Kategori: Felsefe

Zarın, iki ayrı masada oynandığını göstermek Nietzsche’ye kısmet oldu: Yeryüzü ve gökyüzü masaları. Zarlar yeryüzünde atılıyor, gökyüzünde düşüyor.

Zar Atma Oyunun iki evresi zarların iki evresidir: Atılan zarlar ve düşen zarlar. Zarın, iki ayrı masada oynandığını göstermek Nietzsche’ye kısmet oldu: Yeryüzü ve gökyüzü masaları. Zarlar yeryüzünde atılıyor, gökyüzünde düşüyor: “Şayet tanrılarla yeryüzünün ilâhi masasında zar atsaydım, yer sarsılır, yarılır ve alev ırmakları fışkırtırdı: Zira yeryüzü, yaratıcı yeni sözlerle ve ilahi zarların gümbürtüsüyle sarsılan

okumak için tıklayınız

Nietzsche “diyalektikçi” midir?

Nietzsche “diyalektikçi” midir? Şunla bu arasındaki özsel ilişki bir diyalektik kurmaya yetmez: Her şey bu bağıntıdaki olumsuzun rolüne bağlıdır. Nietzsche tam da şunu der: Kuvvetin nesnesi olarak başka bir kuvvet vardır. Kesinkes şu var ki, bir kuvvet ancak, başka bir kuvvetle bağıntıya girer. Yaşam başka türlü bir yaşam biçimiyle çarpışır ancak. Çokçuluğun bazen diyalektik görünümleri

okumak için tıklayınız

Hegel: Din, Felsefe ve Devlet

Ölümünden kısa bir süre sonra Hegel’in yaşam öyküsünü yazan K. Rosenkranz, “Bir filozofun hayatı düşüncesinin tarihidir; diyordu, sisteminin oluşmasının tarihi.”[2] Ne var ki Hegel’in yaşamı, kitaplarının ve öğrencilerinin arasında, felsefesinin hareketliliği ile ters orantılı bir dinginlik içinde geçti. Sonsuz tecessüsü her alana yayılsa da, düşünürün özel olarak ilgi duyduğu alanlar ilahiyat, felsefe ve tarih idi.

okumak için tıklayınız

Hegel: Tarih ve Akıl

16. yüzyıla “hümanizm yüzyılı”, 17. yüzyıla “rasyonalizm yüzyılı”, 18. yüzyıla “Aydınlanma yüzyılı” diyen bazı felsefe tarihçileri, 19. yüzyılı da “tarih yüzyılı” olarak anarlar. Bu yüzyıla “tarih yüzyılı” dedirten filozofların başında ise Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831) gelir. (Bu altbölümün, Karl Löwith ve Hegel’in, “Ekler” bölümündeki “Hegel Felsefesi” ve “Dünya Tarihi Felsefesi” başlıklı yazılarıyla birlikte okunması

okumak için tıklayınız

KENDİSİYLE AŞILAN NİHİLİZM – Jean-Paul Ferrand

Nietzsche’ye göre, nihilizme karşı gösterilen direnişler boşuna. Nihilizmin dönüşebilmesi ve sonunda “kutsal bir düşünce tarzı” olabilmesi onun egemenliğini devirmekle olur ancak.Nihilizmin Batı’da 19. yüzyılın ortalarından itibaren sık sık anlam bunalımına ve ortalığı kasıp kavuran değer çöküşüne gelip dayanmasının iki yararı olmuştur. Bu olay, bir yandan, Avrupa kültürünün son zamanlardaki bir hastalığıyla uyuştuğumuz bir fenomeni belirgin

okumak için tıklayınız

Platon’un felsefeye en önemli katkısı: İdealar Kuramı

Platon’un felsefeye en önemli katkısı, epistemolojisinden de anlaşılacağı üzere, geliştirmiş olduğu ünlü İdealar kuramıdır. İdealar, gözle görülür nesnelerin kendilerinin soluk kopya ya da suretleri olduğu değişmez, maddi olmayan, ezeli ve ebedi özler veya örüntülerdir. Buna göre çok çeşitli büyüklükteki çemberlerin kendisinin kopyaları olduğu bir Çember ideası vardır. İdeaların, gerçekten varolanın madde olduğunu öne süren doğa

okumak için tıklayınız

Kâtip Çelebi, Descartes ve Ötesi

Kâtip Çelebi, Descartes ve Ötesi Kâtip Çelebi (ölümü 1657) ve Descartes (ölümü 1650) aynı yıllarda yaşamış, çağdaş iki düşünür idiler; fakat hiçbir zaman bir araya gelmemiş, hatta hiçbir şekilde birbirlerinden haberdar olmamışlardı. Yine de giderek farklılaşan iki toplumsal ortamın ve kültür geleneğinin bu önemli iki figürünü karşılaştırmak (metodolojik olarak tartışmalı görünse de) bazı açılardan aydınlatıcı

okumak için tıklayınız

Montesquieu, Siyasal Rejimler ve Tarih

Montesquieu, Siyasal Rejimler ve Tarih Montesquieu bir filozof değildi ve sistemli bir felsefe geliştirmemiştir. Düşünce tarihinde daha çok “siyaset bilimi”nin kurucusu olarak kabul edilir ve bu görüş, 19. yüzyılda Auguste Comte, Durkheim gibi düşünürlerin de paylaştığı genel bir kanı haline gelmişti. Montesquieu’nün tarih felsefesi ve tarih-yazıcılığına etkileri de bu nedenle doğrudan değil, dolaylı bir biçimde

okumak için tıklayınız

Osmanlı-İslam Dünyası: Kâtip Çelebi, İlahiyat ve Tarih

Osmanlı-İslam Dünyası: Kâtip Çelebi, İlahiyat ve Tarih 17. yüzyıl, Avrupa için olduğu gibi Osmanlı toplumu için de bir dönüm noktası oldu ve Batı’daki sosyoekonomik gelişmeler bu dönüşüm için de belirleyici bir rol oynadılar. Çok genel hatlarıyla bu karşılıklı etkileşim şöyle özetlenebilir: Batı’da kapitalizmin itici güçlerinden yün dokumacılığının hayvancılığı teşvik etmesi ve hububat ihtiyacını artırması Doğu’da

okumak için tıklayınız

Metafizik, Bilim ve Tarih-Yazıcılığı

Metafizik, Bilim ve Tarih-Yazıcılığı 17. yüzyıl, ilahiyatçılar, filozoflar ve edebiyatçılar dışında, ilgileri tüm insanlığa yayılan geniş bir tarihçiler ordusu da yaratmıştır. Ne var ki bunların yazdıkları tarihlerin pek azı ciddi ve tutarlı bir çalışmanın ürünüydü. Amacı geçmişi anlamaktan çok mevcut düzeni savunmak olan bu çalışmalar “tarihî olguları araştırmaya değil, tanzim etmeye” önem veriyor ve bu

okumak için tıklayınız

17. Yüzyıl: Akılcılık, Teoloji ve Tarihçilik

17. Yüzyıl: Akılcılık, Teoloji ve Tarihçilik Büyük metafizik sistemlere ortam hazırlayan 17. yüzyıl, Rönesans ile Aydınlanma yüzyılı arasında bir halka teşkil etmiştir. Dönem aynı zamanda kapitalist ilkel birikim dönemiydi ve mutlakiyetçi rejimlerin yapılandığı bu yüzyılda siyasal iktidarlar “bir iktisadi aktör” olarak sermaye birikimine katkıda bulunmuşlardır. Bu dönüşümü Marx, Kapital’de şöyle betimliyordu: “Kapitalist çağın doğurduğu çeşitli

okumak için tıklayınız

Tarihçi Olarak Leibniz

Tarihçi Olarak Leibniz Leibniz çağının tarih anlayışına doğrudan ya da dolaylı olarak farklı biçimlerde katkıda bulunmuştur. Her disipline ve her konuya yakın bir ilgi duyan filozof, çeşitli çalışmaları arasında tarih araştırmaları yapmaya da fırsat bulmuştu. Bir ara kendisinden Brünswick dükalığının tarihini yazması istenince, seferber olmuş ve yıllarca kaynak toplamıştı. Bu bağlamda Alman tarihinin köklerine eğilmiş,

okumak için tıklayınız

Leibniz, Monadoloji ve Tarih-Yazıcılığı

Leibniz, Monadoloji ve Tarih-Yazıcılığı 17. yüzyılın en ansiklopedik beyinlerinden biri olan Leibniz Almanya’da, Leipzig’e yerleşmiş Slav kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Fakat düşünürün fikir dünyasının zenginliğini daha çok yaptığı seyahatler ve devrinin ünlü düşünürleriyle kurduğu mektuplaşma ağı sağladı. Fransa, İngiltere ve Hollanda’yı kapsayan bu seyahatlerde, Leibniz, özellikle Descartes’ın, Locke’un ve –görüşme fırsatını da

okumak için tıklayınız

Spinoza, Felsefe ve Tarih

Spinoza, Felsefe ve Tarih Spinoza, yaşadığı çağın en ileri kapitalist metropollerinden Amsterdam’da doğmuş ve tüm yaşamını Hollanda’da geçirmişti. Her büyük bilge gibi yaşamını “gerçeği aramaya” vakfetmiş olan bu filozofun ilk ustası da Descartes olmuş ve düşünür, ilk eserini Fransız filozofun sistemini tanıtmak ve tartışmak için kaleme almıştı. Daha önce de işaret ettiğim gibi, Hollanda, 17.

okumak için tıklayınız

Descartes, Makine İnsan ve Tarih

Descartes, Makine İnsan ve Tarih 17. yüzyıla damgasını vuran filozoflardan Descartes, Galile ile aynı fikri paylaşıyordu ve onun için de temel ilke “tüm bilimleri matematikleştirmek” idi. Bu nedenle tarihle uğraşmak da, filozofumuza, “boş bir merak” gibi görünüyordu.[5] Tüm Kartezyenler bu fikri izlediler ve daha sonra Malebranche bu tezi daha da radikalleştirerek, temel eserinde, tarihçiliğe karşı

okumak için tıklayınız

Ekonomi, Matbaacılık, Bilim ve Tarih-Yazıcılığı

Ekonomi, Matbaacılık, Bilim ve Tarih-Yazıcılığı Rönesans, 14. yüzyıl Avrupası’nın ticaret ve finansta en ileri ülkesinde, İtalya’da doğdu. Ülkenin siyasal birlikten yoksun olduğu koşullarda, Venedik ve Floransa cumhuriyetleri bu kültür devriminin en ileri karakollarını teşkil ettiler. Ticari ilişkileri tüm Akdeniz’e yayılmış ve biri camcılık, diğeri de dokumacılık merkezi haline gelmiş bu iki cumhuriyetin aynı zamanda kültürde

okumak için tıklayınız

E. Cassirer: Rönesans’ta Tarih ve Felsefe

E. Cassirer: Rönesans’ta Tarih ve Felsefe Rönesans’ı felsefe açısından sorgulayan Cassirer, çözümlemesine, ünlü âlim J. Burckhardt’ın “Rönesans’ı her yandan kuşatan dev tablosunda felsefeye en ufak yer vermediğini” ve bu dönemde de “ilahiyatın egemen olduğunu” düşündüğünü anımsatarak başlar.[7] Kuşkusuz bu düşünce Crocé’nin biraz önce anlattığımız, Rönesans’la ortaya çıkan “seküler kesinti” tezine pek de uygun görünmüyordu. Gerçekten

okumak için tıklayınız

B. Crocé, Rönesans ve Tarih-Yazımında Devrim

B. Crocé, Rönesans ve Tarih-Yazımında Devrim Daha önceki sayfalarda göstermeye çalıştığımız gibi, Ortaçağ dünyası, genel hatları itibariyle, aşkın değerlerin (Civitas Dei), yerel değerlere (Civitas Diaboli) egemen olduğu bir ikilem dünyasıydı ve bu dünyada tarihçilik de ilahiyatın aracı durumuna düşmüştü. Oysa B. Crocé’ye göre Rönesans’la birlikte bu “aşkın” dünya anlayışı giderek terk ediliyor ve düşünce dünyevileşiyordu.

okumak için tıklayınız

Tarih Sosyolojisi, İbn Haldun ve Osmanlı Anakronizmi

Tarih Sosyolojisi, İbn Haldun ve Osmanlı Anakronizmi Ortaçağ’da tarih-yazıcılığı, kilise ve siyasal iktidarların koyduğu sınırlar içinde “siyaset bilimi” ve ilahiyat ile etkileşim içindeydi ve toplumsal boyuttan yoksundu. Değeri hayli sonraları anlaşılmış olsa bile, İbn Haldun’un tarih-yazıcılığının tarihi içinde işgal ettiği önemli yer bu alandaki katkısından kaynaklanmaktadır. Günümüzde büyük Arap düşünürü tarih sosyolojisinin kurucuları arasında sayılmaktadır.

okumak için tıklayınız

Ortaçağ Tarihçileri ve Tarih Türleri

Ortaçağ Tarihçileri ve Tarih Türleri Ortaçağ’da tarih disiplini bizzat o dönemin bilim anlayışına göre dahi “bilimsel” sayılmıyordu; Aristo’nun görüşü yüzyıllar süren bu döneme de damgasını vurmuştu. Ne var ki çeşitli “entelektüel”ler, çeşitli biçimlerde tarihi anlatılar yazmaktan da geri durmuyorlardı. Bu alandaki ürünlere somut olarak eğilirsek yazarlarının bu anlatıları “kronik”, “yıllık” (annales) ya da “tarih” olarak

okumak için tıklayınız