Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı ? Vladimir İliç Lenin

Vladimir İliç Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı adlı yapıtını 1896-1899 tarihleri arasında yazdı.
İlk kez Mart 1899’da yayınlandı.
V. İ. Lenin’in Question de-la Politique Natioanale et de l’Internationalisme Prolétarien (Editions du Progrès, Moscou 1968) adlı derleme yapıtını, Fransızcasından Muzaffer Ardos dilimize çevirmiş ve kitap, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı adı ile,. Sol Yayınları tarafından, Nisan 1979 (Birinci Baskı: Kasım 1968; İkinci Baskı: Ocak 1975; Üçüncü Baskı: Mart 1976; Dördüncü Baskı: Şubat 1977; Beşinci Baskı: Nisan 1978) tarihinde, Ankara’da, İlkyaz Basımevi’nde dizdirilip bastırılmıştır.

KİTAPTAN BÖLÜMLER

RSDİP’NİN ULUSAL PROGRAMI
15 (28) ARALIK 1913

MERKEZ Komitesi Konferansı, İzveşçeniye’de[1] yayınlanmış olan ulusal sorun üzerine kararı[1*] kabul etti ve ulusal program sorununu kongre gündemine aldı.
Ulusal sorunun şu anda -karşı-devrimin tüm politikasında, burjuvazinin sınıf bilincinde, ve Rusya sosyal-demokrat proletarya partisinde- niçin ve nasıl önemli bir yer tuttuğuna, kararda, ayrıntılı olarak değiniliyor.
Kuşkusuz bu konu üzerinde durmanın gereği yok, çünkü durum apaçıktır. Marksist teorik yazında, bu durum ve sosyal-demokratların ulusal programının temelleri, son dönemde [sayfa 7] aydınlığa kavuşturulmuştur (burada başta Stalin’in makalesini belirtmek gerekir[2], Onun için bu yazıda sorunu salt parti açısından koymayı ve Stolipin-Maklakov[3] baskısı altında boğulmakta olan legal basının ele alamayacağı noktalara açıklık getirmekle yetinmeyi doğru buluyoruz,
Rusya’da sosyal-demokrasi, daha eski ülkelerin, yani Avrupa’nın deneyimlerine ve bu deneyimlerin teorik ifadesi olan marksizme dayanarak oluşmaktadır. Ülkemizin özelliği, ve bu ülkede sosyal-demokrasinin yaratıldığı tarihsel anın özelliği şundadır ki, burada -Avrupa’dan farklı olarak- sosyal-demokrasi, burjuva devriminden önce oluşmaya başladı ve bu devrim sırasında oluşmaya devam ediyor. İkincisi, bizim ülkemizde, proleter demokrasisini genel olarak burjuva ve küçük-burjuva demokrasisinden ayıkmak için kaçınılmaz olan savaşım -ki bu, özünde bütün ülkelerin tanımış olduğu savaşımlardan farksızdır-, marksizmin, Batıda ve bizim ülkemizde tam bir teorik zafer sağladığı bir koşul oluşturmaktadır. Onun için bu savaşımın biçimi, marksizm uğruna bir savaşım olmaktan çok, “hemen hemen Marksist” tümcelerle kendisini maskeleyen küçük-burjuva teorilere karşı bir savaşımdır.
“Ekonomizm”[4] (1895-1901) ve “legal- marksizm”den[5](1895-1901, 1902) bu yana, bu, hep böyle olmuştur, Bu akımların menşevizm[6] ile (1903-1907) ye likidatör akımla[7] (1908-1913) sıkı, üstü örtülü bağlarını ve yakınlığını ancak tarihsel gerçeklerden korkanlar unutabilirler.
1901 – 1903 yıllarında RSDİP programını hazırlamış olan eski İskra[8], ilk kez esaslı bir tarzda Rusya işçi hareketinin teori ve pratiğinde marksizmi kurarken, öteki sorunlarda olduğu gibi ulusal sorunda da küçük-burjuva oportünizmine karşı savaşıyordu. Bu küçük-burjuva oportünizmi, en başta Bundun milliyetçi saplantılarında ya da dalgalanmalarında ifadesini buluyordu. Eski İskra, Bundun milliyetçiliğine karşı çetin bir savaş yürüttü. Bu savaşı unutmak bir kez daha [sayfa 8] belleğini yitirmiş zavallının durumuna düşmek, Rusya sosyal-demokrat işçi hareketinin tarihsel ve ideolojik temelinden kopmak olur.
Öte yandan, Ağustos 1903’te toplanan İkinci Kongrede RSDİP programının kesin olarak kabul edilmesi sırasında, bazı Polonyalı sosyal-demokratların “ulusların kaderlerini tayin hakkına” gölge düşürme, yani bambaşka bir yönden oportünizmin ve milliyetçiliğin içine kayma doğrultusunda bazı acemice girişimlerine karşı bir savaşım yürütüldü (bunun kongre tutanaklarında kaydı yoktur, çünkü savaşım hemen “hemen bütün kongrenin katıldığı Program Komisyonunda olmaktaydı).
Bugün bile, aradan on yıl geçtiği halde, savaşım, iki temel çizgiyi izleyerek devam ediyor; bu da, savaşımın Rusya’da ulusal sorunun tüm nesnel koşullarıyla sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösterir.
Avusturya’da, (Kristan, Ellenbogen vb. tarafından savunulan ve Güney Slavları tasarısında ifade edilmiş olan) “ulusal kültürel özerklik” programı Brünn Kongresinde(1899) reddedildi. Bölgesel ulusal özerklik kabul edildi, ve bütün ulusal bölgelerin zorunlu birliği yolunda sosyal-demokrat propaganda, “ulusal kültürel özerklik” fikri ile yalnızca bir uzlaşmaydı. Bu mutsuz görüşün bellibaşlı teorisyenleri, bunun, Yahudilere uygulanmayacağını özellikle. belirttiler.
Rusya’da, her zaman olduğu gibi, küçük bir oportünist yanlışı geliştirerek bir oportünist siyasal sistem haline getirmeyi amaç edinen kimseler çıktı. Nasıl ki, Almanya’da Bernstein, Rusya’da sağ kadetlerin, Struvelerin, Bulgakovların, Tugan ve şürekâsının ortaya çıkmasına neden olduysa, aynı biçimde, Otto Bauer’in (aşırı ölçüde ihtiyatlı Kautsky’nin deyişi ile) “enternasyonalizmi unutması”, Rusya’da tüm Yahudi burjuva partilerin ve bir dizi küçük-burjuva akımların (Bund ve 1907 sosyalist-devrimci ulusal partiler konferansı) “ulusal kültürel özerkliği” bir bütün olarak benimsemeleri [sayfa 9] sonucunu verdi. Geri Rusya, bir bakıma, Batı Avrupa oportünizminin mikroplarının bizim barbar toprağımızda nasıl gerçek salgınlar meydana getirdiğinin örneğini vermektedir.
Bizde sıksık Bernstein’ın Avrupa’da “hoşgörü ile karşılandığı” belirtilir, ama bernştayncılığın bizim “kutsal” Rusya anamız dışında, dünyada hiçbir yerde struveciliği doğurmadığı, ve “bauercilik”in de Yahudi burjuvazisinin ince milliyetçiliğinin sosyal-demokratlar tarafından haklı gösterilmesine dek vardırılmadığı unutulur.
“Ulusal kültürel özerklik” en ince, bu yüzden de en tehlikeli milliyetçiliği temsil eder; bu, ulusal kültür sloganlarıyla ve son derece zararlı, giderek anti-demokratik bir şey olan eğitimin milliyetlere göre bölünmesi yolunda propaganda ile işçilerin yozlaştırılmasıdır. Kısaca, bu program, proleter enternasyonalizmiyle mutlak olarak çelişir; ve ancak küçük-burjuva milliyetçilerin ülkülerine yanıt verir.
Ama öyle bir durum vardır ki, marksistler, burada, eğer demokrasiye ve proletaryaya ihanet etmek istemiyorlarsa, ulusal sorunda özel bir istemi, ulusların kaderlerini serbestçe tayin etme hakkını (RSDİP programının 9. maddesi), yani siyasal bakımdan ayrılmayı savunmalıdırlar. Konferans kararı bu istemi öyle ayrıntılı olarak savunmaktadır ki, burada herhangi bir yanlış anlamaya yer olamaz.
Onun için biz, yalnızca bu programa karşı İleri sürülmüş olan ve inanılmaz bir bilisizliği ve oportünizmi yansıtan itirazların niteliğini gözler önüne sermekle yetineceğiz. Bu nedenle belirtelim ki, programımızın yürürlükte olduğu on yıl boyunca, RSDİP’nin hiç bir birimi, hiç bir ulusal örgüt, hiç bir bölgesel konferans, hiç bir yerel komite, bir kongrede ya da konferansta hiç bir delege, 9. maddenin değiştirilmesi ya da kaldırılması sorununu ortaya atmamıştır!
Bunu, asla unutmamak gerekir. Bu, bize, bu noktaya karşı itirazlarda bir parçacık olsun ciddiyet ye parti zihniyeti [sayfa 10] olup olmadığını gösterir.
Likidatörlerin gazetesinden Bay Semkovski’yi ele alalım. Bu kişi, partiyi tasfiye etmiş bir kimsenin hafifliğiyle şöyle diyor: “Bazı düşüncelerle programın 9. maddesinin tüm olarak kaldırılması yolunda Rosa Luxemburg’un önerisine katılmıyorum.” (N. R Gaz., n° 71.)
Gizli düşünceler mi var! Ama programımızın tarihi hakkında bu ölçüde bilgisiz olduktan sonra, nasıl olur da insan “gizleme merakına” tutulmaz? Hafiflikte bir eşi olmayan aynı Bay Semkovski, (parti, program ne oluyormuş ki?) Finlandiya’yı bir istisna sayarsa, nasıl olur da “gizleme merakına” tutulmaz?
“Polonya proletaryası Rusya’nın bütün proleterleri ile birlikte ortak savaşı aynı devletin çerçevesi içinde vermek istemesine karşılık, Polonya toplumunun gerici sınıfları, bunun tersini, Polonya’nın Rusya’dan ayrılmasını isterlerse, ve bunlar bir referandumda oyların çoğunluğunu sağlarlarsa… nasıl davranmalı? Biz, sosyal-demokratlar, merkezi parlamentoda, Polonyalı yoldaşlarımızla birlikte ayrılmaya karşı mı oy vermeliyiz, yoksa ulusların kaderlerini serbestçe tayin hakkını ihlal etmemek için oyumuzu ayrılmadan yana mı kullanmalıyız?”
Böylesine bönce, böylesine tedavisi olanaksız olan bir kafa karışıklığını yansıtan sorular sorulduğunda, gerçekten nasıl davranmalı?
Ulusların kaderlerini tayin hakkı, bay likidatör, bu sorunun merkezi parlamentoda değil, ayrılan azınlığın parlamentosunda, meclisinde ya da referandumunda karara bağlandığı anlamını taşır. Norveç (1905’te) İsveç’ten ayrıldığı zaman, buna karar veren tek başına (İsveç’in yari büyüklüğünde olan) Norveç oldu.
Bay Semkovski’nin her şeyi inanılmaz bir biçimde karmakarışık hale getirdiğini çocuklar bile görebilir.
“Ulusların kaderlerini tayin hakkı”, demokratik bir düzeni [sayfa 11] zorunlu kılar, öyle ki, bu düzende yalnızca genel olarak demokrasi ile yetinilmez, burada, özel olarak ayrılma sorununu demokratik olmayan yoldan çözüme bağlamak olanaklı değildir. Demokrasi, genel anlamıyla, savaşçı ve ezici bir milliyetçilikle bağdaşabilir. Proletarya, bir ulusun bir devlet sınırları içinde zorla tutulmasını olanaksız kılan bir demokrasiden yanadır. Bu yüzden, “ulusların kaderlerini tayin hakkını ihlâl etmemek için”, pek akıllı Bay Semkovski’nin sandığı gibi, “oylarımızı ayrılma lehinde vermek” değil, ayrılan bölgenin sorunlarını bizzat kendisinin çözüme bağlayabilmesine izin verilmesi amacıyla kullanmak zorundayız.
Bay Semkovski’nin entelektüel yeteneklerine sahip bir kimsenin bile, “boşanma hakkı”nın boşanmaya oy vermeyi gerektirmediğini anlayabileceği sanılır! Ama mantığın ilkel esaslarını bile unutmak, 9. maddenin eleştiricilerinin yazgısı olsa gerek.
Norveç İsveç’ten ayrıldığı zaman, İsveç proletaryası, eğer milliyetçi küçük-burjuvazinin arkasından gitmek istemiyorduysa, İsveçli papazların ve büyük toprak sahiplerinin istedikleri şekilde Norveç’in zorla İsveç’e bağlanmasına karşı oylarını kullanmalı ve bu uğurda ajitasyon yapılmalıdır. Bu, açık ve anlaşılması pek güç olmayan bir şey. Ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesinin başkalarını ezen egemen ulusların proletaryasına yüklediği bu ajitasyonu, İsveçli milliyetçi demokratlar benimsemeyebilirlerdi.
“Eğer gericiler çoğunluktaysa ne yapmalı?” diye soruyor Bay Semkovski. On yaşında bir öğrencinin sorabileceği bir soru. Eğer demokratik bir oylama çoğunluğu gericilere verirse, Rus Anayasasını ne yapmalı? Bay Semkovski, yavan, içi kof, pratik bir değeri olmayan sorular soruyor, yedi aptalın sorduğu ve yetmiş akıllının yanıtlayamadığı sorular türünden bir şey.
Gericiler, bir demokratik oylamayla, çoğunluğu sağladıkları [sayfa 12] zaman, genellikle şu iki şeyden biri olur: ya gericilerin kararı uygulanır, ve bunun kötü sonuçları yığınları hızla ya da yavaş yavaş gericilere karşı demokrasiye doğru iter; ya da demokrasi ile gericiler arasındaki çatışma bir iç savaşla ya da benzeri bir şeyle çözüme, bağlanır, ki bu, (Semkovskilerin bile işitmiş olabilecekleri gibi) demokratik bir düzende bile olabilir.
Ulusların kaderlerini tayini hakkının tanınması en gerçek burjuva milliyetçiliğinin “oyununa gelinmesini” sağlar, diyor Bay Semkovski. Bu çocukça bir saçmadır, çünkü bu hakkın tanınması, hiç bir şekilde, ne ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyona, ne burjuva milliyetçiliğinin suçlanmasına engel değildir. Tam tersine, ayrılma hakkının reddi, tartışma götürmez biçimde en kesin gerici Büyük-Rus milliyetçiliğinin “oyununa gelinmesini” sağlar.
Rosa Luxemburg’un, çok zaman önce, Alman ve Rus sosyal-demokrasisinde alaya alınmasına neden olan (Ağustos 1903) gülünç yanılgısının düğüm noktası şöyledir: Ezilen ulusların burjuva milliyetçiliğinin oyununu oynamaktan korkulduğu için, ezen ulusun, yalnızca burjuva milliyetçiliğinin değil, Kara-Yüzler milliyetçiliğinin oyunu oynanıyor.
Eğer Bay Semkovski, parti tarihi ve programının bu kadar cahili olmasaydı, bundan onbir yıl önce, Zarya’da[9], RSDİP program taslağını savunurken (ki bu program, 1903’te onun kendi programı da olmuştur, s. 38) ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınmasına özel olarak değinen Plehanov’u çürütmenin ona düştüğünü anlardı. Plehanov bu konuda şöyle yazıyordu:
“Burjuva demokratlar için, teoride bile, zorunlu olmayan bu istem, sosyal-demokratlar olarak bizim için zorunludur. Eğer biz bunu unutursak, ya da Rus yurttaşlarımızın ulusal önyargılarını yaralamak korkusuyla, bunu söylemeye cesaret edemezsek, uluslararası sosyal-demokrasinin birlik çığlığı olan ‘bütün ülkelerin proleterleri birleşiniz!’ sloganı, [sayfa 13] bizim ağzımızda utanmazca bir yalan haline getirdi.”
Plehanov, Zarya’da, konferans kararlarında ayrıntılı olarak geliştirilmiş olan başlıca iddiayı, onbir yıldır Bay Semkovskilerin dikkatini bir türlü çekmeyen iddiayı ileri sürüyor. Rusya’da Büyük-Ruslar yüzde-kırküçtür, ama Büyük-Rus milliyetçiliği nüfusun yüzde-elliyedisi üzerinde egemendir ve bütün ulusları eziyor. Bizde ulusal gericilerle ulusal-liberaller, (Struve ve şürekası, ilericiler vb.) şimdiden ortaklık kurmuşlardır ve ulusal-demokratizmin “ilk kırlangıçları” da görünmüştür (1906 Ağustosunda Bay Peşehanov’un mujiğin milliyetçi önyargılarını anlayışla karşılama çağrısını anımsayınız).
Rusya’da burjuva demokratik devrimin tamamlandığını kabul eden yalnızca likidatörlerdir; oysa bütün dünyada böyle bir devrim, ulusal hareketlerle birlikte gelişir. Rusya’da sınır bölgelerinde öyle ezilen uluslar görüyoruz ki, bunlar, komşu devletlerde daha büyük bir özgürlüğe sahiptirler. Çarlık, komşu ülkelerden daha gericidir. O, özgür iktisadi gelişme önünde en büyük engeli oluşturuyor ve bütün gücüyle Büyük-Rus milliyetçiliğini körüklüyor. Hiç kuşku yok ki, tüm öteki koşullar eşit olmak koşuluyla, bir marksist için büyük devletler, küçüklere kıyasla, her zaman yeğ tutulur. Ama yalnızca çarlık düzenindeki koşullar ile bütün Avrupa devletlerindeki ve Asya devletlerinin çoğundaki koşulların eşit olduğu fikrini benimsemek gülünçtür.
Onun için bugünün Rusya’sında ulusların kaderlerini tayin hakkının yadsınması açıkça oportünizmdir, bu, hâlâ çok güçlü olan gerici Büyük-Rus milliyetçiliğine karşı savaşımın reddedilmesidir.

Sosyal-Demokrat, n° 32
15 (28) Aralık 1913 [sayfa 14]

[1*] Bkz: V. Lénine, (Euvres, Paris-Moscou, c. 19, s. 460-462. -Ed.
[2*] Sayısız hüküm. -ç.
[3*] Bundçuların inanılmaz bir gayretkeşlikle “ulusal kültür özerkliği”nin bütün Yahudi burjuva partileri tarafından kabul edilmiş olması gerçeğini yadsımaları anlaşılır bir şeydir. Bu, Bundun gerçek rolünü apaçık ortaya koymaktadır. Bundçulardan biri, M. Manin, Luç’ta[23] bunu, bir kez daha yadsımaya kalkıştığı zaman, N. Skop onun maskesini düşürmekte kusur etmedi (bkz: Prosveşçenye,[24] n° 3), Ama Bay Lev Yurkeviç, Dzvin’de (1913, n° 7-8, s. 92), N. Sk.’nin Prosveşçenye, n° 3, s. 78’deki, “Bundçular bütün Yahudi burjuva partileri ve gruplarıyla birlikte uzun zamandan beri ulusal kültür özerkliğini savunmaktadırlar” tümcesini anarken” aktardığı bu tümceden “Bundçular” sözcüğünü çıkarırsak, ve “ulusal kültür özerkliği” sözcükleri yerine, “ulusal haklar” sözcüklerini ‘koyarsak, bu davranış karşısında omuz silkip geçmek gerekir! Bay Lev Yurkeviç bir milliyetçi olmakla, sosyal-demokrasi tarihi ve programı konusunda bilisiz olmakla kalmıyor, işi Bundun yararına olarak basit sahtekârlığa vardırıyor. Bundun ve Yurkeviçlerin durumlarının pek parlak olmadığı besbellidir.
[4*] Bkz: René Henry, La Suisse et la question des langues, Berne 1907.
[5*] Bkz: Ed. Blocher, Die Nationalitäten in der Schweitz, Berlin 1910.
[6*] Przeglad Socjaldemokratyczny,[30] Krakov 1908 ve 1909.
[7*] Rosa Luxemburg, fikrini ayrıntılara kadar geliştiriyor: örneğin boşanmayla ilgili yasalar üzerinde de -haklı olarak- duruyor (n° 2, s. 162).
[8*] V. Medem, “Rusya’da Ulusal Sorunun Durumu”, Vestnik Yevropi,[31] 1912. no8 ve 9.
[9*] Bu kitabın 15-52. sayfalarına bakınız.

ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN ETME HAKKI
ŞUBAT-MAYIS 1914

RUS marksistlerinin programının, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkıyla ilgili 9. maddesi, (Prosveşçenye’de[9*] de belirttiğimiz gibi) oportünistlerin bize karşı bir haçlı seferine girişmelerine neden oldu. Rus likidatörleri (partiyi tasfiye hareketine katılan likidatörler sözkonusudur) Petersburg’da yayınlanan gazetelerinde, bundçu Liebmann ve Ukraynalı milliyetçi-sosyalist Yurkeviç, kendi organlarında, programın bu maddesine karşı, olanca güçleriyle saldırıya geçtiler ve bu maddeye karşı küçümseyici pir tutum takındılar. Kuşkusuz, marksist programımızın bu biçimde [sayfa 53] “oniki dilden saldırıya uğraması”, genel olarak bugünkü milliyetçi dalgalanmalarla yakından ilgilidir. Biz, ancak, yukarda adı geçen oportünistlerden hiç birinin kendilerine ait olan bir tek kanıt ileri süremediğini belirtmekle yetineceğiz; bunların hepsi, Rosa Luxemburg’un 1908-09’da Lehçe kaleme alınan “Ulusal Sorun Ve Özerklik” adlı yazısında söylediklerini yineliyorlar. Biz, açıklamalarımızda, adı geçen bu yazarın “özgün” kanıtlarını ele almakla yetineceğiz.

I. ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN ETMESİ NEDİR?

Ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi denen şeyi, marksist açıdan incelemeye giriştiğimizde, elbette ki ilk karşılaşacağımız soru budur. Bu terim ne anlama gelmektedir? Bunun yanıtını, türlü hukuk “genel kavramlarından” çıkarılan hukuksal tanımlamalarda mı aramalıyız, yoksa, ulusal hareketlerin tarihsel ve iktisadi incelemesinde mi bulmaya çalışmalıyız.
Semkovskilerin, Liebmann ve Yurkeviçlerin bu soruyla hiç ilgilenmemiş olmaları, ve herhalde ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri konusunun yalnızca 1903. Rus programında[32] değil, 1896 Londra Uluslararası Kongresinin kararında da (ki, bu kongreyi, sırası geldiğinde ayrıntılı olarak ele alacağız) ele alındığını bilmeyerek, marksist programın “muğlaklığı”nı eleştirmekle yetinmelerine şaşmamak gerekir. Şaşılacak olan şey, sözkonusu sorunun, iddia edilen soyutluğunu ve metafizik niteliğini geniş ölçüde reddeden Rosa Luxemburg’un da soyutlama ve metafizik günahını işlemesidir. Konunun hukuksal tanımlamalarla mı, yoksa bütün dünyadaki ulusal hareketlerin deneyimiyle mi belirleneceği sorusunu açık-seçik olarak hiç bir yerde kendi kendine sormadan, (ulusun iradesinin nasıl saptanacağı sorunu üzerinde o eğlendirici spekülasyon dahil) ulusların kendi kaderini tayin konusunda devamlı olarak genellemelere kayan, [sayfa 54] Rosa Luxemburg’un kendisi olmuştur.
Bir marksistin ele almaktan kaçınamayacağı bu sorunun açık-seçik ve tam olarak ifade edilişi, Rosa Luxemburg’un kanıtlarının onda-dokuzunu hemen sarsardı. Rusya’da, ulusal hareketler, ilk kez ortaya çıkmıyor; ve bu hareketler; yalnızca Rusya’ya özgü şeyler de değildir. Bütün dünyada kapitalizmin feodalizme karşı sonal zaferi dönemi, ulusal hareketlerle ilgili olmuştur. Bu hareketlerin iktisadi temeli, meta üretiminin, tam zaferini sağlamak için yurt-içi pazarı ele geçirmek zorunda olması, aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması gerçeğinde yatar, ve bu dilin gelişmesini ve yazınsal alanda kök salmasını önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır. Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en önemli araçtır. Modern kapitalizme uygun ölçüde, gerçekten özgür ve geniş ticari alışveriş için, ayrı ayrı sınıflar halinde özgürce ve geniş ölçüde gruplandırılabilmesi ve ensonu, pazarda, büyük ya da küçük, satıcı ya da alıcı durumunda her meta sahibiyle ayrı ayrı sıkı bağlar kurabilmek için en önemli koşullar, dil birliği ve dilin engelsiz gelişmesidir.
Onun için, her ulusal hareketin eğilimi, modern kapitalizmin gereksinmelerinin en iyi karşılanabileceği ulusal devletlerin oluşumuna doğru bir eğilimdir. En derin iktisadi etkenler bizi bu amaca doğru sürükler, ve bundan ötürü, bütün Batı Avrupa için, ,hayır, bütün uygar dünya için kapitalist dönemin tipik, normal devleti, ulusal devlettir.
Demek ki, eğer biz, ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi kavramının anlamını, hukuksal tanımlamalarla cambazlıklar yaparak ya da soyut tanımlamalar “icat ederek” değil de, ulusal hareketlerin tarihsel ve iktisadi koşullarını inceleyerek öğrenmek istiyorsak, varacağımız sonuç, kaçınılmaz olarak, ulusların kendi kaderlerini tayin etmesinin o ulusların yabancı ulusal bütünlerden siyasal bakımdan ayrılma [sayfa 55] ve bağımsız bir ulusal devlet oluşturmaları anlamınageldiği sonucudur.
Daha aşağıda, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını, devlet olarak ayrı varlık hakkından başka bir anlamda kullanmanın niçin yanlış olacağının başka nedenlerini de göreceğiz. Şimdilik,biz, Rosa Luxemburg’un, ayrı bir ulusal devlet kurma özleminin derin iktisadi temellere dayandığı kaçınılmaz sonucunu “yok saymak” yolunda çabaları üzerinde durmalıyız.
Rosa Luxemburg, Kautsky’nin Milliyet ve Enternasyonalizm adlı broşürünü iyi bilmektedir. (Die Neue Zeit,[33] n° 1’in eki, 1907-1908; Rusça çevirisi: Nauçnaya Mysıl.[34] O, bu broşürün dördüncü bölümünde, Kautsky’nin, ulusal devlet, sorununu inceden inceye tahlil ettikten sonra, Otto Bauer’in “bir ulusal devlet kurmaya doğru iten gücü küçümsediği” (s. 23) sonucuna vardığını bilmektedir. Bizzat Rosa Luxemburg, Kautsky’den şu sözleri aktarmaktadır: “Bugünün koşullarında en uygun devlet biçimi, ulusal devlettir” (yani ortaçağ, kapitalizm-öncesi vb. koşullarından farklı olarak, bugünün kapitalist, uygar, iktisadi bakımdan ilerici koşulları). Biz, buna, Kautsky’nin vardığı daha da kesin sonucu eklemeliyiz: türdeş olmayan (hetérogène) uluslardan meydana gelen devletler (ki bunları ulusal devletlerden ayırdetmek için ulusal-topluluklar devletleri denmektedir) “her zaman, iç yapıları, herhangi bir nedenle anormal ya da gelişmemiş bir durumda kalmış” (geri) devletlerdir. Söylemeye gerek yok ki, Kautsky, anormal sözcüğünü gelişen kapitalizmin isteklerine en iyi uyan şeylere uyamama anlamında kullanmaktadır.
Sorun, şimdi Rosa Luxemburg’un, Kautsky’nin bu noktada vardığı tarihsel ve iktisadi sonuçları nasıl ele aldığı sorunudur. Bu sonuçlar doğru mudur, yoksa yanlış mı? Tarihsel ve iktisadi teorisiyle Kautsky mi haklıdır, yoksa teorisi psikolojik bir temele dayanan Bauer mi? Bauer’in kuşku [sayfa 56] götürmez “ulusal oportünizmiyle”, ulusal kültür özerkliğini savunmasıyla, aşırı milliyetçilik hevesiyle (Kautsky’nin dediği gibi “şurada burada ulusal yöne bir vurgu”), “ulusal yönü aşırı ölçüde abartması ve enternasyonal yönü tamamen unutması” (Kautsky) ile ulusal devlet kurma doğrultusunda güçlü eğilimi küçümsemesi arasındaki bağ nerdedir?
Rosa Luxemburg bu soruna değinmedi bile. Bu bağı aramanın gereğinin farkına bile varmadı. Hatta o, Bauer’in teorik görüşlerinin bütününü tartmadı bile. Ve o, ulusal sorunun tarihsel ve iktisadi teorisiyle psikolojik teorisi arasında bir kıyaslama da yapmamıştır. Kautsky’yi eleştiren şu gözlerle yetinmiştir:
“… ‘En iyi’ ulusal devlet, teori bakımından kolayca geliştirilip savunulabilen, ama gerçeğe uymayan bir soyutlamadan başka bir şey, değildir.” (Przeglad Socjaldemokratiyczny, 1908, n° 6, s: 499.)
Ve bu cüretli beyandan, sonra, büyük kapitalist devletlerin gelişmesini, ve emperyalizmin küçük ulusların “kendi kaderlerini tayin etme hakkı”nı bir düş haline getirdiği iddiası gelmektedir.
Rosa Luxemburg şöyle diyor: “Şekil bakımından bağımsız olan, ama bağımsızlıkları Avrupa dengesi denen siyasal savaşım ve diplomatik oyunun sonucu olan Karadağlıların, Bulgarların, Romanyalıların, ,Sırpların, Yunanlıların, hatta İsviçrelilerin ‘kendi yazgılarına sahip olamamalarından’ sözedebilir miyiz?”! (s. 500.) Koşullara en uygun olan devlet, “Kautsky’nin sandığı gibi, ulusal devlet değildir, asalak devlettir.” Ve ardından, Fransız, İngiliz sömürgelerinin ve öteki sömürgelerin büyüklüğüyle ilgili birçok rakam verilmektedir. İnsan bu gibi iddiaları okurken, yazarın, konunun özünü anlamamakta gösterdiği başarıya şaşmadan edemiyor! Ağırbaşlı bir, tutum takınarak, Kautsky’ye, küçük devletlerin iktisadi bakımdan büyük devletlere bağımlı olduklarını, [sayfa 57] öteki ulusları ezip sömürmek için burjuva devletler arasında bir savaşımın sürüp gittiğini, emperyalizmin ve sömürgelerin varolduğunu öğretmeye kalkışmak, akıllı görünme yolunda çocukça çaba gösterme gülünçlüğüne, düşmektir, çünkü, bütün bunların konuyla bir ilgisi yoktur. Yalnızca küçük devletler değil, örneğin Rusya bile, “zengin” burjuva ülkelerin emperyalist mali sermayesinin gücüne iktisadi bakımdan tam bağımlı durumdadır. Yalnızca küçücük Balkan devletleri değil, Marx’ın Kapital’de[35] belirttiği gibi, 19. yüzyılda Amerika bile, iktisadi bakımdan, Avrupa’nın bir sömürgesiydi. Her marksist gibi, Kautsky de, elbette ki bunları bilmektedir; ama, bunların, ulusal hareketler ve ulusal devlet sorunuyla bir ilgisi yoktur.
Rosa Luxemburg, burjuva toplumda, ulusların siyasal kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri ve devletlerin bağımsızlığı sorununun yerine, bunların iktisadi bağımlılığı sorununu koymuştur. Bir burjuva devlette, parlamentonun, yani ulus temsilcileri meclisinin üstünlüğünü bir program talebi olarak tartışırken, birinin kalkıp da bir burjuva ülkede her rejim altında büyük ,sermayenin en üstün güç olduğu yolundaki tamamen doğru görüşü ileri sürmesi ne kadar akıllıca bir davranışsa, Rosa Luxemburg’un bu sözlerini de o ölçüde akıllıca sözler saymak gerekir.
Kuşkusuz, dünyanın insanca en kalabalık parçası olan Asya’nın büyük bir kısmı, “büyük devletlerin” sömürgelerinden ya da ulus olarak büyük ölçüde bağımlı olan ve ezilen devletlerden oluşmuştur. Ama herkesçe bilinen bu durum, Asya’nın kendisinde meta üretiminin en mükemmel gelişmesi için, kapitalizmin en özgür, en geniş ve hızlı büyümesi için, koşulların Japonya’da yaratılmış olduğu, yani ancak bağımsız ulusal bir devlette yaratılabildiği kuşku götürmez gerçeğini herhangi bir biçimde sarsabilir mi? Japon devleti bir burjuva devlettir, bu nedenle o da başka ulusları ezmeye ve sömürgeleri boyunduruk altına almaya başlamıştır. [sayfa 58] Asya’nın, Avrupa gibi, kapitalizmin yıkılışından önce, bir bağımsız ulusal devletler sistemi içinde kristalleşmeye zaman bulup bulamayacağını söyleyemeyiz; ama tartışılmaz bir gerçektir ki, kapitalizm, Asya’yı uykusundan uyandırdığı için, bu kıtanın da her yerinde ulusal hareketleri depreştirmiştir; bu hareketlerin eğilimi, orada, ulusal devletlerin yaratılması doğrultusundadır; kapitalizmin gelişmesi için en iyi koşullar, bu tür devletlerin oluşmasıyla sağlanabilir. Asya örneği, Kautsky’nin lehinde ve Rosa Luxemburg’un aleyhinde kanıt sayılmalıdır.
Balkan devletleri örneği de, Rosa Luxemburg’un iddialarını çürütmektedir, çünkü şimdi herkes görebilmektedir ki, Balkanlarda kapitalizmin gelişmesi için en elverişli koşullar, bu yarımadada bağımsız ulusal devletler yaratılabildiği ölçüde gerçekleştirilebilmektedir.
Onun için, Rosa Luxemburg yanılmaktadır, bütün ilerici uygar insanlığın örneği olduğu gibi, Balkanların ve Asya’nın örnekleri de, Kautsky’nin bu konudaki tutumunun kesin olarak doğru olduğunu tanıtlamaktadır. Ulusal devlet, kapitalizmin kuralı ve “norması”dır; türdeş olmayan uluslar devleti, geriliği temsil eder, ya da istisnadır. Ulusal ilişkiler bakımından, kapitalizmin gelişmesi için en elverişli koşulları, kuşkusuz, ulusal devlet sağlar. Bu, elbette ki, böyle bir devletin, burjuva ilişkileri koruduğu sürece, ulusların sömürülmesini ve ezilmesini önleyebileceği anlamına gelmez. Bu, ancak, marksistlerin, ulusal devletler kurma özlemini doğuran güçlü iktisadi etkenleri görmezlikten gelemeyecekleri anlamına gelebilir. Bu, marksistlerin programındaki “ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri” ilkesi, tarihsel ve iktisadi bakımdan, siyasal kaderlerini tayin etme, siyasal bağımsızlık, ulusal bir devletin kurulmasından başka bir anlama gelemez demektir.
“Ulusal devlet” kurma yolunda burjuva demokratik istemin, marksist açıdan, yani proleter sınıfı bakımından hangi [sayfa 59] koşullarda destekleneceği konusu ileride ayrıntılı olarak incelenecektir. Biz, şimdilik, “kendi kaderini tayin etme” kavramının tanımlanmasıyla yetiniyoruz ve yalnızca Rosa Luxemburg’un bu kavramın (“ulusal devlet”) ne anlama geldiğini bildiğini, oysa onun oportünist yandaşlarının, Liebmann’ların, Semkovskilerin, Yurkeviçlerin bunu bile bilmediklerini belirtiyoruz.

II. SORUNUN SOMUT TARİHSEL KONUMU

Herhangi bir toplumsal sorun incelendiğinde, o sorunun, belirli tarihsel sınırlar içinde formüle edilmesi, ve eğer özel olarak bir ülke sözkonusuysa (örneğin belli bir ülke için ulusal program gibi) o ülkeyi öteki ülkelerden aynı tarihsel dönem içinde ayırdeden özelliklerin hesaba katılması, marksist teorinin kesin bir gereğidir.
Marksizmin bu kesin gereği, tartışmakta olduğumuz sorunda, nasıl bir tutumu zorunlu kılar?
İlkin, ulusal hareket bakımından birbirinden esasta farklar taşıyan kapitalizmin iki dönemi arasında kesin bir ayrım yapılmasını gerektirir. Bir yanda, feodalizmin ve mutlakiyetin yıkılışı dönemi, ulusal hareketlerin ilk kez yığın hareketleri haline geldikleri ve basın aracılığıyla, temsili kurumlara katılma vb. yoluyla halkın bütün sınıflarının şu ya da bu biçimde siyasal yaşama çekildiği burjuva demokratik toplum ve devletlerin kuruluşu dönemi. Öte yanda, uzun zamandan beri kurulmuş olan anayasa düzenleriyle, proletarya ile burjuvazi arasında gelişip güçlenmiş uzlaşmaz çelişkisiyle kesin olarak kristalleşmiş kapitalist devletler dönemi kapitalizmin çöküşünün öngünü diye adlandırabileceğimiz dönem vardır.
Birinci dönemin tipik özellikleri, genel olarak siyasal özgürlük ve özel olarak ulusal haklar uğruna savaşım için, ulusal hareketlerin uyanması ve nüfusun en kalabalık ve en [sayfa 60] “uyuşuk” bölümünü oluşturan köylülerin harekete çekilmesidir. İkinci dönemin tipik özellikleri, yığınsal burjuva demokratik hareketlerin bulunmayışı, gelişmiş kapitalizmin, ticari ilişkilere tam olarak sürüklenmiş olan ulusları bir araya getirirken, bunların her gün artan ölçüde birbirlerine, karışmalarını sağlarken, uluslararası ölçüde birleşmiş olan sermaye ile uluslararası işçi hareketi arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi ön plana çıkarmasıdır.
Elbette ki, bu iki dönemi, su geçirmez bölmeler içinde birbirinden ayrı tutamayız; bu iki dönem arasında çok sayıda geçici bağlar vardır, nasıl ki, ayrı ayrı ülkeler, ulusal gelişme hızı bakımından, nüfusun ulusal bileşimi ve dağılımı bakımından birbirlerinden farklıysalar. Belirli bir ülkenin marksistleri, bu genel tarihsel ve somut koşulları hesaba katmadan ulusal programlarını saptayamazlar.
Ve, işte burada, biz, Rosa Luxemburg’un iddialarındaki en zayıf noktayla karşılaşmış oluyoruz. Kendisi büyük bir gayretkeşlikle programımızın 9. maddesine karşı birçok “sert” sözcükler kullanmakta, bu maddenin “aşırı ölçüde kapsayıcı” olduğunu, “yavanlıklar”, “metafizik ibareler” içerdiğini vb. ad infinitum [durmadan -ç.] söylemektedir. Metafiziği (marksist anlamda metafiziği, yani anti-diyalektiği) ve boş soyutlamaları böyle görkemli biçimde suçlayan bir yazarın, sorunun, somut tarihsel tahlilinin nasıl yapılacağına ilişkin bir örnek vermesini beklemek doğaldır. Biz, belirli bir ülke için -bu, Rusya’ dır- belirli bir dönemde -bu, 20. yüzyılın başlangıcıdır-, marksistlerin ulusal programını tartışıyoruz. Ama Rosa Luxemburg, Rusya’nın hangi tarihsel dönemden geçmekte olduğu, ve o belirli ülkenin, o belirli dönemde ulusal sorununun ve ulusal hareketlerinin somut özelliklerinin ne olduğu sorununu ele alıyor mu?
Hayır; o, bu konuda kesinlikle hiç bir şey söylemiyor! Onun yapıtında, ulusal sorunun Rusya’da bugünkü tarihsel dönemdeki durumuna, ya da özellikle bu bakımdan Rusya’nın [sayfa 61] ayırdedici çizgilerinin tahliline ilişkin en küçük bir ima bile bulamazsınız!
Bize, ulusal sorunun, Balkanlarda, İrlanda’dakinden farklı olduğunu; Marx’ın 1848’in somut koşullarında Polonya ve Çek ulusal hareketlerini şu biçimde değerlendirdiğini (Marx’tan aktarmaları içeren bir sayfa); Engels’in İsviçre’nin orman kantonlarının Avusturya’ya karşı savaşımını ve 1315’teki Morgarten Savaşını şu biçimde değerlendirdiğini (Engels’ten aktarmalar ve bunlar üzerinde Kautsky’nin yorumlarını içeren bir sayfa); Lassalle’ın 16. yüzyılda Almanya’daki köylü savaşını gerici bir savaş saydığını vb. söylemektedir.
Bu yorumların ve aktarmaların yeni bir şey olduğu söylenememekle birlikte, hiç değilse, Marx’ın, Engels’in ve Lassalle’ın ayrı ayrı ülkelerde somut tarihsel sorunların tahliline nasıl bir yaklaşımda bulunduklarım tekrar tekrar anımsatmak okur için ilginçtir. Ve Marx ile Engels’ten bu eğitici aktarmaların okunması, Rosa Luxemburg’un,kendisini nasıl gülünç bir duruma düşürdüğünü en çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Yazar belâgat ve kızgınlıkla, değişik ülkelerde ve değişik dönemlerde ulusal sorunun somut tarihsel tahlilinin yapılması gerektiğini savunuyor ama Rusya’nın, 20. yüzyılın başlangıcında, kapitalizmin gelişmesinde, hangi tarihsel aşamadan geçmekte olduğunu ya da bu ülkede ulusal sorunun kendine özgü özelliklerini belirlemek için en ufak bir çaba göstermiyor. Rosa Luxemburg’un, başkalarının sorunu marksist biçimde nasıl ele aldıklarına ilişkin örnekler vermesi, sanki cehenneme giden yolun ne kadar sık olarak iyi niyetlerle döşendiğini, güzel öğütlerin ne kadar sık olarak pratikte bu öğütlere uyma isteksizliğini ya da yeteneksizliğini gizlemeye yaradığını kasıtlı olarak belirtmek içindir.
İşte örnek olarak gösterilebilecek bir kıyaslama. Polonya’nın bağımsızlığı istemine karşı çıkarken Rosa Luxemburg, [sayfa 62] Polonya’nın hızlı “sınai gelişmesini” ve bu ülkenin mamullerinin Rusya’da satılmasını belirttiği, 1898’deki yapıtına atıfta bulunmaktadır. Söylemeye gerek yok ki, bundan, ulusların kendi kaderini tayin etme, hakkı sorunuyla ilgili hiç bir sonuç çıkarılamaz; bu, yalnızca, dört bir yanı eşraf egemenliğindeki Polonya’nın vb. yok olmakta olduğunu tanıtlar. Ama Rosa Luxemburg, kaşla göz arasında, hep Rusya ile Polonya’yı birleştiren etkenler arasında modern kapitalist ilişkilerin, salt iktisadi etkenlerin şimdi üstün geldiği sonucuna varmaktadır.
Bundan sonra bizim Rosa, özerklik sorununa geçiyor, ve yazısının başlığı genel olarak “Ulusal Sorun ve Özerklik” olduğu halde, Polonya Krallığının özerkliğe özel bir hakkı olduğunu iddia etmeye başlıyor (bkz: Prosveşçenye, 1913, n° 12). Polonya’nın özerklik hakkını desteklemek için, Rosa Luxemburg, besbelli ki, Rusya’nın devlet sistemini, iktisadi, siyasal ve toplumsal özelliklerini ve her günkü yaşamıyla -“Asya despotizmi” kavramını oluşturan çizgiler topluluğuyla değerlendirmektedir (Przeglad, n° 12, s. 137).
Bilindiği gibi o tipte bir devlet sistemi, iktisadi düzende kapitalizm-öncesi ataerkil özelliklerin tam olarak egemen bulunduğu ve meta üretimi ile sınıf farklılaşmalarının pek az gelişmiş bulunduğu durumlarda büyük kararlılığa sahiptir. Ama eğer devlet sisteminin açık bir kapitalizm-öncesi nitelik taşıdığı bir ülkede, kapitalizmin hızla gelişmekte olduğu, ulusal sınırları belli bir bölge varsa, o zaman kapitalizm ne kadar hızla gelişirse, bu bölge ile kapitalizm-öncesi devlet sistemi arasındaki çelişki o ölçüde artacak, ve daha ileri durumda olan bölgenin, “modern kapitalist” bağlarla değil, “Asya despotluğu” bağlarıyla bağlı bulunduğu bütünden ayrılma olanakları o ölçüde kuvvetlenecektir.
Bu bakımdan Rosa Luxemburg’un uslamlama biçimi, burjuva Polonya ile ilişkisinde Rus hükümetinin toplumsal [sayfa 63] yapısı sorununda bir yanlıştır ve o, Rusya’daki ulusal hareketlerin, somut tarihsel, kendine özgü özellikleri sorununu bile ele almamaktadır.
Bu sorun üzerinde bizim durmamız gerekiyor.

[34] Nauçnaya Mysıl (“Bilimsel Düşünce”) 1908’de Riga’da yayınlanan menşevik eğilimli dergi. -s. 56.
[35] Bkz: Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, Sol Yayınları, Ankara 1978, s. 784, dipnot. -s. 58.
[36] Russkaya Mysıl (“Rus Düşüncesi”) – Liberal burjuvazinin aylık dergisi; 1880’de, Moskova’da yayına başladı. 1905 Devriminderı sonra, kadet partisinin sağ kanadının organı oldu. Lenin, Russkaya Mysıl’ı, bu dönemde, “Kara-Yüzlerin Düşüncesi” olarak adlandırır. 1918’in ortalarına doğru yayını yasaklandı. -s. 65.

SOSYALİST DEVRİM VE ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI (TEZLER)

OCAK-ŞUBAT 1916

I. EMPERYALİZM, SOSYALİZM VE EZİLEN ULUSLARIN KURTULUŞU

Emperyalizm, kapitalizmin gelişmesinde en yüksek aşamadır. Gelişmiş ülkelerde sermaye, büyüyerek, ulusal sınırların dışına taşmış, rekabetin yerine tekeli yerleştirmiş ve sosyalizmin gerçekleşmesi için tüm nesnel koşulları yaratmıştır. Onun için Batı Avrupa’da ve Birleşik Devletler’de, kapitalist hükümetlerin devrilmesi ve burjuvazinin mülksüzleştirilmesi için devrimci savaşım günün görevidir. Emperyalizm, sınıf çelişkilerini büyük ölçüde keskinleştirerek, yığınların yaşam koşullarını kötüleştirerek, hem iktisadi -tröstler, yaşam pahalılığı- hem siyasal -militarizmin yaygınlaşması, savaşların daha sık patlak vermesi, daha azgın gericilik, ulusal baskının ve sömürge soygununun yoğunlaşması [sayfa 140] ve yayılması- bakımlardan yığınları bu savaşıma zorlar. Zafere ulaşan sosyalizm zorunlu olarak eksiksiz bir demokrasiyi kurmalı ve bunun sonucu olarak ulusların yalnızca tam eşitliğini getirmekle kalmamalı, aynı zamanda ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, yani siyasal bakımdan serbestçe ayrılma hakkını da gerçekleştirınelidir. Şu anda, devrim sırasında ve devrimin zaferinden sonra, köleleştirilmiş ulusları kurtaracaklarını ve onlarla serbestçe birleşme esası üzerinde (ve serbestçe birleşme, ayrılma hakkını içermezse boş bir sözdür) ilişkiler kuracaklarıni eylemde göstermemiş olan sosyalist partiler, sosyalizme ihanet ederler.
Elbette ki demokrasi de bir devlet biçimidir, ve devlet ortadan kalktığında o da kalkacaktır, ama bu, ancak, kesin zafere ulaşmış ve sağlam temellere oturtulmuş sosyalizmden tam komünizme geçişte olacaktır.

II. SOSYALİST DEVRİM VE DEMOKRASİ UĞRUNA SAVAŞIM

Sosyalist devrim tek bir hareket, bir cephede tek bir muharebe değil, çetin sınıf savaşlarının yer aldığı bütün bir çağ, tüm cephelerde, yani ekonomi ve siyasetin tüm sorunları üzerine uzun bir muharebeler dizisidir. Bu muharebeler, ancak burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle sonuçlanabilir. Demokrasi uğruna savaşımın, proletaryanın dikkatini, sosyalist devrimden başka yöne çekeceğini, ya da bu devrimi gözden gizleyeceğini, ikinci plana iteceğini vb. sanmak büyük yanılgı olur. Tam tersine, nasıl ki tam demokrasiyi uygulamayan başarılı sosyalizm olmazsa, aynı şekilde, proletarya, demokrasi uğruna, bütün alanlarda tutarlı bir devrimci savaşım yürütmeden burjuvaziyi yenilgiye uğratamaz.
Demokratik programdaki maddelerden birini, örneğin, ulusların kaderlerini tayin hakkı ile ilgili maddeyi, emperyalizm koşullarında “gerçekleştirilemez” ya da “hayaldir” gerekçesiyle çıkarmaya kalkışmak paha az hatalı bir tutum [sayfa 141] olmaz. Ulusların kaderlerini tayin hakkının kapitalizmin sınırları içinde gerçekleştirilemeyeceği iddiası ya mutlak şekilde, iktisadi anlamda, ya da koşullara bağlı olarak, siyasal anlamda anlaşılabilir.
Birinci anlamda bu iddia, teori bakımından kesin olarak yanlıştır. İlkin, örneğin emek parası, bunalımların ortadan kaldırılması vb. gibi şeyler, kapitalist sistemde gerçekleşemeyecek olan şeylerdir. Ama ulusların kaderlerini tayin hakkının uygulanmasını aynı şekilde olanaksız saymak kesin olarak yanlıştır. İkincisi, Norveç’in 1905’te İsveç’ten ayrılması örneği, tek başına bile, bu anlamda “gerçekleşememe” iddiasını çürütmeye yeter. Üçüncüsü, örneğin Almanya ile İngiltere arasındaki siyasal ve stratejik ilişkilerde küçük bir değişikliğin bile, yeni bir Polanya ya da Hindistan devletinin ya da benzer durumda bir başka devletin kurulmasını olanaklı, “gerçekleştirilebilir” bir şey haline getlrebileceğini yadsımak saçma olur. Dördüncüsü, mali-sermaye, gelişme yolunda, en demokratik ya da cumhuriyetçi hükümeti, herhangi bir ülkenin, o ülke “bağımsız” olsa da seçimle başa geçen yetkililerini her zaman “serbestçe” satın alabilir. Mali-sermayenin ya da genel olarak sermayenin tahakkümü, siyasal demokrasi alanında herhangi bir reformla ortadan kalkacak değildir, ve ulusların kaderlerini tayin hakkı da ancak bu alana girer. Bununla birlikte, mali-sermayenin bu egemenliği, daha özgür, daha geniş ve daha açık bir sınıf egemenliği ve sınıf savaşımı olarak siyasal demokrasinin önemini ortadan kaldırmaz. Onun için siyasal demokrasinin kapitalist düzendeki istemlerinden birinin iktisadi anlamda “gerçekleştirilebilir” olduğu yolundaki iddialar, bir bütün olarak kapitalizm ile siyasal demokrasi arasındaki genel ve temel bağıntıların teorik bakımdan yanlış tanımlanmasından doğmaktadır.
İkinci anlamda da, bu iddia, eksik ve yanlıştır. Çünkü emperyalist sistemde, yalnızca ulusların kaderlerini tayin [sayfa 142] hakkı değil, siyasal demokrasinin tüm istemleri ancak kısmen “gerçekleştirilebilir”, ve o da ancak çarpıtılmış bir biçimde ve istisnai durumlarda (örneğin Norveç’in 1905’te İsveç’ten ayrılmasında olduğu gibi). Bütün devrimci sosyal-demokratlar tarafından ileri sürülen, sömürgelerin derhal bağımsızlığa kavuşturulması istemi de, bir dizi devrimler olmadan, kapitalist düzende “gerçekleştirilebilir” bir şey değildir. Ama bundan çıkan sonuç, sosyal-demokrasinin bütün bu istemler için derhal verilmesi gereken en kararlı savaşımdan vazgeçmesi gerektiği sonucu değildir (böyle bir şey, ancak burjuvazinin işine yarar), tam tersine, buradan çıkan sonuç, bu istemlerin, burjuva legalitesinin sınırları aşılarak, bu sınırlar yerlebir edilerek, parlamentoda söylevlerle, sözde kalan protestolarla yetinmeyerek, yığınları kesin eylemlere çekerek, her temel demokratik istem uğruna savaşımı yoğunlaştırıp, proletaryanın burjuvaziye saldırısına kadar, yani burjuvaziyi mülksüzleştiren sosyalist devrime kadar vardırarak, bu istemlerin, reformist değil devrimci biçimde formüle edilmesi ve eyleme geçirilmesidir. Sosyalist devrim, yalnızca büyük bir grev, sokak gösterileri ya da açlıktan doğan kargaşalıklar ya da bir askeri ayaklanma ya da sömürge isyanı dolayısıyla patlak vermeyebilir; bu devrim, Dreyfus skandalı[70] ya da Zavern olayı[71] gibi bir siyasal bunalım, ya da ezilen bir ulusun ayrılmak için yaptığı bir referandum vb. vesilesiyle de başlayabilir.
Emperyalist sistemde ulusal baskının artmış olması, sosyal-demokrasinin, burjuvazinin “hayali” dediği, ulusların ayrılma özgürlüğü uğruna savaşımdan vazgeçmesi gerektiği sonucuna vardırmamalıdır bizi, tersine, sosyal-demokrasi, bu alanda da ortaya çıkan çelişkilerden, yığın hareketlerinin ve burjuvaziye karşı, devrimci saldırıların dayanağı olarak daha geniş ölçüde yararlanabilmelidir. [sayfa 143]

III. ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN ETME HAKKININ ÖNEMİ VE BU HAKKIN FEDERASYON İLE İLGİSİ

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ancak siyasal anlamda bağımsızlık hakkını, ezen ulustan siyasal bakımdan serbestçe ayrılma hakkını içerir. Özgül olarak, bu siyasal demokrasi istemi, ayrılacak olan ulusun ayrılması lehinde ve bu konuda bir referandum lehinde ajitasyon yapmada tam özgürlüğünü içerir. Demek ki, bu istem, ayrılma isteminin eşdeğeri değildir. Bu, yalnızca, her türlü ulusal baskıya karşı devamlı bir savaşımı ifade etmektedir. Bir demokratik devlet sistemi tam ayrılma özgürlüğüne ne kadar yakınsa, ayrılma özlemi pratikte o ölçüde daha az yaygın ve hararetli olur, çünkü büyük devletler, hem iktisadi ilerleme bakımından, hem yığınların çıkarları bakımından tartışma götürmez üstünlüklere sahiptirler, üstelik bu üstünlükler, kapitalizmin gelişmesiyle artar. Ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması, federasyonun ilke olarak kabul edilmesiyle aynı anlama gelmez. Bir kimse bu ilkeye kesin olarak karşı olup, demokratik merkeziyetçilik yanlısı olabilir, ama tam demokratik-merkeziyetçiliğe varan biricik yol olarak, gene de, federasyonu, ulusal eşitsizliğe yeğ sayabilir. Bir merkeziyetçi olan Marx’ın, İrlanda ile İngiltere’nin federasyonunu, İrlanda’nın İngilizler tarafından zorla boyunduruk altında tutulmasına yeğ sayması, bu düşünceyle idi.[72]
Sosyalizmin amacı yalnızca insanlığın küçücük devletlere bölünmesine ve ulusların herhangi bir şekilde tecrit edilmesine son vermek değildir. Amaç yalnızca ulusları birbirine yaklaştırmak değildir, onları bütünleştirmektir. Ve işte bu amaca ulaşmak için biz, bir yandan, Renner ve Otto Bauer’in bilinen “ulusal kültür özerkliği”[73] fikrinin gerici niteliğini yığınlara açıklarken, öte yandan, ezen ulusların sosyalistlerinin ikiyüzlülüğü ve korkaklığı üzerinde özellikle duran açık ve tam bir ifade ile kaleme alınmış bir programda [sayfa 144], ezilen ulusların kurtuluşunu istemeliyiz, ve bu, havada, genel sözlerle, içi boş lafebelikleriyle ve sorunu geleceğe, sosyalizmin gerçekleştiği zamana “erteleyerek” olmamalıdır. Nasıl ki, insanlık, sınıfların ortadan kalktığı döneme ancak ezilen sınıfın diktatörlüğünün sürdüğü bir geçiş dönemini aşarak ulaşabilirse, ulusların kaçınılmaz olan bütünleşmesine de, ancak bütün ezilen ulusların kurtulduğu, yani ezen ulustan ayrılma özgürlüğüne kavuştuğu bir geçiş dönemini aşarak varabilir.

IV. ULUSLARIN KADERLERİNİ TA YİN HAKKı SORUNUNUN PROLETER DEVRİMCİ SUNULUŞU

Küçük-burjuvazi, yalnızca ulusların kaderlerini tayin hakkını değil, giderek bizim asgari demokratik programımızın bütün noktalarını da, bizden çok önce, daha 17. ve 18. yüzyıllarda ileri sürmüştü. Onlar, sınıf savaşını ve bu savaşın giderek yoğunlaştığını göremedikleri için, ve “barışçı” kapitalizme inandıkları için, bu noktaları hala birer ütopik özlem gibi ileri sürüyorlar. Kautsky yandaşlarının savunduğu, halkı aldatan emperyalizm altında eşit ulusların barışçı birliği ütopyasının tam niteliği işte budur. Soşyal-demokrasinin programı, bu küçük-burjuva oportünist ütopya karşısında ağırlığını koyarken, ulusların ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye bölünmesini, emperyalist düzende temel, önemli ve kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul etmelidir.
Ezen ulusların proletaryası, her burjuva pasifistinin yineleyip durduğu türden, ilhaklara karşı ve genel olarak ulusların eşitliğinden yana, genel, beylik sözlerle yetinmemelidir. Proletarya, ulusal baskı üzerine kurulmuş bir devletin sınırları sorununda, emperyalist burjuvazi için çok “tatsız” olan bu sorunda susamaz. Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmalarına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kaderlerini tayin edebilmeleri [sayfa 145] uğruna savaştır. Proletarya, “kendi” ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir. Yoksa, proletarya enternasyonalizmi boş bir sözden başka bir şey olmazdı, ezen uluslarla ezilen ulusların işçileri arasında ne güven, ne de sınıf dayanışması mümkün olurdu; ve bir yandan ulusların kaderlerini tayin hakkını savunurken, öte yandan “kendi” ulusları tarafından ezilen ve “kendi” devletleri sınırları içinde zorla tutulan ezilen ulusların durumu konusunda susan reformistlerin ve kautskicilerin ikiyüzlülüğü sergilenmemiş olurdu.
Bir yandan da, ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileriyle ezen ulusun işçilerinin tam ve kayıtsız şartsız birliğini, örgütsel birlik dahil olmak üzere, savunmalı ve uygulamalıdırlar. Bu olmadan, burjuvazinin her türden entrikaları, kalleşlikleri ve hileleri karşısında proletaryanın bağımsız siyaseti savunulamaz ve işçi sınıfı, öteki ülkelerin işçileriyle sınıf dayanışmasını gerçekleştiremez. Ezilen ulusların burjuvazisi, işçileri aldatmak için ısrarla ulusal kurtuluş sloganlarına başvurur, iç politikalarında bu sloganları, egemen ulusun burjuvazisi ile gerici anlaşmalar yapmak için kullanırlar (örneğin Avusturya ve Rusya’daki Polonyalılar, Yahudileri ve Ukraynalıları ezmek için gericilerle uzlaşırlar); dış politikalarında halk düşmanı planlarını uygulayabilmek için rakip emperyalist devletlerle uzlaşırlar (küçük Balkan devletlerinin siyaseti vb.).
Nasıl ki, örneğin Latin ülkelerde olduğu gibi cumhuriyetçi sloganların halkın aldatılması ve malî soygun amacıyla burjuvazi tarafından kullanılması durumları, sosyal-demokratların cumhuriyetçiliklerinden vazgeçmeleri için bir neden olamazsa, aynı şekilde bir emperyalist devlete karşı ulusal kurtuluş savaşımından, bazı durumlarda bir başka “büyük” devlet tarafından. aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de, sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.[24*] [sayfa 146]

V. ULUSAL SORUNDA MARKSİST VE PRUDONCU GÖRÜŞ

Marx, küçük-burjuva demokratlardan farklı olarak, istisnasız bütün demokratik istemleri mutlak bir şey değil, burjuvazinin güdümündeki halk yığınlarının feodalizme karşı savaşımının tarihsel bir ifadesi saymıştır. Bu istemlerin içinde bir teki bile yoktur ki, belirli koşullar altında burjuvazinin elinde işçileri aldatmak için bir araç görevi yerine getirmesin, getiremesin ve fiilen getirmiş olmasın. Siyasal demokrasinin istemlerinden bir tekini bu bakımdan ayırdetmek, özellikle de ulusların kaderlerini tayin etme hakkını ele alıp, geri kalan demokratik istemlerin karşısına dikmek, teoride temel bir yanlıştır. Pratikte proletarya, ancak, cumhuriyet istemi dahil, tüm demokratik istemler uğruna savaşmını, burjuvaziyi devirmeyi amaçlayan devrimci savaşıma bağımlı kılarsa, kendi bağımsızlığını koruyabilir.
Öte yandan, ulusal sorunu “toplumsal devrim adına yadsımış olan” prudoncuların tersine, Marx, her şeyden önce, gelişmiş ülkelerdeki proletaryanın sınıf savaşımının çıkarlarını gözönünde bulundurarak, enternasyonalizmin ve sosyalizmin temel ilkesini ileri sürmüştür: özetle, başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağını söylemiştir.[74] Marx’ın 1848’de Almanya’da muzaffer demokrasinin, Almanlar tarafından ezilen ulusların özgürlüğünü tanıması ve bu özgürlüğü vermesini istemesi, Alman devrimci işçi hareketinin çıkarları [sayfa 147] bakımındandır.[75] 1869’da, Marx, İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasını, hem de “bu ayrılmayı bir federasyon izleyecek olsa da … “[76] istemesi, İngiliz işçilerinin devrimci savaşımı açısındandır. Marx, ancak bu istemi ileri sürmekle, İngiliz işçilerini enternasyonalizm zihniyeti içinde, gerçekten eğitmekteydi. O, aradan yarım yüzyıl geçtiği halde, bugün bile, İrlanda “reformunu” gerçekleştirmemiş olan oportünistlerle burjuva reformizmini, belirli bir tarihsel görevin devrimci çözümü ile karşılaştırabilirdi. Marx, ancak bu şekilde, küçük ulusların ayrılma özgürlüğünün pratik değeri olmayan bir hayal olduğunu ve yalnızca iktisadi değil, siyasal merkezileşmenin ilerici bir şey olduğunu bas bas bağıran sermaye sözcülerine karşı, böyle bir merkezileşmenin ancak emperyalist nitelik taşımadığı zaman ilerici olabileceği, ve ulusların zorla değil, ancak bütün ülkelerin proleterlerinin özgürce birleşmesiyle biraraya getirilebileceği görüşünü savunmuştur. Ancak böylelikle Marx, ulusların eşitliğinin ve kendi kaderlerini tayin hakkının yalnızca sözde kalan ve çoğu kez ikiyüzlüce tanınmasına karşı, ulusal sorunun çözümünde de yığınların devrimci eylemini savunmuştur. 1914-1916 emperyalist savaşı, ve bu savaşın sergilemiş olduğu oportünistlerin ve kautskicilerin kirli çamaşırları ve ikiyüzlülükleri, Marx’ın çizgisini parlak bir biçimde doğrulamıştır; bu çizgi, bütün ilerici ülkeler için örnek olmalıdır, çünkü bunların hepsi şu anda başka ulusları ezmektedirler.[25*] [sayfa 148]

VI. ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI BAKIMINDAN ÜÇ TİP ÜLKE

Bu bakımdan, ülkeleri bellibaşlı üç tipe ayırmak gerekir.
Birincisi, Birleşik Devletler ve Batı Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkeleri. Bu ülkelerde, ilerici burjuva ulusal hareketler çoktan sona ermiştir. Bu “büyük” uluslardan herbiri, hem sömürgelerde, hem kendi ülkesinde başka ulusları ezerler. Bu egemen ulusların proletaryasının görevi, 19. yüzyılda İngiliz proletaryasının İrlanda ile ilgili görevinin aynıdır.[26*]
İkincisi, Doğu Avrupa: Avusturya, Balkanlar ve özellikle Rusya. Burada burjuva demokratik ulusal hareketleri geliştiren ve ulusal savaşımı yoğunlaştıran, özellikle 19. yüzyıl olmuştur. Bu ülkelerdeki proletaryanın görevleri, hem kendi burjuva demokratik reformlarını tamamlamak, hem başka ülkelerdeki sosyalist devrime destek olmak bakımından ulusların kaderlerini tayin hakkına sahip çıkmadan yerine getirilemez. Burada en çetin ve en önemli görev, ezen ulusların işçilerinin sınıf savaşımını, ezilen ulusların işçilerininkiyle birleştirmektir.
Üçüncüsü, Çin, İran ve Türkiye gibi yarı-sömürge ülkeler ve tüm sömürgeler, ki bunlar bir milyarlık bir nüfusu barındırmaktır. Bu ülkelerde, burjuva demokratik hareketler ya henüz başlamıştır, ya da bu hareketlerin aşacakları [sayfa 149] daha uzun bir yol vardır. Sosyalistler, yalnızca sömürgelerin ödünsüz olarak derhal ve kayıtsız şartsız kurtuluşunu istemekle kalmamalıdırlar (ki böyle bir istem, siyasal ifadesinde, ulusların kaderlerini tayin hakkını tanımaktan başka bir anlam taşımaz), onlar bu ülkelerdeki ulusal kurtuluşu amaçlayan burjuva demokratik hareketlerdeki daha devrimci olan öğeleri en kararlı bir biçimde desteklemeli, bu öğelerin kendilerini ezen emperyalist devletlere karşı ayaklanışına (eğer böyle bir şey varsa, devrimci savaşına) yardımcı olmalıdırlar.

VII. SOSYAL-ŞOVENİZM VE ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI

Emperyalist çağ ve 1914-1916 savaşı, şovenizme ve egemen ülkelerdeki milliyetçiliğe karşı savaşımın önemini özellikle belirgin hale getirmiştir. Sosyal-şovenler arasında, yani “yurdun savunması” kavramını uygulayarak savaşın emperyalist ve gerici niteliğini gizleyen oportünistler ve Kautskiciler arasında, ulusların kaderlerini tayin ilkesi konusunda bellibaşlı iki akım var.
Bir yanda, emperyalizmin ve siyasal merkezileşmenin ilerici bir şey olduğunu iddia ederek ilhakları savunan ve ütopik, aldatıcı, küçük-burjuva vb. diye nitelendirdikleri ulusların kaderlerini tayin hakkını reddeden burjuvazinin maskesi düşmüş uşakları var. Cunow, Parvus ve Almanya’daki aşırı oportünistler, İngiltere’deki bazı fabyanlar ve sendika liderleri ve Rusya’da Semkovski, Liebmann, Yurkeviç vb. bu gruba girerler.
Öte yanda, aralarında Vandervelde, Renaudel, İngiltere’de ve Fransa’da birçok pasifistin vb. bulunduğu kautskicileri görüyoruz. Bunlar birinci grup ile birlikten yanadırlar ve pratikte aralarında hiç bir fark yoktur; ulusların kaderlerini tayin hakkını yalnızca sözde kalmak koşuluyla ikiyüzlüce savunurlar; siyasal bakımdan serbestçe ayrılma istemini [sayfa 150] “aşırı” bulurlar, (“zu viet verlangt”: Kautsky, Die Neue Zeit, 21 Mayıs 1915) ezen ulusların sosyalistlerinin devrimci bir taktik uygulamaları gereğini savunmazlar, tersine, devrimci görevlerini karanlıklara boğarlar, oportünist tutumlarını haklı gösterirler, halkı kolayca aldatmanın koşullarını hazırlarlar, ezilen ulusları zorla yönetimi altında tutan , devletin sınırları sorununu ele almaya hiç yanaşmazlar.
Her iki grup da eşit olarak oportünisttir, Marx’ın İrlanda’yı örnek alarak açıkladığı taktiğin teorik anlamını ve pratik önemini anlama yeteneğini tümden yitirmiş olduklarından, marksizmi yozlaştırırlar.
İlhaklara gelince, bu sorun, savaş dolayısıyla özellikle acil bir hal almıştır. Ama ilhak ne demektir? İlhaklara karşı çıkmanın, eninde sonunda ya ulusların kaderlerini tayin etme hakkını tanımaya vardığı, ya da statükoyu savunan ve her türlü zora, hatta devrimci zora bile karşı olan pasifist lafebeliğine dayandığı besbellidir. Bu tür lafebelikleri temelden yanlıştır ve marksizm ile bağdaşmaz.

VIII. ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLERDE PROLETARYANIN SOMUT GÖREVLERİ

Sosyalist devrim pek yakın bir gelecekte başlayabilir. Bu olduğu takdirde proletarya, iktidarı ele geçirmek, bankaları mülkten tecrit etmek ve benzeri diktatörlük önlemlerini almak gibi derhal yerine getirilmesi gerekli bir görevle karşılaşacaktır. Burjuvazi (ve özellikle fabyan ve kautskici tipteki aydınlar) böyle bir anda, devrimi, ona, sınırlı, demokratik hedefler yükleyerek bölmeye ve frenlemeye çalışacaktır. Burjuva iktidarın temellerine karşı proletarya saldırısı başlamışsa, herhangi bir salt demokratik istem, bir anlamda devrimi geriletici etken olabileceğine göre, tüm ezilen halklara özgürlük (yani kendi kaderlerini tayin etme hakkı) tanımak ve vermek, burjuva demokratik devrimin zaferi için, örneğin 1848’de Almanya’da ya da 1905’te Rusya’da [sayfa 151] ne kadar acil bir sorun idiyse, sosyalist devrim için de böyle olacaktır.
Bununla birlikte, sosyalist devrimin başlaması için daha beş-on yıl ya da daha uzun bir zamanın geçmesi mümkündür. Bu, yığınların devrimci ruhla eğitilmesi zamanı olacaktır, öyle ki sosyalist-şovenler ve oportünistler, işçi sınıfı partisi üyesi olamasınlar ve bunlar 1914-1916’da olduğu gibi başarı sağlayamasınlar. Sosyalistler yığınlara açıklamalıdırlar ki, sömürgeler ve İrlanda için İngiltere’den ayrılma hakkı istemeyen İngiliz sosyalistleri; Alman sömürgeleri, Alsaslılar , Danimarkalılar ve Polonyalılar için ayrılma özgürlüğü istemeyen Alman sosyalistleri, devrimci kitle eylemlerini, doğrudan doğruya ulusal baskıya karşı savaşım alanına yaymayan ya da Zavern’deki gibi olaylardan, ezen ulusun proletaryası saflarında en geniş illegal propaganda için, sokak gösterileri ve devrimci yığın hareketleri için yararlanmayan bu sosyalistler; Finlandiya, Polonya, Ukrayna vb., vb. için ayrılma özgürlüğü istemeyen Rus sosyalistleri, bütün bu tür sosyalistler, şovenler gibi ve kana bulanmış iğrenç emperyalist krallıkların ve emperyalist burjuvazinin uşakları gibi davranmaktadırlar.

IX. RUS VE POLONYALI SOSYAL-DEMOKRATLARIN VE II. ENTERNASYONALİN ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI İLKESİNDEKİ TUTUMU

Rusya’nın devrimci sosyal-demokratları ile Polonya sosyal-demokratları arasında ulusların kaderlerini tayin hakkı konusundaki görüş ayrılığı, daha 1903’te, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin programını kabul eden ve Polanyalı sosyal-demokrat delegasyonun itirazlarına karşın, ulusların kaderlerini tayin eden 9. maddeyi programa alan kongrede açığa vurulmuştur. O zamandan beri Polonya sosyal-demokratları, hiç bir zaman partileri adına 9. maddeyi parti programımızdan [sayfa 152] çıkarma ve bunun yerine bir başka formül koyma yolundaki önerilerini yinelemediler.
Rusya’da, ezilen ulusların, nüfusun yüzde-elliyedisinden ya da yüz milyondan az olmadığı bu ülkede, bu ulusların çoğunlukla sınır bölgelerinde yaşadıkları ve bunların bir kısmının Büyük-Ruslardan daha yüksek bir kültüre sahip bulunduğu, siyasal sistemin özellikle barbarca ve ortaçağa yaraşır bir sistem olduğu, burjuva demokratik devrimin tamamlanmadığı bir ülkede, Rusya’da, çarlık tarafından ezilen ulusların serbestçe Rusya’dan ayrılma hakkının tanınması, sosyal-demokratlar için demokratik ve sosyalist davalarını ilerletmede kesenkes zorunlu bir şeydir. 1912 Ocağında yeniden örgütlenen partimiz, 1913’te ulusların kaderlerini tayin hakkını doğrulayan ve bunu tastamam yukardaki somut anlamda açıklayan bir karar aldı.[79] 1914-1916’da kudurgan Büyük-Rus şovenizminin hem burjuvazi hem de oportünist sosyalistler arasında (Rubanoviç, Plehanov, Naşe Dyelo vb.) alıp yürümesi, bizi, bu istemde direnmekte ve bunu reddedenleri Büyük-Rus şovenizminin ve çarlığın fiilen destekleyicileri saymakta haklı kıldı. Partimiz, ulusların kaderlerini tayin hakkına karşı bu tür tutum ve davranışların sorumluluğunu reddettiğini en kesin bir biçimde ilim eder.
Polonya sosyal-demokratlarının ulusal sorundaki tutumlarının en son formülasyonu (Polonya sosyal-demokratlarının Zimmerwald Konferansındaki beyanı) şu fikirleri içerir:
Bu bildiri, “Polonya halkını kendi kaderlerini tayin etme olanağından yoksun bırakarak”, “Polonya’nın bölgelerini” önümüzdeki ödün verme oyununda yatırılacak rehin sayan Alman hükümetini ve öteki hükümetleri mahkum ediyor. “Polonya sosyal-demokratları, koca bir ülkenin bölünüp parsellenmesini en kesin şekilde protesto ederler.” … “Ezilen halkları kurtarma” işini Hohenzollern’lere bırakan sosyalistleri en sert şekilde eleştirirler. Onlar; ancak uluslar arası devrimci proletaryanın yaklaşmakta olan savaşımına katılmanın, [sayfa 153] sosyalizm uğruna savaşın, “ulusal baskı zincirini kıracağına, her türlü yabancı egemenliği yıkacağına, Polanya halkı için uluslar topluluğunun eşit üyesi olarak tüm alanlarda serbestçe gelişme olanağı sağlayacağına” inançlarını ifade ederler. Bildiri, savaşın “Polonyalılar için”, “iki kez kardeş savaşı” olduğunu kabul ediyor. (Uluslararası Sosyalist Komitesinin Bülteni, n° 2, 27 Eylül 1915, Rusça çevirisi Enternasyonal ve Savaş sempozyumunda, s. 97.)
Her ne kadar kullanılan siyasal ifade biçimi, II. Enternasyonalin program ve kararlarının çoğunda kullanılandan bile daha muğlak ve daha belirsiz ise de, yukardaki sözler, özde, ulusların kaderlerini tayin hakkından pek farklı değildir. Bu fikirleri tam ve açık formüller içinde ifade etmek ve bunların kapitalist düzene ya da yalnızca sosyalist düzene uygulanabilip uygulanamayacağını belirleme yolunda herhangi bir çaba, Polonyalı sosyal-demokratların ulusların kaderlerini tayin etme ilkesini reddetmekle yaptıkları yanlışı daha da açık bir biçimde gözönüne serer.
Ulusların kaderlerini tayin etme ilkesini kabul etmiş olan 1896 Londra Sosyalist Enternasyonal Kongresi kararı, yukardaki tezler temel alınarak tamamlanmalı ve şu noktalar açıklığa kavuşturulmalıdır: (1) bu isternin emperyalizm altında özel bir ivedilik kazanmış olması; (2) sözkonusu istem dahil, siyasal demokrasinin tüm istemlerinin, siyasal geleneksel niteliği ve sınıf içeriği; (3) ezen ulusların sosyal-demokratlarının görevlerini, ezilen ulusların sosyal-demokratlarınınkilerden ayırdetme gereği; (4) ulusların kaderlerini tayin etme hakkının oportünistler ve kautskiciler tarafından tutarsız ve yalnızca sözde kalacak bir biçimde kabul edilişi, bunun da siyasal anlam bakımından ikiyüzlü bir tutum olduğu; (5) şovenlerle “kendi” ulusları tarafından ezilen sömürgelerin ve ulusların ayrılma özgürlüğünü tanımayan sosyal-demokratların, özellikle büyük devletlerin (Büyük-Rus, AngloAmerikan, Alman, Fransız, İtalyan, Japon) sosyal-demokratlarının, [sayfa 154] gerçekte aynı niteliği taşıdıkları; (6) sözkonusu olan isternin ve siyasal demokrasinin tüm temel istemlerinin, burjuva hükümetleri devirmek ve sosyalizmi gerçekleştirmek uğruna devrimci yığın savaşına doğrudan doğruya bağlı kılma gereği.
Bazı küçük ulusların görüşünün, özellikle, milliyetçi sloganlarla halkı aldatan Polonya burjuvazisine karşı savaşımlarında ulusların kaderlerini tayin ilkesini reddetme yanılgısına sürüklenmiş olan Polonya sosyal-demokratlarımn görüşünün Enternasyonal tarafından benimsenmesi, teorik bir yanılgı, marksizmin yerine prudonculuğun konması olur ve bu, pratikte ister istemez büyük devletlerin uluslarının en tehlikeli şovenizminin ve oportünizminin desteklenmesidir.

RSDİP Merkez Organı
Sosyal-Demokrat’ın Yazıkurulu

Not: Henüz yayınlanmış olan 3 Mart 1916 tarihli Die Neu, Zeit’ta, Kautsky, Habsburgların Avusturya’sındaki ezilen uluslar için ayrılma özgürlüğünü tanımayarak, ama Rusya Polonyası için bunu kabul ederek, Alman şovenizminin en bayağı temsilcilerinden olan, Austerlitz’e hıristiyanca uzlaşma elini uzatıyor. Hindenburg’a ve Wilhelm II’ye uşakça bir hizmet! Kautskiciliğin bundan iyi bir sergilenmesi olamazdı!

Ocak-Şubat 1916’da yazıldı
Vorbote, n° 2
Nisan 1916 [sayfa 155]

[70] Fransız militaristleri arasında gerici kralcı çevreler tarafından 1894’te, Genelkurmayda Yahudi bir subay olan Dreyfus’un casusluk ve hükümdara ihanet sahte suçlamasıyla düzenlenen bir iftira mahkemesi. Askeri mahkeme, onu, ömürboyu hapse mahkum etti. Kararın yeniden gözden geçirilmesi için kamuoyundaki hareket, cumhuriyetçilerle kralcılar arasında şiddetli savaşıma neden oldu ve sonunda, 1906’da, Dreyfus’un salıverilmesine yolaçtı.
Lenin, Dreyfus davası için, “gerici askeri kastın binlerce sahtekarlık oyunlarından biridir” demiştir. -s. 143

[71] Olay, 1913’te Alsas’taki Zavern’de Alsaslılara karşı Prusya subaylarının vahşetine yol açmıştır, ve Prusya militaristlerine karşı, yerel halk, özellikle Fransızlar arasında bir nefret patlamasıyla sonuçlanmıştır. (Bkz: Lenin’in “Zavern” adlı makalesi, c. 19, s. 573-575). -s. 143.
[72] Marx’ın Engels’e yazdığı 2 Kasım (İngilizce çevirisi yoktur) ve 30 Kasım 1867 tarihli mektuplar (Marx and Engels, Selected Correspondence, Moscow, 1955, s. 234-237). -s. 144.
[73] Renner ve Bauer’in “Ulusal Kültürel Özerklik” konusundaki gerici düşüncelerinin bir eleştirisi için, Lenin’in “Ulusal Kültürel Özerklik” (c. 19) ve “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Uyarılar”ına (c. 20) bakınız. -s. 144
[74] Karl Marx, “Konfidentielle Mitteilung” , Marksizm-Leninizm Enstitüsü arşivlerinde muhafaza edilen elyazmalarından alınmıştır. -s. 147.
[75] Friedrich Engels, “Der Proger Aufstand”, Neue Rheinische Zeitung’da, n° 18, 18 Haziran 1848. -s. 148.
[76] Marx’ın İrlanda sorunu konusundaki önerisi, Kugelmann’a yazdığı 29 Kasım ve Engels’ e yazdığı 10 Aralık 1863 tarihli mektuplarda yeralmıştır (Marx and Engels, Selected Correspondence, s. 276-78 ve 279-81). Lenin, Marx’ın Engels’e 2 Kasım 1867’de yazdığı mektuptan almaktadır. -s. 148.
[77] Die Glocke (“Çan”) – Alman Sosyal-Demokrat Partisinin üyesi, sosyal-şovenist Parvus (A. L. Helland) tarafından Münih’te, daha sonra da Berlin’de 1915’ten 1925’e kadar yayınlanan bir dergi. -s. 148.
[78] Friedrich Engels, “Der Demokratische Panslawismus”, Lenin, makalenin yazarının adının verilmediği, Aus dem literorischen Nachlass von Karl Marx, Friedrieh Engels’ und Ferdinand Lassalle, Franz Mehring yayını, Stuttgart 1902, Bd.. III, s. 246-64’ü kullanmıştı. -s. 148.
[79] Karar, ulusal sorun konusunda idi; Lenin tarafından yazılmıştı ve 6 (14) 1913’te Krakov yakınlarında, Poronin’de yapılan RSDİP Merkez Komitesi ve parti yetkililerinin toplantısında benimsenmiştir. Gizlilik nedenleriyle, “Yaz” ya da “Ağustos Toplantısı” olarak bilinmekteydi. Karar metni için bakınız: c. 19, s. 427-29. -s. 153.

KİTABIN KÜNYESİ
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı
Özgün Adı: Question de la Politique Nationale et de I’internationalisme Prolétarien
Vladimir İliç Lenin
Çeviren: Muzaffer Erdost
Sol Yayınları
İlk Baskı: Kasım 1968
Son Baskı: Ağustos 1998
240 sayfa

İÇİNDEKİLER
7 RSDİP’nin Ulusal Programı
15 Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Notlar
16 I. Diller Sorununda Liberaller ve Demokratlar
19 II.”Ulusal Kültür”
23 III.”Ulusal Özümleme” Umacısı
31 IV.”Ulusal Kültür Özerkliği”
38 V.Ulusların Eşitliği ve Ulusal Azınlığın Hakları
43 VI.Merkezileşme ve Özerklik
51 Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı
52 I.Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etmesi Nedir?
57 II.Sorunun Somut Tarihsel Konumu
61 III.Rusya’da Ulusal Sorunun Somut Özellikleri ve Bu Ülkede Burjuva Demokratik Dönüşüm
66 IV.Ulusal Sorunda “Pratik Olma”
72 V.Ulusal Sorunda Liberal Burjuvazi ve Sosyalist Oportünistler
84 VI.Norveç’in İsveç’ten Ayrılması
91 VII.Uluslararası Londra Kongresi (1896) Kararı
95 VIII.Ütopyacı Karl Marx ve Pratik Rosa Luxemburg
103 IX.1903 Programı ve Programın Likidatörleri
113 X.Sonuç
119 Büyük-Rus Ulusal Gururu Üzerine
124 Ulusal Politika Üzerine
134 Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (Tezler)
134 I.Emperyalizm, Sosyalizm ve Ezilen Ulusların Kurtuluşu
135 II.Sosyalist Devrim ve Demokrasi Uğruna Savaşım
137 III.Ulusların Kaderlerini Tayin Etme Hakkının Önemi ve Bu Hakkın Federasyon ile İlgisi
139 IV.Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Sorununun Proleter Devrimci Sunuluşu
140 V.Ulusal Sorunda Marksist ve Prudoncu Görüş
142 VI.Ulusların Kaderlerini Tayin Etme Hakkı Bakımından Üç Tip Ülke
143 VII.Sosyal-Şovenizm ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı
145 VIII.Önümüzdeki Günlerde Proletaryanın Somut Görevleri
146 IX.Rus ve Polonyalı Sosyal-Demokratların ve II. Enternasyonalin Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı İlkesindeki Tutumu
149 Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti
150 I.Sosyalizm ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı
155 II.Emperyalizm Çağında Demokrasinin “Gerçekleşmesi Olanağı” Var mıdır?
158 III.İlhak Nedir?
161 IV.İlhaklardan Yana mı, Yoksa İlhaklara Karşı mı?
166 V.Sosyal-Demokrasi Niçin İlhaklara Karşıdır?
168 VI.Bu Sorunda “Avrupa’yı” Sömürgelerle Kıyaslamak Doğru mudur?
171 VII.Marksizm mi, Prudonculuk mu?
180 VIII.Hollanda ve Polonya Sosyal-Demokrat Enternasyonalistlerinin Tutumunda Özel ve Genel
184 IX.Engels’in Kautsky’ye Mektubu
186 X.1916 İrlanda Ayaklanması
192 XI.Sonuç
194 Ulusal Sorun Üzerine Söylev
200 Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Tezlerin İlk Tasarısı
208 Uluslar ve Sömürgeler Komisyonunun Raporu
214 [“Özerkleştirme” Üzerine Notlar]
214 Ulusal-Topluluklar ya da “Özerkleştirme” Sorunu
216 Ulusal-Topluluklar ya da “Özerkleştirme” Sorunu (Devamı)
218 Notlara Devam
221 Açıklayıcı Notlar
234 Adlar Dizini

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Politika
Senaryo Tekniği ve Senaryolar ? Orhan Kemal

Orhan Kemal'in 1963 yılında yayımlanan 'Senaryo Tekniği' isimli kitabı bugün unutulan kitaplardan biriydi. Yazarın kızı Işık Öğütçü, Orhan Kemal sevenler...

Kapat