Ekonomi politiğin bir eleştiri denemesi – Engels: “Ticaret yasallaştırılmış dolandırıcılıktır”

“Tekellerin barbarlığını yıkmadık mı?” diye haykırıyor ikiyüzlüler. “Dünyanın uzak bölgelerine uygarlık taşımadık mı? Halklar arasına kardeşlik getirip savaşların sayısını azaltmadık mı?” Evet, bunların hepsini yaptınız – ama nasıl Tek büyük temel tekel, mülkiyet, daha serbestçe ve kısıntısızca iş görebilsin diye küçük tekelleri yokettiniz. Aşağılık açgözlülüğünüzün yayılması için yeni alanlar kazanmak üzere yeryüzünün ücra köşelerini uygarlaştırdınız. Halklar arasına kardeşlik getirdiniz – ama bu kardeşlik hırsızların kardeşliğidir. Savaşların sayısını azalttınız – barış zamanında daha da büyük olan bütün kârları kazanmak için, bireyler arasındaki düşmanlığı, alçakça rekabet savaşını son kertesine dek şiddetlendirmek için! Genel çıkarlar ile bireysel çıkar arasındaki karşıtlığın saçmalığının bilincinden hareketle, ne zaman salt insanlığınızla bir şey yaptınız ki? Çıkarınız olmaksızın, kafanızın içinde ahlak-dışı, çıkarcı güdüler kurmaksızın, ne zaman ahlaklı oldunuz ki?

Özel mülkiyetin ivedi sonucu ticarettir.

Bu ekonomi politik, ya da zenginleşme bilimi, tüccarların birbirlerini çekememezlikleri ve açgözlülükleri yüzünden, alnında en iğrenç bencilliğin damgasını taşımaktadır. İnsanlar hâlâ altın ve gümüşün servet olduğu saf inancı içinde yaşıyorlar ve, dolayısıyla, “değerli” madenlerin ihracının her yerde yasaklanmasından daha ivedi hiçbir şey görmüyorlardı. Uluslar birbirleri karşısında, herbiri kıymetli para kesesini kolları arasına alıp sıkı sıkı göğsüne bastıran, komşusunu kıskançlık ve güvensizlikle süzen cimriler gibi durmaktadırlar. Ticaret yapılan uluslardan olabildiğince çok nakit para çekmek, ve büyük bir mutluluk içerisinde toparlanmış paraların tümünü gümrük duvarları içinde sıkı sıkı alıkoymak için akla gelebilecek her yola başvuruluyordu.
Bu ilke, kararlılıkla, sonuna dek götürülmüş olsaydı, ticaret öldürülmüş olurdu. Bu yüzden insanlar, bu ilk aşamanın ötesine geçmeye başladılar. Bir sandık içine kilitlenmiş sermayenin ölü sermaye olduğunu, oysa dolaşım halindeki sermayenin durmadan arttığını takdir etmeye başladılar. Derken daha gir-ginleştiler, kendileriyle birlikte, geriye ötekilerini de getirsinler diye, paracıklarını çağırı-kuşları (call-birds) olarak saldılar, ve B’ye daha yüksek bir fiyattan satılabildiği sürece, A’nın metalarına fazla para ödemekte hiçbir sakınca olmadığını farkettiler.
Merkantil sistem, bu temel üzerine kuruldu. Daha o sıralar, ticaretin açgözlü niteliği bir ölçüde gizlenmeye başlanmıştı. Uluslar bir parçacık daha birbirlerine yaklaştılar, ticaret ve dostluk anlaşmaları yaptılar, birbirleriyle iş yaptılar, ve daha , büyük kârlar uğruna, birbirlerine karşı, mümkün olan en büyük sevgi ve nezaketi gösterdiler. Ama aslında eski açgözlülük ve bencillik hâlâ vardı ve bu, zaman zaman o günlerde tümü ticaret kıskançlığına dayanan savaşlar biçiminde patlak veriyordu. Bu savaşlar içinde şu da açığa çıktı ki, soygun gibi, ticaret de, gücü gücü yetene yasasına dayanmaktaydı. En elverişli görünen antlaşmaları, kurnazlık ya da şiddet yoluyla zorla elde etmekte hiçbir çekingenlik gösterilmiyordu.
Tüm merkantil sistemde, esas olan nokta, dış ticaret teorisidir. Çünkü darbımeselde servetin hâlâ altın ve gümüşten oluştuğu yazılı olduğuna göre, yalnızca, sonuçta, ülkeye nakit para getirecek alışverişler kârlı görülmekteydi. Bundan emin olmak için, ihracat, ithalâtla karşılaştırılmaktaydı. İthal edilenden daha fazlası ihraç edildiğinde, aradaki farkın ülkeye nakit para olarak girmiş olduğuna ülkenin bu fark kadar daha zengin olduğuna inanılmaktaydı. Bundan ötürü, iktisatçıların sanatı, her yılın sonunda ihracat-ithalat dengesinin ihracat lehine olmasını sağlamaktan ibaretti; ve bu gülünç yanılgı uğruna binlerce kişi boğazlanmıştır! Ticaretin de kendi haçlıları ve engizisyonları vardı.
18. yüzyıl, devrim yüzyılı, iktisatta da devrim yapmıştır. Ama bu yüzyıldaki bütün devrimler nasıl tek-yanlı olmuşlar ve anti-tezler içinde boğulmuşlarsa -nasıl soyut materyalizm soyut tinselciliğe, cumhuriyet monarşiye, toplum sözleşmesi tanrısal hakka karşıt konulmuşlarsa- aynı biçimde, iktisat devrimi de, bir anti-tez olmanın ötesine geçemedi. Öncüller her yerde geçerli olarak kaldılar: materyalizm, hıristiyanlığın İnsan’ı horgörmesine ve aşağılamasına saldırmadı, yalnızca, İnsan’ın karşısındaki Mutlak olarak, hıristiyan Tanrı yerine, Doğayı önerdi. Politikada, devlet olarak devletin öncüllerini incelemeyi, kimse düşünde bile görmedi. Özel mülkiyetin geçerliliğinden kuşku duymak, iktisatçıların aklına gelmedi. Bu yüzden, yeni iktisat, ancak bir yarım ilerlemeydi. Kendi öncüllerine ihanet ederek bunları yadsımaya; içerisinde dolanıp kaldığı çelişkileri örtbas etmek üzere, kendi öncülleri tarafından değil de, yüzyılın insancı anlayışı tarafından sürüklendiği vargılara ulaşmak üzere, safsataya ve ikiyüzlülüğe sığınmak zorundaydı. Böylece, iktisat, iyiliksever bir nitelik takındı. Tercihini üreticilerden çekip, tüketicilerden yana koydu. Merkantil sistemin kanlı terörüne karşı ciddi bir nefret taslayarak, ticaretin, bireyler arasında olduğu gibi, uluslar arasında dftfoir dostluk ve birlik bağı olduğunu ilan etti. Bütün bunlar çok tantanalı ve görkemliydi – ne var ki öncüller çok geçmeden kendilerini gene dayattılar, ve bu yapmacıklı iyilikseverliğin tersine maltusçu nüfus teorisini -o güne kadar varolmuş teorilerin en kabası, en barbarı iyilikseverlik ve dünya yurttaşlığı konusundaki bütün o güzel sözleri çaresiz bırakan bir umutsuzluk sistemini- yarattılar. Bu öncüller, antik köleliğin insanlık-dışılığma ve gaddarlığına hiçbir şey getirmeyen fabrika sisteminin ve modern köleliğin babası oldular ve onları büyüttüler. Modern iktisat -Adam Smith’in Wealth of Nations’ma dayandırılan serbest ticaret sistemi- kendisini şimdi, özgür insanlığın her alanda karşı karşıya olduğu aynı ikiyüzlülük, tutarsızlık ve ahlaksızlık olarak ortaya koymaktadır.
Ama, bu durumda, Smith’in sistemi bir ilerleme değil miydi? Elbette öyleydi, hem de, bu durumda, zorunlu bir ilerleme. Tekelleri ve, ticarete koyduğu engelleriyle birlikte, merkantil sistemi yıkmak zorunluydu, öyle ki, özel mülkiyetin gerçek sonuçları gün ışığına çıkabilsin. Bütün bu küçük, yerel ve ulusal mülahazaların arka plana çekilmesi zorunluydu, öyle ki, zamanımızın savaşımı evrensel bir insanlık savaşımı haline gelebilsin. Salt nesnel olan araştırmanın tamamıyla deneysel olan yolunu terketmek ve onu sonuçlardan da sorumlu tutacak olan daha bilimsel bir nitelik edinmek, ve böylece sorunu, evrensel bir insani alana aktarmak, özel mülkiyet teorisi için zorunluydu. Eski iktisatta bulunan ahlaksızlığı, bu ahlaksızlığı yadsıma çabasıyla ve getirilen ikiyüzlülükle (bu çabanın zorunlu bir sonucu), en yüksek doruğuna kadar götürmek zorunluydu. Bütün bunlar durumun doğasında yatmaktaydı. Özel mülkiyet iktisadını aşmamızı olanaklı kılan şeyin yalnızca serbest ticaretin haklı gösterilmesi ve başarılması olduğunu kıvançla itiraf ediyoruz; ama, aynı zamanda, bu serbest ticaretin teorik ve pratik bomboşluğunu açığa çıkarmak hakkına da sahip bulunmalıyız.
Yargılamak durumunda olduğumuz iktisatçılar yaşadığımız döneme ne denli yakınsalar, yargımız da o denli katılaşmalıdır. Çünkü Smith ve Malthus’un yalnızca bölük pörçük parçalar bulmalarına karşın, modern iktisatçıların önlerinde tamamlanmış tüm bir sistem bulunuyordu: bütün sonuçlar çıkartılmıştı; çelişkiler yeterince açık bir biçimde aydınlığa çıkmıştı; bununla birlikte, öncülleri incelemeye yanaşmadılar, ama, gene de, tüm sistemin sorumluluğunu kabullendiler. İktisatçılar bugüne ne denli yakınsalar, dürüstlükten de o denli ayrılıyorlar. Zamanın gösterdiği ilerleme karşısında, iktisadın çağın gerisinde kalması önlensin diye, safsata zorunlu olarak artmaktadır. İşte bu yüzdendir ki, örneğin Ricardo, Adam Smith’ten, ve Mac Culloch ile Mili de Ricardo ‘dan daha suçludurlar.
Merkantil sistem bile modern iktisat ile doğru bir biçimde yargılanamaz, çünkü modern iktisadın kendisi de tek yanlıdır ve henüz o sistemin öncülleri ile yüklüdür. Ancak bu iki sistemin karşıtlığının üstüne çıkan, her ikisinde de ortak olan öncülleri eleştiren ve salt insani, evrensel bir temelden hareket eden görüştür ki, her ikisini de doğru yerlerine oturtabilir. O zaman serbest ticaret kahramanlarının bizzat eski merkantilistlerden daha müzmin tekelciler oldukları açığa çıkacaktır. Modern iktisatçıların yapmacıklı insancıllıklarının, kendi öncellerinin haberleri bile olmayan bir barbarlık gizlemekte olduğu; eski iktisatçıların kavram karışıklıklarının, bunlara saldıran ikiyüzlülerin mantığına kıyasla, basit ve tutarlı olduğu, ve bu hiziplerden hiçbirisinin ötekini, kendilerine de sıçramayan herhangi bir şeyle suçlayamayacakları açığa çıkacaktır.
İşte bu yüzdendir ki, liberal iktisat, merkantil sistemin List tarafından onarılışmı kavrayamaz, oysa bizim için sorun çok basittir. Liberal iktisadın tutarsızlığı ve muğlaklığı, zorunlu olarak, tekrar temel parçacıklarına ayrışmahdır. Nasıl ki, tanrıbilim, ya kör inanca doğru gerilemek, ya da özgür felsefeye doğru ilerlemek zorundaysa, serbest ticaret de, bir yandan tekellerin onarılmalarını, öte yandan özel mülkiyetin kaldırılmasını yaratmalıdır.
Liberal iktisatçıların gösterdikleri tek olumlu ilerleme, özel mülkiyet yasalarını geliştirmeleri olmuştur. Bunlar, henüz tamamıyla geliştirilmiş ve açıkça ifade edilmemiş olsalar bile, özel mülkiyetin içinde zaten vardırlar. Bundan çıkan sonuç, servete giden en kısa yolun hangisi olduğu konusunda karar verilecek bütün noktalarda kesinkes ekonomik olan bütün tartışmalarda haklı olanların serbest ticaret kahramanları olduğudur. Yani, söylemeye gerek yok ki, tekelcilerle olan tartışmalarda – özel mülkiyete karşı olanlarla değil, çünkü İngiliz sosyalistleri hem pratik ve hem de teorik olarak çoktan beri tanıtlamışlardır ki, bu sonuncular, ekonomik sorunları, ekonomik bir bakış açısından bile daha doğru bir biçimde halledecek durumdadırlar.

Demek ki, ekonomi politiğin eleştirisinde, temel kategorileri inceleyeceğiz, serbest-ticaret sistemi tarafından getirilen çelişkileri açığa çıkartacağız, ve çelişkinin her iki yanının sonuçlarını ortaya koyacağız. Ulusal servet terimi liberal iktisatçıların salt genelleme yapma tutkularının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Özel mülkiyet varolduğu sürece bu terimin hiçbir anlamı yoktur. İngilizlerin “ulusal serveti” çok büyüktür, ama, gene de, yeryüzündeki en yoksul halk onlardır. Kişi ya bu terimi terketmeli, ya da ona anlam verecek bu türden öncülleri kabullenmelidir. Ulusal ekonomi ve politik ekonomi ya da kamu ekonomisi terimleri için de durum aynıdır. Mevcut koşullar içinde, bu bilim, özel iktisat olarak adlandırılmahdır, çünkü sahip olduğu kamu bağlantıları yalnızca özel mülkiyet uğruna vardırlar.
Özel mülkiyetin ivedi sonucu ticarettir – karşılıklı gereksinmelerin değişimidir – alım ve satımdır. Bu ticaret, her faaliyet gibi, özel mülkiyetin egemenliği altında, tüccar için doğrudan bir kazanç kaynağı haline gelmelidir; yani her kimse olabildiğince pahalıya satmanın ve olabildiğince ucuza almanın yollarını aramalıdır. Bundan ötürü, her alım ve satımda, taban tabana zıt çıkarlara sahip iki insan karşı karşıya gelirler. Bu karşı karşıya geliş kesinlikle uzlaşmaz karşıtlıktadır, çünkü herbiri ötekinin niyetlerini bilir – bunların kendi niyetlerine karşıt olduğunu bilir. Bundan ötürü, ilk sonuç, bir yanda, karşılıklı güvensizliktir, öte yanda bu güvensizliğin mazur gösterilmesidir – ahlak-dışı bir sonuç elde etmek için ahlak-dışı araçların kullanılması. Böylece, ticaretteki ilk ilke gizliliktir – söz-konusu eşyanın değerini düşürebilecek her şeyin gizlenmesi. Sonuç, karşı tarafın bilgisizliğinden, güveninden azami derecede yararlanmanın, ve, aynı şekilde, kişinin kendi metama, bu metam sahip olmadığı nitelikler yüklemesinin ticarette uygun karşılanmasıdır. Tek sözcükle, ticaret, yasallaştırılmış dolandırıcılıktır. Gerçeğe hakkını vermek isteyen her tüccar, fiili uygulamanın bu teoriye uygunluk gösterdiğine beni tanık gösterebilir.
Merkantil sistem hâlâ bir miktar saf katolik dürüstlüğe sahipti ve ticaretin ahlak-dışı niteliğini biraz olsun gizlemiyordu.
Sahip olduğu bayağı açgözlülüğü nasıl açıkça ortaya serdiğini gördük. Ulusların 18. yüzyıldaki karşılıklı düşmanca tutumları, iğrenç haset ve ticaret kıskançlığı, bu türden ticaretin mantıki sonuçlarıydı. Kamuoyu henüz insancıllaşmamıştı. Bu durumda, ticaretin kendi insanlık-dışı, düşmanca doğasından gelen şeyler niye gizlensin ki?
Ama ekonomik Luther,2 Adam Smith, geçmişin iktisadını eleştirdiğinde, durum oldukça değişmiş bulunuyordu. Yüzyıl insancıllaştırılmış; us kendisini dayatmış; ahlak sahip olduğu ölümsüz hakkını istemeye başlamıştı. Zorla elde edilmiş ticaret anlaşmaları, ticari savaşlar, ulusların kesin tecridi, ilerlemiş bilinçte çok büyük hoşnutsuzluk yaratıyordu. Protestan ikiyüzlülük katolik dürüstlüğün yerini aldı. Smith, ticaretin doğasında insaniyetin de kökleri bulunduğunu; ticaretin “en verimli anlaşmazlık ve düşmanlık kaynağı” olacağı yerde, “bireyler arasında olduğu gibi, uluslar arasında da bir birlik ve dostluk bağı” haline gelmesi gerektiğini (bkz: Wealth ofNations, Kitap 4, bölüm 3, s. 2): bir bütün olarak alındığında, ilgili bütün taraflar için yararlı olmanın, ne de olsa, ticaret bakımından işlerin doğasında bulunduğunu tanıtladı.

Ticareti insancıl olarak övmekte Smith haklıydı. Dünyada bütünüyle ahlak-dışı olan hiçbir şey yoktur. Ticaretin de ahlaka ve insanlığa saygı gösterdiği bir yönü vardır. Ama ne saygı! Gücü gücü yetene yasası, ortaçağın açık yol soygunculuğu ticaret haline dönüştüğünde, insancıllaştı; ve ticaret de, para ihracının yasaklanmasıyla nitelendirilen birinci aşamasının mer-kantil sistem haline dönüşmesiyle, insancıllaştı. Derken mer-kantil sistemin kendisi insancıllaştı. Ucuz aldığı kişiyle olduğu kadar, pahalı sattığı öteki kişiyle de arasının iyi olması, doğal olarak, tüccarın çıkarınadır. Dci^ısıyla, bir ulus, ikmalcilerinde ve müşterilerinde düşmanlık duyguları yaratacak olursa, çok ihtiyatsızlık etmiş olur. Ne kadar dostane olursa o kadar çıkarma. Ticaretin insanlığı budur işte. Ahlakı ahlak-dışı amaçlar için böyle ikiyüzlüce kötüye kullanmak, serbest ticaret sisteminin övüncüdür. “Tekellerin barbarlığını yıkmadık mı?” diye haykırıyor ikiyüzlüler. “Dünyanın uzak bölgelerine uygarlık taşımadık mı? Halklar arasına kardeşlik getirip savaşların sıyısısnı azaltmadık mı?” Evet, bunların hepsini yaptınız – ama nasıl Tek büyük temel tekel, mülkiyet, daha serbestçe ve kısıntısızca iş görebilsin diye küçük tekelleri yokettiniz. Aşağılık açgözlülüğünüzün yayılması için yeni alanlar kazanmak üzere yeryüzünün ücra köşelerini uygarlaştırdınız. Halklar arasına kardeşlik getirdiniz – ama bu kardeşlik hırsızların kardeşliğidir. Savaşların sayısını azalttınız – barış zamanında daha da büyük olan bütün kârları kazanmak için, bireyler arasındaki düşmanlığı, alçakça rekabet savaşını son kertesine dek şiddetlendirmek için! Genel çıkarlar ile bireysel çıkar arasındaki karşıtlığın saçmalığının bilincinden [hareketle -ç.], ne zaman salt insanlığınızla bir şey yaptınız ki? Çıkarınız olmaksızın, kafanızın içinde ahlak-dışı, çıkarcı güdüler kurmaksızın, ne zaman ahlaklı oldunuz ki?
Liberal iktisat sistemi, milliyetleri çözüştürerek düşmanlığı evrenselleştirmek, salt herbiri bütün ötekilerle özdeş çıkarlara sahip diye insanoğlunu birbirini yiyen aç canavarlar sürüsüne (çünkü rekabetçiler başka nedirler ki?) dönüştürmek için elinden geleni yapmıştır – bu hazırlık çalışmasından sonra amaca, ailenin çözüşmesine, ulaşmak için atılacak yalnızca bir adım kalmıştı. Bunu gerçekleştirmek üzere, ekonominin kendi güzel icadı, fabrika sistemi, yardıma geldi. Ortak çıkarların son izinin de, ailenin elinde bulunan mal topluluğunun da temelleri, fabrika sistemi tarafından tahrip edilmiş ve -hiç değilse burada, İngiltere’de- daha şimdiden çözüşme sürecine girmiştir. Çocuklar için, çalışabilir duruma gelir gelmez (yani dokuz yaşma gelir gelmez) ücretlerini kendilerinin harcaması, kendi baba evlerine salt bir pansiyon gözüyle bakmaları, ve yemek ve yatmak karşılığı ebeveynlerine belli bir miktar ödemede bulunmaları olağan bir uygulamadır. Zaten başka türlü olabilir mi ki? Bu durumuyla serbest ticaret sisteminin temelini oluşturan çıkarların ayrılması başka ne sonuç verebilir ki? Bir ilke bir kez işlemeye başladı mı, iktisatçıların hoşlarına gitse de gitmese de, kendi aldığı hızla bütün sonuçlarına ulaşır.
Ama iktisatçının kendisi hangi davaya hizmet ettiğini bilmez. Tüm çıkarcı uslamlamasıyla, insanoğlunun evrensel ilerlemesinde, her şeye karşın, bir halka oluşturduğunu bilmez. Tüm grupsal çıkarları çözüştürmekle yüzyılın yaklaşmakta olduğu büyük dönüşüme -insanoğlunun doğa ile ve kendisi ile uzlaştırılmasına- yolaçmaktan başka bir şey yapmadığını bilmez.
Ticaretin yerleştirdiği bir sonraki kategori delerdir. Nasıl ki öteki bütün kategoriler konusunda aralarında hiçbir anlaşmazlık yok ise, bu kategori konusunda da eski ile modern iktisatçılar arasında hiçbir anlaşmazlık yoktur, çünkü tekelcilerin müptelası oldukları zengin olma merakı içinde, geriye kategorilerle ilgilenecek zamanları kalmamıştır. Bu gibi noktalar üzerindeki bütün tartışmalar modern iktisatçılardan çıkmaktadır.
Anti-tezlerle yaşayan iktisatçı da, elbette, iki değere sahiptir – soyut ya da gerçek değer ve değişim-değeri. Gerçek değerin niteliği konusunda, üretim maliyetlerini gerçek değerin ifadesi olarak tanımlayan İngilizlerle, bu değerin bir nesnenin faydalılığı ile ölçülmesi gerektiğini iddia eden Fransız Say arasında uzun bir kavga oldu. Yüzyılın başından beri bu kavga ortada kaldı, derken herhangi bir karara bağlanmaksızm rafa kaldırıldı. İktisatçılar hiçbir şeyi karara bağlayamazlar.
Böylece İngilizler -özellikle Mac Culloch ve Ricardo- herhangi bir şeyin soyut değerinin üretim maliyeti ile belirlendiğini öne sürerler. Nota bene soyut değer, değişim-değeri, exchan-geable ualue,3 değişim içindeki değer değil – bu, diyorlar, tamamen farklı bir şeydir. Üretim maliyetleri niçin değerin ölçüsüdür? Çünkü -hele dinleyin!- çünkü hiç kimse, olağan koşullarda ve rekabet ortamını bir yana iterek, bir nesneyi, bu nesneyi üretmek için malolduğundan daha azına satmaz. Satmak? Sorunun değişim içindeki değer olmadığı bu durumda “satmak” ile ne işimiz var? Özellikle bir kenara itmiş olmamız gereken ticaretle karşı karşıyayız gene – hem de nasıl ticaret! Eksen etmenin, rekabet ortamının, hesaba katılmayacağı bir ticaret! İlkin, bir soyut değer, şimdi de bir soyut ticaret- rekabeti olmayan bir ticaret, yani bedeni olmayan bir adam, düşünceler üretecek bir beyni bulunmayan bir düşünce. Ve iktisatçılar bir 3 Değişilebilir değer an durup düşünmezler mi ki, rekabet hesap-dışı bırakıldığı anda, üreticinin metaını yalnızca üretim maliyetinden satacağının hiçbir güvencesi yoktur. Ne kafa karışıklığı!
Ayrıca: Bir an için her şeyin iktisatçıların söylediği gibi olduğunu düşünelim. Herhangi bir kimsenin çok büyük bir çaba harcayarak ve muazzam bir masraf yaparak tamamıyla yararsız bir şey, hiç kimsenin istemediği bir şey yaptığını varsayalım – bunun da değeri üretim maliyeti mi olacaktır? Elbette ki hayır, diyor iktisatçı: Bunu kim satın almak isteyebilir ki? Öyleyse, birdenbire, yalnızca Say’nin o çok kötülenmiş faydalılığını değil, onun yanında -“satmamla” ile- rekabet ortamını da buluyoruz. Ama bu yapılamaz – iktisatçı kendi soyutlamasını bir an olsun sürdüremiyor. Yalnızca zor-bela ortadan kaldırmaya çalıştığı şey -rekabet- değil, saldırdığı şey de -faydalılık- her an orta yere fırlıyor. Soyut değer ve bunun üretim maliyeti tarafından belirlenmesi, ne de olsa, yalnızca soyutlamadır, varolmayan bir şeydir.
Ama bir an için, bir kez daha, iktisatçının doğru olduğunu varsayalım – o zaman, rekabeti hesaba katmaksızın, üretim maliyetini nasıl belirleyecektir? Üretim maliyetini incelerken göreceğiz ki, bu kategori de rekabete dayandırılmıştır, ve iktisatçının kendi iddialarını ne denli az kanıtlayabildiği burada bir kez daha açığa çıkmaktadır.
Say’ye dönecek olursak, onda da aynı soyutlamayı görüyoruz. Bir nesnenin faydalılığı tamamıyla öznel bir şey, mutlak olarak kestirilemeyecek bir şey, ve, hiç değilse kişi hâlâ antitezler içinde dolanıp durduğu sürece, elbet kestirilmeyecek bir şeydir. Bu teoriye göre, zorunlu yaşam maddeleri lüks maddelerinden daha büyük bir değere sahip olmalıdırlar. Bir nesnenin daha büyük ya da daha az faydalılığı konusunda azçok nesnel, görünürde genel bir karara varmanın, özel mülkiyetin egemenliği altındaki olanaklı tek yolu rekabettir; ama bir kenara itilmesi gereken de işte bu koşulun ta kendisidir. Ama eğer rekabet kabul edilecek olursa, işin içine üretim maliyetleri de girmektedir; çünkü hiç kimse bizzat üretime yatırdığı tutardan daha azına satmayacaktır. Böylece, burada da, karşıtlığın bir yanı, ister istemez, öteki yana geçmektedir.
Bu karışıklığa açıklık getirmeye çalışalım. Bir nesnenin degeri, karşıt tarafların keyfî olarak -ve, görmüş olduğumuz gibi, başarısızca- birbirinden ayırdıkları her iki etmeni de içerir. Değer, üretim maliyetlerinin faydalılıkla olan ilişkisidir. Değerin ilk uygulanışı, bir şeyin üretilip üretilmeyeceği; yani faydalılığm üretim maliyetlerini dengeleyip dengelemediği yolundaki karardır. Ancak o zamandır ki, kişi, değerin değişime uygulanmasından sözedebilir. İki nesnenin üretim maliyetleri eşit olduklarında, bunların karşılaştırmalı değerlerini belirleyen belirleyici etmen, faydalılık olacaktır. Bu temel, değişimin tek doğru temelidir. Ama kişi bu temelden yola çıkacak olursa, nesnenin faydalılığını kim belirleye çektir? Salt ilgili tarafların kanıları mı? O zaman her halde, kişi aldatılmış olacaktır? Yoksa ilgili taraflardan bağımsız ve onlarca görülmeyen ve nesnenin özünde bulunan faydalılığa dayandırılmış bir belirleme mi varsayacağız? Eğer öyleyse, değişim ancak zorlama ile gerçekleştirilebilir ve her iki taraf da kendisinin aldatılmış olduğunu düşünür. Şeyin özünde bulunan gerçek faydalılık ile bu faydalılığm belirlenmesi arasındaki, faydalılığın belirlenmesi ile değişimde bulunanların özgürlüğü ara sındaki çelişki, özel mülkiyet kaldırılmaksızm, kaldırılamaz; ve bu bir kez kaldırıldı mı, şu anda varolduğu biçimiyle değişim diye bir şey artık sözkonusu edilemez. Değer kavramının pratik uygulaması, o zaman, giderek artan bir biçimde, üretim konu sundaki kararla sınırlanacaktır, ve ait olduğu alan da orasıdır.
Ama şu anda durumu nedir? Gördük ki, değer kavramı acımasızca paramparça edilmiştir, ve ayrı yanlardan herbirinin bütünü oluşturduğu ilan edilmektedir. Rekabet tarafından daha başlangıçta çarpıtılmış olan üretim maliyetleri, değerin kendisi olarak görülüyor. Salt öznel faydalılık da öyle – çünkü şu anda faydalılığm başka bir türü varolamaz. Bu aksak tanımların ayakları üstünde doğrulmalarına yardımcı olmak için, her iki durumda da, rekabetten yararlanmak zorunludur; ve bunun en iyi yanı, İngilizlere göre, rekabetin, üretim maliyeti yerine faydahlığı temsil etmesidir, oysa tersine, Say’ye göre bu, faydalılık yerine üretim maliyetini getirmektedir.
Ama bunun getirdiği faydalılık, üretim maliyeti, ne türden faydalılık, ne türden üretim maliyetidir? Bunun faydahlığı raslantıya, modaya, zenginlerin kaprislerine dayanmaktadır; üretim maliyetleri, talep ve arzın raslansal ilişkisi ile dalgalanmaktadır.
Gerçek değer ile değişim-değeri arasındaki fark bir olguya dayanmaktadır – yani bir şeyin değerinin, ticarette bu şeye karşılık verilen ve eşdeğer denilen şeyden farklı olduğu olgusuna; yani bu eşdeğerin bir eşdeğer olmadığı olgusuna. Bu eşdeğer denilen şey, şeyin fiyatıdır, ve eğer iktisatçı dürüst olsaydı, bu terimi “değişim içindeki değer”in karşılığı olarak kullanırdı. Ama ticaretin ahlaksızlığı apaçık ortaya çıkacağı korkusuyla, bir yolunu bulup fiyatın değere bağlı olduğu yalanını hâlâ sürdürmek zorundadır. Bununla birlikte, fiyatın, üretim maliyetlerinin karşılıklı eylemiyle ve rekabetle belirlendiği çok doğrudur ve bu, özel mülkiyetin temel bir yasasıdır. Tamamıyla ampirik olan bu yasa, iktisatçı tarafından keşfedilen ilk yasaydı; ve bu yasadan, iktisatçı, böylece, “gerçek değeri”, yani rekabetin dengede olduğu, talep ve arzın birbirlerini karşıladıkları andaki fiyatı çıkardı. Bu durumda, geriye kalan şey, elbette, üretim maliyetleridir ve iktisatçının “gerçek değer” diye adlandırmayı sürdürdüğü şey de bunlardır, oysa bu, fiyatın belirli bir yönünden başka bir şey değildir. Böylece iktisatta her şey başaşağı durmaktadır. Değer, temel etmen, fiyatın kaynağı, fiyata, kendi sonucuna bağımlı hale getirilmektedir. Çok iyi bilindiği gibi, bu ters çevirme soyutlamanın özüdür; bu konuda Feuerbach’a bakınız.
İktisatçılara göre, bir metanın üretim maliyetleri üç öğeden oluşmaktadır: hammaddeyi üretmek için gerekli olan toprak parçasının rantı; kârıyla birlikte sermaye, ve üretim ve imalat için gerekli olan emeğin ücreti. Ama sermaye ile emeğin aynı şey oldukları derhal açığa çıkmaktadır, çünkü sermayenin “depolanmış emek” olduğunu iktisatçıların kendileri itiraf etmektedirler. Dolayısıyla ortada yalnızca iki yan kalmaktadır doğal, nesnel yan, toprak; ve sermayeyi de içeren insanal, öznel yan, emek; ve, sermayenin yanında, iktisatçının üzerinde düşünmediği, bir üçüncü etmen – salt emeğin fiziksel öğesi yanında, yaratıcılığın, düşüncenin zihinsel öğesini kastediyorum.
İktisatçının yaratıcılıkla ne ilişkisi olabilir ki? Kendisi hiçbir çaba harcamadığı halde bütün icatlar onun kucağına düşmemişler midir? Bunlardan teki olsun ona herhangi bir şeye malolmuş mudur? Öyleyse, üretim maliyetlerinin hesaplanmasında bunlarla niye ilgilensin ki? Toprak, sermaye ve emek, kendisi için servetin koşullarıdırlar, ve bunlardan başka şeye de gereksinmesi yoktur. Bilim onu ilgilendiren bir şey değildir. Bilimin armağanlarını kendisinin ve üretiminin hesaplanamayacak ölçüde yararlandığı bu armağanları- Berthollet, Davy, Liebig, Watt, Cartwright, vb. sayesinde elde etmiş olması onu ne ilgilendirir ki? O, bu gibi şeyleri nasıl hesaplayacağını bilmez; bilimin gösterdiği ilerlemeler onun rakamlarını aşmaktadır, iktisatçıda görülen çıkar bölüşümünün ötesine geçmiş bulunan ussal bir düzende, zihinsel öğe, elbette, üretim öğeleri arasında yer alır ve iktisatta da üretim maliyetleri arasındaki yerini bulacaktır. Ve burada bilimin geliştirilmesinin maddi bir ödül de getirdiğini bilmek; James Watt’ın buhar makinesi gibi bilimin tek bir başarısının, varlığının ilk elli yılında dünyaya, zamanın başlangıcından beri tüm dünyanın bilimin geliştirilmesi için harcadıklarından daha çoğunu getirmiş olduğunu bilmek, elbette hoş bir şeydir.
Öyleyse, üretimin işler durumda olan iki öğesi vardır – doğa, ve gene fiziksel ve zihinsel olarak etkin olan insan; ve artık tekrar iktisatçıya ve onun üretim maliyetlerine dönebiliriz.
Tekelleştirilemeyen şey hiçbir değere sahip değildir, der iktisatçı – ilerde daha yakından inceleyeceğimiz bir önerme. “Hiçbir değere sahip değildir dersek, o zaman bu önerme, özel mülkiyete dayanan düzen için geçerlidir. Eğer toprak hava kadar kolay elde edilebilir olabilseydi, hiç kimse rant ödemezdi. Durum bu olmayıp, herhangi belirli bir durumda elde edilecek toprak parçasının miktarı sınırlı olduğuna göre, elde edilen, yani tekelleştirilen toprak için rant ödenir, ya da onun için peşin bir alım fiyatı verilir. Toprak değerinin kökeni konusundaki bu aydınlatmanın ardından, iktisatçıdan, toprak rantının, karşılığında rant ödenen toprağın verimi ile, ekilme zahmetine değmeyen en kötü toprağın verimi arasındaki fark olduğunu işitmek çok gariptir. Çok iyi bilindiği gibi, toprak rantının tam olarak ilk kez Ricardo tarafından geliştirilmiş tanımı budur. Eğer talepteki bir düşmenin, rantı o anda etkilediği, ve en kötü toprağın buna tekabül eden miktarını derhal ekim-dışı bıraktığı varsayılacak olursa, bu tanım, pratikte gerçekten de doğrudur. Ama durum bu değildir, ve bu yüzden de, bu tanım yetersizdir. Dahası, bu, rantın neden ve sonuçlarını kapsamamaktadır, ve bu yüzden de, salt bu nedenden ötürü bile, savunulamaz bir şeydir. Bu tanıma karşıt olarak, Alb. T. P. Thompson, Tahıl Yasasına Karşı Birliğin4 savunucusu, Adam Smith’in tanımını tekrar canlandırmış ve ona gerçeklik kazandırmıştır. Kendisine göre, rant, toprağı kullanmak için uğraşanların rekabeti ile, mevcut toprağın sınırlı miktarı arasındaki ilişkidir. Hiç değilse, burada, rantın kökenine bir dönüş vardır; ama bu açıklama, tıpkı daha önceki açıklamanın rekabeti dışarda bırakması gibi, toprağın değişen verimliliğini hesaba katmamaktadır.
Bu yüzden, bir kez daha, tek bir nesnenin, iki tane tekyanlı ve, dolayısıyla da, kısmi tanımı ile karşı karşıya geliyoruz. Değer kavramı durumunda olduğu gibi, şeyin kendi gelişiminden çıkan ve böylece de tüm pratiği kapsayan doğru tanımı bulmak için, gene bu iki tanımı birleştirmek zorundayız. Rant, toprağın verimliliği, doğal yan (ki, kendi payına, doğal verimlilikten ve insan ekiminden -iyileştirme getirmek amacıyla kullanılan emekten- oluşur) ile, insan yanı, rekabet arasındaki ilişkidir. İktisatçılar bu “tanım”ı kabul etmeyebilirler; ama dehşet içinde farkedeceklerdir ki, bu, bu soruna ilişkin her şeyi kapsamakta 4 Tahıl Yasaları, İngiltere’de, içpazardaki fiyatları yüksek tutmak amacıyla ithal edilen tahıl üzerine yüksek vergiler bindiren bir dizi yasaydı. Bu yasalardan ilkinin tarihi 15. yüzyıla kadar uzanmaktaydı. 19. yüzyılın ilk üçte-birinde, 1828’de, tahıl ithalatının koşullarını değiştiren ve içpa-zarda tahıl fiyatları düştüğünde gümrük vergilerini artıran ve fiyatlar arttığında da gümrük vergilerini düşüren bir hareketli skala getirildi.
1838’de Manchesterli fabrikatörler Cobden ve Bright, yükselmekte olan tahıl fiyatları karşısında halkta uyanan tepkiden büyük çapta yararlanan Tahıl Yasalarına Karşı Birlik’i kurdular. Bu Birlik, tahıl gümrüklerinin kaldırılmaları ve tam bir ticaret özgürlüğü isteyerek ajitasyon yaparken, aynı zamanda, toprak aristokrasisinin iktisadi ve siyasal konumlarını zayıflatmak ve işçi ücretlerini düşürmek için uğraşıyordu.

Sanayi burjuvazisi ile toprak aristokrasisi arasındaki Tahıl Yasaları mücadelesi 1846da bu yasaların kaldırılmalarıyla son buldu.
Toprak sahibi, tüccarı suçlayacak hiçbir şeye sahip değildir.
Toprağı tekelleştirmekle soygunculuk yapmaktadır. Rekabeti ve böylelikle de mülkünün değerini artıran nüfus artışını kendi yararına kullanmakla; kendi çabasının sonucu olmayan -salt raslantı ile kendisinin olan- şeyi, bir kişisel çıkar kaynağı haline getirmekle soygunculuk yapmaktadır. Toprağını kiraya vermekle, sonuçta kiracısı tarafından gerçekleştirilen iyileştirmelere kendi hesabına elattığmda, soygunculuk yapmaktadır. Büyük toprak sahiplerinin durmadan artan servetlerinin sırrı buradadır.
Toprak sahibinin bir gelir elde etme yöntemlerini soygunculuk olarak niteleyen belitler (azioms) -yani herkesin kendi emeğinin ürününe sahip çıkma hakkı olduğu, ya da hiç kimsenin ekmediği şeyi biçemeyeceği- bizim tarafımızdan öne sürülmüş değildir. Bunlardan birincisi, çocukları besleme yükümlülüğünü dıştalar; ikincisi ise, her kuşağı yaşama hakkından mahrum bırakır, çünkü her kuşak, işe, bir önceki kuşaktan miras aldığı şeylerle başlar. Bu belitler, daha çok özel mülkiyetin sonuçlarıdırlar. Kişi ya bu sonuçları uygulamalı, ya da özel mülkiyeti bir öncül olarak ortadan kaldırmalıdır.
Gerçekten de, ilk mülk edinme eyleminin kendisine, ortak mülkiyet haklarının daha eskilerde varoldukları yolundaki iddia ile haklılık kazandırılmaktadır. Böylece, nereye dönersek dönelim, özel mülkiyet bizi çelişkilere düşürmektedir.
Toprağı bir bezirganlık nesnesi haline getirmek -biricik şeyimiz, varlığımızın ilk koşulu olan toprağı- kişinin kendisini bir bezirganlık nesnesi haline getirmek yolunda atılmış son adımdı. Bu, şu güne dek aıjcak kendine-yabancılaşma ile aşılmış bir ahlaksızlık olmuştur ve bugün de öyledir. Ve ilk mülk edinme -toprağın birkaç kişi tarafından tekelleştirilmesi, geriye kalanların ise yaşamlarının koşulu olan şeyden yoksun bırakılması- ahlaksızlık bakımından, daha sonraki toprak bezirganlığına hiçbir şey katmaz.
Özel mülkiyeti ortadan kaldıracak olursak, burada da rant, gerçekliğine, esas olarak kökünde yatan ussal kavrama indirgenir.
Toprakta rant olarak keşfedilen toprağın değeri, o zaman, gerisin geriye toprağa döner. Eşit emek uygulanan eşit büyüklükteki toprakların üretkenliği ile ölçülmesi gereken bu değer, ürünlerin değeri belirlenirken, gerçekten de, üretim maliyetlerinin bir bölümü olarak hesaba katılır; ve rant gibi, o da, üretkenliğin rekabetle -ama, zamanı geldiğinde geliştirilecek olan hakiki rekabetle olan ilişkisidir.
Gördük ki, sermaye ve emek, başlangıçta, özdeştirler; bizzat iktisatçının açıklamalarından ayrıca görüyoruz ki, üretim süreci içinde, emeğin sonucu olan sermaye, derhal tekrar asıl nedene, emek malzemesine dönüşmektedir; ve bu yüzden de, sermaye ile emek arasında geçici olarak yapılmış ayrımın yerini, derhal, her ikisinin birliği alır. Ama iktisatçı sermayeyi emekten hâlâ ayırır, ve sermayeyi “depolanmış emek” olarak tanımlaması dışında, bunların birliğini tanımaksızın, bu bölünmeye hâlâ sarılır. Özel mülkiyetten ortaya çıkan sermaye ile emek arasındaki bölünme, bu bölünmüşlük durumuna tekabül eden ve ondan ortaya çıkan emeğin iç bölünmesinden başka bir şey değildir. Ve bu ayrılmanın gerçekleşmesinin ardından, sermaye bir kez daha özgün sermaye ve kâr -sermayenin üretim süreci içerisinde elde ettiği kısım; oysa pratikte, kâr, derhal sermaye ile birleştirilir ve onunla birlikte harekete geçirilir- olarak bölünür. Aslında kâr bile, kendi payına, faiz ve asıl kâr olarak bölünür. Faiz durumunda, bu bölünmelerdeki saçmalık son haddine vardırılmaktadır. Faizle borç vermenin çalışmadan, salt borç vererek kazanmanın ahlaksızlığı, özel mülkiyet içerisinde zaten ima edilmiş olsa da, çok açıktır, ve bu gibi konularda çoğunlukla yanılmayan önyargısız halkın bilinci tarafından, ne mal olduğu çoktan anlaşılmıştır. Bütün bu ince ayrılmalar ve bölünmeler, sermaye ile emeğin ilk ayrılmalarından ve bu ayrılmanın en son noktaya ulaşmasından kaynaklanmaktadır – insanoğlunun kapitalistler ve işçiler olarak bölünmesi; öyle bir bölünme ki, her geçen gün daha kesinleşmekte ve, göreceğimiz gibi, daha da derinleşmek zorunda. Ancak, bu ayrılma, toprağın sermaye ve emekten daha önce ele alınmış bulunan ayrılması gibi, son tahlilde olanaksız bir ayrılmadır. Toprağın, sermayenin ve emeğin herbirinin herhangi belli bir üründe ne kadar payları oldukları belirlenemez. Bu üç büyüklük ölçülemezler. Toprak hammaddeyi üretir, ama sermaye ve emek olmaksızın değil. Sermaye, toprak ve emeği öngörür. Ve emek, en azından toprağı, ve çoğunlukla sermayeyi de öngörür. Bu üç öğenin işlevleri tamamıyla farklıdır, ve bir dördüncü ortak ölçütle ölçülemezler. Bu nedenle, iş, mevcut koşullar altında, kazancı bu üç öğe arasında bölüştürmeye geldiğinde, ortada bunların doğasında bulunan hiçbir ölçüt yoktur; bu konuda karar veren, tamamıyla dışsal ve onlar bakımından raslansal bir ölçüttür – rekabet: güçlü olanın hakça olmayan hakkı. Rant rekabet demektir; sermayeden elde edilen kâr, yalnızca rekabet ile belirlenir; ve ücret bakımından durumun ne olduğunu da şimdi göreceğiz.
Özel mülkiyeti ortadan kaldıracak olursak, o zaman bütün bu doğal olmayan bölünmeler yok olurlar. Faiz ile kâr arasındaki fark yok olur; emek olmaksızın, hareket olmaksızın, sermaye hiçbir şeydir. Kârın önemi, üretim maliyetlerinin belirlenmesinde sermayenin taşıdığı ağırlığa indirgenir; ve kâr, böylece, bizzat sermayenin gerisin geriye, emek ile olan ilk birliğine dönmesi gibi, aynı biçimde, sermayenin bir parçası olarak kalır.
Emek -üretimdeki esas etmen, “servetin kaynağı”, özgür insan eylemi- iktisatçılarla başedemedi. Tıpkı sermayenin emekten ayrılmış olması gibi, şimdi de emek, kendi payına, ikinci bir kez bölünmektedir: emeğin ürünü, emeğin karşısına ücret olarak çıkmaktadır, ondan ayrılmıştır, ve kendi payına, her zaman olduğu gibi, -görmüş olduğumuz gibi, emeğin üretimdeki payını belirleyen sağlam bir ölçüt olmadığından- rekabet tarafından belirlenmektedir. Özel mülkiyeti kaldırıp atacak olursak bu doğal olmayan ayrım da ortadan kalkar. Emek kendi kendisinin ödülü haline gelir, ve şimdiye dek yabancılaşmış bulunan emeğin ücretinin hakiki önemi -yani emeğin bir şeyin üretim maliyetlerini belirlemekteki önemi- aydınlığa çıkar.

Gördük ki, özel mülkiyet varolduğu sürece, sonuçta her şey rekabete gelip dayanmaktadır.
Rekabet iktisatçının başlıca kategorisi -kucaklayıp durduğu en sevgili kızı- ve Meduza’nm kafasından sakındığı yerdir!
Özel mülkiyetin ilk sonucu, üretimin iki karşıt yana bölünmesiydi – doğal ve insanal yan, insan tarafından verimlileştirilmedikçe ölü ve kısır olan toprak, ve ilk koşulu işte bu toprak olan insan eylemi. Ayrıca, insan eyleminin de nasıl kendi payına emek ve sermaye olarak çözüştüğünü, ve bu iki yanın nasıl düşmanca karşı karşıya geldiklerini de gördük. Böylece bu üç öğenin birbirlerini desteklemek yerine, birbirleriyle mücadele etmekte olduklarını görmüş bulunuyoruz; şimdi buna eklememiz gereken şey, özel mülkiyetin, bu öğelerden herbirinde parçalanmaya yolaçtığıdır. Bir toprak parçası bir diğeriyle, bir sermaye bir diğeriyle, bir işçi bir diğeriyle karşı karşıya gelir. Bir başka deyişle, özel mülkiyet herkesi kendi tekbaşmalığı içinde yalıtladığmdan, ve, her şeye karşın, herkes komşusuyla aynı çıkarlara sahip olduğundan, bir toprak sahibi bir diğeriyle, bir kapitalist bir diğeriyle, bir işçi bir diğeriyle düşmanca karşı karşıya gelir. Özdeş çıkarların bu özdeşliklerinden çıkan bu uyumsuzluk içersindedir ki, insanoğlunun bugüne kadarki koşullarının ahlaksızlığı doruğa ulaşmıştır, ve bu doruk rekabettir.
Rekabetin karşıtı tekeldir. Tekel, merkantilistlerin savaş çığlığı idi; rekabet ise liberal iktisatçıların. Bu anti-tezin de, gene, çok boş bir anti-tez olduğunu görmek kolaydır. Her rakip, ister işçi, ister kapitalist, ya da ister toprak sahibi olsun, tekele sahip olma arzusu taşımamazlık edemez. Her küçük rakipler grubu, bütün ötekiler karşısında tekelin kendisine ait olması isteğini taşımamazlık edemez. Rekabet kişisel çıkar üzerine dayanır, ve buna karşılık kişisel çıkar da tekel yaratır. Kısacası, rekabet tekele dönüşür. Öte yandan, tekel, yükselen rekabet dalgasını önleyemez – gerçekte, bizzat kendisi rekabet yaratır; tıpkı, örneğin, ithalatın yasaklanmasının, ya da yüksek gümrük tarifelerinin mutlaka kaçakçılık rekabetini yaratması gibi. Rekabet çelişkisi, özel mülkiyetinkiyle tıpatıp aynıdır. Her şeye sahip olmak tek tek herkesin çıkarınadır, ama herkesin eşit bir miktara sahip olması da, bütünün çıkarmadır. Böylece, genel ile bireysel çıkar birbirlerine taban tabana karşıttırlar. Tek tek kimse tekele sahip olma isteği taşımamazlık edemezken, bu haliyle bütün, tekel ile kayba uğramaya mahkûmdur ve, bu yüzden de, onu ortadan kaldırmak zorundadır. Dahası, rekabet zaten tekeli öngörür – yani mülkiyet tekelini (ve burada liberallerin ikiyüzlülükleri bir kez daha açığa çıkar); ve mülkiyet tekeli varolduğu sürece, tekel sahipliği de, o ölçüde haklılık kazanır – çünkü tekel de, bir kez varoldu mu, mülkiyettir. Küçük tekellere saldırıp esas tekele dokunmamak, bu nedenle, ne kadar da zavallı ve yetersiz bir önlemdir! Ve buna, bir de, iktisatçının yukarıda değinilmiş bulunan ve tekelleştirilmeyen şey hiçbir değere sahip değildir -bu nedenle de, böyle bir tekelleşmeye yolaçmayan hiçbir şey bu rekabet alanına giremez- diyen önermesini ekleyecek olursak, o zaman, bizim, rekabetin tekeli öngördüğü yolundaki savımız tamamıyla haklılık kazanır.
Rekabet yasası, talep ve arzın daima birbirlerini tamamlamaya uğraşmaları, ve bu yüzden de hiçbir zaman tamamlamamalarıdır. İki yan gene birbirlerinden kopartılmakta ve kesin karşıtlığa dönüştürülmektedir. Arz, talebi hiçbir zaman tam karşılamaksızm, onu hep yakından izlemektedir. Talebe hiçbir zaman tekabül etmeksizin, mıdan ya çok büyük ya da çok küçüktür, çünkü, insanoğlunun bu bilinçsiz durumunda, hiç kimse, arzın ya da talebin ne kadar büyük olduğunu bilmez. Eğer talep arzdan daha büyükse fiyat yükselir ve, bunun sonucu, arz belli bir ölçüde kamçılanır. Arz pazara geldiği anda fiyatlar düşer; ve eğer talepten daha büyük olacak olursa, o zaman fiyatlardaki düşüş o denli önemli olur ki, talep bir kez daha kamçılanır. Bu böylece sonu gelmez bir biçimde sürer gider -kalıcı bir sağlıksızlık durumu- her türlü ilerlemeyi engelleyen aşırı-kamçılama ile gevşekliğin sürekli birbirinin yerini alması – amacına hiçbir zaman ulaşmayan biteviye bir dalgalanma durumu. Bir yerde yitirilen şeyin bir başka yerde kazanıldığı bu sürekli ayarlaması ile, bu yasa, iktisatçılar tarafından yetkin bir şey olarak görülmektedir. Bu, iktisatçının başlıca övüncüdür – iktisatçı bu yasayı yeterince görememekte ve onu bütün olanaklı ve olanaksız uygulamaları içinde ele almaktadır. Gene de, bu yasanın tamamıyla bir doğa yasası olup bir us yasası olmadığı açıktır. Bu, devrim yaratan bir yasadır. İktisatçı, ortaya, o tatlı talep ve arz yasası ile birlikte çıkmakta, size “kişinin hiçbir zaman çok fazla üretemeyeceğini” tanıtlamakta, ama pratik bunu, kuyruklu yıldızlar kadar düzenli aralıklarla görülen ve artık ortalama olarak her beş ya da yedi yılda bir karşılaştığımız tecimsel bunalımlarla yanıtlamaktadır. Son sekiz yıl içerisinde, bu tecimsel bunalımlar, eskiden veba salgınları ne kadar düzenli bir biçimde geldilerse, o kadar düzenli bir biçimde gelmişlerdir – ve peşlerinden, veba salgınlarının getirdiklerinden daha fazla sefalet ve ahlaksızlık getirmişlerdir. (Bkz: Wade, History ofthe Middle and Working Classes, London 1835, s. 211.) Elbette ki, bu tecimsel karışıklıklar bu yasayı doğrulamaktadır, hem de eksiksizce doğrulamaktadır – ama iktisatçıların bizi inandırmaya çalıştıklarından farklı bir biçimde. Kendisini yalnızca dönemsel karışıklıklar yoluyla ortaya koya-bilen bir yasa konusunda nasıl bir kanıya sahip olabiliriz ki? Bu, kesinlikle, ona katılanların bilinçsizliklerine dayanan doğal bir yasadır. Eğer üreticiler, bu durumlarıyla, tüketicilerin ne miktarda gereksinme içinde olduklarını bilselerdi, üretimi dü-zenleyebilselerdi, üretimi kendi aralarında paylaşsalardı, o zaman rekabet dalgalanmaları ve bunun taşıdığı bunalım eğilimi olanaksız olurdu. Üretimi insanlar olarak -kendi türlerinin bilincinde olmayan dağınık parçacıklar olarak değil- bilinçle sürdürün, o zaman bütün bu yapay ve savunulmaz antitezlerin üstesinden gelmiş olursunuz. Ama üretim yapmaya mevcut bilinçsiz, düşüncesiz biçimde, raslantıya bağlı olarak devam ettiğiniz sürece, tecimsel bunalımlar da o ölçüde sürecektir; ve her bunalım, bir öncekinden daha evrensel ve dolayısıyla daha kötü olmaya mahkûmdur; küçük kapitalistlerin daha büyük bir kısmını yoksullaştırmaya ve yalnızca emekle yaşayan sınıfın sayısını artan bir oranla çoğaltmaya, böylece de istihdam edilmesi gereken emek kitlesini oldukça genişletmeye (iktisatçılarımızın ana sorunu) ve nihayet iktisatçıların felsefelerinde5 hiçbir zaman hayal dahi edilmemiş bir toplumsal devrime yolaçmaya mahkûmdur.
Rekabet koşullarıyla yaratılan fiyatlardaki biteviye dalgalanma, ticareti son ahlak kırıntılarından da yoksun bırakır. Artık sorun değer değildir; değere bu denli önem verir görünen, değerin para biçiminde soyutlanmasına kendine özgü bir varlığa sahip olma onuru bahşeden aynı sistem – işte bu sistem, rekabet yoluyla, bütün şeylerde bulunan değeri yokeder, ve günbegün, saatbesaat bütün şeylerin birbirleriyle olan değer-ilişkisini değiştirir. Bu burgaç içerisinde ahlak temeline dayanan herhangi bir değişim olanağı kalır mı? Bu sürekli iniş ve çıkış içerisinde, herkes, alım ve satım için en elverişli olan ana isabet ettirmeye çalışmak zorundadır; herkes bir spekülatör olmak zorundadır – yani ekmediğini biçmek zorundadır; öteki kimseler zararına kendisini zenginleştirmek zorundadır; öteki kimselerin bahtsızlıklarına güvenmek, ya da işi şansa bırakmak zorundadır. Spekülatör her zaman felaketlere, özellikle kötü hasatlara güvenir. Her şeyden -örneğin zamanının New York yangınından6- yararlanır ve ahlaksızlığın doruk noktası, tarihin ve tarihle birlikte insanoğlunun, hesap yapan ya da kumar oynayan spekülatörün açgözlülüğünü tatmin etmenin bir aracı durumuna indirgendiği borsa spekülasyonudur. Ve sakın dürüst “saygıdeğer” tüccar, “Ey Tanrım, sana şükürler olsun…” vb. gibi bir Farisilikle borsa kumarcılığının üstüne çıkmaya kalkmasın. Kendisi, hisse senetlerinde, spekülatör kadar kötüdür. Spekülatörler kadar spekülasyon yapar. Yapmak zorundadır: rekabet kendisini yapmajfcn zorlar. Ve onun tecimsel etkinliği, bu yüzden, spekülatörlerinki ile aynı ahlaksızlığı ifade eder. Rekabet ilişkisinin hakikati, tüketimin üretkenlikle olan ilişkisidir. İnsanoğluna lâyık bir dünyada, bunun dışında hiçbir rekabet olmayacaktır. Topluluk, elindeki araçlarla ne üretebileceğini hesaplamak zorunda kalacaktır; ve bu üretici gücün tüketiciler kitlesi ile olan ilişkisine uygun olarak, topluluk, üretimi
5 Bkz: Shakespeare, Hamlet, Perde I, Sahne 5, 166-67. satırlar.
6 Burada atıf 16 Aralık 1835 tarihindeki New York yangmınadır.
ne ölçüde artırmak ya da düşürmek zorunda olduğunu, lükse ne ölçüde yol vermek ya da kısmak zorunda olduğunu saptayacaktır. Ama bu ilişki konusunda ve topluluk içerisindeki ussal bir durumun üretici güçte yaratması beklenen artış konusunda doğru bir yargıya varabilmeleri için, okurlarımı, İngiliz sosyalistlerinin ve kısmen de Fourier’nin yazılarına başvurmaya çağırırım.
Öznel rekabet -sermayenin sermayeyle, emeğin emekle, vb. çekişmesi-, bu koşullar altında, karşıt çıkarların aşılmasından sonra, ait olduğu ussal alan içerisinde kalacak olan ve insan doğasına dayanan yarışma ruhuna (şimdiye değin yalnızca Fourier tarafından kabul edilebilir bir biçimde ortaya konmuş bir kavram) indirgenecektir.
Sermayenin sermayeye, emeğin emeğe ve toprağın toprağa karşı savaşımı, üretimi, üretimin bütün doğal ve ussal ilişkileri altüst ettiği büyük bir hareketlilik içine sokar. En yüksek hareketlilik düzeyine getirilmedikçe, hiçbir sermaye bir diğerinin rekabetine dayanamaz. Hiçbir toprak parçası, üretkenliğini sürekli artırmadıkça, kârlı bir biçimde işletilemez. Hiçbir işçi, bütün enerjisini çalışmaya vermedikçe, rakipleriyle başa çıkamaz. Enerjisini son haddine kadar harcamaksızın, tüm gerçek insancıl amaçlarını bir yana bırakmaksızın, rekabet savaşımına giren hiç kimse, bu baskı karşısında ayakta kalamaz. Bir yan üzerindeki bu aşırı çabanın sonucu, kaçınılmaz olarak, öteki yanının çökmesi demektir. Rekabette dalgalanmalar küçükse, talep ve arz, tüketim ve üretim birbirlerine azçok eşit iseler, üretimin gelişimi içinde üretici güçlerin öylesine fazla olduğu bir aşamaya erişilmesi zorunlu olur ki, ulusun büyük bir kitlesinin geçimini sağlama olanağı kalmaz ve insanlar tam bolluk içinde, açlıktan ölürler. İngiltere, uzunca bir süredir bu çılgın durumu, bu süregelen saçmalığı yaşıyor. Böyle bir durumun zorunlu sonucu olarak, üretim daha büyük dalgalanmalar gösterdiğinde, refah ile bunalımın, aşırı üretim ile durgunluğun birbirlerinin yerini alması başlar. İktisatçı, bu çılgın durumu hiçbir zaman açıklayamamıştır. Bunu açıklamak için, birarada varolan zenginlik ile yoksulluğun çelişkisi kadar anlamsız, hatta daha da anlamsız olan nüfus teorisini icat etmiştir. Gerçeği görmek, iktisatçının işine gelmedi; bu çelişkinin rekabetin basit bir sonucu olduğunu kabul etmek işine gelmedi; çünkü bu durumda bütün sistemi paramparça olurdu.
Bizim için sorunu açıklamak kolay. İnsanlığın elinde bulunan üretici güç ölçülemeyecek kadar büyüktür. Toprağın üretkenliği, sermaye, emek ve bilimin uygulanmasıyla, ad infini-tum7 artırılabilir. En yetenekli iktisatçı ve istatistikçilere göre (bkz: Alison, Principles of Population, c. I, bölüm 1 ve 2), “aşırı nüfuslu” Büyük Britanya, on yıllık bir süre içinde, mevcut nüfusun altı katma yetecek miktarda tahıl üretebilecek duruma getirilebilir. Sermaye, her gün artıyor; nüfusla birlikte emek gücü de büyüyor; ve bilim, her geçen gün, doğa güçlerini insanın hizmetine daha çok sokuyor. Bu ölçüsüz üretken kapasite, bilinçli olarak ve herkesin çıkarı doğrultusunda uygulanacak olsaydı, insanlığın payına düşen emek, kısa zamanda, asgariye indirilmiş olurdu. Rekabet de aynı şeyi yapmaktadır, ama anti-tezler çerçevesi içinde, toprağın bir bölümü en iyi bir biçimde işletilirken, bir bölümü -Büyük Britanya ve irlanda’da otuz milyon acre’lık verimli topraklar- bomboş durmaktadırlar. Sermayenin bir bölümü çok büyük bir hızla dolaşırken, bir bölümü de sandıklarda ölü yatıyor. İşçilerin bir bölümü günde ondört ya da onaltı saat çalışırken, öbür bölümü boşta, hareketsiz kalarak açlıktan ölüyor. Ya da bu bölünme, bu aynı anda varoluş durumunu terkeder: bugün, ticaret yolundadır, talep çok yüksektir; herkes çalışmaktadır; sermaye tansıklı bir hızla devretmektedir; tarım gelişmektedir; işçiler bıkıncaya dek çalışmaktadırlar. Ertesi gün, durgunluk başlar. Toprağın işlenmesi zahmetine değmez; koskoca toprak parçaları işlenmeden bırakılır; sermaye akışı bir anda donar; işçiler işsizdirler ve tüm ülke fazla zenginlik ve fazla nüfustan dolayı sıkıntı içindedir.
Sorunun bu şekilde sunuluşunu doğru olarak kabul etmek iktisatçının işine gelmez; tersi durumda, yukarıda da söylendiği gibi, tüm rekabet sisteminden vazgeçmek zorunda kalırdı. Üretim ile tüketim, fazla zenginlik ile fazla nüfus arasındaki anti-tezin boşluğunu kabullenmesi gerekirdi. Teori ile olguyu 7 Sınırsızca.
birbirlerine uyumlu kılabilmek için -bu olgu reddedilemeyeceğine göre- nüfus teorisi icat edildi.
Bu öğretinin yaratıcısı Malthus, nüfusun geçim araçları üzerine her zaman baskı yaptığını; üretim artar artmaz nüfusun da aynı oranda arttığını; ve nüfusun doğasında bulunan varolan geçim araçlarının ötesinde çoğalma eğiliminin, her türlü sefaletin ve her türlü kötülüğün kaynağı olduğunu öne sürmektedir. Çünkü insanların sayısı pek çok olunca, bunların şu ya da bu yolla ortadan kaldırılmaları gerekir: bunlar ya şiddet yoluyla öldürülmelidirler, ya da açlıktan ölmelidirler. Ne var ki, bu gerçekleştiğinde, nüfusun öteki çoğaltıcıları tarafından bir kez daha derhal doldurulmaya başlanan bir boşluk çıkar ortaya: ve, böylece, eski sefalet tümüyle yeniden başlar. Dahası, bütün koşullarda durum budur – sadece uygarlık koşulları altında değil, ilkel koşullar altında da. Nüfus yoğunluğunun mil kare başına bir olduğu Yeni-Hollanda’daki vahşiler de, aşırı nüfustan, İngiltere kadar zarar görmektedirler. Kısacası, tutarlı olmak istiyorsak, yeryüzünün, tek bir kişinin varolduğu sırada bile, aşırı nüfuslu olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu düşünce çizgisinin vardığı sonuç: bu fazlayı oluşturanlar yalnızca yoksullar olduğuna göre, bunların açlıktan ölmelerini olabildiğince kolaylaştırmak, bu durumun çaresiz olduğuna ve bir tüm olarak sınıfları için çoğalmanın mutlak bir asgaride tutulmasından başka bir kurtuluş yolu olmadığına onları inandırmak dışında, onlar için yapacak başka bir şey yoktur. Ya da, eğer bu olanaksız ise, her işçi sınıfı ailesinin iki-buçuk çocuğa sahip olmasına izin verilmesini, fazlasının ise acı çektirmeden öldürülmelerini öngören “Marcus’un9 önerisi gibi, yoksul çocuklarını acı çektirmeden öldürecek bir devlet kurumunun kurulması gene de daha iyidir. Yardımseverlik bir suç sayılmalıdır, çünkü bu, fazla nüfusun çoğalmasına destek 8 olmaktı.
9 İngiltere’de “Marcus” imzalı birkaç kitapçık çıkmıştı, özellikle: On the Possibility of Limiting Populousness, John Hill, B. Horse Court, Fleet Street, 1838, ve yaymlanışı 29 Ağustos 1840 tarihli The Neıv Moral World’de ilan olunan The Theory of Painless Extinction. Bu kitapçıklar, insanlık düşmanı maltusçu nüfus teorisini açıklıyorlardı. “Marcus”un bellibaşlı düşünceleri, ayrıca, An Essay on Populousness, printed for private circulation; printed for the author adlı ve 1838 tarihli imzasız kitapçıkta da özetleni yordu.
olmaktadır. Gerçekten de, yeni “liberal” Yoksullar Yasasının10 sonucu İngiltere’de de yapılmış olduğu gibi, yoksulluğu suç saymak ve yoksulevlerini hapishanelere döndürmek çok yararlı olacaktır. Gerçi bu teorinin, Tanrının ve onun yaratığının kusursuzluğu yolundaki incil öğretisiyle pek bağdaşmadığı doğrudur; ama “olguların karşısına İncili çıkartmak güçsüz bir çürütme yoludur”.
Bu adı kötüye çıkmış aşağılık öğretinin, insanlığa ve doğaya karşı gelen bu iğrenç küfrün ayrıntılarına daha çok girmeme gerek var mı? Bunun sonuçları üzerinde daha çok durmama gerek var mı? İşte, sonunda, iktisatçının doruğa çıkmış ahlaksızlığım görüyoruz. Bu teorinin yanında, tekelci sistemin bütün savaşları ve dehşeti nedir ki! Kendi düşüşüyle birlikte bütün yapıyı da çökertecek olan liberal serbest ticaret sisteminin denek taşı işte bu teoridir. Çünkü sefaletin, yoksulluğun ve suçluluğun nedeninin rekabet olduğu bir kez tanıtlanırsa, o zaman bunu hâlâ savunmaya kim cesaret edebilir ki?
Alison, yukarıda değindiğimiz yapıtında, yeryüzünün üretici gücünü kabul etmekle ve maltusçu ilkenin karşısına her yetişkin insanın gereksindiğinden daha fazlasını üretebileceği olgusunu -bu olmaksızın insanlığın çoğalamayacağı ve hatta varolamayacağı olgusunu; çünkü, tersi durumda, yeni yetişmekte olanlar neyle beslenebilirlerdi ki?- çıkarmakla, maltusçu teoriyi sarsmıştır. Ama Alison, sorunun köküne inmiyor ve, bu yüzden de, sonuçta, Malthus’la aynı sonuçlara varıyor. Gerçi Malthus’un ilkesinin yanlış olduğunu tanıtlıyor, ama Malt-hus’u bu ilkeye götürmüş olan olguları yadsıyamıyor.

Malthus, sorunu böylesi tek yanlı bir yaklaşımla ele almış olmasaydı, fazla nüfusun yajja işgücünün, şaşmaz bir biçimde, fazla zenginliğe, fazla sermayeye ve fazla toprak mülkiyetine bağlı olduğunu gözden kaçırmazdı. Nüfus, ancak, üretici gücün bir bütün olarak fazla olduğu yerlerde fazla olur. Bütün aşırı nüfuslu ülkelerin, özellikle İngiltere’nin, Malthus’tan bu yana içinde bulunduğu durum, bunu apaçık ortaya koymaktadır. Malthus’un bütünlükleri içerisinde ele almış olması gereken ve bu ele alışın kendisini doğru sonuca götürmek zorunda olduğu olgular bunlardı. Ama bunu yapmak yerine, o, diğerlerini bir yana iterek, sadece bir olguyu seçti ve böylece çılgın sonucuna vardı. İşlediği ikinci hata, geçim araçları ile istihdamı [istihdam araçlarını] birbirine karıştırmak olmuştur. Nüfusun her zaman istihdam araçları üzerinde baskı yapıyor olması – üreyen insan sayısının istihdam edilebilecek insan sayısı ile belirlenmesi-, kısacası, işgücü üretiminin şimdiye değin rekabet yasası tarafından düzenlenmesi ve, bu yüzden de, devresel bunalım ve dalgalanmalara açık olması – ortaya konulmuş olmaları Malthus’un meziyetini oluşturan olgular bunlardır. Ama istihdam araçları, geçim araçları değillerdir. Ancak nihai sonuçları bakımındandır ki, makine gücündeki ve sermayedeki artış, istihdam araçlarında artış getirir. Üretici güçteki en ufak bir artış bile, geçim araçlarında derhal bir artış yaratır. Burada iktisattaki yeni bir çelişki açığa çıkıyor. İktisatçının “talebi”, gerçek talep değildir; “tüketimi”, yapay bir tüketimdir. İktisatçı için, gerçek talep sahipleri, gerçek tüketiciler, ancak aldıklarının karşılığında eşdeğer bir şey sunanlardır. Her yetişkinin tüketebildiğinden daha fazlasını üretmesi; çocukların, kendilerine yapılan yatırımı bolca geri veren ağaçlara benzemeleri bir olgu ise -ki bunlar elbette olgudurlar, öyle değil mi?- o zaman her işçinin kendi gereksinmesinden çok daha fazlasını üretmesi gerektiği ve, bu nedenle, toplumun ona gereksindiği her şeyi seve seve vermesi gerektiği kabul edilmelidir; kalabalık aileler toplum için çok makbul bir armağan olarak görülmelidirler. Ama sahip olduğu kaba bakış açısıyla, iktisatçının bildiği tek eşdeğer, avucuna sayılan paracıklardır. Kendi çelişkilerinin içinde öylesine kaybolmuştur ki, en bilimsel ilkeler kendisini ne kadar az ilgilendiriyorsa, en çarpıcı olgular da o kadar az ilgilendirmektedir.
Biz, bu çelişkiyi, onu aşarak ortadan kaldırıyoruz. Halen birbirleriyle çatışmakta olan çıkarların kaynaşmasıyla, bir yandaki fazla nüfus ile öbür yandaki fazla zenginlik arasındaki çelişki kaybolur; bir ulusun salt zenginlik ve bolluk yüzünden açlıktan ölmek zorunda kalması tansıklı (mucizevi) olgusu (bütün dinlerin birarada yarattığı tansıklardan daha tansıklı bir olgu) ortadan kalkar; ve yeryüzünün insanı besleme gücünden yoksun olduğu yolundaki çılgın iddia da yok olur. Bu iddia, hıristiyan iktisadının doruğudur – iktisadımızın temelde hıristiyan olduğunu her önermeden, her kategoriden tanıtlayabilirim ve zamanı gelince bunu yapacağım. 11 Maltusçu teori, doğa ile ruh arasındaki çelişkinin dinsel dogmasının iktisadi dışavurumundan ve, bunun sonucu, her ikisinin de yozlaşmasından başka bir şey değildir. Din açısından, ve din ile birlikte, bu çelişki uzun zamandan beri çözülmüş bulunuyor – ve umarım ki, ben de, iktisat alanında, bu çelişkinin son derece boş olduğunu göstermiş bulunuyorum. Ayrıca, bir halkın, tam bir bolluk içerisinde nasıl olup da açlıktan öldüğünü ve bunun us ve olguyla nasıl bağdaştırıldığını kendi ilkelerine dayanarak bana açıklamayan maltusçu teorinin herhangi bir savunusunu usta bir savunma olarak kabul etmeyeceğim.
Maltusçu teori, aynı zamanda, elbette, bizleri çok ileri götüren, çok gerekli bir geçiş aşaması olmuştur. Bu teori ve bir bütün olarak iktisat sayesinde, dikkatimiz, yeryüzünün ve insanoğlunun üretici gücüne çekilmiştir; ve bu ekonomik umutsuzluğun üstesinden geldikten sonra, aşırı nüfus korkusundan artık tamamen kurtulduk. Bu teoriden, toplumsal bir dönüşüm için en güçlü ekonomik savları çıkarıyoruz. Çünkü, Malthus, tamamen haklı olmuş olsaydı bile, bu dönüşüme hemen girişilmesi gerekiyordu; çünkü ancak bu dönüşümdür ki, ancak bunun kitlelere getirdiği eğitimdir ki, Malthus’un aşırı nüfusa karşı en kolay ve etkili önlem olarak öne sürdüğü üreme içgüdüsünün ahlaksal dizginlenmesini olanaklı kılar. Bu teori sayesinde, insanoğlunun en ağır bir biçimde aşağılanmasını, rekabet koşullarına olan bağımlılığını görmüş olduk. Bu, bize özel mülkiyetin, son çözümlemede üretilişi ve yokedilişi de yalnızca talebe bağlı olan insanı nasıl bir meta haline getirdiğini, rekabet sisteminin bu yoldan milyonlarca insanı nasıl katlettiğini ve gene de katletmeye devam ettiğini gösterdi. Bütün bu gördüklerimiz ve bütün bunlar, bizi, özel mülkiyeti, rekabeti ve çıkar karşıtlığını ortadan kaldırarak insanın aşağılanmasına son vermeye itiyor.
Gene de biz, evrensel aşırı nüfus korkusunu bütün dayanaklarından yoksun bırakmak için bir kez daha üretici güç ile nüfus arasındaki ilişkiye dönelim. Malthus bütün sistemini dayandırdığı bir formül koyuyor ortaya: nüfusun geometrik diziyle çoğaldığı söyleniyor – 1 + 2 + 4 + 8+16 + 32, vb; toprağın üretici gücünün ise aritmetik diziyle – 1 + 2 + 3 + 4 + 5 + 6. Aradaki fark açıktır, korkutucudur; ama doğru mudur? Toprak üretkenliğinin aritmetik diziyle arttığı nerede tanıtlanmış? Toprak alanı sınırlıdır. Çok doğru! Bu toprak yüzeyinde istihdam edilecek işgücü, nüfusla birlikte artar. Emekteki artışın neden olduğu verim artışının her zaman emek artışına orantılı olarak artmadığını kabul etsek bile, gene de üçüncü bir öğe daha vardır ki, bu, iktisatçılara hiçbir zaman bir şey ifade etmeyen ve ilerlemesi nüfusunki kadar sınırsız ve en az onunki kadar hızlı olan bilimdir. Bu yüzyılın tarımı, yalnızca kimyaya olsun -hatta sadece iki adama, Sir Humphry Davy ile Justus Liebig’e olsun- ne kadar çok şey borçludur! Ama bilim en azından nüfus kadar çok büyümektedir. Bunlardan ikincisi, bir önceki kuşağın büyüklüğüne orantılı olarak çoğalır ve bilim de bir önceki kuşağın aktardığı bilgi kitlesine orantılı olarak artar, yani en sıradan koşullar altında bile, bilim, geometrik diziyle ilerler. Ve bilimin üstesinden gelemeyeceği ne vardır ki? Ama “sadece Missisipi vadisindeki işlenmeyen toprakların bütün Avrupa nüfusunu doyurmaya yeter”12 olduğu söylendiği sürece, yeryüzü topraklarının ancak üçte-birinin ekilmekte olduğu kabul edildiği sürece, ve bu üçte-birin verimi daha şimdiden bilinen iyileştirme yöntemleriyle altı katına çıkarılabildiği sürece, aşırı nüfustan sözetmek saçmadır.
Rekabet, böylece sermayeyi sermayeye, emeği emeğe, toprak mülkiyetini toprak mülkiyetine, ve, aynı şekilde bu öğelerden herbirini diğer ikisine karşı çıkarmaktadır. Bu mücadelede güçlü olan kazanmaktadır; ve bu mücadelenin sonucunu önceden görmek için, rakiplerin güçlerini incelememiz gerekecek. Her şeyden önce, emek, toprak mülkiyetinin ve sermayenin her ikisinden de daha zayıftır, çünkü işçi yaşamak için çalışmak zorundadır, oysa toprak sahibi rantı ile, ve kapitalist de faiziyle, ya da, gereğinde, sermayesiyle ya da toprakta kapitalize edilmiş mülkiyetle yaşayabilir. Bunun sonucu, emeğin payına zorunlu şeylerin en asgarisinin, salt geçim araçlarının düşmesidir; oysa ürünlerin en büyük kısmı, sermaye ile toprak mülkiyeti arasında paylaşılmaktadır. Dahası, daha güçlü olan işçi, daha güçsüz olanı pazar dışına sürmektedir, tıpkı daha büyük olan sermayenin daha küçük olan sermayeyi sürmesi, ve daha büyük olan toprak mülkiyetinin daha küçük olan toprak mülkiyetini sürmesi gibi. Pratik bu sonucu doğrulamaktadır. Daha büyük olan imalatçının ve tüccarın daha küçük olanlar karşısında, ve büyük toprak sahibinin de tek bir acre sahibi karşısında yararlandıkları üstünlükler çok iyi bilinmektedir. Bunun sonucu, daha şimdiden, olağan koşullar altında, gücü gücü yetene yasası uyarınca, büyük sermayenin ve büyük toprak mülkiyetinin küçük sermayeyi ve küçük toprak mülkiyetini yutmasıdır – yani mülkiyetin merkezileşmesi. Ticaret ve tarım bunalımlarında bu merkezileşme çok daha hızlı ilerler.
Genel olarak, büyük mülkiyet küçük mülkiyetten çok daha hızlı artar, çünkü hasılatından çok daha küçük bir bölüm mülkiyet masrafları olarak düşülür. Özel mülkiyetin merkezileşme yasası, bütün öteki yasalar kadd|”özel mülkiyetin doğasmdadır. Orta sınıflar, dünya, milyonerler ve yoksullar olarak, büyük toprak sahipleri ve yoksul çiftlik işçileri olarak bölünene dek, giderek artan bir biçimde yokolmaktadırlar. Bütün yasalar, toprak mülkiyetindeki bütün parçalanmalar, sermayedeki bütün olası bölünmeler boşunadır: toplumsal koşulların toptan bir dönüşümü ile, karşıt çıkarlardaki bir kaynaşma ile, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ile daha önceden kesilmedikçe bu sonuca varılması zorunludur ve varılacaktır.

Günümüzün iktisatçılarının anahtar sözcüğü olan serbest rekabet, olanaksız bir şeydir. Tekel, aslında bunu yapamasa bile, hiç değilse tüketiciyi sahtekârlığa karşı koruma amacındaydı. Ne var ki, tekelin ortadan kaldırılması, kapıyı ardına kadar sahtekârlığa açmaktadır. Kimse kötü eşyalar almayacağı için, rekabetin kendisiyle birlikte sahtekârlığa çare getirdiğini söylüyorsunuz. Ama bu, herkesin, her eşyanın uzmanı olmak zorunda olması demektir ki, bu olanaksızdır. Birçok eşyanın gerçekte ortaya koyduğu gibi, tekelin zorunluluğu buradan gelmektedir. Eczanelerin, vb. bir tekele sahip olmaları zorunludur. Ve eşyaların en önemlisi -para- hepsinden çok bir tekel gerektirir. Dolaşım aracı ne zaman bir devlet tekeli olmaktan çıkmışsa, şaşmaz bir biçimde bir tecimsel bunalım yaratmıştır; ve aralarında Dr. Wade’in de bulunduğu İngiliz iktisatçıları, bu durumda, tekelin zorunluluğunu kabul etmektedirler. Ama tekel, sahte paraya karşı bir korunma değildir. Kişi sorunun her iki yanında da yer alabilir: her ikisi de bir öteki kadar zordur. Tekel serbest rekabet yaratır, serbest rekabet de tekel yaratır. Bu yüzden her ikisi de son bulmalıdır, ve bu zorluklar, bunları ortaya çıkartan ilkenin asılmasıyla çözülmelidirler.
Rekabet, yaşamımızdaki bütün ilişkilere nüfuz etmiş ve insanların halen kendilerini içinde tutmakta oldukları karşılıklı köleliği tamamlamıştır. Rekabet, yaşlanmakta ve çürümekte olan toplumsal düzenimizi, ya da daha doğrusu, düzensizliğimizi tekrar tekrar harekete geçiren büyük kamçılayıcıdır; ama her yeni zorlamayla birlikte, rekabet bu düzenin zayıflamakta olan gücünün bir kısmını da alıp götürmektedir. Rekabet, insanoğlunun sayısal ilerleyişini yönetir; aynı şekilde ahlaki ilerlemesini de. Suç istatistikleri konusunda biraz bilgisi olan bir kimse, suçların yıldan yıla gösterdikleri ilerleme, ve belli nedenlerin belli suçları yaratmasındaki özel düzenlilik karşısında şaşırıp kalır. Fabrika sisteminin yaygınlaşmasını, her yerde, suçlarda bir artış izlemektedir. Tutuklama sayıları, ceza davaları -aslında büyük bir kentteki ya da bir mahalledeki cinayetlerin, ev soygunlarının, küçük hırsızlıkların, vb. sayısı- her yıl, İngiltere’de sık sık yapıldığı gibi, şaşmaz bir kesinlikle tahmin edilebilir. Bu düzenlilik, suçların da rekabet tarafından yönetildiğini; toplumun buna tekabül eden bir arz ile karşılanan bir talep yarattığını; belli sayıda kişinin tutuklanmasının, sürgün ya da mahkûm edilmesinin yarattığı boşluğun, tıpkı nüfustaki her boşluğun derhal yeni gelenlerce doldurulması gibi, derhal öbürleri tarafından doldurulduğunun; bir başka deyişle, tıpkı insanların istihdam araçları üzerinde baskı yapması gibi, suçun da cezalandırma araçları üzerinde baskı yaptığını tanıtlamaktadır. Herhangi bir başka gözlemden çok ayrı olarak, suçluları bu koşullar altında cezalandırmanın ne denli haklı olduğunun değerlendirilmesini okurlarıma bırakıyorum. Ben, burada, yalnızca rekabetin ahlaki alana yayılışını ortaya koymakla ve özel mülkiyetin insanı ne denli derin bir aşağılanma içine soktuğunu göstermekle ilgileniyorum.
Sermayenin ve toprağın emeğe karşı savaşımında, bu öğelerden ilk ikisi, emek karşısında bir başka özel üstünlükten daha yararlanırlar – bilimin yardımından; çünkü varolan koşullar içinde, bilim de, emeğe karşı yöneltilmiştir. Örneğin hemen bütün mekanik buluşlara işgücü kıtlığı neden olmuştur; özellikle Hargreaves’in, Crompton’un ve Akwright’m pamuk eğirme makinelerine. Emek üretkenliğini önemli ölçüde artıran, böylece de talebi insan emeğinden uzaklaştıran bir buluşla sonuçlanmamış yoğun bir emek talebi hiçbir zaman olmamıştır. 1770’ten şimdiye dek olan İngiltere tarihi, bunun sürekli bir gösterisi olmuştur. Pamuk eğirmedeki son büyük buluşa, kendi kendine hareket eden çıkrık makinesine, tamamıyla emek talebi ve yükselen ücretler neden olmuştur. Bu buluş, makine-emeğini iki katma çıkarmış, ve böylelikle el emeğini yarı yarıya azaltmıştır; işçilerin yarısını işsiz bırakmış, ve böylelikle diğerlerinin ücretlerini yarı yarıya azaltmıştır; işçilerin fabrika sahiplerine karşı giriştikleri bir tertibi ezmiş, ve sermaye karşısındaki eşit olmayan savaşımd^Jiemeğin hâlâ sahip olduğu son sığmağını da yok etmiştir. (Bkz: Dr. Ure, Phüosophy ofManufac-tures, c. 2.) Şimdi de iktisatçı, üretimi ucuzlattığı, ve böylelikle de ürünleri için yeni ve daha geniş bir pazar yarattığı, ve böylece sonuç olarak işsiz bırakılan işçileri tekrar istihdam ettiği için, makinenin, nihai sonuçları bakımından, işçiler için yararlı olduğunu söylüyor. Çok doğru. Ama iktisatçı işgücü üretiminin rekabet tarafından düzenlendiğini; işgücünün istihdam araçları üzerinde her zaman baskı yaptığını, ve, bu nedenle, bu yararlarm bir işe yarama zamanı geldiğinde, iş arayan bir rakipler fazlasının zaten onları beklemekte olduklarını, ve böylece bu yararları düşsel yararlar haline getireceklerini; oysa zararların -geçim araçlarının işçilerin yarısının elinden hemen çekilip alınması ve geriye kalan yarısı için de ücretlerin düşmesi- düşsel olmadıklarını unutuyor mu yoksa? iktisatçı, buluşlarda-ki ilerlemenin olduğu yerde kalmadığını ve, bu yüzden, bu zararların kendilerini sürdürdüklerini unutuyor mu yoksa? Uygarlığımız tarafından böylesine yüksek bir düzeyde geliştirilmiş bulunan işbölümü ile işçinin ancak falanca özel makinede, falanca özel belirli işlem için kullanılabildiği takdirde yaşayabileceğini; yetişkin işçi için, bir tür istihdamdan bir başkasına, daha yeni bir tür istihdama geçmenin, hemen hemen şaşmaz bir biçimde, kesinlikle olanaksız olduğunu unutuyor mu yoksa? Dikkatimi makinenin etkilerine çevirmekle, daha az doğrudan ilgili bir başka konuya gelmiş oluyorum – fabrika sistemine; ama bunu burada ele almaya ne niyetim ve ne de zamanım var. Ayrıca, çok yakın bir zamanda bu sistemin rezilce ahlaksızlığını ayrıntılı bir biçimde ele alma ve bütün yüzsüzlüğü ile burada ortaya çıkan iktisatçının ikiyüzlülüğünü acımasızca ortaya serme olanağını bulacağımı umuyorum.

11 Bu tümcenin hangi yazınsal atıfta bulunduğunu elde mevcut malzemeden çıkarmak güçtür. Muhtemelen Engels, yazmaya niyetlendiği ve bu yapıtın sonunda değindiği (bkz: dipnot 13) ingiliz toplumsal tarihi konulu yapıtı kastetmektedir. Bu yapıtın kısa bir başlangıç taslağı olan The Condition of England adlı dizi yazısında, Engels, Adam Smith’in ekonomik öğretisinin ve Jeremy Bentham’m ve James Mill’in faydacılığını hıristiyan dünya görüşünden ve dünya düzeninden çıkan ilkelerin sonuçlandırılmalarını temsil eden özel mülkiyet egemenliğinin, bencilliğin, insanın yabancılaşmasının teorik bir ifadesi olarak nitelendirmektedir. Ama muhtemeldir ki, Engels, iktisatçılar konusundaki özel bir yapıtın planını kastetmektedir. Özellikle bir yıl sonra Engels, Alman iktisatçısı List konusunda bir kitapçık üzerinde çalışmıştır.

Ekim ve Kasım 1843’te yazıldı.
İlk kez, Deutsch-Französische Jahrbücher, 1844’te yayınlandı.
imza: Manchester’dan Friedrich Engels.

Yayına hazırlayan: Mehmet Aksoy

Yorum yapın

Daha fazla Ekonomi, Makaleler
Bir Ağacın Ormanlaşıp Toplumu Ayağa Kaldırmasına Selam! – Müslüm Kabadayı

Kent meydanlarının oksijen, yeşillik ve özgürlük kaynağı olan ağaçlarımızı kentten kovmak isteyen yağmacılara, eli baltalı zorbalara karşı ilk kez Türkiye?nin...

Kapat