Kategori: Politika

Cezayir Savaşı’nda Fransız Solu ve Aydınlarının Tavrı

Cezayir 1830’da Fransız ordusu tarafından işgal edilir ve bu tarihten itibaren tam 132 yıl boyunca Fransa’nın kolonilerinden biri olarak kalır. İşgal edildiği andan itibaren, Cezayirliler onlarca kez Fransızlara karşı ayaklanmalarına rağmen bir türlü bağımsızlıklarını elde edemezler.

okumak için tıklayınız

Dostoyevski der ki: “Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.” Bu söz, gün geçtikçe doğruluk kazanıyor. – Jean-Paul Sartre

YAZARIN SORUMLULUĞU Dostoyevski der ki: «Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.» Bu söz, gün geçtikçe doğruluk kazanıyor. Ulus topluluğu insan topluluğuna biraz daha katıldıkça, her insan ulus topluluğunda biraz daha kaynaştıkça, her birimiz gittikçe daha geniş ölçüde sorumlu oluyoruz. Nazi rejimine karşı koymamış her Almanı bu rejimden sorumlu saydık. İster bizde, ister başka bir

okumak için tıklayınız

Erich Fromm: O dönemde milyonlarca kişi Hitler hükümetini “Almanya” ile özdeşleştirdi.

Nüfusun bir bölümü, herhangi bir büyük direnç göstermeksizin Nazi rejimine boyun eğdi, ama bunlar direnç göstermedikleri gibi Nazi ideolojisinin ve siyasal uygulamalarının hayranları haline de gelmediler. Bir başka bölüm insansa yeni ideolojiye iyice kendini kaptırdı ve onu savunanlara fanatik bir tutumla bağlandı. Birinci grupta daha çok işçi sınıfıyla liberal ve Katolik burjuvazi vardı. Özellikle işçi

okumak için tıklayınız

Jean-Paul Sartre: Herkes bayrak assın denmişti, asmadılar. Savaş, umursamazlık, bunaltı içinde bitti.

SAVAŞIN SONU Herkes bayrak assın denmişti, asmadılar. Savaş, umursamazlık, bunaltı İçinde bitti. Günlük yaşantıda hiçbir şey değişmemişti. Radyonun ağız kalabalığı, gazetelerin şişman puntoları bizi inandırmıyorlardı bir türlü. Barışın düpedüz gerçekleştiğine inanmak için bir mucize, göklerden bir belirti bekler gibiydik. Sıkıntılı bir yaz ikindisinde cılız bir top öksürüyordu. İnsanlar köprülerden, yollardan ölü bakışlarla, durmadan yenilenen açlıklarıyla,

okumak için tıklayınız

Diktatör Adolf Hitler: “birey, haklı olarak suçlandığında suskun kalmayı öğrenmekle kalmamalı, haksızlığa da suskunluk içinde katlanmayı öğrenmelidir.”

Bireyi feda etmek ve onu bir toz zerresine, bir atoma indirgemek, Hitler’e göre, kişinin bireysel görüşünü, çıkarlarını ve mutluluğunu feda etmesi anlamını taşır. Bu feda etme, üyelerini oluşturan “bireylerin kendi kişisel görüşlerini ve çıkarlarını temsil etmeyi reddettiği…” (Kavgam s. 408) siyasal örgütün özüdür. “Özgeciliği” över Hitler ve “insanların kendi mutlulukları peşinde koşarken cennetten uzaklaşıp cehenneme

okumak için tıklayınız

Eğitici acı – Çaresiz insana çektirilen acı onu yönetmenin, onun davranışlarına hatta bilincine egemen olmanın bir yoludur.

Eğitici acı Çaresiz insana çektirilen acı onu yönetmenin, onun davranışlarına hatta bilincine egemen olmanın bir yoludur. Burada acı ve günahın birlikteliği tuhaftır. Ahlak kurallarına her türlü tecavüz olayı yasayı temsil edenler açısından işlenen günahın derecesine göre ayarlanmış bir acıyla karşılık verilmesini gerekli kılar ilke olarak. Acı vermek ceza vermektir, bedenin gerçek ya da sözde bir

okumak için tıklayınız

Yaşamak İçin Acı – “Acı çekiyorum o halde varım”

Dinle hiçbir ilgisi olmayan kimi insanlar hiçbir koşulun yok edemediği bir acı yolunda sürdürürler yaşamlarını. Bu eğilimde olan çeşitli tipler vardır. Ve bu eğilim bazı yaşam yörüngelerini özellikle zenginleştirir. Derinlerde yatan bir suçluluk bir durumdan ötekine değişen ve bireyi yaşatan bir acı çekme kolaylığını besler. Acı, çocuk için, annenin dikkatini çekmek amacına yönelik, elindeki son

okumak için tıklayınız

Sabahattin Ali: Siyasal iktidar baskısına taviz vermeyen yazar – Bahar Akpınar

“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanlar’ın pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizler”e takla atan, daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik… Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık. Han, apartman sahibi olmak, sağdan

okumak için tıklayınız

Toplumu parçalara ayıran, neoliberalizmin yarattığı yalnızlık – George Monbiot

Bir sistemin ruhsal bozukluk salgını yaratmasından daha büyük bir suçlama olabilir mi? Kaygı, stres, depresyon, sosyal fobi, yeme bozuklukları, kendine zarar verme davranışları ve yalnızlık, bütün dünyada insanları alaşağı ediyor. Son olarak, İngiltere’de çocuk ruh sağlığı alanındaki yıkıcı rakamlar, küresel bir krizi gösteriyor.

okumak için tıklayınız

Adaletsizliğin Temel İlkeleri – Eduardo Galeano

Reklamlar tüketimi emrediyor, ekonomi engelliyor. Herkes için zorunlu, ama çoğunluk için imkânsız olan tüketim kuralları suça davet olarak tercüme ediliyor. Gazetelerin haber sayfaları zamanımızın çelişkileri hakkında politika ve ekonomi sayfalarından çok daha fazla şey öğretiyor. Bu dünya sofraya herkesi davet eden, ama çoğunluğun suratına kapıyı kapatan, aynı zamanda da eşitleyici ve eşitliksiz bir dünya: Dayattığı

okumak için tıklayınız

Jaroslav Hašek: Katliam hazırlıkları her zaman Tanrı ya da insanların düş güçleriyle yarattıkları bir başka varlık adına yürütülür.

Katliam hazırlıkları her zaman Tanrı ya da insanların düş güçleriyle yarattıkları bir başka varlık adına yürütülür. Fenikeli’lerin esirlerinin gırtlaklarını kesmeden önce yaptıkları dinsel törenler kendilerinden yüzlerce yıl sonra yaşayanların düşmanlarını top ateşi ve kılıçla öldürmek üzere savaş alanlarına gitmeden önce yaptıkları dinsel törenler kadar görkemliydi.

okumak için tıklayınız

David Harvey: İşçiler kendilerini emekçi sınıfının bir parçası olarak görmüyorlar

Kapitalizmin modern kent hayatının tüm alanlarına müdahil olduğu bu çağda, anti-kapitalist olmak mümkün müdür? Bence anti- kapitalist olmak tamamen mümkün, bu kapitalizmin dışında yaşamak anlamına gelmiyor. Yani bu bir iç kritik. Ve tekrar düşünüyorum Marksist analizin verdiği gücün bir bölümü günlük yaşamda olup biten hakkında bu iç kritiği yapmaya olanak sağlayan araçları vermesinden kaynaklanıyor bana

okumak için tıklayınız

Faşizmin Fantezisi – Erdoğan Özmen

Genel olarak biliniyor artık. Kabaca söyleyecek olursak: Ortalama nevrotik birey bir tür tatminsizlik hissiyle, onu tatmin olmaktan alıkoyan bir şey nedeniyle terapiye başlar. O şey semptomdur. Semptom ( isteksizlik, uykusuzluk, konsantrasyon güçlüğü, hissizlik, mutsuzluk, fobi, obsesyon.. her ne ise artık), tatminkar bir hayat sürmenin, zevkin önündeki engel gibi işlev görür.

okumak için tıklayınız

Derviş Aydın Akkoç: Ölüm, kapitalizm ve reel siyaset pratikleri tarafından siyasallaşmıştır.

Rus yazar Vasili Rozanov’un sözü insanı sakinleştiriyor: “Bütün dinler gelir geçer, sonunda bir iskemleye oturup uzaklara bakmak kalır.” Ölümden korkmak için hiçbir sebep yok. Ama ölümden korkmak da, Nâzım’ın dediği gibi “ayıp” değil. Mevzu ölümden ziyade hiçliktir aslında. Kadim dinler, insandaki hiçlik duygusunu (“boşluk duygusu” mu demeli yoksa) teskin etmek üzere kurulmuşlardır.

okumak için tıklayınız

Devrimden söz etmek gülünç geliyorsa…

Devrimden söz etmek gülünç geliyorsa, toplumun kökten dönüştürülmesi ihtimallerinin güçlü olduğu modern toplumlarda, örgütlü devrimci hareketlerin uzun bir süredir ortadan kaybolmuş olmasındandır. Ama varolan düzeni şu ya da bu biçimde kabul etmek anlamına geldiği için, devrim dışındaki herşey çok daha gülünçtür aslında. “Devrimci” sözcüğü, reklamcılıkta, sürekli kılık değiştiren bir metada yapılan ufacık bir değişikliği anlatacak kadar yansızlaştırılmışsa eğer, bütünsel ve arzulanabilir

okumak için tıklayınız

Bir Osmanlı Kadınının Feminizm Macerası ve Hamidiye Modernleşmesi

Tarihsel yanılgılar çoğu kez bir tarihçi aldanmasıdır. “Haremden kaçan bir Osmanlı Prensesi” şüphesiz oldukça çekici bir gazete manşetidir. Hele de bu kadın “Uluslararası Kadınlar Kongresi”nde bir konuşma yaptıysa, konuşmasının içeriği Almanca basılmış ve çok yakın bir tarihte de Arapçaya çevrilmişse… Tarihçi artık bu verilerden hareketle yürüyebilir, Osmanlı’da kadın hareketini takibe başlayabilir; konuşmanın içeriğinden Osmanlı feministlerinin

okumak için tıklayınız

Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi – İsmail Kaygusuz

ÖNSÖZ / Genel anlamda Heterodoks İslam olarak tanımladığımız Aleviliğin çok önemli bir kolu olan İsmailiğin Alamut çağı Nizari İsmaililerine ilişkin yanlış, yalan ve iftira dolu hayali bilgiler yüzyıllar boyu aktarılarak, tarihsel gerçeklermişçesine sunulmuş; sözde tarih araştırmaları, romanlar, öyküler ve film senaryolarıyla bu uydurma ve tarihsel çarpıklıklar hala sürdürülmektedir.

okumak için tıklayınız

Devrimin Güneş Mitosu

KARANLIKLARIN hakkından gelen ışık, ölümün bağrında yeniden doğan yaşam, başlangıcına dönmüş dünya metaforları, 1789’a yaklaşırken kendilerini evrensel olarak dayatan imgelerdir. Bunlar yalın metaforlardır, çağı olmayan antitezlerdir, yüzyıllardır dinsel değerlerle yüklenmişlerdir; fakat içinde bulunulan dönemde tercihlerin tutkulu bir biçimde yöneldiği değerler bunlardır. Eski düzen simgesel bir ufalmayla karanlık bir bulut, kozmik bir afet görünümünü almış olduğundan,

okumak için tıklayınız

Kapitalizmde Çıkar, Arzu ve Harekete Geçirme

ESİR ALMAK, bedenleri başkasının hizmetinde hareket ettirmeyi varsayar. Dolayısıyla harekete geçirme esir almanın kurucu endişesidir. Zira nihayetinde, insanların aslen kendilerine ait olmayan bir arzuyu gerçekleştirmek uğruna eyleme geçmeyi “kabul etmeleri” gayet tuhaf bir durumdur. “Başkaları hesabına harekete geçme”yi bu denli büyük ölçekte yaratabilmek için gereken muazzam toplumsal emeği gözlerden gizleyebilecek tek şey, alışkanlığın gücü, yani

okumak için tıklayınız