Kategori: Psikoloji

Carl Gustav Jung’un Çocukluğunda Yaşadığı Bayılmaların Nedeni Neydi ?

Jung’un on iki yaşında yaşadığı bayılma nöbetlerini yenme süreci ve bu süreçten çıkardığı dersler, onun karakter gelişiminde ve psikolojiye dair ilk kavrayışlarında kritik bir rol oynamıştır. Bayılma Nöbetlerini Nasıl Yendi? Jung’un nöbetleri yenmesi, dışsal bir tedaviyle değil, kendi iradesiyle ve gerçeklikle sert bir şekilde yüzleşmesiyle gerçekleşmiştir: Neler Öğrendi? Bu deneyim, Jung’un kendi psikolojisi ve yaşam

okumak için tıklayınız

C.G. Jung’un Erken Çocukluk Deneyimleri

C.G. Jung’un Anılar, Düşler, Düşünceler adlı otobiyografik eserine ve D.W. Winnicott’un incelemesine dayanarak; Jung’un doğumu, bebekliği, çocukluğu ve ergenlik döneminde yaşadığı önemli olaylar ve içsel deneyimler kronolojik bir akışla aşağıda sunulmuştur: 1. Doğum ve Bebeklik (1875 – 1878) 2. Erken Çocukluk (3 – 6 Yaş) 3. Okul Çağı ve Oyunlar (6 – 11 Yaş) 4.

okumak için tıklayınız

Goethe’nin Faust Eseri, Jung’u Nasıl Etkiledi ?

Goethe’nin Faust eseri, Jung’un “1 No” ve “2 No”lu kişilikleri arasında yaşadığı gerilim ve yabancılaşma hissi için “mucizevi bir merhem” işlevi görerek iyileştirici bir rol oynamıştır. Bu iyileşme süreci şu temel faktörlerle gerçekleşmiştir: 1. Yalnızlık Duygusunun Sona Ermesi ve Aidiyet Jung, Faust‘u okuduğunda, bu eserin Goethe’nin kendi “2 numaralı kişiliğinin” bir ürünü olduğunu fark etmiştir.

okumak için tıklayınız

Carl Gustav Jung’un Çocukluğunda ve Gençliğinde Deneyimlediği “1 No” ve “2 No”lu Kişilikler, Onun Analitik Psikoloji Teorisini Nasıl Etkiledi ?

Jung’un çocukluğunda ve gençliğinde deneyimlediği “1 No” ve “2 No”lu kişilikler, onun analitik psikoloji teorisinin temel yapı taşlarını, özellikle Ego, Bilinçdışı, Benlik (Self) ve Kişileşme (Individuation) kavramlarını doğrudan şekillendirmiştir. Bu kişisel bölünme, sadece biyografik bir detay değil, teorisinin deneysel zeminidir. Bu iki kişiliğin Jung’un teorisine yansımaları şu başlıklar altında özetlenebilir: 1. Ego ve Benlik Ayrımı

okumak için tıklayınız

Carl G. Jung’un “1 No.” ve “2 No.” Olarak Adlandırdığı Kişilikleri

Jung’un “1 No.” ve “2 No.” olarak adlandırdığı kişilikleri arasındaki çatışma, bir tarafın diğerini yok etmesiyle değil, Jung’un bu iki kişiliğin işlevlerini anlaması, onları birbirinden ayırması ve yaşamının ilerleyen dönemlerinde bütünleştirmesiyle çözüme kavuşmuştur. 1. Belirleyici Rüya ve 1 Numaranın Seçilmesi Çatışmanın çözümündeki dönüm noktası, Jung’un gördüğü kritik bir rüyadır. Rüyasında fırtınalı bir havada, elinde titrek

okumak için tıklayınız

Carl Gustav Jung’un Çocukluk ve Eğitim Yılları

Carl Gustav Jung’un çocukluk ve eğitim yılları, onun iç dünyasında derin bir bölünmüşlük, yalnızlık ve anlam arayışı olarak yankı bulmuştur. Bu dönemler, onun ileride geliştireceği psikolojik kuramların temelini oluşturan deneyimlerle doludur. Jung’un bu yıllardaki içsel yansımaları şu başlıklar altında toplanabilir: 1. İki Farklı Kişiliğin Ortaya Çıkışı (1 No. ve 2 No.) Jung’un iç dünyasındaki en

okumak için tıklayınız

Cezalandırmak mı, İyileşmek mi? Modern Dünyanın “Karanlık” Adaletine Onarıcı Bir Balta!

Hepimiz aynı gemideyiz ama bazılarımız sürekli gemiden aşağı atılıyor. Sosyal medya linçleri, bitmek bilmeyen “iptal” (cancel) listeleri ve hataları birer infaz gerekçesine dönüştüren o buz gibi sistem… Peki, birini toplumun dışına itmek gerçekten adaleti sağlıyor mu, yoksa sadece yeni yaralar mı açıyor? Dönüştürücü Adalet (Transformative Justice), bugün her zamankinden daha acil bir ihtiyaç. AWN’in (Otistik

okumak için tıklayınız

Kapitalizmin “Ucuzluk” Tuzağı: Sistemi Yeniden Düşünmek

Dünya ekonomisi son 700 yıldır tek bir sistemin hakimiyeti altında: Kapitalizm. Ancak bu sistem sadece parayla değil; hayatın en temel unsurlarını “ucuzlatma” becerisiyle ayakta kalıyor. Akademisyen ve aktivist Raj Patel, Jason W. Moore ile birlikte kaleme aldığı Yedi Ucuz Şey Üzerinden Dünya Tarihi kitabında, kapitalizmin krizlerini nasıl bu “ucuzlatma” süreciyle aştığını ve bu döngüden nasıl

okumak için tıklayınız

Trigant Burrow ve Demokratik Psikiyatri

Trigant Burrow (1875-1950), klasik psikiyatrinin “otoriter” yapısını yıkarak psikoterapiyi halka ve topluluğa indiren en radikal öncülerden biridir. Onun çalışmaları, hastayı sadece bir “vaka” olarak görmekten çıkarıp, toplumsal bir bütünün parçası olarak ele alan Grup Analizi (Group Analysis) disiplininin temelini atmıştır. Burrow’un halk ve topluluk için yaptığı devrim niteliğindeki çalışmalar şunlardır: 1. Hiyerarşiyi Yıkmak: “Doktor-Hasta” Eşitliği

okumak için tıklayınız

Hak ve HalkTemelli Psikoterapi Uygulamaları

Dünya genelinde psikiyatri ve klinik uygulamalar, son yıllarda “hastadan danışana”, “hastalıktan iyileşmeye” ve “vesayetten özerkliğe” doğru büyük bir paradigma değişimi yaşıyor. Bu değişim, hastaların haklarını ve deneyimlerini merkeze alan, halka açık ve erişilebilir hak temelli psikoterapi modellerinin doğmasını sağladı. Dünyadan, hasta deneyimlerini ve haklarını temel alan en çarpıcı uygulama örnekleri şunlardır: 1. Open Dialogue (Açık

okumak için tıklayınız

R. D. Laing ve Uygulamaları

R.D. Laing’in (Ronald David Laing) uygulamaları değerlendirildiğinde, kendisinin bu kitapta savunulan “ilerici psikanaliz” vizyonunun en radikal temsilcilerinden biri olduğu görülebilir. 1. “Tıbbi Model” ve Hiyerarşinin Reddi Amerikan tıbbının ve psikanalizin 1950’lerde “tedavi eden” (cure) maskülen/bilimsel bir otorite figürüne dönüştüğü ve “bakım veren” (care) insani yönü dışladığı eleştirisi yapılır,. 2. Şizofreniye “İnsancıl” ve “Bağlamsal” Yaklaşım Harry

okumak için tıklayınız

Sadece Dinlemek Yetmez: “Tanıklık Eden” Psikanaliz ve Kamusal Sorumluluk

Psikanalizi düşündüğümüzde aklımıza genellikle dış dünyadan yalıtılmış, sessiz bir oda ve bireyin çocukluğuna dair derin kazılar gelir. Ancak 2000’li yıllarla birlikte dünya; ekonomik krizler, zorunlu göçler, savaşlar ve pandemi gibi kolektif travmalarla sarsılırken, psikanaliz de kendi kabuğunu kırmak zorunda kaldı. Artık soru şu: Dışarıda dünya yanarken, içeride analist ne kadar “tarafsız” kalabilir? Bu yazıda, psikanalizin

okumak için tıklayınız

Eğitimde Devrim: NYU Post-Doktora Modeli ve Psikanalizin Demokratikleşmesi

Psikanaliz tarihine baktığımızda, genellikle “bölünmelerle” dolu bir harita görürüz. Freud Adler’i aforoz eder, Jung kendi yoluna gider, Kleincılar ve Freudçular birbirine girer… Her enstitü, kendi doğrusunu “tek hakikat” olarak dayatır ve diğerlerini “saf olmayan” sapkınlıklar olarak görür. Ancak New York Üniversitesi (NYU) Psikanaliz ve Psikoterapi Post-Doktora Programı, bu parçalı tarihe inat, radikal bir “Kurumsal Çoğulculuk”

okumak için tıklayınız

Beyaz Perdenin Sonu: İlişkisel Psikanaliz ve “İki Kişilik” Bir Devrim

Klasik bir psikanaliz sahnesi düşünün: Hasta divanda yatıyor, analist ise arkasında, görünmez bir otorite gibi oturuyor. Analist sessiz, yorumları “mutlak doğru” ve kendisi adeta üzerine hiçbir şeyin yapışmadığı “beyaz bir perde”. Hasta yansıtıyor, doktor analiz ediyor. Yıllarca “altın standart” kabul edilen bu “doktor-hasta” hiyerarşisi, 1980’lerde büyük bir sarsıntı geçirdi. Bu sarsıntının adı İlişkisel Psikanaliz (Relational

okumak için tıklayınız

Divandaki Devrim: Psikanalizde Cinsiyet, Beden ve Farklılıkların Gündemi

Psikanaliz tarihini düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Muhtemelen Viktorya döneminin katı ahlak kuralları, “penis hasedi” çeken kadınlar veya eşcinselliği bir “gelişimsel sapma” olarak gören ciddi, beyaz, yaşlı adamlar. Uzun yıllar boyunca psikanaliz, ne yazık ki ataerkil ve homofobik statükonun bekçiliğini yaptı. Ancak 1960’lar ve 70’lerde esen özgürlük rüzgarları (kadın hareketleri, Stonewall ve sivil haklar), divanın tozunu

okumak için tıklayınız

Duvarları Yıkmak: Paul Wachtel, Bütünleştirici Terapi ve “İlerici Psikanaliz”

Psikanaliz tarihi boyunca sık sık şu ayrımları duymuşuzdur: “Psikanaliz derinlemesine çalışır, davranışçı terapiler yüzeyseldir”, “Analiz iç dünyayı değiştirir, sosyal hizmet dış dünyayı düzenler”, “Terapist tarafsızdır, aktivist değildir.” Ancak modern psikanalizin en önemli isimlerinden Paul Wachtel, bu katı duvarların hepsini yıkarak sahneye çıkıyor. Wachtel, psikanalizin hayatta kalması ve halkın gerçek ihtiyaçlarına yanıt verebilmesi için, fildişi kulesinden

okumak için tıklayınız

Kuralları Yıkmak: Kurt Eissler, Asi Gençler ve “Parametre” Devrimi

Psikanaliz tarihinin en ilginç ironilerinden biri şudur: Psikanaliz camiasında “Ortodoks Psikanalizin Papası” olarak bilinen, Freud’un tekniklerine en sadık ve en katı isimlerden biri olan Kurt Eissler, aynı zamanda psikanalizin kurallarını en radikal şekilde esneten kavramın, **”Parametre”**nin de mucididir. Bu yazıda, psikanalizin sadece divana uzanan “uyumlu” yetişkinler için değil; sokaklarda yaşayan, suça sürüklenen ve otoriteye başkaldıran

okumak için tıklayınız

Sokağın Psikanalisti: Sandor Ferenczi ve “Sosyal Nevroz” Devrimi

1919 Budapeşte’sinde kısa bir an için parlayan, psikanalizin en radikal ve toplumcu yüzünü sizinle paylaşmak istiyoruz. Bu yazımızda, dünyanın ilk psikanaliz profesörü olan, Freud’un “sevgili oğlu” ama aynı zamanda en büyük eleştirmeni Sandor Ferenczi‘nin, terapiyi nasıl bir sosyal adalet aracına dönüştürdüğünü ve “sosyal nevroz” kavramıyla sınıf çatışmasını nasıl divana taşıdığını inceleyeceğiz. 1919: Dünyanın İlk Psikanaliz

okumak için tıklayınız

İlaçsız Bir Mucize: Harry Stack Sullivan’ın Şizofreni Koğuşu ve “İnsaniyet” Devrimi

1920’lerin psikiyatri dünyasını hayal edin. “Deli” damgası yemiş hastalar, genellikle “yılan deliği” (snake pit) olarak adlandırılan, umutsuzluğun kol gezdiği, kilitli kapılar ardındaki devasa akıl hastanelerine kapatılıyordu. Şizofreni, tedavisi olmayan, biyolojik ve dejeneratif bir “beyin çürümesi” olarak görülüyordu. Ancak tam bu karanlık tabloda, Baltimore yakınlarındaki Sheppard and Enoch Pratt Hastanesi’nde genç, sıra dışı ve kendi de

okumak için tıklayınız

Şehrin Merkezindeki Analist: Psikanaliz “Getto”ya İnerse Ne Olur?

Psikanaliz denilince zihnimizde canlanan imge genellikle şudur: Viyana veya Manhattan’ın lüks bir semtinde, sessiz bir oda, pahalı bir divan ve varoluşsal sancılar çeken eğitimli, orta-üst sınıf bir “nevrotik”. Peki ya psikanaliz bu steril odadan çıkıp, siren seslerinin eksik olmadığı kamu hastanelerine, yoksulluğun ve suçun kol gezdiği “arka mahallelere” (inner city) inerse ne olur? 1995 yılında

okumak için tıklayınız