Batı ve Laiklik / Küresel Çağda İslam 1 – Faik Bulut

Küreselleşmenin öteki adı “ABD hegemonyası” olarak karşımıza çıktığında, Müslüman ve Hıristiyan toplumların tarihten gelen karşıtlığı teoriden pratiğe dönüşmeye başladı. Buna “medeniyetler çatışması” diyenler oldu. Faik Bulut, “Küresel Çağda İslam” dizisinin ilk kitabında “Batı ve Laiklik” kavramlarını irdelerken bir yandan Batı’nın önyargılarını, öte yandan Doğu’nun hiç de masum olmayan mazlumluğunu sorguluyor.

ÖNSÖZ
Yunus Emre, ?Ol mahiler ki derya içredürler, derya bilmezler!? demiş. Bu özdeyişten esinlenerek, biz de, ?Ol aydınlar ki İslam dünyasında yaşarlar, İslam?ı bilmezler!? diyoruz. Her kesimden aydın ve düşünürler olarak, öteden beri içinde bulunduğumuz ve bir parçası olduğumuz İslam dünyasını yeterince kavrayabildiğimiz söylenemez. 22 Temmuz 2007 genel seçimlerini %47?ye yakın bir oyla kazanan Adalet ve Kalkınma Partisi?nin başlattığı anayasa değişikliği çalışmalarının hemen ardından ?Türkiye Malezya olur mu?? ve Batıcı liberal akademisyen Şerif Mardin?in ortaya attığı ?mahalle baskısı? (İslamcı kesimlerin toplumu kuşatması) meselesinin günlerce medyada tartışılması; bağlı olarak basın mensuplarının adeta çıkarma yaparcasına Malezya?ya akın edip ?Malezya olabilir miyiz?? sorusunun yanıtını aramaları, aslında hem yaşadığımız toplumu hem de İslam dünyasını ne kadar az tanıdığımız hakkında fikir verebilir.
İrdelenmesi gereken şu tür sorular hep önümüze çıkacaktır: Küresel çağda İslam?ın konumu ve onun küreselleşmeyle etkileşimi hakkındaki fikirlerimiz neye dayanıyor? Müslüman toplumları yerindeki gözlemlerimizle mi, yoksa Batı üzerinden ve küresel bakış açısıyla mı değerlendiriyoruz? Türk-İslam, İran-İslam veya Arap-İslam sentezleri, niçin birer Amerikan-İslam, Euro-İslam sentezine dönüştüler? Avrupa?yı mekân tutan gelenekçi bağnaz Selefi akımlar ile siyasal yanı ağır basan Müslüman Kardeşler hareketinin yanı sıra, özellikle İngiltere?nin başkentinde yoğunlaşan militan eylemci İslamcılar (el Kaide yandaşları dahil) nereden çıktılar; Batı değerlerinin kalelerinden biri sayılan Londra?yı, İslami değerlerin hüküm sürdüğü Londonistan?a nasıl çevirdiler? 2007 yılının ilk 6 ayı içinde ?Avrupalı Müslüman topluluklar arasında 16-30 yaş grubundan 300 militanın yakalanması ve 4000 kadarının da bir şekilde eylem ve teröre bulaşma? ihtimalinin yüksek olmasının (bkz. Ed Husein, Islamists in Europe) nedenleri nelerdir? İngiltere gibi bir ülkede, ?Beyaz ve Müslümanlar? ayırımının yapılması, İslamcılık denen şeyin oradaki yabancının (göçmenin, mültecinin, vs) yani ikinci sınıf vatandaşın kimliğinin ayrılmaz bir parçasına dönüşmesi sıradan bir olay mıdır? Sadece Londra?da 219 Cihatçı grubun varlığı basit bir rastlantı mıdır?
Fethullahçılar, İngiltere?nin başkentinde 25-27 Ekim 2007 tarihleri arasında düzenlenen konferansta, (Lordlar Kamarası gibi seçkin bir mekânda ve çok sayıda Batılı İslam uzmanının tebliğ sunduğu bir ortamda) neden laikliği yeniden yorumlama ve Avrupa ile kaynaşma noktasında yoğunlaşıyorlar? Türkiye?deki laiklik ve din tartışmalarına ek olarak başta ABD olmak üzere, Batı?nın küresel siparişlerine uygun bir İslam sentezi imal edilmeye çalışılması rastlantısal bir olay mı? Keza, başta Fethullahçılar olmak üzere bazı cemaatlerin Türkiye?de futbol gibi popüler spor sektörü ile basın-medya organlarını denetim altına almalarının küreselleşme, mafyalaşan ekonomi ve çeteleşme süreciyle bir ilintisi var mıdır? Serbest piyasanın merkezi sayılan ABD?deki kimi (Moon gibi) tarikatların lobi faaliyetlerinin yanı sıra büyük basın ve spor dallarında at oynatmaları, Türkiye?deki bazı tarikat-cemaat çevrelerine örnek mi oluyor? Genel anlamda mafya-tarikat işbirliği modeli, küreselleşmenin ithalat kalemlerinden mi sayılıyor? Fethullahçılar tarafından dönemsel olarak düzenlenen (farklı kesimler arasında diyalog ve uzlaşma arayışına yönelik olduğu iddia edilen) Abant Toplantıları?nın küreselleşme ve dünyanın Amerikancılaştırılması ile ilintisi var mıdır? Türkiye?den düzenlendiği söylenen bu tür konferansların zaman zaman ABD?de toplanması ve bir ölçüde oradan
yönetilmesinin anlamı nedir? İngiltere Lordlar Kamarası (25-27 Ekim 2007) ile ABD?nin Texas Üniversitesi?nde (3 Kasım 2007) Fethullahçı kesimlerce gerçekleştirilen toplantılara katılan yabancı akademisyenler, Fethullah Gülen hareketi için, neden küreselleşme çağına uygun ?market İslamı, siber-İslam, sevgi Cihadı? gibi tanımlar kullandılar?
İslam deryasındaki dip dalgaları, değişim ve dönüşümler nelerdir; gelişmelere ilişkin tartışmaların ekseninde neler var? Pakistan?ın başkentindeki Lal Mescid neden salt cami işlevini görmekle yetinmedi; tam tersine, köktendinciliğin bir odağı olarak devlete meydan okudu? Askeri operasyon sırasında (Temmuz 2007) bu camiyi ölümüne koruyan medrese öğrencileri, niçin burayı askeri karargâh gibi kullandılar? Pakistanlı Taliban?ın kalesi sayılan Lal Mescid?in düşmesiyle birlikte kabile bölgesi Veziristan halkı neden askeri birliklere saldırıp, işgal ettiği birçok camiye ?Lal Mescid? adını verdi? Somali?deki siyasi-sosyal boşluğu geçici olarak doldurmaya çalışan Şeriat Mahkemeleri, ülkenin kaderinde nasıl söz sahibi oldular? İsrail savaş makinesi karşısında direnen Lübnan Hizbullah örgütü, bu gücünü nereden aldı? Pakistan?da Kur?an ile evlendirilen kadınlar ve Afganistan?da 3 yaşındaki kızların bile nişanlandırıldığı yaygın çocuk evliliklerini sadece şeriat kurallarına bağlamak mümkün mü? Mısır?da (belli ölçüde Sudan ve Yemen?de) sosyal bir fenomen haline gelmiş olan kadınların sünnet edilmesi olayı yalnız İslami bir buyruk mudur?
Uğradığı tecavüz sonrası hamile kalan küçücük Hind?in yaşadığı bu iğrenç olay (Temmuz 2007) kamuoyuna yansıdıktan sonra, Mısırlı kadınlar arasında tesettüre bürünenlerin sayısındaki büyük artışın anlamı nedir? Mısır Kadın Hakları Merkezi?nin açıklamasına (bkz. el Arabiya TV.net, 27 Ekim 2007) göre, ülkede her saat başı bir tecavüz olayı yaşanıyor. Kadınları taciz etme olayları, toplumun bünyesini kemiren sosyal bir kansere dönüşüyor. Suudi gazetesi el Riyad, 7 Ekim 2007 tarihli şöyle bir haber verdi:
30 yıllık evli erkek, bu süre zarfında yüzünü dahi göremediği eşini, uykuda yakalayıp peçesini kaldırmış. Tam o sırada kızılca kıyamet kopmuş ve uyanan kadın, ?iffetine halel getiren? bu davranıştan ötürü kocası aleyhinde Şeriat Mahkemesi?nde boşanma davası açmış! Bir Suudi kanalı, bu olayın münferit olmadığına ve sayısız Suudi erkeğinin evli oldukları halde eşlerinin yüzlerini bir türlü göremediklerine dair bir dizi haber yaptı. (bkz. el Arabiya.net, 8 Ekim 2007) Peki, bütün bunların gerçek sebebi şeriat kuralları mı yoksa töreler midir?
Hamas örgütünü Filistin?de kitleselleştiren ve aynı zamanda onu kibirli kılıp Gazze bölgesinde neredeyse ayrı bir İslamcı devletçik/beylik kurmaya iten şartlar nelerdir? Türkiye?de pek sevilmeyen hatta hakaret içeren deyimlerle anılan Ticani tarikatı şeyhlerinin desteğini alabilmek için, Fas ile Cezayir arasında süregelen gizli/açık diplomatik savaşı nasıl açıklamalı?
Bütün bu soruların açık ve doyurucu yanıtları yoktur!
Filistinli Marksist bir liderin deyimiyle, ?yaşam denizi sürekli kendini yeniler ve siz bu denizde yüzmek istiyorsanız eğer, kendinizi her an yenilemek zorundasınızdır.?
Dünyaca tanınmış Amerikan dergisi Newsweek?in 8 Kasım 2004 tarihli nüshasında Carla Power imzasıyla ilginç bir makale yayınlandı: ?The New Crusade? yani ?Yeni Haçlı Seferi?. Yazının alt başlığı şöyleydi: ?Muhafazakâr Hıristiyanlar, Vatikan ile militan İslamcılar, laik Avrupa?da elbirliğiyle Allah uğruna mücadele veriyorlar!?
Makalenin akışı içinde anlatılmak isteneni mealen özetleyebiliriz: İslam-Batı eksenli uygarlıklar çatışması, Avrupa açısından güçlü dindarlıkla militan laiklik arasındaki çatışmadan daha az önemlidir. Komünizmin çöküşünden sonra, muhafazakâr dindarlar (Katolik ve Müslümanlar), mevcut laikliği baş düşmanları olarak görüyorlar: Kilise üyeliği sayısında düşüş var; aile bağları çözülüp küçülüyor; Avrupa Parlamentosu gay (erkek eşcinseller) evliliklerini kabullenmenin zeminini hazırlıyorlar. İlk raundu laikler kazanmış gibi görünseler de, 30 milyon Müslüman?ın yaşadığı Avrupa?da dindarlar yeniden kavgaya başladılar. Polonya, Slovakya ve Malta gibi ülkelerin Avrupa Birliği?ne üye alınmalarıyla birlikte, Katolik Kilisesi kavganın öncülüğünü yapıyor. Kardinal (şimdiki Papa?F.B.) Joseph Ratzinger, ?İslam?a hakaret olur kaygısıyla AB?nin Yahudi-Hıristiyan köklerinden bahsedilmemesi ve bunun yerine sadece Avrupa Ruhu?na vurgu yapılması? yolundaki kararı eleştirerek, ?İslam?a hakaret olarak görülmesi gereken asıl şey, Tanrı?ya saygının eksikliğidir,? dedi.
İslam dünyasının en yaygın örgütü olan Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketi, Avrupa?yı ?Dar-ül Harp? (Müslümanların savaşması gereken ülkeler) olmaktan çıkartıp, ?Dar-ül Sulh? (İşbirliği yapılması gereken ülkeler) kategorisine koydu. İhvan bu kıtadaki Müslümanları, Avrupa vatandaşlığını benimsemeye, orada tebliğ (İslami misyonerlik) görevini yapmaya çağırdı. Avrupalı dindar/dinci kesimler, Müslüman ve ılımlı laikler arasından kendilerine müttefik bulma arayışına girdiler. Bunlara göre Avrupa ahlaki bir kriz içindedir. Muhafazakâr dinciler Tanrı adının Avrupa Anayasası?nda zikredilmesi noktasındaki mücadeleyi kaybettiler ama daha kapsamlı bir zafer kazandılar. Anayasa?nın 51. maddesine şöyle bir ibare koydurmayı başardılar: ?Kiliseler, AB ile açık, şeffaf ve düzenli diyaloğa girebilir.?
Avrupa?daki Selefiler ile İhvan hareketi mensupları dışında (el Kaide benzeri) eylemci/militan köktendinci İslamcılar ise Avrupa?yı sadece savaşılacak Dar-ül Harp olarak görmekten öte bir bakış açısına sahipler: Onlara göre Avrupa?da yaşayan on milyonlarca Müslüman?ın varlığı, bu yaşlı kıtanın bazı ülkelerini, zor veya tebliğ yoluyla bir ?İslam diyarı? haline dönüştürmeyi mümkün kılabilir.
Fransa Müslüman kızların (okul gibi kamu kurumlarında?F.B.) türban takmalarını yasaklarken, Paris Başpiskoposu bu kararı destekledi. (Fransız Liberation gazetesinin bir haberine göre) ülkede yaşayan Müslüman gençlerin dinleriyle övündüklerini duyan Fransız akranları, tereddüt etmeksizin ?Ben de Hıristiyan?ım? diyerek övünebiliyorlar. Sorbonne Üniversitesi tarafından yayınlanan Avrupa ve Din kitabının yazarı Jean-Paul Williame, şu noktayı vurguluyor: ?2001 nüfus sayımında İngiltere?deki Müslüman topluluklar, sayım sırasında ?dinsel kimliklerinin kayda geçirilmesi için? sıkı bir lobi yaptılar. İslam, kiliselerdeki Hıristiyan cemaatin sayısının artmasına yol açtı. Bu, yeni bir dinsel şekillenmedir.?
Aicha Lemcine (Ayşe Lemsin) Cezayirli bir yazar ve gazeteci olup, Haklar, Edebiyat ve Kalkınma için Dünya Teşkilatı (Women?s WORLD: Kadınlar Dünyası) isimli kuruluşta başkan yardımcısıydı (1995). American Educational Trust (AET) Dış İlişkiler Komitesi, çok sayıda eski Amerikalı diplomat, üst düzey devlet görevlisi, Kongre üyelerinden oluşuyor. Lemsin, AET tarafından yılda dokuz kez yayınlanan Washington Report On The Middle East Affairs dergisinin Haziran 1995 tarihli nüshasında İslam ve Batı ilişkilerini irdeledi. Yazı, Oklahoma kentindeki Murraha Federal Building?e yapılan sabotaj (Nisan 2004) üzerine bu eylemin İslamcılar tarafından yapılmış olabileceği yönünde Amerikan kamuoyunda oluşan genel kanı/sanı gerekçe edilerek kaleme alınmıştı. Kitabımızın sunuşunu ilgilendirdiği kadarıyla, Cezayirli yazarın makalesini şöyle özetlemek mümkün:
?Soğuk Savaş?ın sona ermesi, ?tarihin sonu? ve (beklenen) ?bir kurtarıcının gelmesi? yani daha güvenli bir dünya olacağı biçiminde bir sanıya yol açtı. Bunun yerine yerel ve bölgesel çatışmalar, iç savaşlar ve etnik gerginlikler meydana geldi. Dinsel köktendincilikler (Yahudi, Hıristiyan, İslam ve Hindu) hızla gelişti. Bu eğilim, dünya ölçeğinde kadınlara, dini ve etnik azınlıklara zulmetme temelinde bir politik dışlama biçiminde kendini gösterdi.
?Bu nahoş tablo karşısında uzmanlar, din adamları ve sıradan kimseler arasında tek tanrılı dinlerin diyaloğu yönünde bir hareketlenme oldu. Zira bu tür görüş alışverişleri, gerileme ve tecrit
politikalarının önünü tıkıyor. Aynı zamanda konuya vakıf olanlar ırk, etnik ve kültürel eksenli anlaşmazlıkların çözümü için köktendinci hareketleri incelemeye gayret ediyorlar. Ancak amaçları bu hareketleri mahkûm etmek değil, gerçekten onları tanımaktır. Tarihçi, filozof, din âlimleri ve yazarlar gerginlikleri azaltmak ve radikal çağrıları önemsiz kılmak için bilgi ediniyorlar. ?İslami köktendincilik? meselesi, başkent Washington?da hem Beyaz Saray hem de İslam uzmanı akademisyenler tarafından İslam-Batı düzleminde ele alınıyor. İslami gelenek içindeki manevi gücün dışavurumu konusunda en yetkin yorumcu (İranlı) din âlimi, filozof, sufi şeyhi Seyyid Hüseyin Nasr?dır. O, aynı zamanda George Washington Üniversitesi?nde İslam Araştırmaları profesörüdür. Profesör Nasr?a göre, köktendinci hareketler gelenekçi İslam?dan bir kopuşu ifade eder. Çünkü onların başvurdukları şiddet, İslam?daki barış, huzur ve uyum kuralıyla bağdaşmaz. Bağnazlığın panzehiri, bizzat İslam içinde ve Müslümanların elindedir. Nasr, Washington Post?a yaptığı bir açıklamada, ?Umut, dindar ve muttaki (Allah?tan korkup onu seven) Müslüman aydınların modernitenin tehlikeleri karşısında İslam?ı yeniden düşünme sürecine girmeleriyle başlamıştır? diyor. İslam dairesi içinde çalışan bu aydın grup, çok uzun zamandan beri tecdid (dinde yenilenme) ve ıslah (reform) gibi içsel bir (dini) külliyat geleneğine sahiptir. Müslüman entelektüel küme, sekülerizm (laiklik) büyüsüyle büyülenmiş ve Müslüman toplumlara Batılı çözümleri getirme gayretinde olan Müslüman (kökenli) düşünürlerin tersine bir noktadan meseleye yaklaşıyor. Çünkü bu (Batıcı) aydın/düşünür takımının kitlelerle bir bağı bulunmaz,? dedi.
?Tasavvufi bir tefekkürü temel alan Sufi Seyyid Hüseyin Nasr, şu konuya vurgu yapıyor: ?Fikirsel, metafizik ve ruhani/manevi boyutlarıyla yenilenmiş bir tasavvuf olmadan İslam?ın fikirsel yenilenmesi imkânsızdır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki ilişkilerde inançsal alışverişlerde bile iman ve ruhanilik gereklidir.?
?Bazı Amerikalı ve Avrupalı uzmanlar, İslam ve Batı dünyası arasında tartışma köprüsü kurma çabasındalar: En başarılı örneğini Georgetown Üniversitesi Müslüman-Hıristiyan Uzlaşma Merkezi oluşturuyor. John Esposito, Yvonne Haddad, Fethi Osmat ve John Voll gibi akademisyenler Amerikalılara İslam dinini, Müslümanlara da Amerika?yı açıklayıp yorumluyorlar. Akıllı araştırma ve hoşgörü zeminindeki bu gayretler, ABD ile Avrupa?da şeytanlaştırılmış ?yeşil tehlike? olarak algılanan ve İslam?ın Batı uygarlığının temellerini tehdit ettiğinde ısrar eden kesimlerin ezberini bozmaya yönelikti. Başka Amerikalı akademisyenler ise dinlerarası diyaloğa önem verirken, ?İslamcılık? ile İslam dinini birbirine karıştırmamak gerektiğine işaret ediyorlar. İslamcılık her vesile ve yöntemle mücadele edilmesi gereken bir olgudur; oysa İslam ile diyalog kurulabilir. Daniel Pipes ile Halid Duran bu yorumun ileri gelen iki ismidir. Halid Duran, Fas-İspanya kökenli melez Müslüman bir ailenin İspanya doğumlu bir mensubu olup, Avrupa?da Doğu dilleri ve Pakistan?da ise İslam ilahiyatı eğitimi aldı. Asya, Afrika ve Avrupa?daki birçok üniversitede dersler verdi. Türkçe, Arapça, Farsça, Urduca?nın yanı sıra İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca biliyor.
?Washington Report dergisiyle bir söyleşisinden anladığımız kadarıyla Duran meslektaşı D. Pipes ile kendisini şöyle tanımlıyor: ?Söylentilerin tersine, Arap karşıtı düşman şeytanlar değiliz. Sadece İslamcılara karşıyız. İsrail ajanı değilim fakat koyu/katı bir İsrail yandaşıyım.?
?Politik düşüncelerimiz farklı olsa da Duran?ın şu görüşünü paylaşırım: ?İslamcı kesimler ve liderleriyle, kendi ülkelerinde ve onların kullandıklar dini literatür (özgün üsluplarıyla) temelinde görüşüp konuşmalıyız; tartışmalıyız. Ömer Tılmisani (Mısır Müslüman Kardeşler hareketi eski lideri; öldü-FB.), M. Hüseyin Fadlallah (Lübnan Hizbullah örgütünün ruhani lideri) ve Hasan el Turabi (Sudanlı İslamcı lider ve teorisyen) gibi şahsiyetlerle görüşme sürecinde Sudan?da Mahmud Muhammed Taha ile karşılaşmıştım. Kendisi Cumhuriyetçi Kardeşler isimli liberal küçük bir partinin başkanıydı. İslam?ın seküler bir yorumunu yapıyordu. Onun İslam?a ilişkin bu devrimci vizyonu (bakışı), birçok gelenekçinin gazabına uğradı: ?Allah düşmanı? ilan edilerek, Sudan Devlet Başkanı (radikal İslamcılara dayanarak ülkeyi yöneten diktatör?F.B.) Cafer el Numeyri yönetimince 1985?te idam edildi. (Bu diktatörün) o zamanki Adalet Bakanı ise, (Müslüman Kardeşler meşrepli İslamcı bir partinin lideri) Hasan el Turabi?ydi.
?Duran, İslamcılığı açıkça Avrupa?daki faşizme benzetiyor ve kendine özgün bu tanımını yaşadığı tecrübelere dayandırıyor. O 1960?larda Almanya?da bir üniversitede profesör iken, bir Müslüman cemiyetinde genel sekreterlik yapmış; cemaatin arasına karışmış ve Müslüman olmuş. 1964?te Ortadoğulu (Suriyeli, Iraklı ve Mısırlı gibi) öğrenciler adeta ülkeye akın etmişler. Onlar şimdiye kadar öğrenilip uygulanan İslam?ın ?gerçek İslam? olmadığını ileri sürmeye başlamışlar. Bu nedenle göçmen işçilerle öğrenciler arasında kavgalar çıkmış. Yetkililer, İslam merkezini kapatmak zorunda kalmışlar. Öğrencilerin bu despot tutumlarından sonra, Duran Avrupa faşizmini inceleyip İslamcılıkla karşılaştırmaya başlamış. Duran İslamcılığın en kaba, en vahşi ve en gerici biçiminin Almanya?da ortaya çıktığını keşfetmiş. Kendi deyimiyle aktaralım: ?Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketiyle Avrupalı faşizm arasında birçok benzerlik bulunuyor. İhvan?ın kurucu önderi Hasan el Benne, hareketinin üstünlüğüne sevdalıydı. Muhtemelen o, ideolojisinin ırkçı sonuçlarını hiç anlamadan, liderlik/önderlik sisteminin cazibesiyle büyülenmişti. Aradaki biricik fark şuydu: Alman faşistleri ırk meselesine yoğunlaşırken, İhvan mensupları din noktasına vurgu yapıyorlardı.?
?Duran, İslam?ın daha hoşgörülü yüzünü 1950?lerde keşfetmiş; Sarayova?daki (Bosna) Büyük Cami imamı Haris Silacdiç?i tanıdıktan sonra, ?Bosnalıların Müslümanlığı bir harika!? diye bağırmış. Tasavvuf ağırlıklı Bosna Müslümanlığı yüzünden, savaş sırasında oraya yardıma giden Bosnalı olmayan İslamcılar ?köktenci? amaçlarına ulaşamamışlar.
?Duran görüşlerini şöyle sürdürüyor: ?İran gibi ülke ve kesimlerin hoşuna gitse de, eski Sovyetler Birliği ayarında Batı?ya yönelik bir İslam tehdidinden söz edilemez. İslamcılığın esas tehlikesi Batı?ya değil, bizzat İslam dini ve milyonlarca Müslüman?ın kendisinedir. İslamcı hareketler Müslümanlara karşı şiddet kullanmasalar bile, onlara manevi zarar veriyorlar; dünya çapında nefret edilmelerine neden oluyorlar. Diğer dinsel azınlıkları da barındıran İslam ülkeleri için en iyi çözüm laikliktir. Fakat ?tanrıtanımazların dini? olarak algılanan laiklik, her derde deva olamaz. Geleneksel İslam, modern düşünce yöntemleriyle birlikte ele alınırsa, İslamcıların ?süper/üstün? ideolojisine alternatif yaratılabilir. Modern ve gelenekçi İslamcılar arasında çatışma yahut diyalog seçeneğinden hangisinin öne çıkacağı, iki tarafın birbiriyle yapıcı ilişki kurup kurmamasına bağlıdır. Hasan el Turabi gibi köktendinciler bir yandan diyalog oyunu oynarken, diğer yandan karşı tarafla bağları koparıyorlar. O halde mesele İslamcıların sarf ettikleri güzel sözlerde değil, pratikte ne yapıp ettiklerindedir.?
Yukarıdaki uzun alıntının özü şudur: El Kaide, Hizbullah, Hamas, vs. türü köktendinciliğe hayır; Amerikan imalatı cemaatçi neoliberalizm ile ılımlı İslam?a evet! Günümüzde AKP (Türkiye), AKP (Fas), Müslüman Kardeşler (Suriye, Yemen, Kuveyt, Cezayir, Irak ve Mısır), İslami Rabıta ve Cemaati İslami (Pakistan) bunların tipik temsilcileri sayılırlar. Artık Türk-İslam, Arap-İslam, Pakistan-İslam gibi yerel (milli-dini) sentezlerin yerini, daha küresel olanı almıştır: Euro-İslam, Amerikan-İslam sentezi! İkisi (yerel ile küresel sentez) arasında diyalektik bir bağ vardır: Birincisi, ikincisine zemin hazırlamış; ikincisi, birincisini desteklemek suretiyle bugünkü başarısını evrensel kılmıştır.
Yakın dönemde yaşanan somut bir örnekten yola çıkalım:
Lordlar Kamarası, ayrıca dünyanın en ünlü ekonomi üniversitesi, London School of Economics ve University of London. İkisi üniversite, diğeri İngiltere Parlamentosu?nun öteki kanadı. Bu üç yerde 25, 26 ve 27 Ekim tarihlerinde bir toplantı düzenleniyor. Toplantının adı şu: ?İslam Dünyasındaki Değişime Gülen Hareketinin Katkısı.? Toplantı ya da konferans, her ne ise, bunu düzenleyenler arasında birkaç başka İngiliz üniversitesi ile Londra Ortadoğu Enstitüsü de var. Konferansın ilanı Amerika?da yayınlanan bir dergide yer alıyor. Konferansın konularına genel olarak değinilen ilanda, ?laikliğin Fethullah Gülen tarafından yeniden yorumlanması ve Gülen hareketinin Avrupa ile İslam?ı kaynaştırmaya katkısı? ön plana çıkıyor. (Yalçın Doğan, Hürriyet, 13 Ekim 2007; ayrıca bkz. Zaman gazetesi, 25 Ekim 2007)
Daha evrensel nitelikte olan üç örnek verelim: Bir; Alman Konrad Adenauer Vakfı ile Ürdün Merkezli Quds Li?lderaset (Kudüs Araştırmalar Merkezi) işbirliğiyle başkent Amman?da düzenlenen konferansta (1-2 Eylül 2007) küreselleşme çağına uygun dini kararlar alındı. Mısır, Ürdün, Kuveyt. S. Arabistan, Pakistan, Endonezya, Malezya, Kenya, Yemen, Lübnan, Filistin ve Fas?ın da aralarında bulunduğu 20 ülkeden çok sayıda Müslüman din adamı, İslami şahsiyet ve düşünürün katıldığı konferansın başlığı şuydu: ?Demokratik Sivil İslami Söyleme Doğru?. Gündemin ana konusu ise ?Politik İslami Değerlerin Kurallaştırılması? idi. Katılımcıların büyük bir kısmı, Batı ile diyalog içine girmekten yana tavır aldı ve küreselleşme sürecine eklemlenmeyi amaç edinen ılımlı İslam projesini destekledi. İslami hareketlerin, siyasi hayata katılmaları yolunda çağrı yaptı. Sonuç bildirgesinde şu önermelere yer verildi: ?Arap dünyasındaki demokratik değişimler şunu gösterdi ki, İslami hareketlerin politik hayata katılması sağlanmadan demokratik süreç tamamlanmış sayılmaz ve hatta geriye gidebilir. İslam, belli bir yönetim biçimi/tarzı belirlememiştir. İslam?ın öngördüğü devlet, esasında sivil ve yetkileri sınırlı olan bir devlettir. Buna göre, devleti fıkıhçılar (din hukukçuları), din âlimleri veya adamları
ve askerler yönetmez; siviller yönetir. Dolayısıyla İslam?da devlet biçimi ucu açık bir mesele olup içtihad etmeyi gerektir. İktidarın birincil kaynağı ümmet?tir (veya millet/ulus); iktidar dönüşümlü olmalı ve kimsenin tekelinde kalmamalı. Bireyin devletle ilişkisi, yurttaşlık temeline dayanmalıdır. Irk, din, mezhep, renk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün yurttaşlar böyle bir devlet yönetiminde eşit muamele görmeliler. Kadınların kamu/devlet yönetimine katılmaları teşvik edilmelidir. Kadınlar, devlet başkanlığı ve yargı dahil erkeklerle eşit hak ve görevlere sahip olmalıdırlar.?
Katılımcıların büyük bir bölüğü, gayrimüslimlerin her türlü hukuktan yararlanması ve bu düzlemde ikinci sınıf yurttaş (uyruk) anlamına gelen ?Zimmet Ehli? kavramının kullanılmaması yönünde alınan bir kararı destekledi ancak buna itiraz edenler de oldu. Keza, ?dini kurumların diğer kurumlardan ayrılması? tavsiye edildi. Fakat İslami hareketlerin kimi temsilcileri, ?laiklik? olarak algıladıkları (özellikle Türkiye?deki AKP modeli olarak gördükleri) bu tavsiyeye şiddetle karşı çıktılar. Müslüman Kardeşler geleneğinden gelen kimi Ilımlı İslamcılar, alınan karar ve tavsiyelere şerh koyup kuşkularını belirttiler. (El Hayat, 9 Eylül 2007)
Amman?daki konferans eksenindeki tartışmaya bir ek yapalım: Mısırlı Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketi, kadınlardan devlet başkanı olamaz ve gayrimüslimler (Kıptiler) asla devletin başına getirilemezler? yolunda bir açıklama yaptı. (El Quds el Arabi, 18 Ekim 2007) Aynı hareket, Mısır kamuoyunun beğenisine sunduğu yeni bir siyasi parti programında ?devlet kurumlarının üstünde yer alacak bir Âlimler (Fıkıhçılar) Kurulu?nun varlığını da öngörüyordu. Mısırlı aydınlar program için, ?Yahu, bu düpedüz teokrasidir; din devleti kurmayı amaçlamaktadır,? diyerek eleştirilerini yoğunlaştırınca, hareketin yönetimi ?demokratikleşme program taslağını yeniden gözden geçireceğini? ilan etti. Öte yandan, İngiltere?deki farklı İslamcı kesimlerin programa ilişkin görüşlerini almak üzere Londra?ya giden bir İhvan heyeti, yoğun eleştirilerle karşılaştı. Başka ülkelerdeki İhvan hareketi mensuplarının bir bölüğü, bu gelenek içinde bir ?açılım ve reform? sayılan yeni politikayı benimserken; bazıları bu değişikliği, ?hareketin onlarca yıllık çizgisinden bir sapma? olarak değerlendirdi. Cezayir Huzur Partisi temsilcisi Abdülmecid Munasara, yeni açılımı ?yetersiz? ve ?devletin temel niteliği (İslami devlet olup olmadığı) konusunda muğlak? buldu. Tunus el Nahda Hareketi önderi Reşid el Ğannuşi ise, ?devlet başkanının mutlaka Müslüman biri olması? kuralını, demokratik teamüller açısından eleştirdi. El Ğannuşi?ye göre, ?gayrimüslim ve kadından devlet başkanı olamaz? kuralını destekleyen herhangi bir dini nass/metin (veya şeriat kuralı) bulunmuyor. (BBCNews, Arapça bülteni, 29 Ekim 2007) Keza, İhvan içinden bazı sorumlular, ?iktidara gelirsek, İsrail ile Mısır arasında imzalanmış anlaşmaları gözden geçirip halkoyuna sunacağız? demek suretiyle, izleyegeldikleri ?İsrail karşıtı politikadan vazgeçilebileceğinin? işaretlerini verdiler. Açıklama, İslamcı kesimde sarsıntı yarattı; İhvan yönetimi, ?bizim sözlüğümüzde İsrail diye bir sözcük yoktur? yolundaki açıklamasıyla çevresini teskin etti. (El Cezire.net, 23 Ekim 2007)
İki; İslam Dünyası Birliği (diğer adıyla şu ünlü Rabıta) ve İsveç Enstitüsü?nün İskenderiye şubesi, Mısır?da Batı-Doğu diyalogu için ortak bir konferans düzenlediler. 13 İslam ve Avrupa ülkesinden onlarca din adamı ve uzmanın katıldığı konferansta, ?Dünya Sempozyumu? adıyla bir teşkilatın kurulması kararlaştırıldı. Rabıta örgütünün Genel Sekreteri ve İslam Üniversiteleri Başkanı Abdullah bin Abdülmuhsin el Türki, söz konusu kuruluşun merkezinin muhtemelen Viyana?da olmasını öngörüyor. Çok sayıda Batılı ve Doğulu din âlimi, düşünür, aydın, araştırmacı, vs. teşkilat bünyesinde çalışacak. Dünya Sempozyumu?nun amaçları şöyle sıralanıyor: Batı ve Doğu kökenli din adamı, fikir erbabı ve karar odakları (politikacılar) arasında eşgüdüm ve işbirliği gerçekleştirmek. Batı?yı kaplayan İslamofobi furyasının önüne geçmek. Batılı okullarda okutulan ders kitaplarında İslam hakkındaki yanlış fikirleri düzelterek yerine doğrularını koymak. İki farklı dünya arasındaki yanlış anlamaları ortadan kaldırmak suretiyle diyalog zemini hazırlamak. (El Şarq el Awsat, 26 Ekim 2007)
Üç; İsviçre?nin Friburg Üniversitesi?nde gerçekleşen akademik bir konferans sırasında Doğulu ve Batılı uzmanlar şu sorulara yanıt aradılar: Laikliğin egemen olduğu çok dinli bir toplumda, dinin tarafsız olması ne anlama gelir? Toplumda egemen olan inanç mensupları, azınlıkta kalan farklı inanç sahiplerine karşı nasıl davranmalılar? Modern bir toplumda karar alırken dini kurallar ne denli geçerli olabilir? Sözgelimi, karar alma sürecinde Batılı karar sahipleri din hükümlerini görmezlikten gelirken, Müslümanların kutsal kitap Kur?an?daki metinlere dayanarak karar vermeleri ne derece doğrudur? Din tarafından payandalandırılıp meşrulaştırılan bu kararlar, farklı inançları barındıran toplumda çelişki ve çatışkılara yol açmaz mı? (El Cezire.net, 27 Ekim 2007)
Burada üzerinde durulması gereken önemli nokta şudur: Küreselleşme çağında bir yandan İslamlaşma ve İslamlaştırma, diğer yandan İslam?ın Hıristiyanlaştırılması süreci yeni bir olgu değil. Aynı süreç sadece her ülkenin iç dinamiğinden (ulusal projelerin iflası, köktendincilere verilen tavizler, iktidarların dinci kesimleri teşvik etmeleri, sosyal devletin yok olmasıyla birlikte İslamcı oluşumların toplumu inayet-sadaka temelinde örgütlemeleri, tepkisel dinci hareketlerin ortaya çıkmaları, topluma egemen olan umutsuzluk ve karamsarlık, ekonomik-sosyal bunalımlar, vs) kaynaklanmadı; aynı zamanda dış etken ve dinamikler de dünyanın, özellikle Arap-İslam halklarının giderek daha fazla dine yönelmelerine ve İslamcılara rağbet etmelerine yol açtı. ABD?nin ?komünizm tehlikesi?ni bahane ederek 1950?lerden itibaren Müslüman toplumlarda gizli/açık örgütlenmelere gitmesi, birçok İslami oluşumu ?komünizmle mücadele? bayrağı altında toplaması (Yeşil Kuşak Projesi) bilinen en iyi örnek. Ardından ABD ile bazı İslam ülkeleri, (Türkiye, S. Arabistan, Pakistan, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Yemen) ittifak halinde, Afganistan?ı işgal eden (1979-80) Sovyet ordusuna karşı Mücahit toplama kampanyası başlattılar. Milyarlarca petro-dolar, ?Mücahit Seferberliği? için harcandı. Daha önemlisi, ABD-İsrail ittifakı (kimi petro-dolar şeyhlikleri ve Avrupa?nın desteğiyle) Arap dünyasındaki ulusal kurtuluşçu hareketleri (Nasırcılık, Baascılık, Arap sosyalizmi, Panarabizm, vs) tasfiye etmek için her ülkedeki İslamcı muhalifleri destekledi. Mısır?daki Müslüman Kardeşler ile Ürdün merkezli Hizb-ül Tahrir bu kirli ilişkinin örneğidirler. Aynı zamanda ABD-İsrail ittifakının Arap dünyasına fiili saldırıları (Filistin?in işgali, 1967?de Arapların İsrail önündeki bozgunu, İsrail birliklerinin Lübnan?a yönelik saldırıları ve 1982 Beyrut kuşatması, 1991 Körfez Savaşı, 2003 Irak işgali, vs), bu ülkelerdeki laik ve ulusalcı hareketlerin gerilemesine ve giderek çökmelerine yol açtı. Ulusal (ekonomik, siyasi- toplumsal) projelerin çökmesi, kitleleri karamsarlığa itti; ilahi/manevi değerler biricik sığınma alanları haline geldi. Sözgelimi Mısır?daki din adamları, uluorta, ?biz Allah?ı unuttuk, Allah da bizi unuttu. Başarılı olmanın biricik yolu Allah?ın ipine sarılmaktır? yolunda propaganda yaptılar.
Rastlantı mıdır bilinmez, ama Türkiye?deki bir benzerliğe işaret etmeliyiz: 12 Eylül 1980 darbesinin (Kenan Evren Cuntası) sonucu Türkiye?de hızlandırılan liberalleşme programlarının ekonomik mimari Turgut Özal (eski başbakan ve cumhurbaşkanı), ilginçtir, sıkıştığı anlarda herkesi ?Allah?ın ipine sarılmaya? çağırıyordu. Dikkat edilirse ABD sponsorluğunda gerçekleşen askeri diktatörlük ile liberalleşme, tarikat/dinci kesimlerin güçlü desteğine mazhar olmuştu. Şöyle bir hatırlayalım: Nurcu gelenekten Fethullah Gülen ile Mehmet Kırkıncı?nın K. Evren Cuntası?na açık destek sunmuşlar; Cunta, 1982 Anayasası oylanırken askeri yönetim Süleymancı ve benzeri cemaatlerle iyi bir pazarlığa oturmuştu. Demek ki, ulusal ve demokratik projelerin iflasıyla doğan boşluktan yararlanan köktendinciler alternatif olarak ?Çözüm İslam?dadır, Tek Yol İslam? sloganlarıyla halkı örgütleyerek siyasi alana girdiler.
Mısırlı ünlü İslamcı aydın Fehmi Huveydi, İslami hareketlerin demokratik olmamalarını, rejimlerin despot uygulamalarına bağlıyor ve politik İslamcı kesimlerin mutlaka demokratik sürece katılmalarını savunuyor. AKP (Türkiye deneyimi) örneğinden yola çıkan Huveydi, demokratik hayata katılan İslamcı hareketlerin ılımlı tutumlar alabileceklerini ve olgunlaştıkça demokrasinin gereklerini yerine getirebileceklerini ileri sürüyor. Huveydi?ye göre Arap rejimleri ılımlı İslamcıları teşvik edeceklerine, radikal köktendinciliği bastırmakla meşguller. Ortadoğu?daki demokrasi krizi, İslami proje ve söylemlerindeki krizlerin baş sebebidir. Ayrıca Hamas (Filistin), İhvan (Mısır) ve özellikle Iraklı İslamcılar (hükümet ile muhalefette yer alan politik İslamcı partiler) farklı hatalar yüzünden (mezhepçilik-dincilik yapmak, iç muhalefete tahammülsüzlük, iktidarı tekeline alma çabaları, vs) esasen başarısız olmuşlardır. Bu nedenle, eskiden çok tutulan ?İslam tek çözümdür? sloganı, artık ?İslam biricik problemdir? biçiminde algılanmaktadır. Dolayısıyla ?İslami devlet? kavramı bir lükstür. (El Mecelle, 17 Ekim 2007)
Dünyanın gericileşmesi ve özellikle Müslüman toplumlarda siyasal İslam zeminine kaymasında Batı?nın, özellikle ABD?nin başat bir rolü olduğunu unutmamak lazımdır: İngiliz siyaset felsefecisi John Gray?a göre; el Kaide ve benzeri örgütler, belli ölçüde ABD hatalarının ürünüdürler. Zira Amerika, kendi değerlerini, diğer halklara zorla benimsetmeye kalkmış; tek boyutlu paradigmaya dayalı bir hayat tarzı ve modernizm modelini dayatmıştır. Keza, ?tarihin sonu? tezi politikası, sayısız tepkici radikal İslamcı grubun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Özellikle Batı?da yaşamış, Batılı değerleri ve modernizmi yakından tanımış Müslümanların bir bölüğü kendilerini tehdit altında hissetmişler; kültür ve tarihlerinin yok olacağını sezinleyerek, Batı?ya karşı mücadelenin dümenini ele geçirmişlerdir. Bu da gösteriyor ki; Batı?nın kendi çıkarlarına elverecek biçimde dayattığı modernist değerler, aydınlanma ve sekülerizm, beklenen sonucu vermemiş, ters tepmiştir. (J. Gray, Al-Qaeda and What it Means to be Modern)
Mısırlı diplomat (eski bakan ve Birleşmiş Milletler eski genel sekreteri) ve akademisyen Butros Gali, benzer noktaya vurgu yapıyor: ?Tek kutuplu dünyada, ABD uluslararası ilişkileri yönetmeyi tekeline almıştır. Uluslararası ilişkilerde çoğulculuk ve demokratik normlar olmadığından demokrasinin tek tek ülkelerde olmasını beklemek yanlıştır. Tahakkümün egemen olduğu bir dünyada sadece İslam dünyasında değil, aynı zamanda ABD ve Avrupa?da Hıristiyan köktendinciliği/Haçlı ruhu; Hindistan?da Hinduizm, Pakistan?da Talibancılık ve radikal İslam ve İsrail?de Yahudi radikalizmi gelişmektedir. Esasen bu, dünyanın dengesinin bozulmasının bir ürünüdür. Müslüman toplumlara gelince, Amerikan saldırılarının ve ABD?nin başına buyruk davranmasının etkisiyle sıradan insanlar dine imana sarılarak kendilerini korumaya çalışıyorlar. Küreselleşme dini-etnik boğazlaşmaları çözmek yerine, bunları azdırmıştır. İki Dünya savaşı sırasında kabuğuna çekilen din, küreselleşme sayesinde yeniden yeryüzüne döndü ve hayatın her alanında başat bir rol oynamaya başladı. Küreselleşme devrinde uydu araçlarıyla kilise çanının, uydu araçlarıyla cami minaresinin diyalektiğidir bu.? (El Mecelle dergisi, 17 Ekim 2007)
Peki, onca değişik söylem ve karmaşa içinde, meselenin özü nedir? Bizce, dünyaca meşhur Mısırlı Marksist düşünür Samir Amin, sorunun püf noktasını yakalamış: ?Gerçek dünyada yürürlükte olan küreselleştirilen neoliberal proje, kendinden bekleneni gerçekleştirdi: Sosyal gerileme, artan eşitsizlik ve derinleşen yoksulluk, iğretilik (iş güvensizliği ve istikrarsızlığı) ile ona eşlik eden endişe, demokratik pratiğin inandırıcılığını yitirmesi (seçilmişlerin iktidarsızlığı), nihayet istikrarsızlık ve kaos…. Bu sorunun vahameti ve ?yerkürenin gecekondulaşma? sürecinin hızlanmasının hafife alınır bir yanı olmasa gerekir??(V. Enternasyonal İçin, s.39)
?Çağdaş kapitalizm, artık sermaye birikimi mantığının dayatması sonucu ve olayların zoruyla, ?suç ortağı kapitalizmine? dönüşüyor. İngilizce ?crony capitalism? (kafadarlar kapitalizmi) kavramı, salt çürümüş (Güneydoğu Asya ve Latin Amerika) rejimlere özgü bir şey değil; ABD ve çağdaş Avrupa kapitalizmi için de geçerlidir. Bir başka yenilik de yeni yetmelerin/türedilerin (İngilizce startups) ortalığı kaplaması.? (Amin, age, s.52-54)
?Daha baştan gerici olarak tanımladığım hareketler, tam da bu amaca hizmet ediyor ve kitleleri gerçek mücadele alanından başka yerlere çekerek sahayı boşaltıyorlar. ABD?deki ?yeni muhafazakârlar? ile onlar tarafından (dünya) sosyal hareketleri içinde örgütlenenler ve aynı şekilde ?televaizciler? ile bir dizi tarikat da sözünü ettiğim devasa gerici hareketlere örnektir.? (Amin, age, s.48)
?Asıl trajedi, bu tür saçmalıkların gerçekten var olan kapitalizm ezilen ve sömürülen geniş kitleleri etkisi altında aldığında başlıyor: Politik İslam, Politik Hinduizm ve Politik Budizm bu tür gerici sosyal hareketlerin başlıcalarıdır. Görünüşteki çeşitlilik ve farklılığa rağmen söz konusu hareketlerle partiler, Batılı siyaset bilimcileri ve politikacıların at oynattıkları alandır. Bazılarını ?terörist? sayıp mahkûm ediyorlar, diğerlerini de ?ılımlı? olarak niteleyip kabulleniyorlar. Ne olursa olsun, bütün bu hareketlerin paylaştıkları ortak bir şey var: Küreselleşmiş neoliberal projeye destek vermek!? (Amin, age, s.48)
?Kulağımızı sağır edercesine tekrarlanıp duran ?terörizm? ve ?uygarlık? çatışmasına gelince: aslında bu emperyalizmle emperyalizmin egemen olmak istediği halklar arasındaki asıl çatışmayı yok sayma, gizleme işlevi görüyor. Amerikan yönetimi, yaklaşık 20 yıldan beri bu ?yeni düşmanı? peydahlamaya çalışıyor. Öyle bir ?teorik? söylem oluşturuyor ki, kimi ?özel? örgütler kitle imha silahına sahip olabilir ve ?Haydut Devletler?in desteğiyle bunları kullanabilirmiş!.. Bu söylem, fiili olarak terörist grupların ortaya çıkmasını sağlıyor da! CIA tarafından İslami köktendincilerin desteklenmesi ya da bu örgütlerle pasif işbirliği yapılmak suretiyle 11 Eylül?deki gibi saldırının gerekçesi/bahanesi oluşturuluyor.? (Amin, age, s.49)
?Modern Dünya Sistemi?nin (Batılı güçlerin) 1492?den beri üç kıtayı oluşturan çevreye (periferiye) müdahaleleri, ileri sürülen saikler ne olursa olsun, hep emperyalizmi dayatmak içindi. Şimdilerde ?demokrasi ihracı? ve ?terörle mücadele? gibi saikler de eski ?uygarlaştırıcı misyon? söyleminden daha inandırıcı değildir.? (Amin, age, s.50)
?Aydınlanma Felsefesi, başlangıçta moderniteyi, özgürleştirici akıl alanıyla ilgili olarak tanımladı. Aydınlanmacılar, insanoğlunun tarihini yaptığını (ve yapması gerektiğini) ilan ederek, Eski Rejim?in ?Hıristiyan Avrupası?nın geleneksel egemen düşüncesinden kopuşu sağladı. Böylece insanlık tarihinde ilk kez tarihi yapma sorumluluğunun Tanrı?dan alınarak, doğaya ya da atalara ve oradan da insana aktarılması gerçekleşti.? (Amin, age, s.60)
?Koyu sağ her zaman ve açıkça antiaydınlanmacıdır. Burke, Herder, de Bonald ve de Maistre (gibi Batılı sağcı düşünürler?F.B.) Aydınlanma?yı, özgürleştirici aklın ölçüsüz emelleri olarak görüp mahkûm ettiler. Buna karşılık oydaşma yoluyla politik kültüre olan sadakatlerini dile getirdiler ki; bu, herkesin (zengin, yoksul, güçlü ve zayıf) gönüllü olarak görünürde aynı Hıristiyan topluluğa veya ulusal (mesela Herder için Alman ulusuna) mensup olması demekti. Fakat böyle bir mutabakat hiçbir yerde ve hiçbir zaman yaşanmadığı gibi tartışma konusu bile edilmedi… Oysa politik liberalizmin çatışma kültürü yerine mutabakat kültürünü ikame etmeyi başarmasının bir başka anlamı daha vardı: Milliyetçilikle bütünleşmek!? (Amin, age, s.62)
?Dünyanın kenar yerlerinde (ülkelerinde), şimdilerde olduğu gibi, geri gidiş anlarında sağ/sol karşıtlığı anlamını yitiriyor. Emperyalist saldırıya direnen halklar afallayıp, sözde etnikçilik ve dincilik bayrağını sallayan şüpheli ?liderlerin? peşine takılıyorlar.
CIA?nın eski adamı olan ve egemen medya tarafından ?bir numaralı düşman? ilan edilen Usame bin Ladin, emperyalizmin kurbanı geniş kitlelerin sempatisine mazhar olabiliyor… Aynı zamanda köleci Budist Lamaların mirasçıları (günümüzde Dalai Lama) artık ?hümanist? sayılıyor! Letton Naziler, SS?ler anısına bir anıt diktiler ve Avrupa?dan tek ses çıkmadı! Böyle bir şey bir Arap ülkesinde yaşansaydı, Batı medyasının nasıl kazan kaldıracağını görürdünüz! ABD?de Hıristiyan diye adlandırılan tarikatlar, egemen medya tarafından çağımızın kahramanları olarak sunuluyor.? (Amin, age, s.63-64)
?Liberalizmin tanımladığı birey, rekabet oyununun onu içine ittiği tecride katlanamaz. Söz konusu tecritten kurtulmanın panzehiri, ödünleyici dayanışma arayışıdır ki, bunu da cemaatçilikte bulabilir: Etnik veya benzeri oluşumlar, komşuluk yahut mesleki cemiyetler, çoğunlukla da bu tarz panzehir olarak dini tarikatlar! Bu durumda insanın yaşamını bir tür şizofreni belirlemiş oluyor. Öyle ki aşırı ve sınırsız açlık ile, göbeği/karnı açık bir tarikat reisinin/şeyhinin huzurunda sıra sıra dizilmiş müritler görüntüsü üst üste geliyor.? (Amin, age, s.65)
?Bugün egemen neoliberal küreselleşme yanlısı olmak, sağcı olmanın kriteridir… Hegemonik sağ ise, günlük dildeki kullanımıyla konsensüs (mutabakat) ile yetiniyor. Tüm partiler yelpazesinde egemen olan bu sağ, ?kendi sağının da sağına? savrulmuş durumda… Bu, özellikle ABD için geçerlidir; orada demokratik olmayan, koyu anti-feminist sosyal ve politik hareketler, Cumhuriyetçi establishment?in ?ahlaki ittifak? dediği nesneyle bütünleşmiş durumdalar.? (Amin, age, s.72)
?Güneyin (Afrika ve Asya ülkeleri?F.B.) yönetici sınıfları yenik düşmüşler. Daha kötüsü, yeni tür yanılsamalara kapılmış şaşkın halk yığınları, bu yönetici sınıflar tarafından uyduruk ve sanal şeylerle besleniyorlar. Politik İslam, bu alandaki en dramatik örnektir. Güney halkları, etnik-dinsel-mezhepsel boğazlaşmalar
(Hindistan?da Hindu-Müslüman, Irak?ta Sünni-Şii çatışması gibi) bir dizi çatlamaya neden oluyor. Akıldan çıkarılmaması gereken şey şudur: Dini kültüralizm (siyasal Hinduizm, siyasal İslam) veya etnik kültüralizm türleri, anti-emperyalist bir alternatif oluşturamazlar.? (Amin, age, s.80)
Amin saptamalarına son noktayı şöyle koyuyor: ?Doğu ülkelerine, özellikle Arap-İslam ülkelerine kapkara bir çarşaf giydirilmek isteniyor. Bu çaba, oryantalizmin post-modernizme yansımış halidir. Gerçekte küreselleşmiş neoliberalizm, yayılmacılığın ötesinde dünya ölçeğinde apartheid?den (ırkçılık) başka bir şey değildir.? (age, s.79)
Kanımca, Batı?ya tepki duyan İslamcılar, dar görüşlülükleri nedeniyle, bu tuzağa düşüp tersten oryantalizm yapıyorlar. Avrupamerkezciliğine (Eurocentrism) karşılık İslammerkezciliği (Islamocentrism); İslam düşmanlığı (İslamofobia?İslam fobisi) ile İslam korkusu (İslamomania) karşılığında Avrupa düşmanlığı (Europhobia) gelişiyor. Batılılar Avrupa?yı merkez alarak dünyayı kendilerince yorumluyorlar; İslamcılar ise dinlerini dünyanın merkezine koymak suretiyle siyaset ve tutum belirliyorlar. Hal böyle olunca, dünya hızla radikalizme, zıtlaşmaya ve boğazlaşmaya doğru gidiyor.
İslam ile terörü eşitleyip özdeşleştiren Batılı anlayış, esasında petrolün hatırı için Müslüman halkları şeytanlaştırıyor. Tam da bu noktada medya ile Batılı bazı merkezler, Arap-İslam dünyasına zorla ve yapay biçimde kara çarşaf giydirmeye çalışıyor; laiklik-şeriatçılık karşıtlığı çerçevesinde olmadık çatışmalar icat ediyorlar! Din-iman adına yola çıkan İslamcılar da, ?İslam bütünsel bir hayat tarzıdır; yaşamın her alanına hükmeder. İslam bölük pörçük yaşanamaz? diyerek ters yönden bölge halklarına çarşaf giydirmeye kalkışıyorlar.
Özellikle Batı medyası, Ortadoğuluları kara çarşafın arkasında gösterme gayretindedir. Bölgede (Irak, Lübnan, Filistin, Türkiye, Irak, S. Arabistan, Afganistan, vs) meydana gelen hemen her şeyi ?radikal İslamcı hareketler? üzerinden açıklamayı âdet edinmiştir. Batı, özellikle ABD ile AB, Türkiye için ve onun adına ?irtica sendromu?na ilişkin değerlendirmeler yapmaktadır. Ağustos 2007?de bir ABD yetkilisi, ?Türkiye?deki laikliğin teminatı olduklarına? dair bir demeç bile verdi! Filistin, Lübnan ve Irak?taki çatışmalar (İsrail ile ABD işgal kuvvetlerine karşı silahlı direniş) sanki tümüyle İslamcı militanların eseriymiş gibi bir anlayışla haber sunulmaktadır. Halbuki, sözü edilen üç ülkenin direnişçileri arasında demokrat, sosyalist, milliyetçi ve ilerici kesimler de bulunuyor. Her nedense, gerçekleştirilen bütün eylemler sadece İslamcıların faaliyetiymiş gibi gösteriliyor. Filistin, Irak, Lübnan, Somali ve benzeri yerlerdeki haberler, sıkça manipüle ediliyor: Ara sıra ?orantısız güç kullanmaya mecbur kalan? (!) İsrail ve ABD ile ?gözü dönmüş, fanatik saldırgan güçler? arasında bir savaştan söz ediliyor! Saldırgan taraf, her nasılsa, genelde sakallı militanlarla çarşaflı intiharcı kadınlar oluyor! TeleviTelevizyon ekranlarında sakallı-çarşaflı kimseler ön plana çıkarılıyor. Böylece Beyaz Adam yani Batılılar ile ülkemizdeki Beyaz Türklerin güya ?laik, modern, çağdaş? duygularına hitap edilmiş oluyor. Tablo şöyle tamamlanıyor: Evrensel şeriatçılara karşı evrensel laiklerin ebedi kavgası!
Ian Almond, İstanbul ve Berlin?deki üniversitelerde İngiliz Edebiyatı üzerine ders vermenin yanı sıra, tasavvuf üzerine araştırmalarıyla da tanınan bir akademisyen. Son çalışmasının (2007) başlığı, ?The New Orientalists: Postmodern Representations of Islam from Faucault to Baudrillard? idi. Bu eserinde, Almond özellikle Friedrich Nietzsche, Michel Foucault, Jacques Derrida, Jorge Borges, Salman Rüşdü, Orhan Pamuk, Julia Kristeva, Jean Baudrillard, Slavoj Zizek gibilerinin eserlerine yoğunlaşmak suretiyle bu yazarların İslam dinine bakışlarını sergiliyor ve şu sonuca varıyor: ?Batılı yazarlar, Doğu hakkında hayali (güya egzotik, gizemli, hiç değişmeden donup kalmış olan sanal bir Doğu?dan) konular imal ettiler. Bu fikir erbabı, kendi gayelerine hizmet edecek biçimde, Batı ile Doğu arasında yapay karşıtlıklar kurgulayageldiler. İslam?a sempatiyle yaklaşıyorlarmış gibi görünmelerine rağmen esasında Batı modernitesinin eleştirisini engellemeye ek olarak, Avrupa?yı merkez ve üstün görmekten başka bir şeye hizmet etmiyorlar. Bu durumda İslam, Batı?nın gözünde kaçınılmaz biçimde bilinmeyen ve öteki olarak kalıyor. Derde derman, sadre şifa kabilinden öne sürülen postmodern proje ise, özünde (Batılı karar odaklarının oluşturdukları o imtiyazlı?F.B.) merkezleri, (uydurdukları?F.B.) o hikâyeleri (veya rivayetleri) ve evrensel gerçekleri yıkma konusunda başarısız kalmıştır. Postmodern düşünürler, İslam?ı, ortaçağ kıyafetlerine bürünmüş bir gerilik olarak tanımlamayı sürdürüyorlar. Dolayısıyla Müslüman düşünürler, postmodernizme kuşkuyla bakmaktalar.
?(Müslüman toplumun) içinden gelen ?problemliler? olarak görülmekle birlikte, Salman Rüşdü ile Orhan Pamuk yalnız ismen Müslüman?dırlar. Eserlerinde tasvir edilen İslam; öteki/yabancı/tuhaf bir din, anlaşılamaz bir inanç değildir. Onlar tarafından sadece özel düzlemde ele alınmış bir metaforlar (kinayeler, imalar) yığını (veya koleksiyonu) olup, üzerinde birçok rengin bulunduğu bir ressam paleti gibidir. Hele Salman Rüşdü, sulu sepken yaklaşımlarıyla, İslam?daki çeşitliliği bir türlü kavrayamamıştır.?
Batımerkezciliği ile İslammerkezciliği arasında temel bir fark vardır: İlki haksız, saldırgan ve yayılmacıdır. Oysa, 11 Eylül New York ve ardından Londra yahut Madrid?deki kanlı intihar eylemleri yaşansa bile, İslammerkezciliği esas olarak yayılmacı değildir; bulunduğu bölgeyi savunmaya yönelik faaliyetlerde bulunur ve saldırıya tepki babından harekete geçebilir. Gerçi İslammerkezciliğinin vizyonunda ?cihanşümul din? olma yani ?Müslümanlığın bütün dünya için indirildiği ve yeryüzündeki insanların günün birinde Allah?ın tek dini olan İslamiyet?e gireceği? yolunda bir ülkü, bir tahayyül vardır. Ancak bu hem geçmişte (ortaçağ İslam fetihleri ve Osmanlı?nın Avrupa?daki fütuhatları gibi) kalmış bir hasrettir; hem de teorik/inançsal önemi diğer dinlerin mefkuresine (günün birinde bütün dünyanın Hıristiyan olacağı gibi) benzer. Bir anlamda cemaate, ehli İslam?a moral verip propaganda yapmaktan, daha beylik bir ifadeyle ?iman tazelemek?ten öte bir anlam taşımamaktadır. Bu düzlemde İslammerkezcilik, Batı?nın çok yönlü saldırısına (işgal, hegemonyacılık, ekonomik ve kültürel yayılmacılık, vs) karşılık ümmet/cemaat temelinde içine kapanmayı, kendi sığınağına çekilmeyi öngörüyor. Bu arada imanından kaynaklanan ebedi üstünlük, nihai zafer hülyasıyla avunuyor. Mısır el Ezher İlahiyat Üniversitesi Uleması?ndan birinin ?Komünistlere kız verilmez; onların cenaze namazı kılınmaz? yolundaki fetvasında olduğu (Eylül 2007) gibi İslammerkezciliğin ?öteki?ni dışlayıcı ve tahakkümcü bir yanının olduğunu asla unutmamak lazım. Nitekim İslam?ın yükselişte olduğu geçmiş çağlara dönme yolundaki söylemlerinin altında yatan da, ?üstün din, üstün efendi, yöneten Müslüman? zihniyetinin günümüze yansımasından başka bir şey değildir. El Ezher?in başimamı Şeyh Muhammed Seyyid Tantawi, ?ülkede basın yoluyla kamuoyunu huzursuz eden haber yayınlayan basın mensuplarına şeriat kuralları gereğince 80 kırbaç vurulmasını ve gazetelerin ise satın almamak suretiyle boykot edilmesini? istedi. Basından gelen tepkiler üzerine, Şeyh Tantawi fetvasında ısrar etti ve şeriat kurallarının ?toplumdaki fasık (fesat) insanlara bu cezayı öngördüğünü? vurguladı. (El Cezire.net, 14 Ekim 2007.) Ötekileştirmenin ötesinde bir tutumdur bu; zira, iktidarı ele geçirdiğinde, dinci kesimlerin ne denli hoşgörüsüz olduklarının da bir tescilidir.
?20. yüzyılın başında ortaya çıkan İslammerkezciliği, Batı?nın hegemonyacı söylemlerine karşı zayıflıktan kaynaklanan mazlumiyet, kurban olma/edilme ve fedakârlık edebiyatına ağırlık veriyor. Son iki yüzyılın bozgun ve felaketlerinin İslam dünyasında yol açtığı psikolojik, siyasi, kültürel ve stratejik süreçlerine uygun noktalara vurgu yapıyor. Batımerkezciliği galip gelenin etkinliğini yansıtır; İslammerkezciliği ise mağlup olup bozguna uğramanın ifadesidir.? (Halid el Harrub, el Hayat, 18 Temmuz 2007)
Sunulmak istenen bu tablonun arkasında yatan neoliberal küreselleşmenin o ayırımcı, ırkçı, dinci ve ötekileştirici niteliği gözlerden kaçırılıyor; dünya kamuoyundan gizleniyor!
Dar görüşlü İslammerkezciler, Batı imalatı olan bu tabloyu inandırıcı kılmak için ellerinden geleni yapıyorlar; serseri mayın gibi dünyanın dört bir yerinde patlıyor yahut patlamaya hazır halde dolaşıp duruyorlar. Avrupa gibi ülkelerde tesettür-türban gibi konuları gerekçe göstererek siyasi ve kültürel talepler ileri sürüyorlar. İslami yaşam ve giyim tarzını, bu arada dini öğrenme hakkını bile aşırı derecede politize edip, topluma dayatmayı deniyorlar. Avrupa?nın çeşitli şehirlerinde kamu alanlarında (okul, vs) başörtülü, peçeli yahut tesettürlü olarak faaliyet gösterme çabalarının yarattığı tartışmalar bunun tipik örneğidir. Türkiye?de bazı kız öğrencilerin, türban meselesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi?ne kadar götürmeleri yahut üniversite kapılarında yıllarca protesto eylemleri yapmaları da böyle değerlendirilebilir. Keza, Temmuz 2007 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi?nin (AKP) büyük oy farkıyla (% 47) kazanması karşısında Filistinli HAMAS sözcüsü Dr. Sami Ebu Zehra?nın, ?AKP?nin kazanması, Ortadoğu halklarının İslami Proje?ye büyük dönüşü anlamına gelir? demesi (El Şarq el Awsat, 24 Temmuz 2007), iman tazeleme babından bir İslammerkezcilik olarak yorumlanabilir. Nitekim Arap köşe yazarı Hüseyin Şubekşi?nin güzel ifadesiyle, ?AKP ayarında bile olamayan ve verdikleri hükümler/fetvalar temel alınırsa, aslında AKP?nin icraatlarını dine aykırı sayacak olan İslamcılar ile köktendinci efendiler, bu Türk partisinin zaferine boşuna seviniyorlar ve bu olayı, ucuz tarife ve yöntemlerle istismar ediyorlar.? (El Şarq el Awsat, 30 Temmuz 2007)
İslammerkezci zihniyet, bulunduğu yerden dünyayı kavrayamıyor. Çünkü Avrupamerkezci düşüncenin aynadaki ters yansımasıdır. O halde, İslammerkezcilik geçmiş, bugün ve geleceğe alternatif olamaz; her ikisi de galip gelemez. Zira o, artık ders alınması gereken bir tarihtir. İslamcılar ile oryantalistlerin çıkmazı da buradadır zaten. Her ikisinin söylemleri de tarih mantığına aykırıdır. ?Tarihin sonu?nu ilan eden Francis Fukuyama, iki yıl içinde bu tezinden çark ediverdi.
Batılıların Doğu toplumlarını yeterince algılamamasına üç örnek verilebilir.
Bir: Dünyaca ünlü Amerikan dergisi Time?ın (Temmuz ortası 2007) kapağındaki türbanlı bir kızın görüntüsüyle, Türkiye?de İslamcılığın yükselişi anlatılmak istenmiş. Türkiye?nin türbanlı bir kızla özdeşleştirilmesi, Batıcı laik Türkleri pek kızdırmış! 30 yıldan beri Türkiye?yi yakından izleyen bir gözlemci, Batıcı Türklerin bu tutumunu eleştiriyor ve kapak kızının ruh halini analiz ediyor: ?Kökleri Avrupa?nın Aydınlanma Çağı?nda olan değerleri savunduklarını iddia edip ?çağdaşlaşmayı?, Batı?dan bağımsız bir olgu olarak göstermeye çalışırken içine düştükleri açmazı göremiyorlar. O kız Türkiye?den çok, Müslüman Doğu?yu temsil ediyor. Türkiye?de yükselen yeni bir sınıfı temsil eden (türbanlı) o kız için, Batı zaten yabancı bir olgu. O kız tarihi, kültürü, post-Hıristiyan felsefesi ve çağdaş değerlerini nesnel bir şekilde araştırdığında, yaşanan ve hâlâ var olan kötülüklere rağmen kayda değer çok şey bulacak ve kimlik kaybına uğramadan benimseyebileceği evrenselleşmiş değerler olduğunu görecektir.
Batılı görünen ancak Batılı gibi düşünmeyen Suriye?nin yönetici sınıfı gibi imtiyazlıların sorunu ise, Avrupa?nın laik kültürü ve felsefesini bile kolektif şuur altlarında ?tehdit? olarak algılamalarıdır. Batı, onlar için aslında hep ?öteki? olmuştur.? (Semih İdiz, Milliyet, İstanbul, 19 Temmuz 2007)
İki: Eylül 2007?de bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Carnegie Endowment for International Peace, İslam dünyasındaki kadınların durumuna ilişkin bir rapor yayınladı. Rapor, bilinen
Batılı klişelerinin dışına çıkamadı: Raporda aktarılanlara bakılırsa, Müslüman toplumlarda ve özellikle İslamcı hareketler arasında kadınlara hiçbir hak tanınmıyor; verilen haklar ise lafta kalıyor. Müslüman kadınların kendi tecrübelerine dayanarak hak elde edebilme yeteneklerinden kuşku duyuluyor. Daha önemlisi, İslam ülkelerindeki kadın hakları meselesi, Batı?da belirlenmiş kadın hakları ölçütlerine göre değerlendiriliyor!
Halbuki, İslami hareketlerin cephe gerisinde sosyal faaliyetlere çok aktif katılan kadınlar (Hizbullah, Müslüman Kardeşler, AKP kadın kolları, vs) erkek egemen toplumu/sistemi sorgulamaktan çok dini külliyat (başta Kur?an ve Hadis olmak üzere) çerçevesinde kurallara aykırı düşmeyecek talepler öne sürüyorlar. Mesela Hizbullah (Lübnan) saflarındaki sorumlu bir kadının aktardığı üzere, Hizbullahçı kadınlar ?eşitlik değil, adalet? istemekle yetiniyorlar! (bkz. Arap kadın yazar-araştırmacı Umayme Abdüllatif, Woman in Islamist Movement ? İslami Hareket İçindeki Kadınlar isimli çalışması)
Üç: AKP?nin seçimi kazanmasıyla birlikte Batı basını, Türkiye?yi …

Eyüp Tatlıpınar ‘ın 11/03/2008 Tarihli Radikal Gazetesi’nin Kültür/Sanat Sayfasında Yayınlanan “‘Türkiye’nin genleriyle oynanıyor'” Adlı Yazısı
“Belki de ‘İslam’ın küresel çağı’ demek daha doğru olurdu” diyor Faik Bulut, bahsettiği kavramın bugünlerde çıkan kitap dizisinin üst başlığı ‘Küresel Çağda İslam’la arasındaki ince farka işaret ederek. Zira ona göre İslam çıkışından bu yana, her biri diğerlerinden ayrı özelliklere sahip farklı çağlar yaşadı; Hz. Muhammed ve ardından gelen Emevi-Abbasi devirlerinde, Osmanlı imparatorluğu döneminde ve modern zamanlarda. Bugün ise daha önceki hiçbir döneme benzemeyen, bir merkezin olmadığı, çalkantılı, kendi içinde dinamik, çok çeşitli ‘İslamlara’ ev sahipliği yapan, ucunda neyle karşılaşılacağı kestirilemeyen sisli bir küreselleşme çağı yaşıyor.
‘Küresel Çağda İslam’ dizisinin ‘Batı ve Laiklik’ ile ‘Kadın ve Tesettür’ adındaki ilk iki kitabı bir kaç ay önce, üçüncü ve son kitabı ‘Şeriat ve Siyaset’ ise bu ay çıktı. Bulut, kendi görüşlerinden çok Doğu ile Batı medyalarından ve akademik dünyasından öne çıkan isimlerin İslam ve Batı hakkındaki fikirlerini aktardığı kitap dizisini, çoğu kere içinden çıkılmaz bir hal alan din-devlet-laiklik tartışmalarının dünyada nasıl cereyan ettiğini göstermek için yazdığını söylüyor.
“Bizde yanlış bir izlenim var” Bulut’a göre; “bütün İslam’ı tek bir sepetteymiş gibi görüyoruz genellikle, oysa İslam dünyası da kendi içinde tartışıyor, farklılaşıyor, mesela İslami projelerin çürük olduğunu anlatan görüşlerin Mısır’da, Cezayir’de, Ürdün’de tartışılıyor olması çok önemli, o tartışmalarla bir bağ kurmak, takip etmek gerekir.”
‘Küresel Çağda İslam’ dizisi biraz da bu eksiklikten yola çıkarak; devlet ve din (özel olarak da İslam) ilişkilerinden kaynaklanan sorunlardan ve hararetli tartışmalardan bir çıkış yolu ararken pek de yalnızlık çekmeyeceğimizi, dünyanın her köşesinde Türkiye’dekine benzer süreçlerin yaşandığını alıntılarla aktarıyor.
Laikliğin Türkiye’de, Batı’daki örnekleri gibi gelişmemiş olmasına rağmen doğumuzdaki gibi ‘yabancı’ bir kavram olarak algılanmadığını, hatta ‘ev sahibi’ olduğunu söylüyorsunuz. Nedir Türkiye’deki laikliğin karakterini belirleyen şey?
Türkiye’deki laiklik anlayışı aslında Osmanlı’dan miras kalmıştır. Osmanlı da din ve devlet işlerini ayrı tutardı bir yerde, İslam toplumunun bazı özelliklerini bünyesine kattı ama esas olarak dini devletin güdümüne aldı. Bir yandan dini kontrol ediyordu, diğer yandan ise dini kıllanarak iktidarını meşrulaştırıyordu. Bu anlayış Bizans, Osmanlı, Jöntürk geleneğinden bize kaldı. Namık Kemal diyor vaktiyle, “biz Fransızlar gibi kopuş gösteremeyiz, bu laikliği devrimle değil İslami terimlerle yorumlayarak getireceğiz ama o dinin iktidara gelmesine müsaade etmeyeceğiz” diye. Dolayısıyla laiklik denen şey bir günde gelmemiştir bu ülkeye, kökleri, birikimi vardır, bu durumu Anglo-Sakson literatüründeki sekülerizme benzetebiliriz biraz, Mustafa Kemal de devrimini bu birikim üzerine yapmıştır zaten. Çoğu Müslüman ülkede laikliği savunanlara batının ajanı olarak bakılır, laiklik ithal bir şeydir onlar için çünkü, Türkiye’deyse ev sahibidir, dolayısıyla bazı direnç noktaları vardır. Ama bu ondan geri adım atılamayacağı anlamına gelmez, atılmıştır da zaten…
Türban tartışmalarında gelinen noktaya da bu açıdan bakıyorsunuz galiba.
Şu anda Türkiye toplumunun genleri bozulmuş durumda. Dini değerler hayatın her alanına hakim, fetvalarla hareket eden bir toplum haline geldik. Dini bireyin özel hayatının bir parçası değil de toplumun temel direği haline getiren bir süreçten geçiyoruz. Liberallerin yanıldığı nokta burası, türban olayını sıradan bireysel bir hakmış gibi gösteriyorlar, bir sürecin parçası olarak bakmak lazım. Dini emirler gereği okullarda bir kez türban takılmasına izin verdiğiniz zaman yarın o türbanlılar dini emirler gereği örtünmeyenleri de örtünmeye zorlarlar. Bu iş her zaman böyle olur, yarın öbür gün başka dini emirler çıkar karşınıza.
Şimdi atılmasına izin verdiğiniz adımların karşısında duramazsınız…
Bu bir süreç sorunu, genetik yapısına müdahale edilen toplum ya kanser olacak ya da ciddi mücadele verilecek buna karşı.
Bu mücadele nasıl verilecek? Bugüne kadar en dikkat çekici tepkiyi ordu gösterdi. Bugünlerde de bir tepki bekleyenler var ordudan.
Bunu ancak toplumun kendisi yapabilir, yeniden bir aydınlanma, topluma açılan tartışmalarla. Yoksa bu iş 28 Şubatların, muhtıralarla, parlamento içinde aritmetik hesaplarla halletmeye çalıştığı gibi yapılmaz. Türkiye’de aydınlanma bir iktidar sorunudur, rejimi her yönüyle yeniden sorgulamadan da bu iş olmaz. Toplumun yeniden kendine güven kazanması lazım çünkü. Türkiye’de laikliğin de savunucusu olan önemli kesimleri iktidar perspektifini kaybetti, bir projeleri yok. Kültürel, ekonomik, sosyal bir proje sunamıyorlar topluma.
AKP projesi sayesinde mi güçlü?
AKP’nin projesi post modern toplumlar yaratmaya çalışan küreselleşmenin bir projesi aslında; cemaatler bir arada yaşayacak, herkes kendi hukukunu kullanacak, kendi kuralını koyacak ve demokrasi sayesinde bir arada yaşayacaklar. Bu durum, Amerikan hegemonyası anlamına gelen küreselleşmenin yayılmasına, Arap-İslam ülkelerinde taban bulmasına hizmet ediyor. Amerika da bu projeyi benimseyen ülkelere desteğini sunuyor.
Peki Avrupa’nın tavrı nasıl, o da mı ABD’yi destekliyor?
11 Eylül, Londra ve Madrid saldırılarından sonra Avrupa da ABD’nin güvenlik eksenli politikalarının etkisine girdi ve ılımlı İslam projesini destekledi. Bu proje zaten büyük ölçüde kabul ettirdi kendisini, İslam dünyasında bile ‘radikal İslamcılar kötü ılımlı İslamcılar iyidir’ anlayışı hakim. Hatta mesela Türkiye’de CHP bu projeye karşı politika üretmez, onu ilgilendiren bu proje değil de AKP’nin takkiye yapıp yapmadığıdır.
Peki laiklerin bulacağı uluslararası bir destek, arkasına alacağı bir rüzgar yok mudur?
Yok, kendi çıkış yollarını kendilerinin bulması lazım. Bu sadece Türkiye’de böyle değil ayrıca. Tüm dünyada laikler parçanmış durumda, kafaları karışık. Organize olup, kafalarını netleştirip topluma yeni projeler sunmaları lazım. Yoksa laikler-İslamcılar kutuplaşması yaratılarak çözülmez bu iş. Bugün muhafazakarlık da, ılımlı İslam da, dinlerarası diyalog toplantıları da Kyoto çevre protokolü de aynı küreselleşme paketi içindedir. Bu pakete karşı içinde özgürlüklerin, sosyal politikaların, dünyanın geleceğinin olduğu yeni bir paketle ortaya çıkmak lazım, laiklik de böyle bir paketin parçası olarak sunulabilir ancak.

KİTABIN KÜNYESİ
Batı ve Laiklik / Küresel Çağda İslam 1
Faik Bulut
Cumhuriyet Kitapları
Yayın Yılı: 2007
Sayfa Sayısı: 236

İÇİNDEKİLER
1. Önsöz
2. BÖLÜM: Batı, Laiklik ve İslam
* Ortadoğu?da Laiklik ve İsla
* İslamcıların Laikleştirilmesi ya da Laiklerin İslamileştirilmesi
* Köktenci Laiklik ve Avrupa?daki Müslümanlar
* İslam Geldi, Laiklik Bitti
* Yarım Laiklik, Tam Laiklik
* Filozof J. Derrida?ya Göre Batı, Laiklik ve İslam
* ?Atatürk?ün Laikliği, Maturidi?den Alınmadır!?
* Fransa ve Laikliğin Öteki Yüzü
3. BÖLÜM: Batı, İslam ve Müslümanlar
* Oryantalizm ve Cinsellik
* Batı?nın İslam?a Bakışı: Sorunlu Bir Tarih
* Avrupa İslamı, Avrupa ve İslam
* Avrupalı Müslümanlar
* Sarkozy İslamı
* Fransa, İmamları Eğitiyor
* Katolik Enstitüsü?nden İmamlara Laik Eğitim
* Fransa: Tesettüre Karşı Bir Kitap
* Batılı ve Doğulu Müslümanlar
* Batı ile İslam Dünyası Uzlaşabilir mi?
* İslamcının Batı?ya Bakışı: Tom ve Jerry Yahudi Tertibidir!
* İsrail ve İslamcılar
* Avustralyalı Musevilerin İslam?a Bakışı
* İspanyolların Korkusu
* Yunanistan: Atina?da İlk Cami
* İsviçre: Minare Yasağı
* Belçika?da Cami ve Minare Serbestisi
* Almanya?da Cihad İsmi Yasak
* Eğitimli Almanlar Müslüman Oluyor
* Almanya?da İslamofobi
* Hollandalı Parti Başkanı: İslam?dan Vazgeçin!
* Danimarka: Kur?an Yasaklansın Dilekçesi
* Danimarka: İslam?a Hakaret
* Avusturya: Arap Kadınlarından Uzak Durun!
* Batı?da Din-Türban Eksenli Olaylar ve Tartışmalar
* Avustralya?daki Haşema
* Alman Stern Dergisi Muhabiri Haşema Testinde
* İngiltere ve Türban
* İngiltere: Tam Müslüman Olunacak Ülke
* Hacılar da İzlenir
* İngiltere?de Müslüman Olmak
* İngiliz Okullarında Taliban Cahilliği!
* İngiliz Solu ve ?Müslüman Getto?lar
* İngiltere: İngilizce Vaaz ve Hutbe
* Avrupa Birliği ve AKP
* ?Türkiye, İslam Demokrasisi Laboratuvarı…?
* ?Tayyip Erdoğan, İslam Dünyasının Lideri Olmalı?
* İslam Dünyasına Model Türkiye
* Hollanda?daki Müslümanlar
* AB Hatırı İçin Eksik Kelime-i Şahadet!
* İngiliz İstihbarat Yetkilisi: İslamcı Örgütlerle Diyalog Kurulmalı
* Müslümanlara Karşı Ayrımcılığa Tavır!
4. BÖLÜM: ABD ve İslam Dünyası
* Amerikan Zihniyeti ve Araplar
* Amerikan Sağının Silahı: Softalık
* ABD ve İslam Forumu: Devlette Dinin Rolü
* Amerikalı Müslümanların Profili
* ABD Müslümanları: Entegrasyon veya Tecrit
* ABD: Çarpık Müslüman Kız İmajı
* ABD: Üniversitelerde ?İslamofaşizm? Kampanyası
* CIA: Laik Askerler Bitti, İslamcıları Destekleyin
* Amerikalılarla Diyalog
5. BÖLÜM: Papa ve İslam
* Papa?nın Stratejisi: Dinler Çatışması
* Papa?nın Zamanlaması İlginçti!
* Batı ve İslam: ?Öteki?ni Anlayabilmek
* Papa?nın İhmal Ettiği Ayrıntı
* Hıristiyan-Müslüman Diyaloğunun Zamanı Geçti mi?
* Papa Benedict?in Kitabı
* Papa, İmparator ve İslam

* Sonsöz
* Dizin

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Politika
Yeşil Sermaye Nereye? – Faik Bulut

"Yeşil Sermaye Nereye?" adlı kitap, 1994'te "Tarikat Sermayesinin Yükselişi" adıyla kaleme alınan serinin 1997 - 1999 yılında yeniden gözden geçirilmiş...

Kapat