyle bugüne uzanan topluluk mitinin, tartışmalara konu olmaya başladığı görülmüştür. Modern dönemin bu paradoksu karşısında toplumun yeniden tanımlandığı ve sosyal teorilerin bu bağlamda temellendirildiği görülmüştür (ayrıntılı bilgi için bkz. Nisbet, 1997). Ancak bu çalışmada dikkat edilmesi gereken nokta, sosyal ilişkilerin her dönem geçerli olduğu, ancak bu ilişkileri ön plana çıkartmak için kullanılan “sosyal sermaye” kavramının yeni olduğu gerçeğidir. Bu nokta göz önünde tutulduğunda sosyal sermaye tartışmalarının bir tarafıyla Marksist bir ‘maddiliğe’, diğer tarafıyla kültürel üretimleri çıkarlarla özdeşleştirecek bir yoruma açık olduğu görülecektedir.
Sosyal sermaye ile ilgili bu kavramsallaştırmalar her ne kadar yüzeysel verilmiş olsa da hazırlanan bu çalışmadaki temel amaç, Tocqueville’nin Amerika’da Demokrasi isimli çalışmasında geçen kavramların sosyal sermaye tartışmalarıyla ilişkilendirilmesidir. Bu bağlamda çalışmanın sosyal sermaye kavramını açıklamak ya da sosyal sermaye ile ilgili tartışmalara girmek gibi bir kaygısı bulunmamaktadır. Ancak sosyal sermaye ile ilgili kavramsallaştırmaların, Tocqueville’nin çalışmasındaki uzantıları yakalanmaya çalışılmıştır.

Fransa’dan Amerika’ya Düşünsel Bir Serencam

Alexis de Tocqueville 29 Temmuz 1805 tarihinde Paris’te dünyaya gelmiştir. Tocqueville’in babası Bourbon monarşisini destekleyen kral yanlısı bir idareci, annesi ise eski rejime dönüşü savunan sıkı bir Roman Katolik’ti. Daha küçük yaşlarda iki farklı düşünsel dünyayı tanımaya başlayan Tocqueville, on altı yaşında Metz’deki College Royal’a felsefe okumak üzere girmiş ve bu süre zarfında Fransız hükümetindeki aristokratların rolü üzerine kuşkular duymaya başlamıştı. Hayatının geri kalanında ise derin bir dinî krizin acısını çekmiştir. On sekiz yaşında College Royal’ı bitirdikten sonra hukuk okuyacağı Paris’e geri dönmüştür. Bu arada Tocqueville’in babasının kariyeri düzenli bir şekilde ilerlemiş, 1826 yılında Fransa’nın en etkili idari bölgesi olan Versailles’in idarecisi olmuş; 1827 yılında Charles X tarafından soylu ilan edilmiştir. Aynı dönemde Tocqueville Versailles Hukuk Mahkemesi’nde stajer hâkim pozisyonunu kabul etmiş, bu zaman esnasında Tocqueville aristokrasinin çöküşünün kaçınılmaz olduğu şeklindeki inancının bir sonucu olarak liberal değerlere artan bir sempati duymaya başlamıştır.
1830 devriminin ardından Fransa’nın gittikçe demokratikleştiğini gören Tocqueville politik bir model olarak Birleşik Devletler ile ilgilenmeye başlamıştır. Bu ilgisinin sonucunu ilerleyen dönemde, Amerika’daki hapishane reformunu çalışmak bahanesiyle Birleşik Devletlere gitme izni alarak elde etmiştir. Amacı Amerikan politik gelişmesi hakkında bilgi edinmek ve bu bilgilerden yararlanarak Fransız toplumunu anlamak olarak ifade edilebilirdi. Proudhon’un çiftlik yaşamını bırakıp iş aramak üzere “Fransa Turu”na çıktığı dönemde Tocqueville, Birleşik Devletler seyahatine çıkmış ve toplum, demokrasi, kültür ile ilgili sosyolojik görüşlerini de bu dönemde temellendirmiştir. Bu arada Tocqueville’nin, Proudhon’la aynı döneme rastlayan entelektüel hayatı süresince karşılaşmadıkları gibi, aristokrat bir aileden gelmiş olması Proudhon’un anarşişt felsefesi karşısında, O’nu siyasi yapı ve demokrasi sorunuyla ilgilenmeye ittiği belirtilmektedir. Cemil Meriç’in, “Amerika’ya giderken Tocqueville’nin bavulunda J. B. Say’ın Ekonomi Politik kitabı vardı. Dönüşünde bir mucize addolunan Amerika’da Demokrasi’yi yazdı” (2006: 106) diyerek iltifat ettiği Tocqueville, demokrasinin günümüzde tartışılan anlamda temel niteliklerini ortaya koymuştur. Çünkü Tocqueville’nin yapmış olduğu çalışma, bir toplumsal yapıyı incelemekten ziyade geleceğin toplumunu haber vermekti. Öyle ki, bugün gelinen noktada “demokrasi”, “sivil toplum”, “sosyal ilişkiler bağlamında güven” konusundaki tartışmalar, bir şekilde Tocqueville’ye gelip dayanmaktadır.
Bu bağlamdan hareketle Tocqueville’nin ilk kitabı Amerika’da Demokrasi 1835 yılında, seyahatinin hemen ardından yayınlanmıştır. Amerikan toplumu ve hükümetinin oldukça pozitif ve iyimser bir raporu olarak değerlendirilen kitap, Avrupa’da olumlu karşılanmıştır. 1835’in Ekim ayında London and Westminster Review’da İngiliz düşünürü John Stuart Mill, Amerika’da Demokrasi’yi “zamanımızın en kayda değer ürünleri arasında” sözleriyle tanıtmıştır (Callinicos, 2005: 111). Tocqueville’nin aristokratik düşünsel yapının izlerini taşıması ve bu düşüncelerinin “demokrasi” konusunda geliştirdiği kavramlara yansıması söz konusu iken, 19. Yüzyılda ortaya çıkan sorunları ve demokrasi ile ilgili tartışmaları Mill’den daha nesnel bir şekilde dile getirdiğini gözden kaçırmamak gerekir.
Amerika’da Demokrasi’sinden sonra yazdığı Eski Rejim ve Fransız Devrimi’nde (1856) Tocqueville, Avrupa’yı savaşa sürükleyen Fransız İhtilali’ni değişik şekillerde yorumlamıştır. Fransız İhtilali’ne giden Fransa’nın tarihsel bir kaydı olan bu çalışma ihtilalin başarısızlığının altında yatan nedenler ve Tocqueville’in de bizzat şahit olduğu despotik hükümetlerin geldiği ara dönemler üzerinde durmaktadır.

Ütopik Bir Cennetten Geleceğin Toplumuna: “Amerika’da Demokrasi”

Tocqueville, imparatorluklar ve devletlerin krallar tarafından yönetildiği bir çağda, geleceğin yönetiminin demokrasi ve bunun öncüsünün de Amerika olacağına işaret etmiş, refah devletinin insanları baştan çıkarabileceği konusunda uyarmış ve sosyalizmin köleliğe yol açabileceği iddiasında bulunmuştu. Sonuçları tartışılır olmakla birlikte Tocqueville’nin “Amerika’da Demokrasi”si demokrasinin işlemesi için neye ihtiyaç duyulduğunu ve insan özgürlüklerinin korunmasında demokrasinin işlevselliğini ortaya koyan önemli bir eser olduğunu ifade etmek mümkündür.
Tocqueville, çağdaş toplumların bazı yapısal özelliklerinin belirlenmesinden hareket eder ve sonrasında bahsi geçen toplumların çeşitli biçimlerinin karşılaştırmasıyla ilgilenir. Eserinde özellikle aristokratik yapılarla demokratik yapıları sosyal ilişkiler, kurumlar, sosyal davranışlar, değerler ve normlar bağlamında ele almakta; bahsi geçen gerçeklikleri Fransız ve Amerikan toplumu açısından ele almaktadır. Tocqueville, yolculuğa başlarken “Amerika’nın nasıl bir özgünlüğü var ki; Fransa’da olmayan şeyler, orada olabilmektedir?” diyordu (Çağla, 2006: 20). Döndüğünde ise Avrupa’da demokrasi üzerine ciddi bir tartışma vardı ve eski düzen yanlıları devamlı demokrasinin yol açtığı fenalıklar üzerinde duruyorlardı. Tocqueville “demokrasinin fenalıklarını sezebiliyoruz da, neden faydalarını fark edemiyoruz” derken aslında içten içe Avrupa’nın kendi içerisinde yaşadığı bu problemi sorgulamaktaydı. Ancak Avrupa’daki bu sorunu çözmek kolay sayılmazdı çünkü Amerika’nın birkaç farklılığı demokrasinin Amerika’da daha rahat uygulanmasını sağlamıştır. Nitekim Tocqueville Amerika’ya vardığında buranın üç özel koşulu nedeniyle farklı olduğunu iddia etmiştir. Bunları şu şekilde sıralamaktadır: Amerikan toplumunun içerisinde bulunduğu özel ve rastlantısal durum, yasalar, alışkanlıklar ve gelenekler.
Tocqueville, bahsi geçen sebeplerin ilkinde Amerika’nın özel coğrafi koşullarına değinmiştir. Amerika, coğrafi durumundan dolayı komşusu olmayan bir ülkedir. Aynı zamanda göç alan bir ülke durumuna gelmesi ve Avrupa’dan uzak olması da bu özel konumunu güçlendirmiştir (Aron, 2000: 188). Bu nedenlerden dolayı, diplomatik ilişkileri Avrupa ülkelerine göre azdır ve savaşlardan da oldukça uzaktır. Ayrıca Amerika’nın topraklarının geniş olması, “mülkiyet” kavramının ortaya çıkmasına neden olmuş ve bu gerçeklik ise aristokratik yapının Birleşik Devletler’de ortaya çıkmasını engellemiştir. İkinci özgünlük olarak ise Amerika’nın anayasasına ve yasalarına değinmektedir. Burada demokratik bir toplumda özgürlüğü korumak için hangi yasaların uygun olduğu incelenmiştir. Tocqueville anayasa kavramını kitabında sürekli dile getirmekte ve orada özgürlük, eşitlik ve demokrasi kavramları bu bağlamda ele alınmaktadır (Çağla, 2006: 43). Amerika’nın bu özel koşulunun aynı zamanda üç önemli ayağı da mevcuttur. Bunlardan biri yerel yönetimler ve belediyeler; diğeri federal devlet; sonuncusu ise yargı bağımsızlığıdır. Yargı bağımsızlığı eşitlik ve özgürlüğün devamı için gerekli bir mekanizmanın adıdır. Yerel yönetim ve belediyeler ise merkezileşmeyi engelleyen araçlardır.
Tocqueville’ye göre Amerika’nın bahsi geçen özel koşullarından sonuncusu; gelenek ve alışkanlıklardır. Bu ikisi aynı zamanda halkın entelektüel ve ahlaki durumunu ifade etmektedir. Amerika’nın kendine özgü koşulları, Tocqueville’nin Amerika’da Demokrasi eserine niçin başladığı sorusuna da cevap teşkil etmektedir. Bu özgün koşulları dikkate alarak çalışma boyunca Amerika ile Fransa toplumunu kıyaslamaktadır. Örneğin, Amerika’da Demokrasi eserinin daha giriş sayfasında, Fransa ile Amerika’yı aynı kefeye koyarak aradaki farklılıklara dikkat çekmektedir. Amerika’daki demokratik kültüre dikkat çekerken, Fransa’da ise toprağın; toprağa sahip ve sakinlerini idare eden bir avuç aile arasında parçalanmış olduğundan bahsetmektedir.
Aristokratik yapı ile demokrat yapı arasındaki farklılıkların ortaya konması ve bu yapıların; sosyal ilişkiler, davranışlar, ekonomik inançlar, dinsel tutumlar ve diğer sosyal algılamalar bakımından değerlendirmeye tabi tutulması, Amerika’da Demokrasi’yi sosyal sermaye kavramı ile ilişkilendirildiği söylemek mümkündür. Böylece Tocqueville’nin Amerika’da Demokrasi’sinde iki farklı toplumun kültürel, ekonomik, siyasal ve sosyal sermaye açısından karşılaştırılarak ele alındığı görülmektedir.

Demokrasi(den) Sosyal Sermaye(ye)

Amerika’da Demokrasi’de yeni bir sosyal sermayenin tesisini yakından izlemek mümkündür. Özellikle Avrupa’dan kaçan kütlelerin Amerika’ya gelmeleri ve burada oluşturdukları kültürü anlatırken belli belirsiz bu kavramın sınırları içerisine girilmektedir (1962: 18). Tocqueville, insanın sosyal yaşama olan ihtiyacını dile getirerek, bir anlamda insanın sosyalliği ile söze başlar. “İnsan doğar ve ilk yılları, belli belirsiz bir şekilde, çocukluk meşgaleleri ve zevkleri arasında geçer, zamanla büyür, buluğa erer ve cemiyet hayatının kapıları kendisine açılır, hemcinsleriyle temasa girer” (1962: 14). Tocqueville, sosyal yaşamın insan hayatındaki değerini vurgularken, kendi ‘sosyal sermaye’ tanımını yapmaktadır. Sosyal sermayenin sosyal ilişkiler vurgusu, toplumun sürekliliğine yapılan vurguda doğrudan dile getirilmektedir.
Tocqueville, kendi ülkesi Fransız toplumunun aksine Amerikan toplumunun sahip olmuş olduğu zengin “birlik sanatı”nın altını sosyal sermaye kavramını kullanmadan önemle çizmiştir. “Yani halkın, gerek havadan sudan şeyler için, gerekse de ciddi amaçlarla, gönüllü kuruluşlar oluşturarak bir araya gelebilme alışkanlığı” daha o zamanlar Tocqueville’in dikkatinden kaçmamıştır. Ona göre, “Amerikan demokrasisi de sınırlı yönetim sistemi, Amerikalıların sivil ve siyasal amaçlarla kolayca bir araya gelebilmeleri sayesinde ayakta kalabilen” bir sistem olarak ortaya çıkmıştır. Ancak Tocqueville her şeye rağmen sosyal sermaye kavramını kullanmadan gelecekte taşıyacağı anlamına yakın bir algılayış içinde kalan öncü bir düşünür olmuştur (Fukuyama, 2000: 27).
Fransız düşünürün çalışmasında bugün için sosyal sermayenin bir ayağı olarak ifade edilen güven olgusuna da geniş yer verdiği görülür. Tocqueville yaptığı gözlemler sonucu şu yargıya ulaşmıştır: “Birleşik Amerika’da, demokratik cumhuriyetin yaşatılmasına, ülkenin fiziksel koşullarından çok kanunlar ve kanunlardan daha çok da töreler katkıda bulunur”. Ona göre “Amerikalıların çoğu kendi çıkarlarını koruyan insanın, adil ve iyi olana ulaşacağına inanırlar. Hepsinin insanın mükemmelleştirilebileceğine dair canlı bir inancı vardır.” Bu ifadelere güven açısından bakıldığında, insanların birbirlerinin haklarına ve çıkarlarına duydukları saygı ve herkesin de bu saygıyı göstereceğine dair duyduğu temel güvenin öne çıktığı; bu anlamda da sosyal sermayeyi belirleyen temel etmen olduğu anlaşılır (Esmer, 1999: 24).
Toplumsal olana yapılan vurgu da sosyal sermayenin önemli bir göstergesi olduğunu belirtmek mümkündür. Birey söz konusu olduğunda bireyin sosyal ilişkiler tarafından örülen bir yapıda olup toplumsal hafızanın bir parçası olduğu, toplumunsa kültürel kodlarla bireyin bir parçası olduğu görülmektedir. Tocqueville’nin toplum içerisinde aramaya çalıştığı gücün tam olarak bu bağlamdan hareketle ele alınması gerektiği görülür. Buna göre Tocqueville’de topluluk imajı kuvvetlidir ve sosyal ilişkilerin kurduğu birey sosyal yaşamın içerisinde yeniden inşa edilmektedir. Sosyal ilişkilerin, bu ilişkileri düzenleyen normların ve toplumdaki iletişim ağlarının oluşturduğu ortaklık, toplumun sürekliliği için gereklidir. Bireyi inşa eden gerçeklik de bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Tocqueville’ye göre, ortak düşünce ve ortak eylem yoksa insanlar vardır, bu durumda toplum denilen birim yoktur. Toplumun var olması hatta refaha ulaşması için, yurttaşların farklı düşüncelerinin birkaç odak etrafında toparlanıp dile getirilmesi gerekir. Bu da ancak her bir yurttaşın zaman zaman diğerlerinin düşüncelerini kaynak alması ve oluşturulmuş görüşlere katılmasıyla mümkün olur (Çağla, 2006: 53). Topluluk imajı oluşturulmamış olsa, bireyin her gün kendini yeniden inşa etmesi gibi bir durumun ortaya çıkacağı görülür. Bu bağlamdan hareketle toplumun var olması, bireyi içerisine gireceği mekânın sınırlarının da çizilmesi anlamına gelmekte ve bu bireyin her an kendini yeniden kurmasını ontolojik zorunluluk olmaktan çıkarmaktadır.
Bu bağlamda toplum ile birey arasındaki ilişki, Tocqueville’nin eserinde yeniden gündeme gelmektedir. Bu noktada Amerika’da Demokrasi’de “Comte’un sanayi, Marx’ın ise kapitalist olgusu yerine, Tocqueville’nin demokratik olguyu yerleştirdiği görülmektedir” (Aron, 2000: 183). Demokratik olgu, birey-toplum dengesinin oluşmasında anahtar bir kavramdır. Çünkü ikisi arasındaki denge o kadar hassastır ki; sadece topluma öncelik vermek ‘çoğunluğun despotizmine’; sadece bireye değer vermekse bireyciliğin yaygınlaşarak topluluk imajının tehlikeye düştüğü bir duruma yol açmaktadır. Tocqueville’nin aynı çalışmada, demokratik kültürün peşi sıra getirdiği yeni bir zihniyet yapısından da söz ettiği görülmektedir: “Büyük bir demokratik inkılâp; fikirler yaratıyor, hisler doğuruyor, adetler telkin ediyor ve kendi yaratmadığı her şeyi tadil ediyor” (1962: 1). Temel bir zihniyet dönüşümünün yansımasını bulduğumuz bu çalışmada, Tocqueville ayrıntılı bir şekilde aristokratik yapıların çözülüşüne ve yaşanan değişmelere dikkat çekmektedir.
Amerika’da Demokrasi’de zihniyet dönüşümden bahsedilirken, yeni oluşmaya başlamış sosyal ilişkiler ve normların kodları, ‘eski-yeni’ ve ‘aristokrasi-demokrasi’ kavramları merkezinde iki farklı ülkenin toplumsal pratiklerinden yola çıkılarak ve bunların kıyaslanarak verilmiştir. Tocque-ville’ye göre, sosyal ilişkilere ve normlara yansıyan zihniyet dönüşümü sonunda, yönetim zihniyetine ve örgüt kültürüne bağlı olarak, tek düze homojen bir sosyal dokudan, heterojen bir sosyal ilişkiler ağına doğru geçişin yaşanmasına neden olmaktadır. Tocqueville, aristokratik toplumun kültürel sermayesinde, yöneticileri kendi eşitleri olarak görmedikleri fakirin kaderini, Allahın kendi elleri arasına koyduğu bir emanet gibi durduğundan söz etmekteydi. Halkın ise bunların iyiliklerini başka alternatifleri olmadığı için kabul ettiğini ifade etmekteydi (1962: 6).
Tocqueville’nin çalışmasında siyasi sermayenin dönüşümüne dair izleri de bulmak mümkündür. Siyasi sermaye yönetim kültürünü, devlet ile birey arasındaki ilişkileri, siyasi kültür ve ona ait kurumları ve bütün bunların oluşturmuş olduğu algılama biçimleri kapsar. Tocqueville, siyasi sermayenin dönüşümünden bahsederken iki farklı toplumsal yapıyı kıyaslayarak bu değişimin neye göre ve nasıl yaşandığını ortaya koymaktadır. Buna göre; “Avrupa memleketlerinin çoğunda siyasi şuur, cemiyetin üst kademelerinde uyandı ve diğer kısımlarına yavaş yavaş daima yarım yamalak bir şekilde nüfus etti. Amerika’daki siyasi gelişim ise aksine mahalli plandan üst kademelere doğru yani aşağıdan yukarıya doğru nüfus etmiştir” (1962: 19).
Bu iki siyasi yapılardan ilkinin aristokrat, diğerinin ise demokratik kültüre ait yönetim değerler dizisine ait olduğu açıkça görülebilmektedir. İki siyasi paradigmanın ait olduğu sosyal sermaye de birbirlerinden oldukça farklı olacaktır. Buna göre aristokratik kültürde sosyal ilişkiler siyasi gücün sınırlarını çizdiği alanlar içerisinde gerçekleşir. Sosyal ilişkilerde güveni sağlayan ise, bireyin ya da toplumun iktidarın çizdiği sınırlar içerisinde kalmasıdır. İktidardaki gücün, topluma duyduğu güven ise, halkın sınırları aşmadığı kendisine itaat ettiği çerçeve içindedir.
Tocqueville, dönüşen paradigmaya hâkim olması gereken ilkeleri şu şekilde sıralamakta, bu ilkeler aynı zamanda yeni oluşan sosyal dokunun da sosyal sermaye özelliklerini ortaya koymaktadır. “Demokrasiyi aydınlatmak, inançlara tekrar hayat vermek, örflerini saflaştırmak, hareketlerini düzenlemek, tecrübesizliğin yerine ilim ve bilgiyi ikame etmek, hükümet şeklini zemine ve zaman uygun kılmak, insanlara ve şartlara göre gereken değişiklikleri yapmak” (1962: 5). Bahsi geçen ilkeler, aynı zamanda sosyal ilişkileri ve sosyal davranışı da düzenleyen sosyal sermaye içeriği olarak yorumlanabilir. Tocqueville, bu bağlamda sosyal sermayenin, toplumun tarihsel dinamiklerini de kullanarak modern çağa ayak uydurması noktasında aristokratik toplumları dönüştürdüğünden söz ettiği söylenebilir. Tocque-ville, zihniyet dönüşümlerinden betimledikten sora demokratik toplumların sosyal sermayesinin sürekliliği ve güç kazanımı için iki önemli örgütlenmeyi ön plan çıkarttığı görülmektedir. Bu örgütlenmelerden ilki siyasi partiler, diğeri ise sivil toplum örgütleridir.
Siyasi partiler, demokratik kültürün vazgeçilmez değerlerinden biridir. Tocqueville’e göre “siyasal partiler, Amerika demokrasisinde önemli bir yere sahiptir. Halk temsilcilerini doğrudan tayin eder ve onları her an elinin altında tutmak için de her sene seçim yapar. Hakikatte idare halkta olduğu için, halk aynı zamanda günlük hayatın da içindedir” (1962: 38). Tocque-ville’nin betimlemesinde siyasi partileri fonksiyonel kılan mekanizmanın Amerika’da ve Fransa’da farklı olduğu görülür. Buna göre Amerika’da parti içi mekanizmanın daha özgür ve ideolojiden bağımsız olduğu görülürken, Fransa’da daha ideolojik karakterde olduğu görülmekte ve bu durum iki ülke arasındaki siyasi pratikleri farklılaştırmaktadır.
Tocqueville’de demokratik bir sistemin vazgeçilmez öğelerinden diğeri ise bahsi geçtiği üzere sivil toplumdur. Buna göre, “eğer toplumsal yapının bütünü egemen ise, bu herkesin yöneticilerin seçimine, otoritenin kullanımına katılımı demokratik bir toplumun, yani eşitlikçi bir toplumun mantıksal anlatımıdır” (Aron, 2000: 185). Bireylerin cemaate itaat etmelerinin sebebi ise, “hemcinsleriyle birleşmesinin kendileri için faydalı olduğunu, bu birleşmenin düzenleyici bir kuvvet olmadan mümkün olmayacağını bilmesidir” (Tocqueville, 1962: 27). Çalışmanın girişinde bahsi geçtiği üzere sosyal sermayeyi, insanın doğası itibariyle toplumsal ilişkilere girme içgüdüsüyle tanımlayan Tocqueville, bu noktadan itibaren ise ayni ilişkilerin belli bir düzen ve denge çerçevesinde gerçekleşmesi gereğinden bahsetmektedir.
Bu bağlamda Tocqueville’nin çalışmasında; devlet, sivil toplum ve siyasi partiler sosyal ilişkileri düzenleyen birer araç olarak durmaktadır. Sosyal düzen söz konusu edildiği zaman ise yerleşik bir kültür, değer ve davranışlar silsilesinin de varlığından bahsetmek gerekir. Bu kavramlar aynı zamanda bizi, sosyal sermaye tartışmalarının kullandığı dile götürmektedir.

Topluluk İmajlarının Dönüştürdüğü Birey mi?

Tocqueville, daha öncede bahsi geçtiği üzere, Amerika’ya giderken aklında hep tek bir soru vardı: “Amerika’nın nasıl bir özgünlüğü bulunmaktaydı ki; Fransa’da olmayan sosyolojik durumlar, orada söz konusudur?” Yapığı incelemelerde coğrafi durumdan kültürel kodlara kadar bir dizi niteliğin Birleşik Devletleri özgün kıldığını tespit etmiştir. Bu durumu betimlerken incelediği toplumsal yapıyı bir arada tutan temel kavramı da “demokrasi” olarak tanımlamakta ve “şartların eğişliği” kavramına başat bir değer yüklemektedir. Tocqueville, kuşkusuz hem eserini tamamlarken hem de toplumsal yapıyı kurgularken “koşulların eşitliği” kavramını ilk elde kullanmaktadır. O’na göre ‘koşulların eşitliği’ Amerika’da sosyolojik bir değer ve öneme sahiptir. Çünkü bu olgu “başta siyasal gelenekler olmak üzere hükümeti, sivil toplum örgütlerini ve kamuoyunu etkilemektedir” (Çağla, 2006: 20-21).
Amerika’da Demokrasi’de, demokratik kültürdeki sosyal ilişkilerin dayandığı temel ilke de bahsi geçtiği üzere “şartların eşitliği” (1962: 4) olarak ifade edilmektedir. Şartların eşit olması durumu, demokrasinin gelişmesinin temel mantığı olurken, sosyal ilişkilerde güveni sağlayan temel ilke haline gelmiştir. Bu kavram aynı zamanda demokratik toplumlarda, eşitlik ve özgürlük bilincinin teorik altyapısının oluşmasına imkân sağlamaktadır.
Şartların eşitliği kavramı, “topluluk imajı”na yapılan vurguyu yeniden gündeme getirmektedir. “Topluluk imajı” aynı zamanda sosyal ilişkilerin bütünsel bir ifadesi olarak karşımıza çıkarken, “şartların eşitliği” kavramı ise bireylerin kurulan bu ilişkilerde aynı paylaşım niteliğine sahip olduğunu ifade eder. Çünkü Tocqueville’ye göre, Bir toplumda koşullar eşitlendikçe, bireyler daha küçük, toplumsa daha büyük gözükür, ya da her yurttaş diğerlerine benzer kalabalığa karışarak bütün içinde kaybolur, geriye büyük ve görkemli bir toplum imgesinden başka bir şey kalmaz. Toplumun ayrıcalıkları demokratik dönemde yaşayanlara haklı bir gurur verirken diğer taraftan bireyin haklarının küçüldüğü görülür. Böylece demokratik dönemin insanları toplumun her şey, bireyinse bir hiç olduğunu benimsemeye hazırdırlar (Çağla, 2006: 84). Bütün bu kavramsallaştırmaların anlamı topluluk imajının siyasal durumun temelinde yer alması ve her dönem ondan bir adım önde olmasıdır.
Tocqueville’nin gözünde demokrasi, şartların eşitliği durumuysa her dönemde koşulların eşit kılınmasına dikkat edilmesi gerekmektedir. Tabaka ve sınıf ayrımının olmadığı, topluluğu oluşturan toplumsal açıdan bütün bireylerin eşit olduğu toplumun demokrasi kültürünü içselleştirdiğinden bahsedilmektedir. Tocqueville’e göre toplumsal eşitlik koşullarda kalıtımsal farklılık olmaması ve bütün uğraşların, bütün mesleklerin, bütün saygınlıkların, bütün şereflerin herkese açık olması anlamına gelmektedir (Aron, 2000: 185). Bunun anlamı sosyal hareketliliğin var olması ve kültürel sermayenin kuşaktan kuşağa aktarımının yolunun açılmasıdır. Bu durum aynı zamanda toplum ile bireyi dengeleyerek toplumda “güven” duygusunun ortaya çıkmasına da zemin hazırlayacaktır.

Güvenin Kaynağı Olarak İki Perspektif: Sosyal Hareketlilik ve Sosyal Alışveriş

Tocqueville’nin demokrat toplum kültüründe göze çarpan önemli bir nitelik sosyal hareketlilik kavramıdır. Sosyal hareketlilik, aynı zamanda sosyal davranışların ve sosyal ilişkilerin alışverişe dökülmesine zemin hazırlamaktadır. Bu durum, sosyal ilişkilerde güven duygusunun da oluşmasını sağlayacaktır. Tocqueville’ce söylenirse gönüllü kuruluşlardaki etkileşim, bireysel Amerikalıları birbirine bağlayan sosyal bir yapıştırıcı özelliğindedir. Avrupa’da ise alışık olduğu şekilde daha geleneksel ve hiyerarşik ilişkileri bir arada tutan resmi statü ve yükümlülüklerinin aksine Amerika’daki durum; resmi ilişkiler dışına taşma isteği ve güvene ulaşabilmek için sosyal riskten kaçma isteğinin hâkim olduğu görülür.
Tocqueville, sosyal hareketlilikten bahsederken “toplanma iktidarı” kavramından bahsetmektedir. Buna göre “umumi bir yolda tıkanma oldu mu, yolcular derhal bir meclis halinde birleşir ve meseleyi müzakere ederler. Bu bağlamda insan iradesinin fertlerin müşterek gücünün hür faaliyetiyle ulaşamayacağı hiçbir şey yoktur” (1962: 46). Bahsi geçen bu durum, demokratik kültürün en belirgin niteliklerinden birisidir. Sorunların çözümü, herkesin fikrini sunduğu, tartışmaların yapıldığı ortak bir zeminde aranmaktadır. Sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler bu ortak zeminin oluşturulduğu yerler olması bakımından demokratik toplumda önem taşımaktadır. Tocquev-ille’nin örgütlenmeleri anlatırken kullandığı sosyal hareketlilik kavramı, sosyal sermayenin temel argümanlarından biri olan ağ toplumuna da gönderme yapmaktadır. İletişim ağları kuvvetlidir ve sosyal ilişkiler, bu ağlar sayesinde sürekli devinim halindedir.
Tocqueville’ye göre, aristokratik yapıda insanlar doğumdan itibaren içinde dünyaya geldikleri toplumsal sınıfın üyesi olurlar ve diğer sınıfların üyeleriyle ilişki kurmaları belli kurallara tabidir. İnsan ilişkileri eşitlik üzerine değil, eşitsizlik üzerine ve ayrıcalık üzerine kuruludur (Çağla, 2006: 75). Yani aristokratik toplum, farklıkların sürdürülmesi ilkesi üzerine kurulu iken demokrat toplum; farklılıkların lağvedilmesine dayanır. Bir diğer ifadeyle demokratik yapı “şartların eşitliği” kabulü üzerine kuruludur. Toc-queville’ye göre söylenirse gönüllü kuruluşlardaki etkileşim, bireysel Amerikalıları birbirine bağlayan sosyal bir yapıştırıcı özelliğindedir. Avrupa’nın alışık olduğu şekilde daha geleneksel ve hiyerarşik ilişkileri bir arada tutan resmi statü ve yükümlülüklerinin aksine Amerika’daki durum; resmi ilişkiler dışına taşma isteği ve güvene ulaşabilmek için sosyal riskten kaçma isteğinin hâkim olduğu görülür.
Aristokratik yapının katı sınıf yapısı, sosyal hareketliliğin oluşmasına engelken, demokrat toplumlarda sınıflar arası geçişlerin kolay olduğu bir durumun varlığı göze çarpmaktadır. Tocqueville, bu duruma dikkat çekerken şu ifadeleri kullanır: “Daha sonraları birdenbire sınıflar karışmaya başlıyor, insanları birbirinden ayıran sebepler ortadan kalkıyor, toprak taksim ediliyor, iktidar demokratlaşıyor ve demokrasi gürültüsüzce adetlere ve müesseselere hâkim oluyor” (1966: 7). Bahsi geçen dönüşümün bir diğer betimlemesini sınıfların örgütlenişi bağlamında ele almak mümkündür. Buna göre aristokratik yapıda her sınıf, bir diğerine yakınlaşıp birbirleriyle karıştıkça üyeleri birbirlerine yabancılaşır ve kayıtsızlaşır. Aynı zamanda aristokratik yapının üyeleri köylüden krala kadar izlenebilen bir zincir halinde örgütlenmiştir ve demokrasi bu zinciri kopararak halkaları birbirlerinden ayırmıştır (Çağla, 2006: 63).
Halkaların birbirlerinden ayrılması ve devamında yaşanan değişimde “toplanma iktidarı”nda görüldüğü gibi yeni bir sosyal hareketliliğin ortaya çıktığı görülmektedir. Sosyal hareketlilik bu anlamıyla toplumda her bireyin etkin olmasına imkân hazırlamaktadır. Eskiden etkili ve güçlü olmayan çok sayıda insan koşullar eşitlendikçe belirli bir etkinliğe ve güce kavuşur. Kendine yeterli hale gelmenin ötesinde diğerlerine herhangi bir borçları olmaksızın genel konularda fikir beyan etmeye başlarlar. Geçmişte hiyerarşinin üst kademelerinde yer alanlar parlak geçmişlerini unutamazlar, yeni toplumda kendilerini yabancı hissederler. Eski aristokratlar yeni düzen içinde yöneticilerin kendilerini ezdiklerini düşünür, diğer sınıflara yaklaşmaktan ziyade iyice yalnızlaşırlar. Alt sınıflar ise kazandıkları zaferlere gelecekten duydukları korku arasında tedirgin bir durumda kalırlar. İki tarafta da bir yalnızlık ve soyutlanmışlık söz konusudur.
Bu dönüşüm, bazı güçlüklerin de ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Özellikle aristokratların sosyal mevkileri sarsılmıştır. Bu bağlamda yaşanan en dikkati çeken değişim servetlerin eşit bir şekilde paylaştırılmasıydı. Toc-queville’ye göre bu değişim, zengini fakirden ayıran mesafeyi azalttı, bu iyiydi. Ancak “bu iki grup birbirine yaklaşırken karşılıklı nefret için yeni sebepler buldular ve birbirlerini haset ve şiddet dolu nazarlara süzerek, iktidar mevkisinden atmaya çalıştılar. Her iki taraf için de hak-hukuk denen bir şey yoktu ve hepsine kuvvet, halin tek sebebi, istikbalin de biricik garantisi olarak görünüyordu” (1966: 8). Buna göre, aristokratik kurumlar, kişiyi birlikte olduğu hemcinslerine sıkıca bağlamaktaydı. Ayrıca yukarda da bahsi geçtiği üzere bu dönemde sınıflar birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıştı ve kalıcı olduklarından her biri üyeleri tarafından bir tür küçük vatan olarak görülmekteydi (Çağla, 2006: 63).
Tocqueville’ye göre çağdaş demokrasi zorunlu olarak çıkar üzerine kurulmuştur. Çağdaş demokrasinin temel ilkesi erdem değil, çıkardır. Ancak her iki durumda da uyulması gereken ahlaki kurallar vardır (Aron, 2000: 194). Çıkarlar ve bunlarla ilgili ahlaki kurallar söz konusu olduğunda Toc-queville, özel çıkar ve genel çıkar kavramlarından bahseder. Tocqueville burada özel çıkarların insan eylemlerini motive edici gücünü kabul eder. Ancak iki çıkar arasındaki denge, sosyal ilişkilerin nasıl olması gerektiği sorusuna cevapla düzeltilebilir. Bireysel çıkar-olgu; ortak çıkar-değer. Ona göre özel çıkarı gözetirken genel çıkara ulaşmak sağlanabilir.

Din ve Gelenek Arasında Bireyselleş(tiril)miş Özgürlük ve Amerika

Özgürlük, Tocqueville’nin sıkça göndermede bulunduğu kavramlardan birisidir. O’na göre sosyal ilişkilerden bireysel ilişkilere, sosyal hareketlilikten güvene kadar bir dizi değer, özgürlük kavramı etrafında şekillenir. Tocque-ville’e göre özgürlüğün koşulu insanların gelenekleri ve inançlarıdır. Bu geleneklerin belirleyici etkeni de dindir. Amerikan toplumu ona göre din anlayışı ile özgürlük anlayışını birleştirmesini bilmiş bir toplumdur (1966: 43).
Tocqueville’ye göre geleneklerin özgürlüğü olmadan ne özgürlüğün egemenliği söz konusu olabilir, ne de inançlar olmadan gelenek oluşturulabilir (Çağla, 2006: 21). Bu bağlamda Tocqueville’ye göre güç toplumun kendi içindedir ki geleneklerin özgürlüğü aynı zamanda toplumda kültürel değerlerin özgürce yaşandığı bir duruma gönderme yapmaktadır. Demokrasi bu bağlamda toplumun kendi gücünü keşfedeceği yönetim tarzının da adı olarak karşımıza çıkmaktadır. Gücün sınırlarını tasvir etmek istediğinde ise; “Milletler de insanlara benzerler. Daima menşelerinin izlerini taşırlar. Doğuşlarına ve gelişimlerine refakat eden şartlar, ondan sonraki gidişlerine de tesir ederler” (1966: 14) şeklinde tarihe ve geleneklere vurgu yapmaktadır.
Amerika’nın özgünlüğü ise Tocqueville’ye göre, din anlayışı ile özgürlük anlayışını birleştirebilmiş tek toplum olmasıdır. Fransız toplumunun özgürlük bağlamında dezavantajı ise, kilise ve demokrasi arasında ya da din ile özgürlük arasındaki zıtlıkla parçalanmış olmasıdır (Aron, 2000: 191). Tocgueville’nin Amerika ile Fransa arasında ‘din’ bağlamında yaptığı kıyaslamanın bir başka boyutunda, dinin gelenekler ve kültür üzerindeki baskınlık derecesinin izlerini okumak mümkündür. Buna göre Amerika’da din, “günlük yaşamın ve aile yaşamının bir parçası” olarak kalmış, böylece “gelenek ve alışkanlıklar içindeki yeri kalıcı”; Fransa’da ise “çıkar çatışmalarının içinde ve siyasetle iç içe olduğundan yıpranmış” bir görünümdedir (Çağla, 2006: 46). Tocqueville’nin din üzerinde durması bahsi geçtiği üzere Amerika’da özgürlüğün kaynaklarından biri olarak yorumlanmasındandır.
Tocqueville’ye göre, din insan hayatının geçiciliğine karşı kalıcı bir umut arayışından kaynaklanır; çünkü insan ömür boyu kuşku içinde yaşayamaz rahat ve güvende olmak ister. Tocqueville’ye göre din insanın bu ihtiyacını bu dünya da gidermeye yarar (Çağla, 2006: 46). O’na göre din aile kurumu aracılığıyla toplumu ve dolayısıyla da devleti düzenler. Dinin bu bağlamda toplumsal fonksiyonlarını ele alırken ‘medeni din’ kavramından sıklıkla bahseder. Tocqueville din ile ilgili diğer bir düşüncesinde ise dogmatik inançlar arasında en iyisinin dinsel inançlar olduğunu iddia etmesidir. Tanrı düşüncesinin insanı şüpheden kurtarıp eylemlerine anlam kazandırdığını düşünmektedir. Bu bağlamda insan eylemlerini güven zeminine oturtan hislerin din ve metafizik alandan kaynaklandığı görülür. Ayrıca Tanrıya inanmanın insana kazandırdıklarının kayıplarından daha çok olduğundan (Çağla, 2006: 58) söz eden Tocqueville’nin, Tanrıyla Pascalvari bir kumara giriştiğinden söz etmek mümkündür.

Demokrasi Nereye Kadar?

Demokrasinin, saf bir biçimde insan var oluşunun özünü yansıtan bir siyasi sistem olmadığını, yine Tocqueville’nin yapmış olduğu tespitlerde görmek mümkündür. Demokratik toplumların davranış pratikleri analiz edildiğinde bu sistemin göze çarpan eksikliğinin sayısal çoğunluğun her zaman güçlü olmasından kaynaklandığı görülür. Tocqueville’ye göre demokrasi, belli bir sayısal üstünlük üzerinden azınlığı tahakküm altına alma eğilimine sürüklenebilir.
Karşı konulamaz nitelikteki çoğunluk gücü; gerçekte; dile getirilişini ve oluşumunu sağlayan oluşmuş bir kamuoyunun gücüdür. Tocqueville’nin varsayımı, demokrasinin halkın çoğunluğuna dayanan bir sistem olması. Bu durumun varlığından söz ederken, “ekseriyetin bilgi üstünlüğü dolayısıyla cemiyeti idare etme hakkına sahip olduğundan” (1962: 62) da bahseder. Bu nedenle Tocqueville, çoğunluğun azınlığa tahakküm etmesini demokratik sistemin en büyük zafiyeti olarak nitelendirir. Bu durumun aynı zamanda toplum-birey dengesini bozan bir paradoksa da neden olduğunu Tocque-ville’nin yazdıklarından anlamak mümkündür. Tocqueville’nin çoğunluğun tiranlığının özellikle kamuoyu biçiminde bireysel özgürlükleri tehdit altına alabileceğini saptaması Mill başta olmak üzere pek çok demokrasi ve özgürlük söylemlerine temel oluşturmuştur (Callinicos, 2005: 112).
Tocqueville, demokrasinin gelecekteki tehlikelerini, ferdin toplumdan kopuşunu sezer: “İnsanlar bir kutunun içindeki bezelyeler gibi birbirleriyle kaynaşmazlar. Tocqueville’ye göre, Amerikan Demokrasisini tehdit eden tehlike çoğunluğun despotizmidir. Kendinden başka Tanrı tanımayan fert için tek bir değer vardır: sayı. Tarih kendisinde başlar ve biter. Sayının hâkimiyeti” (Meriç, 2006: 106). Nitekim bazı entelektüeller tarafından demokrasinin yol açtığı Tocqueville’nin de bahsettiği despotizm, ‘atomlaşmış toplum’ kavramıyla ifade edilir (Callinicos, 2005: 111).
Tocqueville, demokratik despotizmin önüne geçebilmesi için, toplumda sosyal bilimler arasında çatışmayı zorunlu görmektedir. Bu bakımdan Toc-queville ile Marx arasında bir karşılaştırma yapılmaktadır. Ancak Marx’ın sınıfları çatışma birimi almasına karşılık, Tocqueville, mahalli toplulukları ve dernekleri çatışma birimleri olarak almıştır. Demokratik toplum içinde “çatışma ve anlaşma güçleri arasında bir dengenin kurulmasını…” istemektedir. Aynı zamanda sivil toplum düşüncesini de “ekseriyetin iktidarına karşı zaruri bir garanti” (1962: 47) olarak görmektedir.
“Çoğunluk Amerika’da olağanüstü bir eylemsel ve bir o kadar düşünsel güce sahiptir, bir noktada (bir konuda) bir kere oluştu mu; artık gidişini… Durduracak, ezerek geçtiklerinin sızlanmalarını dinletebilecek… bir tek engel yoktur” (Tocqueville, 1966: 63). Tocqueville Amerika’da baskının tümüyle egemen olduğunu değil, ancak söz konusu baskılara karşı yasal güvenceler olmadığını savunur. Söz konusu olan karşı konulmaz nitelikteki çoğunluk gücü; gerçekte; dile getirilişini ve oluşunu sağlayan oluşmuş bir kamuoyunun gücüdür (Erdinç, 1997: 389-390).
Tocqueville böylece herkesin eşitliği ilkesine dayanan demokrasinin eşitlikçi doğasından dolayı kendi içinde barındırdığı çok önemli tehlikeye dikkat çekmiştir. Demokrasinin kendisine özgü bir despotizm üretme potansiyeline sahip olduğunu düşünen Tocqueville, buna “yumuşak despotizm” (soft despotizm) adını verir. Demokratik çoğunluğu elde eden yönetimin, elinde iktidarı bulundurduğu sürece herkesi mutlu etme sorumluluğunu üzerine alan büyük bir koruyucu olarak davranması yumuşak bir despotizm yarattığını ifade eden Tocqueville, böyle bir demokraside insanların, gücün azınlık grubunun elinde olduğunun farkında olmadıklarını ifade etmiştir.

Sonuç Yerine: Toplum Olma Hali Güncellenmeli

Çalışmamıza konu olan Alexis Tocqueville, insanın sosyal olma ihtiyacı konusunda yaptığı tespitleri ile dönem dönem geçerli olabilecek ve üzerinde tartışılabilecek potansiyele sahip görünmektedir. Ayrıca siyasi kişiliğini sosyal bilimci yönüyle birleştirdiğinde geleceğin dünyasında Amerika’nın belirleyici olacağını keşfetmesi, tespitlerinin ne derece doğru olduğunun da göstergesidir. Çalışmamızda konu olan sosyal sermaye tartışmaları bağlamında değerlendirildiğinde ise; sosyal sermayenin temelindeki ‘coşkulu’ toplumsal yaşamı, Tocqueville Amerika’da keşfetmiştir. ‘Toplanma iktidarı’, ‘örgütlenme özgürlüğü’ ve ‘sosyal hareketlilik’ bu coşkulu yaşamın Tocqueville’nin perspektifinden görünen bölümüdür ve sosyal sermaye tartışmaları bağlamında ortaya konulmuş ilk fikirlerdir.
Amerika’da Demokrasi, İbn-i Haldun’un Mukaddime’si ve Montesqu-ieu’nun Kanunların Ruhu derecesinde sosyal bilimler içerisinde önemli ve dikkate değer çalışmalardan biri olarak gösterilebilir. Tocqueville, çalışmasının merkezine yerleştirdiği demokrasi kavramı ile hem dönüşen siyasi ve sosyal bir zihniyetin bilişsel haritasını vermiş, hem de ontolojik güvenliğini yeniden tanımlayan bireyin dönüşen topluluk bilinci karşısındaki anlamını sorgulamıştır.
Amerika’da Demokrasi, aslında 19. Yüzyıl Amerika’sını anlatmakta ve yaşanan devrimlere, hızlı ve köklü alt üst oluşlara ve karmaşalara rağmen bir türlü demokrasiyi hayata geçiremeyen Avrupa’ya karşılık Amerika’da demokrasinin işlerlik kazanmasının arkasındaki sebepleri anlatmaktadır. Bir bakıma 19. Yüzyıl Avrupa’sı ile ABD’yi kıyaslayarak farklılıkları ortaya koymaya ve gelişme çizgisini belirlemeye çalışmaktadır. Kitap bir buçuk asır öncesinin gözlemlerine dayanmakta ve yazıldığı çağın gelişmelerini yansıtmakta ise de aslında bugünkü ABD’yi anlamak için vazgeçilmez bir kaynak olma özelliğine sahiptir. Özellikle bugünün ABD’sini anlamak için Amerikan toplumunun nereden nereye geldiğini, mevcut sosyal, politik ve ekonomik sistemini nasıl bir süreçte kurduğunu ve bütün bunların geri planında ne tür değerlerin, hassasiyetlerin ve zihin dünyasının yattığını bilmeyi gerektirmektedir. Bu bakımdan bugünün Amerika’sını anlamak için tarihin gerilerine gitmek ve ABD’nin şekillendiği 19. Yüzyıldaki gelişmelere eğilmek mecburiyeti vardır.
Tocqueville, sosyal ilişkiler, örgütlenme biçimleri, bireylerin problemlerini çözme teknikleri, iletişim ağları, gelenekler, normlar ve din başta olmak üzere sosyolojinin kullandığı kavramlar etrafında yaptığı tespitlerle “var olan durumu” dile getirmekte ve “olması gereken durumu” da bu tespitler çerçevesinde, aynı zamanda toplumsal olanın da yeniden ele alınması, güncellemektedir. Toplum ve birey bağlamında ortaya koyduğu düşünceleri ise, sosyal sermaye tartışmalarının bugün ele aldığı konularla da aynı paralellikte sürece dâhil olmaktadır.
Amerika ile ilgili birçok konu, Tocqueville’nin çalışmasını yönlendirmiştir. Ancak bulduğu sonuçlar, tartışmaya açık olduğu gibi, bazı fikir ve ifadeleri de, bugün bile anlamlarını ve değerlerini korumaya devam etmektedir. Demokrasinin ideal bir yönetim olduğu tezi toplumlar için bugün bir anlam kırılmasına uğramış olsa da, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve din konusunda ortaya attığı ilkeler, zamanımızda değerini korumakta ve güncellenen toplumsal bellekte tartışılmaya devam edilmektedir.
Sonuç olarak iddia odur ki, Tocqueville’nin Amerika üzerinde yaptığı olumlu ve olumsuz tespitler, sosyal teorilerin kullanılabilirliği bağlamında önemli açılımlar verdiği görülmektedir. Sosyal ilişkiler başta olmak üzere güven ve birey üzerindeki görüşleri ise sosyal sermaye bağlamında üzerinde durulması gereken değerlendirmelerdir. Bu nedenle sosyal sermaye konusunda yapılacak çalışmaların Tocqueville’nin çalışmasını da göz önüne almak faydalı olacaktır.

Abstract: The purpose of this research is to touch upon social capital as the highlighting concept of the analysis of postmodern society in last century by emphasizing social relations and trust by means of Alexis De Tocqueville’s studies. The reference point of this study is the parallel relevance of the sociological facts which Tocqueville mentioned, such as social relations, individual relations, the social positions of individuals to the concepts included in social capital studies. The first part of the study presents the concepts used by social capital, after that these concepts are traced in Tocqueville’s study, “Democracy in America”. In this context, the study has been searching those questions to answer: What is the social capital? Can we relate it with Tocqueville’s analysis of democracy? What contains the form of Tocqueville’s solutions? Can we able to relate these results to today?”
Keywords: Social Capital, Society, Alexis de Tocqueville, Democracy, Trust.

Kaynakça

Aron, R. (1997), Sanayi Toplumu (Çeviri: E. Gürsoy), İstanbul: Dergâh Yayınları.
Aron, R. (2000), Sosyolojik Düşüncenin Evreleri (Çeviri: Korkmaz Alemdar), Ankara: Bilgi Yayınevi.
Callinicos, Alex (2005), Toplum Kuramı (Çeviri: Yasemin Tezgiden), İstanbul: İletişim Yayınları.
Çağla, Cengiz (2006), Tocqueville ve Özgürlük, İstanbul: Belge Yayınları.
Erdinç, Tahsin (1997), “Alexis De Tocqueville ve ABD’de Sivil Toplumun Temelleri: Sivil Toplum Örgütleri ve Kurumları”, Yeni Türkiye (Sivil Toplum Özel Sayısı), Yıl 3, Sayı 18.
Esmer, Yılmaz (1999), Devrim, Evrim, Statüko: Türkiye’de Sosyal, Siyasal, Ekonomik Değerler, İstanbul: TESEV Yayınları.
Field, John (2006), Sosyal Sermaye (Çeviri: Bahar Bilgen ve Bayram Şen), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Fukuyama, Francis (2000), Güven, Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması (Çeviri: Ahmet Buğdaycı), İstanbul: İş Bankası Yayınları.
Meriç, Cemil (2006), Sosyoloji Notları, İstanbul: İletişim Yayınları.
Nisbet, Robert ve Tom Bottomore (1997), Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi (Çeviri: Mete Tunçay ve Aydın Uğur), Ankara: Ayraç Yayınları.
Tocquevillle, Alexis De (1962), Amerika’da Demokrasi (Çeviri: Taner Timur), İstanbul: Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınevi.
Tocquevillle, Alexis De (1995), Eski Rejim ve Devrim (Çeviri: Turhan Ilgaz), İstanbul: Kesit Yayıncılık.

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”