Dostoyevski’nin idamdan kurtuluşunun yansımaları… Ümit Yıldırım

dostoyevski“Nerede okumuştum, hani bir idam mahkûmu ölümünden biraz önce şöyle söylemiş ya da düşünmüştü: ‘Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağımın sığabileceği, dar bir çıkıntıda, dört bir yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek bir fırtınayla sarılmış durumda yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmamda gerekse o şekilde yaşamak, şu anda bir yarım saat içinde ölecek olmaktan çok daha iyidir.’ Yeter ki yaşayayım!”

Bu sözler, 1866 yılı Çarlık Rusya’sını yansıtan ‘Suç ve Ceza’da geçer. Romanın başkarakteri Raskolnikov’un ağzından, Dostoyevski’nin 28 yaşında yaşadığı idamdan kurtuluşunun ardından hissettiği duyguları öğreniriz.

Dostoyevski’ye bu sözleri söyleten gerçeklere bir bakalım:
1812, Çarlık ordularının Fransa’yı yendiği yıldı. Milyonlarca köylü, hala ağır sıkıntı ve baskı altındaydı. Avrupa’yı gören Rus subayları, ülkelerinin devlet düzeninin, sosyal yaşamlarının ve kurumlarının ne kadar geride olduklarını görmüşlerdi. Çarlığın boyunduruğu altındaki halkın büyük bir bölümünü oluşturan köylülerin toprak serfliğini sürdürüyor olması, subaylar için çok rahatsız edici bir gerçekti. I Aleksandr’ın baskıcı ve militarist rejiminden bunalan aydınlar ve genç subaylar gizli yapılanmalar oluşturuyordu. Çarlığa karşı Dekabrist ayaklanmalar gerçekleştirmeye başladılar. 1825 yılında büyük bir ayaklanma gerçekleştirseler de hep başarısızlığa uğradılar. Ve ardından idamlar ve sürgünler.

Dekabrist Devrim’in bastırılması, aristokrasiye uygulanan şiddet, Rus aydınlarını yıllar süren bir içe kapanıklığa sürükledi. Herkes kendi düşüncelerini kendine sakladı. Bütün beyinler birer Peter Paul hapishanesi oldu.

Ta ki 1840’larda bir grup genç Petersburglu, Mihail Bataşeviç-Petraşevski’nin evinde toplanmaya başlayana değin. Kendisi gibi Dışişleri Bakanlığı’nda görevli birkaç memur ve subay her cuma yapılan buluşmalarda sabahlara kadar Rusya’dan yakınıyorlardı. Ve 1849 Nisan’ında bu ev basıldı, Petraşevski ve arkadaşları, Peter Paul Kalesi’ne kapatıldı. Aralarında, henüz tek bir roman yazmış (İnsancıklar) genç Fyodor Dostoyevski de vardı. 1849’da devrim propagandası yapmaktan suçlanan Dostoyevski ve arkadaşları bu hücrelere hapsedilmişlerdir.

Kalenin Aleksiv Ravelin Burcu’nda tam sekiz ay sorguya çekildi Dostoyevski kaderini beklerken, sonunda hükmü geldi: Noel’den üç gün önce asılmak.

Stefan Zweig, Dostoyevski’nin Peter Paul Kalesi’nde, bütün hayatını, zihnini, yaratma yeteneğini değiştireceği ölümle büyük karşılaşmasını ‘Bir Yiğitlik Anı’ adlı uzun şiirinde şöyle anlatır:

‘Onu gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler
Kışların havasında, yankılar bırakan kılıç şakırtıları
Ve emreden sesler duyuluyor.
Sisler içinde hayaletler gibi korkutucu gölgeler titreşiyor,
İleriye doğru itiyorlar onu ve bir kuyu ağzı kadar derin,
Derinliği kadar karanlık, karanlığı kadar derin,
Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor,
Bir sürme gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor,
Gökyüzü ve buz gibi bir hava alnı ile çarpışıyor.
Ve onu,
Tekerlekli bir lahit sabrı ile bekleyen bir arabaya,
Aceleyle itiyorlar.
Ve adamın yanında, demirle kaynaşmış kadar sert yüzleri solgun, ağızları kenetlenmiş,
Dokuz yoldaş;
Tek laf bile çıkmıyor ağızlarından
Zira hepsi seziyor nereye götürüldüğünü,
Bu arabanın
Ve hayatının,
Altında dönüp duran şu tekerlekli dile bağlı olduğunu.

İşte,
Silahı görmemesi için gözlerini bağlayacak olan Kazak,
Aceleyle bu tarafa gelmekte
Ve adam,
Bu gördüklerinin
Sonsuz körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.

Ve bakışlarının etrafına,
Ölümsüz bir gece bağlanıyor.’

Sonra bir gardiyanın gelişi, hiç konuşmadan Dostoyevski’nin bağlarını çözüşü, zonklayan şakaklarındaki beyaz sargıyı, yolunmuş bir ağaç kabuğu gibi sıyırışını anlatır şiir. Sabah kızıllığında, biraz uzakta babasını, anası, kardeşi ve karısını seçer gözleri. Ardından tüfeklerin şakırdayan mekanizmaları. Pırıl pırıl parlayan infaz birliğinin üniformaları. Havayı parçalayan trampet sesleri.

Dostoyevski, bu beş dakikayı nasıl geçireceğini, karanlığa yuvarlanmadan önce gizli sevincin tadını nasıl çıkaracağını aklından geçirir. Yaşamın son dakikalarını üçe ayırır. İki dakikası dostlarına veda etmek için. İki dakikası düşünmek için. Ve kalan bir dakikası da sonuncu kez dünyaya bakmak için.

Fakat bir haykırma duyulur, tam bu sırada. ‘Dur!’ der, bir subay ve elinde beyaz bir kâğıtla ilerler. ‘Gafur ve rahim çar hazretlerinin kutsal arzusu’ der subay, ‘hükmü bozdu ve hafifletti’.

Dostoyevski’nin romanlarında birkaç kere ölüm cezasına ve mahkûmun son anına ilişkin bölümlere rastlayacağız artık. Zaten kardeşine yazdığı, ‘Bütün bunlardan sonra artık konu sıkıntısı çekmeyeceğim’ notu bunu işaret eder. Ama romanlardakini değil, kendi infaz saatini yaklaşık bir ay sonra yine kardeşine yazdığı mektuptan okumak gerekir:

‘Bugün 22 Aralık. Semionovski Alanı’na götürdüler bizi. Orada hepimize ölüm yazgımız okundu, haçı öptürdüler, başlarımızın üzerinde kılıçlar kırdılar ve en son süsümüz yapıldı (beyaz gömlek giydirildi). Sonra aramızdan üç kişiyi kurşuna dizmek üzere öne çıkardılar. Ben altıncıydım, üçer üçer çağırıyorlardı; bu duruma göre ikinci dizideydim ve birkaç dakikalık ömrüm kalmıştı. Seni anımsadım kardeşim, seni ve bütün aileni, son anda kafamda yalnız sen vardın, o zaman seni ne kadar çok sevdiğimi anladım, benim canım kardeşim. Yanımda duran Plasçev’i, Dourov’u kucaklayacak, onlarla helalleşecek zamanı buldum. En sonunda dur borusu çalındı, kazığa bağlanmış olanları geri getirdiler ve bize, Haşmetmaapları’nın cezamızı bağışladıkları okundu.’
Ve Dostoyevski, Sibirya’da 4 yıl ağır hapse ve 4 yıl askerlik yapmaya mahkûm edilir.
Dostoyevski’nin Sibirya’ya gönderilmeden önce kardeşine yolladığı bir mektupta, gelecekte kaleme alacağı romanlarının içeriğine ilişkin ipuçları ortaya çıkar.

Ve örneğin 1868 yılında kaleme aldığı Budala romanının kahramanı Mişkin’in ağzından idama dair değerlendirmelerini okuruz:
“- Hımm mahkemeler? Gerçekten de mahkemeler var artık. Orada mahkemeler nasıl? Adaletli mi yoksa değil mi?
– Bilmiyorum. Ama bizimkiler konusunda iyi şeyler söylendiğini duydum. Bir şey daha var, bizde idam cezası yokmuş.
– Orada idam var mı?
– Evet. Bunu Fransa?da Lyon?da gördüm. Beni oraya Sneyder götürmüştü.
– Asıyorlar mı?
– Hayır. Fransa?da kelle uçuruyorlar.
– Peki o anda adam bağırıyor mu?
– Ne demezsin! Bir anlık iş. Adamı giyotin denen uzun bir makineye yerleştiriyorlar; ağır, geniş bir bıçak hızla iniveriyor. Göz açıp kapayıncaya dek kafa yere uçuyor. Hazırlıklar da berbat. Kararın okunması, halkın seyretmeye koşması? Kadınlar bile seyretmeye koşarak geliyor korkunç! Kadınların bakmasından pek hoşlanmıyorlar.
– Onlara göre değil ki.
– Elbette! Böyle bir işkence!.. Suçlu, Legros adında akıllı, yürekli, çok güçlü biriydi. İster inanın ister inanmayın ama sehpaya çıkarken yüzü kireç gibi bembeyazdı ve ağlıyordu. Ne korkunç değil mi? Vahşet bu! Korkudan kim ağlamaz ki? Ufak bir çocuğun değil de kırk beş yaşında bir adamın ağlayacağı görmek hiç aklına gelmezdi. O anda ruhu nasıldı kim bilir? Onu ne acılarla kıvrandırmışlardı acaba? İnsan ruhuna nasıl böyle açıkça işkence ediyorlar? Kutsal kitapta ?Öldürmeyeceksin? diye yazar. Öldürdü diye, onu da mı öldürmeli? Hayır, buna izin yok. Bakın, bu olayı göreli bir ay oluyor, ama hala gözlerimin önünde. Beş kez de düşüme girdi bu.

Prens, konuşurken canlanıyordu. Konuşması sakin olsa bile, solgun yüzüne azıcık renk geldi. Uşak onu ilgiyle dinliyordu. Bu konuşmanın bitmesini istiyormuş gibiydi. Onun da kendi düşleri, düşünceleri vardı belki de?

– Başı uçarken fazla acı duymaması iyi bir şey değil mi?
– Farkındasınız, bunu anladınız demek. Herkes sizin gibi düşünmüyor. Bu yüzden giyotin makinesi bulundu. Ancak o anda aklıma bunun daha kötü olduğu düşüncesi gelmişti. Bu size saçma ve gülünç gelebilir ama yine de, biraz düş gücü olan herkesin aklına gelebilir. Örneğin işkenceyi ele alalım. Acılar, yaralar, bedensel ıstıraplar var. Bütün bunlar insanı ruhsal acıdan kurtarır. Ölünceye dek yalnızca yaraları yüzünden acı çeker insan. Oysa en büyük, en güçlü acı, yaranın verdiği değil de, bir saat, on dakika, yarım dakika, hatta o anda ruhunuzun bedenden ayrılacağını, artık insan olmayacağınızı kesinlikle bilmenizdir. En önemlisi, bunun kaçınılmaz oluşudur. Başınızı satırın altına koyup onu başınızın üzerinde hissettiğiniz an, yani saniyenin dörtte biri kadar olan süre, en korkunç andır. Bunların benim düş gücüm olmadığını biliyorsunuz. Herkes aynı şeyi söylüyor buna çok inanıyorum. Size kendi düşüncemi söyleyeyim. Bir insanı cinayet işlediği için idam etmek, suçun kendisiyle kıyaslanmayacak denli büyük bir cezadır. İdam edilmek, bir haydut tarafından öldürülmekten çok daha korkunçtur. Bir haydudun öldürdüğü, örneğin gece vakti bir ormanda boğazı kesilen adam son ana kadar kaçabileceği ümidini taşır… Ama idamda, ölümü on kere kolaylaştıran bu son ümit yoktur, kesinlik vardır onda, kesin bir karar vardır ve ondan kaçamayacağımızdan emin olmamız bütün o korkunç işkenceyi doğurur ve bu işkenceden daha büyüğü yoktur yeryüzünde… İnsan tabiatının delirmeden buna dayanabileceğini kim söyleyebilir?”
Onun için idam ceza değil, bir tür intikamdır.
İntikam da nefreti doğurur.
Bir askeri, savaş alanında namlunun karşısına dikin ve ateş edin; asker yine de umudunu yitirmez. Ama aynı askere kesinleşmiş bir karar metnini okutun, çok geçmeden çılgına döner ya da hüngür hüngür ağlar. Buna, aklını yitirmeden katlanacak insanoğlu olduğunu kim savunabilir? Böylesine çirkin, yararsız ve gereksiz bir hakaret neye yarar? Belki dünya üzerinde, kendisine idam kararı okunduktan ve acısıyla baş başa bırakıldıktan sonra, ?git, seni bağışladık!? denen biri vardır. Bu işkenceden İsa bile söz etmiştir. Hayır, insanlara böyle davranılmasına izin verilmemeli!?
Uşak bunları Prens kadar iyi anlayamazdı ama yine de özünü kavradı.”
Budala romanı; 25, 26 ve 27. sayfalar, oda yayınları

Dostoyevski’nin de bir dönem sempati duyduğu Dekabrist hareket başarısız olsa da sanat ve edebiyatta demokrat yükselişin itici gücü oldu. Sonraki yıllarda Rus edebiyatının güneşi olan Puşkin’in önderlik ettiği birçok şair ve yazar tarafından estirilen entelektüel bir heyecan tüm ülkeyi saracaktı. Yüzyılın ilk çeyreğinde Lermontov’un şiirleri, Gogol’ün oyun ve öyküleri, Belinskiy’in edebiyat eleştirileri ile politik ve sosyal konulardaki makaleleri buna örnek sayılabilir.

Aziz Peter ve Pavel Hisarı Hapishanesi üzerine kısa bilgi
Hapishane St.Petersburg’un en eski yapısıdır. Büyük Petro 1703 senesinde Neva nehrinin kıyısındaki toprakları geri aldığı zaman, bölgeyi İsveç ordu ve donanmasının olabilecek saldırılarından koruyabilmek için bir kale yapmaya karar verir. Kale 25 Mayıs 1703 senesinde Neva deltasındaki ufak bir ada (Tavşan adası) üzerine kurulmuştur. Bu tarih, aynı zamanda şehrin doğum günü olarak kabul görmüştür. İsveçliler ise, kalenin inşası henüz tamamen bitmeden yenilgiye uğratılmıştır. Bu sebeple, 1721’den itibaren kale şehir garnizonu ve üst düzey politik suçlular için hapishane olarak hizmet etmiştir. Kraliçe Katerina 1770’lerde duvarların tamamını parlak gri renkli granitlerle kaplattı. Katerina, kalenin içerisi korkunç olabilir ama dışarıdan güzel gözükmesinde bir sakınca yoktur diye düşünmüş olabilir.

Zindanların ilk ziyaretçilerinden biri de Büyük Petro’nun isyancı oğlu Aleksey olmuştur. Daha ileri tarihlerde ise ziyaretçi listesine Dostoyevski, Gorki, Troçki ve Lenin’in ağabeyi Aleksandr gibi ünlüler eklenmiştir. Günümüzde bu zindanlardan bazıları halka açılarak müzeye dönüştürülmüştür.

Ümit Yıldırım
İletişim adresi: umitistanbul@gmail.com

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Edebi eserler ve televizyon dizileri – Sadık Güvenç

Edebi eserler sinemaya kaynaklık eder. Ölümsüz eserler, geniş kitlelere ulaşmak için bir yol daha bulmuş olur. Okuma oranının düşüklüğü, geniş...

Kapat