Yolun Gölgesi – Behçet Çelik “Öfkenin kırgınlıkla, açılmanın kapanmayla dansı.”

“Sırtüstü bıraktı kendisini, belli belirsiz salınan suyun hissettirdiklerinin beşik rahatlığı ya da sevgili parmaklarının ılıklığıyla alakası yoktu. Sonsuz bir belirsizlik, tuhaf bir dengesizlikti. Öfkenin kırgınlıkla, açılmanın kapanmayla dansı. Asfalttaki arabalar dalgaları değil, deniz bitmek bilmez bir yolun sarsıntısını taklit ediyordu, çocuklar sahilde kumla oynarken bile savaşı, büyükler insanı, ses de sessizliği, ya da tam tersi.“

Yolun Gölgesi’nde yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalan ya da doğup büyüdükleri şehirlerde kendilerini sürgünde bulan insanların hikâyelerini anlatıyor Behçet Çelik. Politikanın, bu bir çırpıda söylenen kelimenin çıktığı ağızların, yine aynı hızla mahvettiği hayatları, hayatın sadece hayatta kalma çabasına dönüşmesini. Sadece onları değil, tanık olanların hikâyelerini de: Yaşadığımız çağın karanlık gölgesi başkalarının yasaklanmış sokaklarına, perdeleri sıkıca örtülmüş evlerine vurduğunda, kendi korunaklı hayatları, ev içlerindeki dirlik düzeni dağılanları, iç dünyaları zehirlenip çözülenleri, kelimelerden hatta dostluklardan, yakınlıklardan azap duyanları.

Güncelin sıcağında yaşananları ait oldukları zamanın ve mekânın ötesine taşıyan öyküler…


KİTAPTAN OKUMA PARÇASI

Yolun gölgesi

Öylesine cansız öylesine fersiz uyanmıştı ki kızlarıyla eşine şaka yollu, “Sonunda beni de kendinize benzettiniz,” demek bile gelmedi içinden. Başka bir gün nasıl da sündürürdü bunu, uzattıkça uzatırdı. Bu sabah tatsız, münasebetsiz bir şaka gibi göründü gözüne; ağzını açmak –gülümsemek için bile olsa– çok zor geldi, hoş, bunu yapabilse sesinin çıkacağından umudu yoktu. Alelacele hazırladığı tostları sessizce tabaklara bırakıp çayları doldurdu, hiçbirini çağırmasına, seslenmesine gerek kalmadı, teker teker gelip oturdular, tek kelime etmeden. Aralarında gene de en iştahlısı Engin’di, kızlar ağızlarına zorbela attıkları lokmaları uzun uzun çiğneyip
yuttular, eşi Nilgün’se çayını yudumlarken tostunu bir ısırık
bile almadan peçeteye sarıp çantasına attı, gün içinde acıkırsa yiyecekti. Sabahları kızlarıyla eşinin ne yeme ne konuşma
istekleri olmasına çoktan alıştı ama bu sabah onun da yoktu.
Sessizliğinin dikkat çekip çekmediğini bilemedi, hiçbiri üzerinde durmadı, her şey olması gerektiği gibiydi sanki.
En dilli oldukları üç-dört yaşlarındayken kızların ileride annelerine benzemeyeceği umuduna kapılırdı, yanıldığını anlaması uzun sürmedi, birkaç yıl içinde sessizleştiler,
cıvıltılarını, kavgalarını günün sonraki saatlerine bıraktılar;
anneleri gibi güneş tepeye yaklaştıkça çiçek açar oldu onlar
da. Birileri cihaz yerleştirip evlerini dinleyecek olsa, sabahları tek başına yaşadığını sanabilirler. Bu sabahsa kimse yoktu evde, maaile tatile çıkmışlardı kış ortasında.
Başka sabahlarda neler yapmaz oysa. Gördüğü rüyayı anlatır, kızlarının saçlarına başlarına, giysilerine, şuna buna takılır, tıraş olurken dinlediği sabah haberlerinden özet geçer, o gün neler yapmayı planladığından söz eder. Soru sorar, şarkı mırıldanır, step dansına ya da ay yürüyüşüne benzediğini düşündüğü bir şeyler yapar, onu dinlemediklerini bilir, yanıt da vermezler bir şey sorduğunda. Kendisini
açık unutulmuş bir radyo gibi hisseder bazen, ama bundan
gocunmaz. Rahatsız olmadıklarını bilir, hatta alttan alta eğlediklerini, eğlenceye katılamasalar da. Bazı sabahlarsa ipin
ucunu kaçırdığında, sağlı sollu yükselen, “Baba ya”lar, “Engin, yeter ama”lar üzerine susup köşesine çekilir, palyaçomsu bir yüz, ağladı ağlayacak mimiklerle, kaşlarını küsmüş gibi çatıp dudaklarını büzerek kâh önüne kâh az önce kendisine çıkışanlara bakar, iki elinin işaretparmaklarını burnunun
ucunda birbirine değdirir. Eskiden onun bu hallerini fark
edince en azından gülümseyen kızlar da oflayıp puflar oldu
nicedir, eh, yaşları on beş, on yedi artık.
Bu kadar sessiz (yüzlerine söylemeye dili varmasa da, içinden geçirdiği gibi “sabah huysuzu”) olmasalar, Engin sabah
coşkusunu, sabah tuluatını bu kadar abartmazdı belki de.
Neyse ki yıllar içinde birbirlerinin huyuna suyuna alıştılar.
Binde bir büyük kız, haline mi acır, o saatte o da ayrı bir sese, renge ihtiyaç mı duyar, bilinmez, babasının mırıldandığı şarkıya salondaki aynada saçını düzeltirken kafasını hafifçe sallayarak ya da ayaklarını usulca oynatarak eşlik eder,
aynadan bakarlar birbirlerine o zaman, göz kırparlar. Küçük
kızla annesi sessizliğin herhangi bir ânında çoktan buluşmuş, öbür ikisindeki uyumu fark edemeyecek kadar sabahın sükûnetine kapılmış, kaptırmışlardır.
Öbürlerindeki “sabah huysuzluğu”nun da bir uyum meselesi olduğuna kanaat getirdi yıllar içinde. Uyku âleminden gündüz âlemine hemen geçemiyorlar. Rüyalarının hiç
de sessiz sakin olmadığını bilir, kaç gece bağırarak uyanmıştır Nilgün, korkarak kimlerden kaçtığını, kimleri kovaladığını, neler olup bittiğini, dura düşüne, ikide birde az önce söylediklerini yeni hatırladığı bir ayrıntıyla düzeltip başa alarak anlatmıştır – günün ilerleyen saatlerinde, uyandığında değil. Rüyalar hareketli, koşturmacalı da olsa, demek
apayrı, sepsessiz bir âlemde oluyor insan geceleri, bazılarının sabahına da taşıyor, izi çıkıyor, gölgesi vuruyor bu sessiz âlemin. Uyumsuzluklarındaki uyumu bozmak istemiyorlar, evin içinde buna yeltenen biri olduğunda kaşlarını çatıp
onu susturmaya çalışmaları bundan.
Gün boyu sürmez bu halleri, Engin çıldırabilir öyle olsa,
evcek yeniden bir araya geldiklerinde her kafadan bir ses çıkar, aynı ailenin sabahki halini bilenler görse inanamaz. Engin, Nilgün’den alışkın olduğu için sabahları neden böyle olduklarını kızlara pek sormamıştır. Onunla daha evlenmeden
önce kim bilir kaç kez konuştular bunu – asla sabahları değil tabii ki. “Mutsuzluktan değil,” derdi Nilgün her seferinde, yemin billah ederdi, “canım da sıkılmıyor, ama böyleyim
işte.” Engin, gece yattıktan sonra bir kusurunun, bir kabahatinin mi Nilgün’ün aklına takıldığını, sabah bu yüzden mi
morali bozuk uyandığını sorduğunda güler geçerdi. “Alış artık benim böyle uyanmalarıma, üzerine alma lütfen.” Üzerine alması gereken bir şey olduğunda mutlaka söylemesi için
söz verdirirdi, ama birkaç sabah sonra onu gene sessiz, gene kaşları çatık bulduğunda içindeki telaşa engel olamazdı.
Bunca yıldan sonra bile, bu duruma alıştığını ne kadar iddia
etse de, hâlâ bir kuşku olmuyor değil içinde. Bu konu seyrek
olarak açıldığında bazen Nilgün’le kızlar da ona sabah sabah
bu enerjiyi nereden bulduğunu sorarlar. Bu soruyla daha bir
coşar, sorduklarına soracaklarına pişman eder.
“Uyanmışız, gün gene doğmuş, tamam, bu sabah biraz karanlık doğmuş, biraz da ıslak ve soğuk, ama doğmuş. Nefes
alıyoruz, sevinelim, dans edip şarkı söyleyelim.”
Buna benzer söylevlerini yüzlerini buruşturup esneyerek
ya da bıyık altından gülerek dinlerler. “Tamam, babacığım,
anlaşıldı,” derler, bazen de, “Hatırlat, öğlene doğru ben de
sevineceğim, şimdi uğraşamayacağım.”
Engin’in samimi düşünceleri değildir söyledikleri. Bir insanın sabah uyandığında böyle şeyler hissetmesinin ancak
senaryosu kötü yazılmış filmlerde mümkün olacağını düşünür, ama bunun gevezeliğini yapmak hoşuna gider. Aslında
kendisi de sabahları ne demeye böyle “fıkır fıkır” olduğunu
tam olarak bilmez, bazen böyle yapmadığı takdirde yataktan çıkmayı bile beceremeyeceğinden korkar, bazen bunları sabah jimnastiği ya da ısınma hareketleri olarak düşünür
– hiçbir şey yapmamaktan, öbürleri gibi sessizce durmaktan
yeğdir en nihayetinde. Bir de her şeye rağmen, diyelim o gün
işle ilgili bir dolu sıkıntının onu beklediğini bilse bile, kızlarının ve eşinin yanında olmak ansızın kanını kaynatır. Yüzleri asık, henüz pek de uyanmışa benzemeyen bu dünya güzeli üç varlığın ruh hallerini değiştirmeyi görev bilir, öbürleri onun bu halinin, temaşasının, düşen çenesinin yapmak istediklerinin tam tersi sonuç verdiğini söyleseler de…
Belki Engin’in bu sabahki keyifsizliğinde de geceden taşan bir şeyler vardı, ama tek bir görüntü hatırlamıyordu rüyalarından, görüp görmediğinden de emin değildi. Nilgün’le
birlikte kahvaltı masasını toplarken bir an soluklanmak için
oturduğu mutfak iskemlesinden hiç kalkmak istemediğini,
hatta hiç kalkamayacağını hissettiği sırada bu halinin başka bir nedeni olabileceğini düşündü: Yol sürüyordu, sabahına düşen gecenin değil, yolun gölgesiydi. Bir dizi toplantı için birkaç günlüğüne gittiği, uzak bir sınır şehrinden dün
akşam dönmüştü.
Yolda olmak sarsıntılıdır, yanımızda yöremizdeki –hatta içimizdeki– her şey bir daha asla yerine oturmayacakmış
hissi vererek sallanır, sarsılır. Yahu, az önce tam buradaydın
–boşluksuzdun, milyonlarca yıllık saadet arayışının nihayetinde yerini bulmuştun– ne oldu, ne değişti de kımıldayıp
duruyorsun, diye sormaya kalksa insan, yanıtı yoktur; ya da
kendi kendine, “Yoldasın işte, bilmiyor musun, yoldayken
her şey değişir, kımıldar kıpırdar, yerinden oynar, hâlâ bunu
mu soruyorsun?” diyerek geçiştirmeye çalışır, bilisiz, görüsüz –sözümona– bir bilge edasıyla. Hele bir varalım, dengimizi, bohçamızı çözelim, pılımızı pırtımızı saçalım, ayaklarımızı pabuçlarımızdan çıkartıp uzatalım; bir süre daha gövdeden kopmuş kertenkele kuyruğu gibi titreyeceğimizi bilsek de, sonrasında bütün sarsıntılar diner nasılsa, der, sonlu
şeyler, bir an, o an pek tatlı görünür gözüne, sonluluklarında da var bir huzur, bizde, bizimkinde neden olmasın? Buna yakın bir şeyler sezer gibi olsa da sormaz, dillendirmez.
Çok zaman gövdemiz durmuş, menzile varmış, ruhumuz
durmamış, varamamış olur; çenemiz düşer o zaman, yolu, sarsıntısını konuşarak sürdürürüz, sözü uzatışımız, dallandırıp budaklandırışımız, uykusu gelmiş çocukların dağınık zihinleriyle bedenlerindeki, ha düştü ha düşecekler korkusuyla yüreğimizi ağzımıza getiren sarsaklığı, dengesizliği andırır. Sözlerimizdeki sıçramaları başta takip etmeye çalışırken bunun beyhudeliğini sezenlerin gözlerine yerleşen
usancı fark etmez, doludizgin sürdürürüz. Tanık olduklarımızı, yol boyu gözümüze, burnumuza, içimize ilişenleri, göz
kirası istediklerimizi, yiyip içtiklerimizi, bize söylenenleri,
itiraf, ifşa edilenleri, bunları yapanlar hakkında başkalarından duyduklarımızı birbirine dolayarak, birindeki ayrıntıyı
öbürüne ondakini bir başkasına karıştırarak anlatır dururuz.
Engin’in sabah temaşası da yoldan gelenin halini andırıyor olabilirdi. Bir uyum uğraşıydı onca şamata. Nilgün’le
kızlar hareketsizleşerek, o ise çırpınarak uyumlanmaya çalışıyordu güne. Yol küt diye bitmiyordu, varılmıyordu öyle
hemen, varmış olmak varıldığı anlamına gelmiyordu. Gün,
güneşin doğmasıyla ya da uyanmakla başlamıyordu.
Bu kez Engin’in dönüşü de farklı olmuş, öbürlerinin sabah hallerini andırmıştı. Gitti, gördü, döndü, gövdesi durdu, çulu çaputu yıktı, ruhu da –varsa– hiç yola çıkmamış gibi çöktü odanın bir köşesine. Sessizliğini yorgunluğuna verdiler. “Çay alır yorgunluğunu,” dedi Nilgün, bir bardak bile
içmek gelmedi içinden. Herkes çayı şekersiz içtiğinden çıngırtısı yoktu kaşıkların, kaşıklar da yoktu. “Siz ne zamandır
şekersiz içiyorsunuz yahu?” diye sordu kızlara. Gidip dönmüş değil de yeni gelmiş gibi hissetti bir an kendini. Birkaç
yıldır böyleymiş. Beteri, daha önce de sorduğunu söyledi
büyük kızı, demek hafızaya almamış.
Dönüş yolunun hiç ummadığı kadar yorduğunu düşünüp, “Varıp yatayım,” dedi, hak verdiler, öpücük eşliğinde. Odadan çıkarken aklına geldi, hallerini hatırlarını sordu. Bunu geldiğinde sorup sormadığını bilemedi, öbürleri
de yüzüne vurmadılar. Aynıymış, iyilermiş, birkaç günde ne
değişirmiş. Sonuncusunu en küçükleri söyledi –yaşı bunu
gerektirir– bu tanıdıktı işte, insana her şeyin yolunda gittiğini, bir şeylerin çok da değişmediğini bazen kendisine çemkirenler hissettirir böyle.
Uykusunu almadığı söylenemezdi, çok uyumuştu hatta,
üstelik deliksiz, kütük gibi. Hasta mı oluyorum, diye düşündü, ama bunun da belirtisi yoktu. Kafası ağır değildi mesela,
ağırlaşan bütün gövdesiydi, ateşi yoktu, üşümüyordu, ama
ısınamamıştı güne. Yeniden yatsa, sonra eskisi gibi güle oynaya kalksa. Buna engel olacak acil yapması gereken bir işi
yoktu ama sabahı baştan almak gözünde büyüdü. Üzerindeki uyuşukluğun dışarı çıktığında geçeceğini düşündü.
İşe gitmek istemedi, aylaklık yapmak iyi gelebilir diye geçirdi içinden. Kendi kendinin patronu olduğu için bunu
yapması mümkündü. Beraber çalıştığı arkadaşını arayıp konuşmak yerine mesaj göndermeyi yeğledi. Epeydir günün
bu saatlerinde şehirde dolaşmamıştı. Hava kapalıydı, sulu
kar serpiştiriyordu, işi olmayanın dışarıda durmak istemeyeceği bir hava, insanın içine işleyen bir soğuk vardı. Bunların iyi geleceği düşüncesiyle sokaklara vurdu. On beş-yirmi dakika içinde pes edip bir kafeye sığındı, içeride nereden
geldiği belli olmayan bir cereyan vardı, biraz oturup sipariş vermeden çıktı. Az ötedeki bir başka kafeye girdi, orada
da çalan müziği sevmedi, kahve de istediği kadar koyu değildi. Çantasındaki gazeteyi bile çıkarmadan büyük yudumlarla içti kahveyi, bir şeyler okuyarak kahve içmek en sevdiği şeylerdendir oysa. Sabah içine uyandığı bu tatsız ruh hali geçmediği gibi giderek yer ediyordu sanki. Çok eski bir şiirde vardı, akşamüstleri gelirdi böylesi, şair sabahın köründe geleninden, gelmeyip de insanın içine düştüğü türünden
söz etmemişti.
Hiçbir şey yapmak istemeyen insan öyle durur, şansı varsa karışanı görüşeni olmaz, bu isteksizlik geçene kadar bekler, ya da şanslı değildir ilene söylene yapması gerekenlerle
uğraşırken iyi kötü açılır, o isteksizlik az biraz uzaklaşır. Alışılır yani, isteksizliğe ya da mecburiyete. Engin ise hem hiçbir şey yapmak istemiyor hem de yerinde duramıyordu, iki
uçtan çekiştiriliyormuş gibi. Tuhaf bir de telaş; geçmeyecek,
alışmayacak, hep böyle tetikte, kalkmakla oturmak arasında kalacak. Kahve fincanıyla oynarken elinde, avucunda bir
tuhaflık sezdi. Masadaki şekerliği kavradı sağ eliyle, tahmininden ağırdı, sandığı gibi alçıdan yapılmamış, taştan oyulmuş olmalıydı. Sıkıca tuttu, taşı hissetti, ağırlığını; ama tam
olarak tutamamış gibi bir his, avucuyla şekerlik arasında bir
boşluk, belki de bilemediği başka bir şeyin –neyin?– yarattığı bir doluluk, öyle ya da böyle, dün, önceki gün, daha öncesi, bir şeyi tutup dokunduğundaki gibi değildi sanki. Masaya dayadı avucunu, peşinden karşısındaki koltuğa bıraktığı
çantanın askılarını çekiştirdi, tuttu kaldırdı, gerisingeri aldığı yere bıraktı, şekerliği tuttuğundaki his sürdü hepsini yaparken. Avuçlarının içinde, parmaklarının ucunda dokunma duyusu azalmış gibi değil, ama tutup kavrama gücü eksilmişti sanki. Güç de değil, yetenek belki, yapabilirliğini yitirmişti, bir daha hiçbir şeye eskisi gibi dokunamayacak, hiç
kimseye, kızlarına, Nilgün’e?
Bir rüyadan uyanamamak gibiydi, sıkışıp kalmıştı, arada
bir yerdeydi, ne oradaydı ne öbür yanda, hem tutuyordu şekerliği hem tutmuyordu. Olur bazen böyle, diyesiydi, ama
bunun sonsuza dek süreceği hissi vardı bir de, ileride hiçbir gün bir zamanlar –hatırlamaya çalıştığımız rüyanın zihnimizden uzaklaşma hızıyla daha da gerilerde kalan bir zaman dilimiydi bu “bir zamanlar”– tuttuğu gibi tutamayacaktı hiçbir şekerliği.
Yersiz bir telaştı içini kaplayan, bunu fark edecek kadar
aklı başındaydı, başkalarından giderek daha sık işittiği ama
neye benzediğini hiç bilmediği panik atak böyle bir şey olmalıydı. Bileklerini masanın kenarına dayayıp ellerine odaklandı, birkaç kez çevirip içine dışına ayrı ayrı baktı. Soğuktan kanının çekilmiş, parmaklarının, avuç içinin büzüşmüş
olabileceğini düşündü, hepsi buydu belki de. Ama sanki evdeyken de bu haldeydi; tutmakla, dokunmakla ilgili bir sıkıntısı yoktu ya da farkına varmamıştı ama her sabahki gibi
değildi, bir şeyler eksilmişti, ağzından kelimeler, sabahından
şakalar, işte şimdi de ellerinden kan çekilmişti. Ya da kelimelerle, şakalarla, tutup dokunduklarıyla arasına başka bir
şey girmişti. Kendi kendine, “Tanrım, ne oluyor bana böyle?” diye söylendi, yanında yöresinde birileri olmasa, yüksek sesle yinelerdi, teatral bir hava, nezih bir aksan katarak.
Bunu yaptığını, kafedekilerin şaşkın bakındıklarını düşündü. Sabah kendisinde bulamadığı şaka gücünü hepten yitirmemişti şükür.
Derin bir soluk alıp şekerliği yeniden kavradı, avucunun
içinde taşın dokusunu, serinliğini, ağırlığını hissediyordu,
düşüreceği falan da yoktu, eli kolu tutuyordu, niye tutmasın, içini sabah beri kaplayan tuhaf hisler yanılsamaydı belli
ki. Geçecekti, gözde büyütmemek gerekirdi, belli ki yoldaydı hâlâ, ondandı. Öyleyse yeniden sokağa çıkmak en doğrusuydu, çiviye çiviyle karşılık vermek.
Yukarıdan bir yerlerden buz rendeleniyor gibiydi, kar değildi yağan, iri, soğuk su damlalarıydı. Yüzüne değmiyor,
düşmüyor, çarpıyorlardı, o denli sert esiyordu. Başta yağmur damlalarının soğukluğunu ve ıslaklığını hissedebilmekten hoşnuttu, bir yanılsamayı silip süpürüyorlardı, ama
üşüdükçe rahatsız oldu. Yönünü değiştirdi, böylece yağmur
mu, sulu kar mı, rendelenmiş buz mu olduğunu bilemediği damlalar yüzüne vurmazdı. Birkaç adım sonra hiçbir şeyin değişmediğini fark etti. Göğün adaleti. Rüzgâr yön değiştirip duruyordu, kim ne yana giderse gitsin, kaçarsa kaçsın, payına düşeni alacaktı. Birkaç saniye bile sürmedi gökten gelen adaletin verdiği huzur, göğün eşit pay etmesinin ne anlamı vardı, yerde herkesin giysisi, barınağı, yurdu, ocağı başkayken; bazıları için sırtını rüzgâra çevirip korunmak mümkün, bazıları için geldikleri yöne dönmek asla mümkün değilken


KÜNYE
Yolun Gölgesi
Behçet Çelik
İletişim Yayınları
1. baskı – Temmuz 2020
130 sayfa


İÇİNDEKİLER
Yolun gölgesi……………………………………………………………………………………………..9
Sahilde un çuvalları……………………………………………………………………19
Dil azabı……………………………………………………………………………………………………..29
Hebû tune bû……………………………………………………………………………………39
Dirlik kaybı…………………………………………………………………………………………….49
Şehrin bütün sokaklarını…………………………………………………….62
Derinin altı……………………………………………………………………………………………..73
Babamın adı…………………………………………………………………………………………85
Köşedeki çay ocağı………………………………………………………………………..95
Mühür…………………………………………………………………………………………………………101
Balkon konuşması………………………………………………………………………107
Önemsizleştirici……………………………………………………………………………..113
Başka bir yerin yüzeyi………………………………………………………….119
Başka zaman……………………………………………………………………………………..125


Behçet Çelik
1968’de Adana’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. İlk öyküsü 1987’de Varlık’ta yayımlandı. Yazılı Günler ve Virgül dergilerini hazırlayanlar arasında yer aldı. İki Deli Derviş (1992), Yazyalnızı (1996), Herkes Kadar (2002), Düğün Birahanesi (2004), Gün Ortasında Arzu (2007), Diken Ucu (2010), Kaldığımız Yer (2015) ve Yolun Gölgesi (2017) adlı öykü kitaplarının yanı sıra Dünyanın Uğultusu (2009), Soluk Bir An (2012) ve Belleğin Girdapları (2019) adlı romanları, Sınıfın Yenisi (2011) adlı gençlik romanı ve Çantasızlar Kampı (2016) adlı çocuk romanı ile Ateşe Atılmış Bir Çiçek/Yazarlar, Kitaplar, Okuma Notları (2012) isimli deneme kitabı yayımlandı. Doğup büyüdüğü Adana’yla ilgili yazılardan oluşan Adana’ya Kar Yağmış adlı kitabı derledi (2006). Barış Bıçakçı ve Ayhan Geçgin’le edebiyat üzerine yazışmalarından oluşan Kurbağalara İnanıyorum 2016’da yayımlandı. Öykü, deneme ve çevirileri çeşitli gazete, dergi ve seçkilerde yayımlanan Çelik, 1989’da Akademi Kitabevi Öykü Başarı Ödülü’ne, Gün Ortasında Arzu’yla 2008’de Sait Faik Hikâye Armağanı’na, Diken Ucu’yla 2011’de Haldun Taner Öykü Ödülü’ne, Kaldığımız Yer’le 2015’te Türkân Saylan Sanat Ödülü’ne layık görüldü.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here