Yazar: cemalumit

Öteki Soruşturmalar / Borges Metaforu

Jorge Luis Borges, çevresinde pek çok tartışma yaratılmış, sıradışı kişiliği ve kimliğiyle çoğunluğu şaşırtmış, bazen ne olduğuna karar verilememiş, nitelikli edebiyatın izinden gidenlerin sonunda yoluna düştüğü, çağımızın büyük yaratıcılardan biri olduğundan kuşku duyulmayan yazarlardan. Onu gene en son biz mi anladık, bilmiyorum, ama meraklılarının sayısındaki artışa bakarak sonunda anladığımızı söyleyebiliriz. Öteki Soruşturmalar’da yayımlanan ilk yazıyı

okumak için tıklayınız

Şiirin Bilge Sözü Cevat Çapan

Cevat Çapan’ın şiirini Dön Güvercin Dön’den bu yana tanıyorum. Demek ki iyi yerden başlamışım, diye düşünürüm, ama herkes oradan başlamadı mı? Kimileri için 1985’in hemen öncesinde tek tek yayımlamaya başladığı şiirlerinden sonra Dön Güvercin Dön de Cevat Çapan’ın şiirinin anlamını kavramak için yetmediyse, sonraki kitapları beklenebilirdi, ama şiirin ana damarında akan, aslında benzeri edebiyatımızda az

okumak için tıklayınız

Gracq ya da Bilinmeyenin Gizi ve Gerçekliği

Julien Gracq’ın tarihle kurduğu kan bağı coğrafya tutkusundan mı gelir? Gracq’ın ikisini birden içselleştirme biçimindeki yaratıcılığa bakınca, bunun düpedüz anlamlı bir bağdaşma olduğu görünüyor. Yoksa mekân, yer kavramlarıyla tarihsel bir hayat kurgusu Sirte Kıyısı’nda nasıl bu denli etkileyici biçimde birleşmiştir? Belli ki Gracq da bir zamanlar tarihe tutulmuş, roman yazarlığını tarihten ayrı düşünemez olmuştur. Öylece

okumak için tıklayınız

Edebiyatımızda Anne İmgesi

Roman sanatımızın çağdaşlık dönemecindeki ilk kilometre taşı olan Aşk-ı Memnu’nun, kişileri ve onların çevresinde oluşturduğu karmaşık ilişkilerle de ilk gerçek Türk romanı olduğunun anlaşılması için yarım yüzyıldan uzun bir zaman geçmesi gerekti. Yüzyılın hemen başında, 1900’de yayımlanan Aşk-ı Memnu, oysa kadınlar ve erkekler arasındaki alışılmamış ilişkileri konu etmiş, Adnan ve Bihter’in çevresinde bulunan öteki kadınlar

okumak için tıklayınız

FRIEDRICH NIETZSCHE: Felsefede “Akıl”

Felsefede “Akıl” 1 Soruyorlar bana, nedir filozoflardaki bütün bu alerji diye?… Sözgelimi tarih duygusu eksiklikleri, oluşun düşünülmesine bile duyduktan nefret, Mısırcılıkları.[17] Bir davayı tarihsellikten çıkarmakla, ona bir saygınlık kazandırdıklarını sanıyorlar, sub specie aeterni,[18] — bu davayı bir mumyaya dönüştürmekle. Filozofların binlerce yıldan beri kullandıkları her şey, kavram-mumyalarından ibaretti; gerçek olan hiçbir şey ellerinden canlı kurtulamadı.

okumak için tıklayınız

Sokrates’in Sorunu – FRIEDRICH NIETZSCHE

Sokrates’in Sorunu 1 Yaşam hakkında, tüm zamanlarda en bilgeler hep aynı yargıya varmışlardır: değmez… Her zaman ve her yerde aynı ses duyulmuştur ağızlarından, — kuşku dolu, efkâr dolu, yaşam yorgunluğu dolu, yaşama karşı direnme dolu bir ses. Sokrates bile demişti ki ölürken: “yaşamak — uzun süre hasta olmak demek: kurtarıcı Asklepios’a bir horoz borçluyum.” Sokrates

okumak için tıklayınız

Francis Bacon: YAPMACIK İLE İKİYÜZLÜLÜK ÜSTÜNE

YAPMACIK İLE İKİYÜZLÜLÜK ÜSTÜNEİkiyüzlülük tabansızlara yaraşan bir davranış yolundan başka bir şey değildir; çünkü gerçeğin ne zaman söylenmesi gerektiğini bilmek, yeri gelince de söylemek, güçlü kafa isteyen bir iştir; dolayısıyla, küçük politikacılar büyük ikiyüzlülerdir. Tacitus, “Livia’nın yaradılışı kocasının devlet işlerindeki ustalığı ile oğlunun ikiyüzlülüğüne uyar,” derken devlet adamlığını Augustus’a, ikiyüzlülüğü de Tiberius’a yaraştırır;1 öte yandan

okumak için tıklayınız

Francis Bacon: Mutsuzluk Üstüne

MUTSUZLUK ÜSTÜNESeneca’nın, Stoacıları andırarak söylediği, “mutluluğun sağladığı iyi şeyler özlenmeye değer, mutsuzluğunkiler ise övülmeye değer” (bona rerum secundarum optabilia, adversarum mirabilia)1 sözleri pek yüksek bir anlam taşır. Gerçekten de, mucize denilen şey, doğal güçleri altedebilmek anlamına geliyorsa, bu en çok mutsuzlukta görülür. Seneca’nın bir pagandan beklenemeyecek ölçüde derin anlamlı, daha önemli bir sözü de: “Gerçek

okumak için tıklayınız

Francis Bacon: Öç Üstüne

ÖÇ ÜSTÜNEİnsanın yaradılışı öç almaya çok yatkın olmakla birlikte, yasaların kökten söküp atmaları gereken vahşi bir adalettir öç; ilk işlenen haksızlık, yasalara bir karşı gelmedir ama bu haksızlığın öcünü almaya kalkışmak da yasayı hiçe saymaktır. Öcünü alan kişi düşmanıyla aynı olur, oysa hoşgörüp geçse düşmanından üstün duruma gelir, çünkü bağışlamak büyük adamlara özgüdür. Süleyman da,

okumak için tıklayınız

Manto ve “Toba Tek Singh” öyküsü

“Her gün böylesine bir merhametsizlikle dökülen kan kimin kanı?” diye hayıflanmıştı Urdu yazar Saadat Hasan Manto 14 Ağustos 1947’de Bombay’daki bağımsızlık kutlamalarına anlam vermeye çalışırken. Pakistan ile Hindistan bağımsızlıklarını iki ayrı ülke olarak ilan etmişti. Halk coşku içindeydi: “Hindustan Zindabad” (Hindistan sen çok yaşa) ve “Pakistan Zindabad” (Pakistan sen çok yaşa) tezahüratları, din namına işlenen

okumak için tıklayınız

Ölüm Hastalığı: Arzunun yazısı, yazının arzusu

En büyük yazarlar kaleme aldıkları şeyler üzerinden kendilerini bir başkalaşım devresine ya da oluş hattına sokanlardır. Evet, kuşkusuz ki büyük yazarlar var; mümkün en süperlatif anlamda büyük, bu bağlamda yazının kendisinde, “yazın kendisi”nde (the self of the writing anlamında) kendini kaybetmeyi imliyor; bu sağlandığı koşulda, bu şartla yazarı bir sıfat olarak niteliyor. Böylelerinin yazdıkları hiçbir şey

okumak için tıklayınız

Bir aşkın ve iki ömrün anatomisi

“Bir tür nehir söyleşi edasıyla akıp giden kitap sadece ikili arasında tarihe çoktan kayıtlı ilişki çerçevesinde şekillenmiyor doğal olarak. Her ne kadar yeryüzünün zihinsel serüvenine emanet edilen elli yıllık bir aşkın anatomisi hayli derin bir biçimde dile getiriliyorsa da, Beauvoir ve Sartre yalnızca bundan ibaret değil. Daha doğru bir ifadeyle, söz konusu elli yıla, bu

okumak için tıklayınız

Yaşar Kemal’in, Homeros’la ve Cervantes’le bağlantısı nedir?

“Teleskoplu destancı” Binboğa’dan başlayalım: “Olan 1949’da olmuştu” der yazarı. Oysa Binboğalar Efsanesi ezeli bir tükeniş, bir cennetten kovuluş destanıdır; ama her yanıyla gerçek bir öyküdür. Bin yıldır yaylağıyla kışlağıyla Binboğa’da yaşayan göçebe bir oba, gün gelir ayak bastığı her yeri, nereden çıktığını bilemedikleri birtakım mülk sahiplerince ele geçirilmiş bulur. Obanın bin yıl boyu sürdürdüğü göçebe yaşamı bırakıp

okumak için tıklayınız

Felsefenin ve bilimlerin teolojiden ayrışması hangi gereksinimlere yanıt olarak ne zaman gerçekleştirildi?

İnsanların doğaları, birbirleriyle ve manevi güçlerle olan ilişkileri, yarattıkları ve içinde yaşadıkları toplum yapıları üzerinde zihinsel çalışma yapabileceğimiz düşüncesi, en az yazılı tarih kadar eskidir. Ayrıca kuşaktan kuşağa kulaktan aktarılıp tarihin bir aşamasında yazıya geçirilmiş sözlü bilgeliği de unutmamalıyız.Bugün sosyal bilimler dediğimiz şey bu bilgeliğin mirasçısıdır. Ne var ki, sosyal bilim kendini bilinçli olarak vahiy

okumak için tıklayınız

Kuramsal fizikte “belirsizlik” ve “görelilik” durumları, gerçekliğin, algılanış farkına göre kişiden kişiye değişeceği anlamına gelir mi?

Çevremizde gördüğümüz dünyayı açıklamak için klasik fiziğin yeterli olduğu düşüncesi bir yanılgıdır. Maddeyi oluşturan atomaltı parçacıklar kuantum fiziği yasalarına göre davranırlar. Benzer biçimde biz insanlar da tekhücreli bir canlıdan milyarlarca yıllık bir süreçte evrimleştik. Dolayısıyla düşüncelerimiz etrafımızda gördüğümüz olaylara, dolayısıyla makrokozmosa göre şekillendi. Bize normal gelen olaylar makrokozmosun olaylarıdır. Oysa mikrokozmosta işler başka türlü gerçekleşiyor,

okumak için tıklayınız

Türk Romanında Dikenli Bir Karakter – İRFAN KARAKOÇ

Anladığımız insana düşmanlık besleyemeyiz.(Oscar Wilde) Düşmanlarımızı asla anlayamayız.(Kirpi Reşat) Kirpi, Sulhi Dölek’in 1997 yılında yayımlanan ve “Türkiye İş Bankası 1996 Yılı Edebiyat Büyük Ödülü”nü alan romanı. Roman, 2008 yılında aynı adla bir sinema filmine de uyarlandı. 1948 yılında İstanbul’da doğan Sulhi Dölek, 1989 yılına kadar Deniz Kuvvetleri’nde yüksek mühendis olarak çalışmış ve yarbay rütbesiyle emekli

okumak için tıklayınız

Lazarus – Tanrı Oyuncağı – Fırat Devecioğlu

Yazar, eğitmen, yapımcı ve kültür girişimcisi Fırat Devecioğlu’nun yeni kitabı “Lazarus – Tanrı Oyuncağı” Destek Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. Lazarus – Tanrı Oyuncağı ana karakterin sıradan bir fotokopiciden, kendi içindeki karanlıkla yüzleşen bir katil olma yolculuğunu ele alıyor. Bu süreç, hastanede geçirdiği dönem ve orada yaşadığı olaylar aracılığıyla dramatik bir şekilde tasvir ediliyor. Devecioğlu, okuyucuyu etkileyici

okumak için tıklayınız

Mitsel Paradigmadan Dizisel Müziğe Adrian Leverkühn’ün Yolculuğu – KAYA TOKMAKÇIOĞLU

Siyasal roman, yazarın, siyasetin genel ilgi alanıyla edebiyatın özel alanlarını uygun bir biçimde uzlaştırmasını gerektirir. Siyaset çoğu zaman sistematik olduğu ve sorunlara mutlak yanıtlar bulmaya çalıştığı için, çelişkinin önemli bir unsur olduğu ve karmaşık bir yapıya sahip olan edebiyatla kan uyuşmazlığı içindedir. Siyasal romancının görevi ise bu kan uyuşmazlığını ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Yirminci yüzyılın önemli

okumak için tıklayınız

“Çağdaş Türk Romanı” Üzerine Düşünceler – BİLGE KARASU

Sunu Bir süredir, Bilge Karasu’nun Türkçeye çevirdiği metinlerin izini sürmekteyim. Bu çerçevede 1950’li yıllarda yayımlanmış süreli yayınlar da ister istemez ilgi alanıma girdiler. Bunlardan biri de Vatan gazetesinin, 26 Temmuz 1953’ten başlayarak Pazar günleri “Pazar İlavesi” içinde yayımlamaya başladığı Vatan Sanat Yaprağı oldu. Aslında bu cümlenin arka planında –Vatan Sanat Yaprağı üzerine ayrı bir yazıda

okumak için tıklayınız

Virginia Woolf Romancılığı – PINAR GÜNER

Modernist İngiliz romanının öncülerinden Woolf’a göre “yazar tutsak olmasaydı, yapıtlar gelenek üzerine değil, kendi duyguları üzerine kurulurdu. Kaldı ki gerçek yaşamda insan ruhu, başat olarak, geleneksel romana zorla sokulan güldürü, ağlatı, sevgi öğelerinden değil; sağanak halinde üzerine boşalan izlenimlerden oluşur.” Bu saptamadan hareketle Woolf, hayatı boyunca insanların nasıl düşündüğü, hissettiği ve bunun edebiyata nasıl yansıtılabileceği

okumak için tıklayınız