Kategori: Politika

Bitmeyen Kavga – John Steinbeck -insanlığın kendi kendisiyle tutuştuğu, acılarla dolu, ezeli ve ebedi savaşı-

Bitmeyen Kavga, insanlığın bitmek tükenmek bilmeyen mücadele gücünün anlatıldığı eşsiz bir grev romanı. John Steinbeck, bir kıvılcımla doğan ve dalga dalga büyüyen bir grevi kaleme alıyor. Torgas Vadisi’nde elma toplayıcılığı yapan işçiler, kötü muameleye ve düşük ücretlere karşı isyan eder ve bu isyan bir anda greve dönüşür. Toprak sahiplerine karşı

okumak için tıklayınız

Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri’ndeki en güçlü kavramlardan biri olan INTERREGNUM çağında mıyız?

Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri (Quaderni del carcere) içinde formüle ettiği en çarpıcı gözlemlerden biri olan Interregnum (Fetret Devri), tarihsel bir tıkanıklığı ve bu tıkanıklığın yarattığı “canavarlıklar” dönemini betimler. Gramsci bu durumu şu ünlü pasajla tarif eder: “Eski dünya ölüyor, yenisi ise bir türlü doğamıyor; bu alacakaranlıkta (interregnum) çok çeşitli hastalık belirtileri [canavarlıklar] ortaya çıkar” (Gramsci, Selections from

okumak için tıklayınız

Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük katliam kampı Auschwitz’den Alman halkının haberi var mıydı?

Nazi Almanyası’nda sıradan Alman vatandaşlarının Holokost’tan, özellikle de Auschwitz-Birkenau gibi imha kamplarından ne ölçüde haberdar olduğu, tarihçiler arasında “kolektif suçluluk” ve “kamusal bilgi” ekseninde en çok tartışılan konulardan biridir. Bu durumun analizi; propaganda, sosyal psikoloji ve devlet terörünün iç içe geçtiği karmaşık bir yapıyı ortaya koyar. Alman halkının bu süreçteki

okumak için tıklayınız

Tolstoy’a Göre Tarihin Akışını Kim Belirler: Büyük Liderler mi, Halkın Kolektif Hareketi mi?

Bu çalışma, Lev Tolstoy’un tarih anlayışını merkeze alarak tarihin akışını belirleyen gücün bireysel liderler mi yoksa halkın kolektif eylemleri mi olduğu sorusunu tartışmaktadır. Özellikle Savaş ve Barış romanı üzerinden geliştirilen analizde Tolstoy’un “büyük adam” teorisine karşı çıkışı, nedensellik anlayışı ve tarihsel zorunluluk kavrayışı ele alınmaktadır. Tolstoy’a göre tarih, birkaç seçkin figürün iradesiyle

okumak için tıklayınız

Tanınmanın Sınırları: Hegelci Efendi-Köle Diyalektiğine Yönelik Eleştirel Yaklaşımlar

1. Giriş: İyimser Bir Senaryo Olarak Diyalektik Hegel’in Tinin Fenomenolojisi (1807) eserinde kurguladığı senaryoda, Köle’nin çalışma (Arbeit) yoluyla doğayı dönüştürmesi ve efendiyi aşması, tarihsel bir iyimserlik barındırır. Hegel’e göre korku ve hizmet, bilinci disipline eder ve onu özgürlüğe hazırlar. Ancak eleştirel teori, bu sürecin her zaman bir “sentez” veya “özgürleşme”

okumak için tıklayınız

Çoğunluk her zaman haklıdır mıdır?

Michela Murgia, Nasıl Faşist Olunur? adlı eserinde faşizmi yalnızca tarihsel bir rejim biçimi olarak değil, gündelik düşünme kalıplarında, dilde ve demokratik pratiklerin içindeki sapmalarda yeniden üretilen bir zihniyet olarak ele alır (Murgia, 2018). Kitap boyunca ironik bir “kılavuz” dili benimseyen yazar, faşist düşüncenin temel önermelerini ifşa eder. Bu önermelerden biri,

okumak için tıklayınız

Çoğunluk İradesinin Mutlaklaştırılması ve Otoriterliğe Geçiş

Michela Murgia’nın Nasıl Faşist Olunur? Kitabı Üzerinden Bir Analiz Giriş Demokratik rejimlerin meşruiyeti sıklıkla “çoğunluk iradesi” kavramı üzerinden temellendirilir. Ancak Michela Murgia, Nasıl Faşist Olunur? adlı ironik fakat son derece ciddi metninde, çoğunluk ilkesinin sınırlandırılmadığı durumlarda demokrasinin kendi karşıtına dönüşebileceğini savunur. Murgia’ya göre faşizm, demokrasinin dışından gelen bir tehditten ziyade,

okumak için tıklayınız

Thomas Paine’in Devrim Anlayışı: Ahlaki Zorunluluk mu, Siyasal Araç mı?

Özet Thomas Paine (1737–1809), hem Amerikan hem Fransız Devrimleri’nin ideolojik zeminini şekillendiren önemli bir Aydınlanma düşünürüdür. Onun siyasal felsefesi, devrimi yalnızca bir siyasal dönüşüm aracı değil, aynı zamanda bireyin doğuştan gelen haklarını savunmanın ahlaki bir yükümlülüğü olarak konumlandırır. Bu makalede Paine’in devrim düşüncesi, “ahlaki zorunluluk” ve “siyasal araç” kavramları üzerinden

okumak için tıklayınız

Thomas Paine’in toplum sözleşmesi anlayışı Rousseau’nunkinden hangi yönleriyle ayrılır?

Thomas Paine ve Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi Anlayışları Thomas Paine (1737–1809) ve Jean-Jacques Rousseau (1712–1778), her ikisi de siyasal otoritenin kaynağını halk egemenliğinde temellendiren Aydınlanma düşünürleridir. Ancak iki filozofun toplum sözleşmesi anlayışları hem kuramsal temeller hem de siyasal sonuçlar bakımından önemli ölçüde farklılık gösterir. 1. Doğal Durum Anlayışı Rousseau, Du Contrat

okumak için tıklayınız

Thomas Paine’e göre meşru bir hükümetin temel dayanağı nedir?

Thomas Paine’e göre meşru bir hükümetin kaynağı, Tanrı’nın iradesi ya da soy bağı değil, halkın rızası ve doğal hakların korunması ilkesidir. Paine, siyasal otoritenin meşruiyetini “doğal hukuk”a dayandırır ve hükümetin varlık nedenini bireylerin özgürlük ve mülkiyet haklarını güvence altına almak olarak açıklar (Paine, The Rights of Man, 1791/1995). Paine, hükümetin

okumak için tıklayınız

“Normal” Beynin İcadı: Kapitalizmin En Sinsi Silahı ve Nörodiverjan Marksizm

Quetelet’in Cetveli: Üretken Olmayana Yöneltilen Tarihsel Lanet Yazar: Jungish (Sermayenin Gözünde İnsan Zihni: “Çalışan Makine” mi, Yoksa “Yedek Nüfus” mu?) Aziz Yoldaşlar, Ey Zihnindeki Farklılık Yüzünden Damgalananlar! Şimdi size, Robert Chapman’ın “Normallik İmparatorluğu” eserinden, burjuva psikolojisinin ve iktidar düzeninin temelini sarsan bir hakikati haykıracağım. Kitabın iddiası net: “Normal” zihnin ve

okumak için tıklayınız

Üretken Olmayan Bedene İlan Edilen Savaş

Yazar: Jungish (Neoliberalizm, Nasıl Olup da Beyinlerimizi “Çalışan” ve “Arızalı” Diye Ayırır?) Aziz Yoldaşlar, Ey Zihnindeki Farklılık Yüzünden Damgalananlar! Şimdi size, nöroçeşitlilik meselesinin, o burjuva psikoloji salonlarından fırlayıp, doğrudan Kapitalizmin kalbine nasıl saplandığını anlatan radikal bir manifestodan bahsedeceğim. Robert Chapman’ın “Normallik İmparatorluğu” dediği bu büyük eser, bize şunu haykırır: “Normal”

okumak için tıklayınız

Normallik İmparatorluğu: Kapitalizm, Cetveli Elinde Tutan En Zalim Gardiyan

Antik Harmoni Nerede, Fabrika Makinesi Nerede? Sağlamcılık, Nasıl Ekonomik Bir Zorunluluk Oldu? Yazar: Jungish (Farklı Bedenin Değeri: Sadece Ne Kadar Ürettiğinle Ölçülürse Ne Olur?) Aziz Okuyucularım, Ey “Normal” Etiketiyle Damgalananlar! Şimdi size, engelli ve nörofarklı bireylerin yaşadığı zorlukların, sadece kötü niyete değil, bizzat kapitalist düzenin ta kendisine nasıl işlendiğini anlatacağım.

okumak için tıklayınız

Guy Debord bakış açısıyla; seyir toplumu içinde mi yaşıyoruz?

Guy Debord’a göre biz bir “seyir toplumu” (la société du spectacle) içinde yaşıyoruz. Onun 1967’de yayımlanan Seyir Toplumu (La Société du Spectacle) adlı eseri, modern kapitalizmin toplumsal yaşamı nasıl dönüştürdüğünü radikal bir biçimde analiz eder. 1. Seyir nedir? 2. “Gerçeklikten kopuş” 3. Kapitalizm ve tüketim 4. Yabancılaşma 5. Seyir toplumunun

okumak için tıklayınız

Wagner’in Nibelungen Yüzüğü ve Faşizmle Bağlantısının Sanat-Politik Dinamikleri Üzerindeki Etkileri

Eserin Toplumsal Bağlamdaki Yeri Wagner’in Nibelungen Yüzüğü, 19. yüzyılın ikinci yarısında bestelenmiş bir opera döngüsü olarak, dönemin toplumsal ve ideolojik dinamiklerini yansıtan bir yapıttır. Eser, mitolojiyle iç içe geçmiş bir anlatı sunarken, güç, hırs ve insan doğasının karmaşık yönlerini ele alır. Bu döngü, sadece bir sanat eseri olarak değil, aynı

okumak için tıklayınız

Jericho ve Gazze: Duvarların Ötesindeki Bağlar

Kadim Duvarların Anlamı Jericho, insanlık tarihinin en eski yerleşimlerinden biri olarak, yaklaşık 10.000 yıl önce inşa edilen duvarlarıyla bilinir. Bu duvarlar, Neolitik dönemde bir topluluğu dış tehditlerden koruma amacı taşırken, aynı zamanda toplumsal düzeni sağlama ve kolektif kimliği güçlendirme işlevi görmüştür. Arkeolojik bulgular, Jericho’nun duvarlarının yalnızca fiziksel bir bariyer değil,

okumak için tıklayınız

Žižek’in Gerçeklik Anlayışının Popülizm Çağındaki Yansımaları

İdeolojinin Gerçeklik Üzerindeki Yapılandırıcı Etkisi Žižek’in yaklaşımı, gerçekliğin ideolojik bir kurgu olarak nasıl işlediğini sorgular. Ona göre, gerçeklik, bireylerin dünyayı algılama biçimlerini yönlendiren semboller, söylemler ve kültürel kodlar aracılığıyla inşa edilir. Popülizm çağında bu süreç, özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla hız kazanır. Popülist liderler, basit ve kutuplaştırıcı söylemlerle karmaşık toplumsal

okumak için tıklayınız

Martin Luther’in köylü isyanları (1524-1525) sırasındaki tutumu neydi ve bu olaylara nasıl tepki verdi?

Martin Luther, 1524–1525 Alman Köylü Savaşları sırasında başlangıçta köylülerin ekonomik şikâyetlerini kısmen kabul etti ve barışçıl çözüm çağrısı yaptı, ancak ayaklanmanın şiddet ve otoriteye doğrudan meydan okuma biçimine dönüşmesi üzerine hızla prenslerin (beylerin) sert bastırmasını destekleyen, hatta zaman zaman katı ve şiddet yanlısı bir tutum aldı. Bu dönüşün arkasında hem

okumak için tıklayınız

Oedipus Kompleksinin Modern Dönüşümü: Otoriteyle Bilinçaltı İlişkilerin Evrimi

Kökenler ve Evrim Oedipus kompleksi, bireyin ebeveyn figürleriyle olan erken dönem ilişkilerinden kaynaklanan bilinçaltı çatışmaları ifade eder. Bu kavram, çocuğun ana babaya yönelik ambivalent duygularını ve otorite figürleriyle kurduğu bağları tanımlar. Modern toplumlarda, bu kompleksin yalnızca aile içindeki dinamiklerle sınırlı kalmadığı, aynı zamanda toplumsal ve politik otoritelerle ilişkilerde de kendini

okumak için tıklayınız

Fener Rum Patrikhanesi: Tarih, Kültür, Mimari ve Sosyo-Politik Dinamikler

Kökenler ve Evrim Fener Rum Patrikhanesi’nin kökenleri, 4. yüzyılda Konstantinopolis’in Roma İmparatorluğu’nun başkenti haline gelmesiyle başlar. 381 yılında Byzantion piskoposluğu başpiskoposluğa yükseltilmiş ve Hristiyanlığın doğu kanadında bir otorite merkezi haline gelmiştir. İstanbul’un 1453’te Osmanlı egemenliğine geçmesiyle, Fatih Sultan Mehmet’in fermanıyla Patrikhane’nin statüsü korunmuş ve Ortodoks cemaatin dini işlerini düzenleme yetkisi

okumak için tıklayınız

Asur İstilalarındaki Deri Yüzme Uygulamalarının Korku İktidarı Üzerindeki Etkileri

Şiddetin Görselleştirilmesi ve İktidar Aracı Olarak Kullanımı Asur istila sahnelerindeki deri yüzme tasvirleri, yalnızca fiziksel bir cezalandırma yöntemi değil, aynı zamanda toplumu kontrol altına almak için kullanılan bir görsel propaganda aracıdır. Bu uygulamalar, düşmanlara ve fethedilen topluluklara karşı uygulanan vahşetin ötesine geçerek, Asur hükümdarlarının mutlak otoritesini pekiştirme amacı taşımıştır. Deri

okumak için tıklayınız

V for Vendetta’da V’nin İdeolojisi ve Maskesinin Anlamı

V’nin Anarşist İdeolojisinin Temelleri V’nin ideolojisi, otoriter bir rejime karşı bireysel ve kolektif özgürlüğü savunan bir anarşist duruş sergiler. Bu duruş, Bakunin’in kolektif özgürlük anlayışıyla güçlü bir bağ kurar. Bakunin, devletin bireyler üzerindeki baskısını reddeder ve özgürlüğün, bireylerin kolektif bir dayanışma içinde kendi kaderlerini belirlemesiyle mümkün olduğunu savunur. V, totaliter

okumak için tıklayınız

Kapitalizmin Öfkesi ve Geleneksel Solun İntiharı: Neden Yeni Bir Kurtuluş Perspektifine İhtiyacımız Var?

Kapitalizmin temel krizi, sandığımız gibi 2008’de başlamadı. Doğu Bloku’nun 1989’daki çöküşüyle birlikte, sistemin kendi kendini imha etme süreci hız kazandı. Geleneksel solun bu döneme dair tek yapabildiği ise, miadını doldurmuş “işçi sınıfı Marksizmi”ne sarılmak oldu. Bazı radikal eleştirmenler, bu çöküşü sadece kapitalist bir varyantın başarısızlığı olarak değil, bizzat kapitalizmin ruhunun,

okumak için tıklayınız

Anti-Politika: Kapitalist Cinnet Zamanlarında Gerçek Kurtuluş

Modern siyaset, içinde yaşadığımız sistemin sorunlarını çözebileceğine dair bir hayalden ibaret. On yıllardır bize dayatılan neoliberal hegemonyanın ve “piyasadan başka çare yok” propagandasının karşısında, Norbert Trenkle’nin de işaret ettiği gibi, kapitalizmin cinnet dolu öfkesine tanıklık ediyoruz. Bu öfke, sadece ekonomik krizlerle değil, aynı zamanda toplumun en temel bağlarını parçalayan bir

okumak için tıklayınız

Kapitalizmin Sonu ve Gerçek Kurtuluş: Solun Yalanları ve Yeni Bir Başlangıç Mı ?

1989’da “gerçek sosyalizmin” çöküşü, bize “Batı sistemi”nin nihai zaferini müjdeledi. Fukuyama’nın “tarihin sonu” kehaneti manşetleri süslerken, çok az eleştirel ses kaldı. Ancak Krisis Grubu’ndan Norbert Trenkle gibi radikal düşünürler, o anın aslında kapitalizmin kendi kendini tükettiği devasa bir krizin başlangıcı olduğunu haykırdı. Bugün, otuz yıl sonra, bu kehanetin ne kadar

okumak için tıklayınız

Marx Öldü, Yaşasın Marx!

1968 yılı, küresel bir dönüm noktası oldu. Sermayenin “altın yılları” sona erdi, Fordizm ve Keynesçiliğin krizleri derinleşti. Ancak bu sadece ekonomik bir kriz değildi; Amerika’daki karşı-kültür hareketlerinden, Fransa’daki Mayıs olaylarına ve İtalya’daki işçi mücadelelerine kadar uzanan, yeni bir sosyal isyan türü yükseliyordu. Bu isyanlar, sadece iktidarı ele geçirmeyi değil, bireysel

okumak için tıklayınız

Hastalığın Sırrı: İnsan Türü ve Devrimci Bir Kavrayış

Sosyalist Hasta Kolektifi (SPK), 1970’lerde yalnızca bir hasta hareketi değildi; aynı zamanda felsefi ve politik bir devrim çağrısıydı. Onların en radikal iddialarından biri şuydu: “Hastalığın sırrı, insan türünün eksikliğidir.” Peki bu ne anlama gelir? Ve “hastalık kavramı” gündelik hayatta nasıl uygulanabilir? İnsan Türü Eksiklik Olarak SPK’ya göre hayvanlar kendi türlerinin

okumak için tıklayınız

İnsanların çoğunun hiçbir fikri olmamasının nedenleri ?

“İnsanların çoğunun hiçbir fikri yok… Fikirleri onlara dışarıdan pompalanmalı, tıpkı makinelere yağ pompalanması gibi.” —José Ortega y Gasset demiş. Nedenlerini hiç düşündünüz mü neden ? Özgün fikirlerimizin oluşmamasının nedenleri Ortega y Gasset’in sözünü de destekleyecek şekilde birkaç başlıkta toparlanabilir: 1. Düşünsel HazırcılıkSosyal medya, haber kanalları ve popüler kültür, “önceden paketlenmiş”

okumak için tıklayınız

Nitel Kırılma: Bugün İşin Radikal Bir Eleştirisi Neden Gerekli?

Kapitalist toplumda “çalışma” yalnızca bir geçim aracı değil; tüm sosyal yapının merkezindeki zorunlu bir mekanizma. Hayatta kalmak için ya kendi hesabımıza çalışıyoruz ya da emeğimizi satıyoruz. Her iki durumda da kendimizi bir meta hâline getiriyoruz. Bu gerçeklik, işin basitçe “yararlı şeyler üretmek” olduğu yönündeki popüler inancı tamamen boşa çıkarıyor. 1.

okumak için tıklayınız

Sınıf Üzerine Notlar: Marx’a Göre Sınıf Ne Değildir, Ne Demektir ?

Richard Gunn’un “Sınıf Üzerine Notlar” metni 1. Sınıf Ne Değildir? Marxist bakış açısıyla başlamak gerekirse: Sınıf, basitçe “aynı gelir seviyesindeki” ya da “benzer yaşam tarzına sahip” insanların oluşturduğu bir grup değildir. Bu tanımlar, sınıfı sabit ve durağan bir kategoriye indirger. Oysa Marx için sınıf, durağan değil, hareket hâlinde olan bir

okumak için tıklayınız

Bir Sanat Eseri Olarak Devlet

Bugün bizi yöneten liderlerin saçmalığı, bize karşı kolektif üstünlüklerinin ironik bir ölçüsüdür. Kapitalist sistem ne kadar kusursuz işlemeye başlarsa, yöneticileri o kadar gülünç, tesadüfi ve kolayca harcanabilir hâle gelir. Eğer bir sistemin çalışabilmesi için “yetenekli” bir lidere ihtiyaç varsa, bu zaten sistemin kusurlu olduğunun göstergesidir. Tersine, yetenekli bir liderin devre

okumak için tıklayınız

Marx’ın doktora tezinin “sükût suikastına” uğraması ne anlama gelmektedir?

Karl Marx, Kasım 1837’de Berlin’de Hukuk Fakültesi öğrencisiyken babasına yazdığı mektupta ağırlıklı olarak Kant, Fichte, Schelling, Hegel ve Aristo okuduğunu yazar. 1839 tarihinde sonradan Epikuros’un Felsefesi Üzerine Notlar adıyla yayımlanacak elyazmasını tamamlamış olmasından anlıyoruz ki, Marx 1838-41 yıllarında idealizme sırtını dönerek materyalizme olan ilgisinin tarihsel kökenleri üzerine yoğunlaşmıştır. 1841’de henüz

okumak için tıklayınız

Soytarılar, toplumsal düzenin kırılganlığını teşhir eden felsefi aktörler mi?

1. Gülmenin Altındaki Kriz: Soytarı Bir Tehdit midir? Soytarı yalnızca güldüren değildir; o, düzenin görünmeyen çatlaklarını dillendirir. Saraylarda, kürsülerde, ekranlarda ya da sokaklarda boy gösteren soytarı, çoğu zaman iktidarın aynasıdır ama bu ayna kırık, yamuk ve çarpıtıcıdır. Bu çarpıtma, gerçekliğin ta kendisini daha açık hale getirir. Gülünç olan, aslında çürümüş

okumak için tıklayınız

Her halkın emekçi sınıfının farklı dillerde konuşması kapitalistlere karşı ortaklaşmasına engel midir?

İnsan, dili aracılığıyla düşünür, diliyle dünyayı kavrar ve diliyle başkalarıyla ilişki kurar. Ne var ki, bu iletişimsel çoğulluk, tarihsel olarak emekçi sınıfın dayanışmasını bölmenin de aracı hâline getirilmiştir. Farklı dillerde konuşan halkların emekçileri arasında bir bariyer doğar; fakat bu bariyer doğal değil, sosyo-politik olarak inşa edilmiş bir engeldir. Bu bağlamda

okumak için tıklayınız

Farklı dillerde konuşan kapitalistlerin ortak dili: Kâr

1. Kapitalistin Ulusal Kimliği İkinci Plandadır Kapitalistler Çinli, Amerikalı, Alman, Türk, Arap ya da Rus olabilirler. Ancak ulusal kimlikleri, kapitalist düzen içindeki konumlarının önüne geçmez. Çünkü: Örnek:Apple, Çin’de Foxconn adlı fabrikalarda üretim yaptırır. Amerikalı sermaye, Çinli emeği kullanarak tüm dünyaya satış yapar. Burada milliyet değil kâr-zinciri esastır. 2. “Kâr”, Kapitalistlerin

okumak için tıklayınız

The common language of capitalists speaking different languages: Profit.

Their primary goal is to expand their capital, not their nationality.A German boss prefers workers in China if the profit margin is high.A French investor can partner with entrepreneurs of Kurdish or Turkish origin, as long as there is profit.Example:Apple has production in Foxconn factories in China. American capital uses

okumak için tıklayınız

”Her zaman etrafınızda bir yalaka ordusu bulundurun.” Adolf Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels X.

🧵 Bu söz, totaliter yönetimlerin sadece propagandayla değil, duygusal izolasyon ve yapay sadakatle nasıl sürdüğünü anlatır. 1️⃣ Bu söz ne demek? Goebbels’e göre: Güçlü görünmenin yolu, etrafınızı eleştirmeyenlerle doldurmaktır.Yani düşünce değil, itaat gerekir.Doğru bilgi değil, onaylanmış tekrarlar esastır. Böylece lider:– Yanılgılarını duymaz– Gerçeklerle yüzleşmez– Kendine inşa ettiği sahte dünyada yaşamaya

okumak için tıklayınız

”Önemli olan aydınlar değil, kitlelerdir. Çünkü onları kandırmak çok kolay.” Adolf Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels IX.

🧵 Bu söz, propaganda stratejisinin hedefini ve yönünü açıkça ortaya koyar. Aydınlara değil, çoğunluğa oynayan bir zihniyetin haritasıdır. 1️⃣ Bu söz ne demek? Goebbels’e göre:– Aydınlar detaylarla uğraşır, sorgular, çelişkileri görür.– Kitleler ise duygusal, tepkisel ve kolay yönlendirilebilirdir.Yani iktidar, bilgiyi değil; duyguyu hedef almalıdır. “Bir profesörü ikna etmek zaman ister,

okumak için tıklayınız

“Biz Niye Hep Yanlış Anlıyoruz Siyasileri?”

Çünkü anlamamız istenmiyor. Çünkü karmaşık olanı basitleştirip, basit olanı karmaşık gösteren bir algı yönetimi çağındayız. Rüşvetin adı sadakaya çevriliyor, lütuf diye pazarlanan şey aslında senin zaten hakkın olan yardım. Şükür bekleniyor, çünkü hesap sormayı bilen bir yurttaş değil, minnet eden bir “tebaa” isteniyor. Biz ise anlamak yerine “inandık”. Ve inanan,

okumak için tıklayınız

”Asla rakibinizin üstün bir yanı olduğunu kabul etmeyin.” Adolf Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels VI.

🧵 Bu sadece bir psikolojik savunma değil, bilinçli bir algı mühendisliğidir. 1️⃣ Bu söz ne anlama geliyor? Goebbels burada, rakibin insani ya da rasyonel bir yönünü tanımanın propaganda savaşında “zayıflık” olduğunu savunuyor.Gerçek bir liderlik değil, mutlak zafer ve mutlak düşmanlık kurmak hedefleniyor. 🎯 “Rakibin iyi yaptığı bir şey varsa bile…

okumak için tıklayınız

”Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır. Olmazsa, yalana devam edin.” Adolf Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels IV.

🧵 Gerçek ve yalan arasındaki sınır nasıl silinir? Psikopolitik savaş nasıl işler? 1️⃣ Bu söz neyi anlatıyor? Bu cümle, gerçekliğin değil, ısrarın kazandığı bir dünyayı resmediyor.Goebbels’e göre: ❌ Yalanın fark edilmesi bir sorun değil.✅ Yeterince sabırlı olursanız, sonunda inanan biri çıkacaktır. Burada ahlaki bir sınır yok. Amaç: yalanı “gerçeklikmiş gibi”

okumak için tıklayınız

Totaliter Rejimlerin Mimari Fetişizmi: Güç ve Kontrolün Taşlaşmış İfadesi

İktidarın Taşlaşmış Gösterisi Totaliter rejimlerin devasa ve gösterişli mimari yapılar inşa etme eğilimi, iktidarın fiziksel bir yansıması olarak ortaya çıkar. Bu yapılar, rejimin ideolojik üstünlüğünü ve mutlak kontrolünü somutlaştırmak için tasarlanır. Mimari, yalnızca estetik bir ifade değil, aynı zamanda toplum üzerinde psikolojik bir baskı aracıdır. Büyük ölçekli yapılar, bireyi küçülterek

okumak için tıklayınız

Kimlik Çözülmesinin Doğası ve Anna Wulf’un İç Dünyası

Anna Wulf’un Altın Defter’deki kimlik çözülmesi, bireysel ve toplumsal roller arasındaki çatışmanın bir yansıması olarak ortaya çıkar. Wulf, bir yazar, anne, sevgili ve politik aktivist olarak farklı kimlikler arasında sıkışmıştır. Bu çoklu roller, onun benlik algısını parçalara ayırır ve içsel bir kaos yaratır. Psikolojik açıdan, bu durum, bireyin kendi varoluşsal

okumak için tıklayınız

Otizm Spektrum Bozukluğu Olan Bireylerin Ailelerinin Finansal Yükleri ve Sosyal Politika Çözümleri

Finansal Yüklerin Boyutları Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) olan bireylerin aileleri, çocuklarının bakım ve destek süreçlerinde önemli maddi yüklerle karşılaşır. Bu yükler, doğrudan tedavi ve terapi masraflarıyla başlar. Özel eğitim programları, davranışsal terapiler (örn. Uygulamalı Davranış Analizi – ABA), konuşma terapisi ve ergoterapi gibi hizmetler yüksek maliyetlidir ve genellikle sağlık sigortaları

okumak için tıklayınız

Sabahattin Ali: Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer!

Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bir gün Almanların pabucunu yalayan ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında

okumak için tıklayınız

Tanrı-Kraldan Yapay Zekâya: Otoritenin Evrimi

Mezopotamya’daki tanrı-kral kavramı, otoritenin ilahi bir meşruiyetle birleştiği tarihsel bir olgudur. Bu kavram, yapay zekâ destekli otoriter yönetimlerin distopik bir öngörüsü olarak değerlendirilebilir mi? Bu soruya yanıt ararken, otorite, teknoloji, insan-toplum ilişkileri ve güç dinamiklerini çok katmanlı bir şekilde ele almak gerekir. İnsan ve İktidarın Kutsal Birliği Mezopotamya uygarlıklarında tanrı-kral,

okumak için tıklayınız

Augustinus’un İki Devlet Teorisi: Tanrısal ve Dünyevî İktidarın Ayrımı

Aurelius Augustinus’un (354-430) “İki Devlet” teorisi, Batı düşünce tarihinin en etkili kavramlarından biridir. Bu teori, Tanrı Devleti (De Civitate Dei) adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde ele alınmış ve insan yaşamını, toplumu, yönetimi ve ahlakı anlamlandırmak için derin bir çerçeve sunmuştur. Augustinus, insanlığın iki temel topluluğa ayrıldığını öne sürer: Tanrı Devleti

okumak için tıklayınız

What does Rousseau mean by the words, “Men are born free, yet everywhere they are in chains”?

Jean-Jacques Rousseau’s statement, “Men are born free, yet everywhere they are in chains,” summarizes the fundamental contradiction of his political philosophy and is the opening sentence of his work, The Social Contract (1762). Here, Rousseau emphasizes humanity’s tragic dilemma between natural freedom and social slavery. According to Rousseau, in the

okumak için tıklayınız

Rousseau, “İnsanlar özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuşlardır” sözüyle neyi kastetmektedir?

Jean-Jacques Rousseau’nun “İnsanlar özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuşlardır” sözü, onun siyaset felsefesinin temel çelişkisini özetler ve Toplum Sözleşmesi (1762) eserinin açılış cümlesidir. Burada Rousseau, insanlığın doğal özgürlük ile toplumsal kölelik arasındaki trajik ikilemini vurgular. 1. “Özgür Doğmak”: Doğa Durumundaki İnsan 2. “Zincire Vurulmak”: Medeniyetin Yozlaştırıcı Etkisi Rousseau, insanlığın

okumak için tıklayınız