Kıbrıs’ta Afif Mapolarla çoğalan hayat… Alper Akçam

Gordon Childe, “Kendini Yaratan İnsan”da beynin evrimi ile dil kaslarının gelişimi arasındaki koşutluğu görünür kılan notlara yer verir. (G. Childe, Kendini Yaratan İnsan, s 27). F. Jameson ise dili bir kâğıda benzetir. Bu kâğıdın bir yüzünde düşünce, bir yüzünde ses yer alır. (Jameson, Dil Hapishanesi, s 15)

Dil ile düşünce, düşünce ile yaşamın çoğalması, yeni ufuklara açılması arasındaki ilişki çok açıktır. Yazıyla çoğalan dil, edebiyat metinlerinde kendisini ufuklara, yeni düşün alanlarına taşıma olanağı bulur. Edebiyat dili, dilin kendisine yönelik sorgulama yetisi ve dolaylı söz, ironi, parodi gibi söz oyunlarıyla günlük dilin ve bilgi dilinin çok ötesinde bir dil uğraşı ve inceliğidir… Kurguyla gerçekliğin iç içe geçtiği metinlerde gerçekliğin kendisi de çoğalır; kaba bir bakış açısıyla gözden uzak kalmış gerçeklik alanları aydınlanır.
Büyük bilim adamı Einstein’in “imgelem gücü bilgiden daha önemlidir” sözü, edebiyatın düşünce dünyamızda ve insan toplumunun gelişmesindeki yerini bir kez daha vurgular. Einstein’ın özel sohbetlerinde, bilim içindeki yaşam sorumluluklarının getirdiği yoğunluktan kurtulabilse, edebiyata daha çok zaman ayıracağı ve edebiyat sevgisini her şeyin üstünde tutması bu seçimin ne denli yaşamsal olduğunu gösteren, bilginin temellerinin edebiyatın açtığı imgelem ufuklarıyla doğrudan ilintili olduğunu gösteren bir olgu olarak okunmalıdır.
Kıbrıs Türk toplumunda dil ve edebiyat üzerine konuştuğumuzda ilk akla gelenin anadil olarak benimsenmiş Türkçe edebiyatın genel yapıtları olmakla birlikte, Kıbrıs’ta süregiden yaşamın anlamlandırılması ve düşünce alanında yaşamla vuruşturularak çoğaltılabilmesi için yöreye özgü, gözlenen ve edimlenen yaşamla bağı olan edebiyat yapıtlarının öncelik alması gerektiği hemen anlaşılacaktır.
Edebiyatın imgelem alanımızda yarattığı yenileştirici değişim gücü olmaksızın, yaşamımızı çoğaltacak yeterli olanakla donanmış olduğumuzu söyleyebilmek de mümkün olmayacaktır.
Bir süre önce aramızdan ayrılan değerli dostumuz Suna Atun’un titiz bir çalışmayla hazırladığı “KIBRIS TÜRK ROMANI / örneklemeli tarihçe” adlı yapıttan öğrendiklerimiz Hikmet Afif Mapolar’ın Kıbrıs’taki yerini ve Kıbrıs Türk toplumunun yaşam gücüne ve kendi dil niteliklerine yaptığı çoğaltıcı etkiyi çok daha iyi görünür kılmaktadır.
Kıbrıs’ta, Türkçe ilk romanın yayınlandığı 1894 yılından 2011 yılına kadar yayınlanan 118 yapıttan 20 si “Hikmet Afif Mapolar”a aittir. Bir toplumun imgelem gücünün önemli bir bölümünü oluşturacak roman alanında neredeyse beşte bir oranında bir alanı kaplamak ve bu alanda yaşamı paylaşarak çoğaltmak her babayiğit yazara nasip olmayacak bir ayrıcalık getirir Mapolar’a…
Romanlarda metne taşınan yaşam, yeni imgelem gücüyle düşünce dünyamızı yeni ufuklara taşıyacaktır. “Coleridge’in düşüncesinin ikinci evresinde Kant’ın etkisi belirleyiciydi. Alman filozof, ‘üretken imgelem’in duyu verileri ile anlama arasında, tekil ile tümel arasında, aracı işlevini gördüğünü göstermişti. Onun aracılığıyla imge kendini aşar: İmgelem duyu verilerinin nesnelerini anlağa yansıtır ve sunar. İmgelem bilginin koşuludur. Onsuz algılama ile yargı arasında bir bağlantı olamazdı. Coleridge için imgelem yalnızca tüm bilginin gerekli koşulu olarak kalmaz, aynı zamanda fikirleri simgelere ve simgeleri varlıklara (presences) dönüştüren yetidir. İmgelem ‘bir oluş biçimi’dir: Artık yalnız bilgi değil, bilgeliktir.” (Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, s 57)
Edebiyat yapıtlarında canlanan gücü, toplumun algılama ve yargılama sistemleri üzerine de derin izler bırakacaktır. “Edebi sözün değer-biçici ve okuru inandırmaya yönelik olma karakteri, kendini en açık edebiyat eleştirisinin retorik geleneğinde en iyi bildiği alanda, yani başta ‘şiirin kraliçesi’ eğretileme olmak üzere, mecaza dayalı ‘söz sanatlarında’ belli eder. Söz sanatları, söze takılmış ‘estetik süsler’, inandırma stratejisinin iyice silikleştiği, hatta kaybolduğu noktalar olmak şöyle dursun, tam tersine, betimleme ile değerlendirmeyi, yani ‘olgulara dayalı yargılar’ ile ‘değer yargılarını’ bölünmez bir bütün olacak şekilde kaynaştırmaya yarayan benzersiz mekanizmalardır. Yine La Logique du Port-Royal’den alıntı yapacak olursak: ‘Mecazi ifadeler, düz ifadeden farklı olarak, konuşanın yöneliş ve tutkularına işaret eder; böylece sadece çıplak hakikati vurgulayan basit ifadenin tersine, ruhta şu ya da bu fikrin izini bırakır.’” (Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, s 13)
Bu genel bakış açısıyla yeniden ve yeniden okunmalıdır önemli hiçbir eğitimden geçmeden sürekli yazmayı ve Kıbrıs kültür dünyasında önemli bir ad olabilmeyi başarmış olan Mapolar… Onun yapıtlarında tüm yaşamı kapsama, aç kalmış tüm ruhlara yeni okuma ve serüven olanakları sağlama çabası hak ettiğince anılmalı, değeri bilinmelidir…
Mapolar’ın kuramsal bir eğitimden geçmiş olmaması, neredeyse doğaçlama denebilecek bir dürtü ile durmaksızın yazmış olması, dil ile yaşam arasındaki doğrudan ilişkileri değerlendirirken önemli bir araştırma alanı olarak da görülebilir.
Mapolar, özgün bir seçki, özel bir estetik ardında değildir… Bitmez tükenmez hikâyeler anlatan bir meddah gibidir… Dinlediği hikâyelerden yola çıkarak gazetelerde tefrika edilecek uzun anlatılar kurar. Yapıtları roman olarak adlandırılıyor olsa da, Batılı anlamda romanlara özgü bir yazar kurgusu, özgün birer metin olma iddiasını taşımaz; toprağında yaşadığı, suyunu içtiği, havasını soluduğu bir kültürün sözlü anlatı geleneğini yazıya dökme ve bir yandan da kendince yeni boyutlar kazandırma uğraşı içindedir…
Gazete tefrikalarına dönüşen, sonradan da roman olarak basılan uzun hikâyelere, Mapolar’ın yazma iştahı, okuru serüven burgaçlarına çekme arzusu damgasını vurur. Yazılanlar çoğu kez dönülüp okunmadan yayınlanmıştır belki de… Kendini denetleme, yazdıklarını kontrol edip düzeltme yerine, yeni anlatılar bulma, yeni olay patlamalarıyla heyecan içeriğini çoğaltma çabası içindedir. Böylesi bir yol seçmiş olmasında sürekli yazım gücü isteyen gazete tefrikacılığının, dergi köşe yazarlıklarının da itkisi vardır elbette…
Yirmi yıl arayla yazdığı iki roman, “Beyaz Gül” ve “Şantöz”ü dil ve biçem bakımından karşılaştırdığımızda, hem Kıbrıs Türk toplumundaki sosyal ve kültürel durum hakkında dolaylı bir bilgi sahibi olmuş, hem de Mapolar’ın kendi dilindeki değişimi yakından görme olanağı bulmuş oluruz.
“NEHİR DİZİSİ” olarak nitelendirilen “Şantöz”, “Potuğun Pembesi” ve “Asu’nun Dönüşü” adlı üç romanın kaynağı kırk yıl öncesinde Müezzin Kara Hasan Dede’den dinlenmiş bir hikâyedir. Müezzin’in onca olayı anlatmasına da, Mapolar’ın bunları not almasına da olanak yoktur. Dinlediği hikâyeye kendi imgelem dünyasından olaylar, diyaloglar katmış, uzun günler boyu tefrika edilecek serüven anlatıları yaratmıştır. “Kök Nal” adlı romanın hikâyesini de Mustafa Çavuş adlı yaşlı bir adamdan dinlemiştir. (Suna Atun, Kıbrıs Türk Romanı, s 219)
Romanlarının öyküsünü de de “Olay Dergisi”ndeki “Günce” başlıklı yazılarında paylaşır.
Mapolar, yazınsal kaynağına yaşamın tüm renklerinden ve seslerinden farklı öğeler katarak zenginleştirme, hayalden gerçeğe, düşün dünyasında yer tutabilecek her şeye metinlerinde kapı açma çabası içindedir. Bazı yorumlarda “gerçekçi” bir yazar olarak değerlendiriliyor olsa da, yeri geldiğinde hayal gücünün kışkırttığı fantastik uçurumların kıyısında gezmekten de kaçınmamıştır. “Beyaz Gül”de daha yoğun gözlenen bu tutum, yapıtında inandırıcılık niteliğinin zayıflamasına da yol açmıştır.
“Şantöz”de “Beyaz Gül”ün anlatı dokusunu oluşturan mitolojik öğeler ve olağanüstü esintileri sürüyormuş gibi görünse de, metnin sonunda, tüm karanlık noktalar aydınlanmış, doğaüstü görüntüsü veren olayların faillleri ortaya çıkmıştır. Kamışlı atlının uçup gitmesi gibi bir iki ayrıntı dışında Şantöz tamamen gerçekçi bir roman gibi yapılanmaktadır.
1980’li yılların önemli dergisi Olay’da “Günce” başlıklı köşesinde yazdığı, 11 Ekim 1982 tarihli, “Şantöz’ü nasıl yazdım” adlı yazısında 1962 yılında basılmış ve dönemin önemli yapıtlarından olan “Beyaz Gül” adlı yapıtın yazılış hikâyesine yer verir. “Bir esinti geldi içime, bir Akdeniz esintisi ve doğuverdi Akdeniz Masalı dediğim ‘Beyaz Gül’. Masalla efsane karışımı, yer yer de gerçekçi yönü olan bir roman bu ‘Beyaz Gül’. Girne balıkçılarının çoğu kez anlattıkları bir masaldan esinlenerek düşünmüş, taşınmış, kafama almış ve yazmağa karar vermiştim. Bu surette ‘Beyaz Gül’ de doğmuş oluyordu.” (Suna Atun, Kıbrıs Türk Romanı, s 139)
1962 yılında Çardak Yayınları tarafından basılmış “Beyaz Gül”de denizde rastladığı bir deniz kızı ile balıkçı Süleyman’ın hikâyesi metinleştirilmiştir.
Dilin özensizliği, sözcüklerin gelişigüzel kullanılışı, cümle yapılarındaki bozukluklar daha ilk sayfalardan başlayarak kendini belli eder. Yazım kurallarını hiçe sayan yanlışlar, kurmaca bir yapıbozum çabasıyla, dile yönelik özgün bir biçimleme ile ilgili olarak değil, özensizliğin ve dile fazla değer vermiyor olmanın sonucu olarak arka arkaya sıralanmaktadır. Olay örgüsünde de yazarın özensizliği, belki de yazma coşkusunun yol açtığı dikkatsizlikler hemen göze çarpar. Balıkçı Süleyman’ın kurtardığı kızının üzerinde elbiseler vardır… Kızı karaya çıkardıktan sonra bir yerlerini örtmeye çalışır. Kızı denizden büyük sıkıntılarla çıkarmıştır, acımaktadır… Orada bırakamayacaktır. Yaşadığı kasabaya götürmek üzere sandala bindirmek için denize soktuğunda kız çırılçıplak kalıvermiştir. Olay örgüsü içinde sıkça binilen sandallar iki üç satır sonra, ya da bir sayfa sonrasında gemiye dönüşüverir (Beyaz Gül, s 180)
Anlatıcı sıkça açıklamalar yapar; kahraman ve karakterlerin davranışlarını kendi sözleri ve eylemleri dışındaki yorumlarıyla güçlendirmeye çalışır. “Aysel’in boynu bükülmüştü. Küçücük yaşına rağmen iyi bir halde sahip olduğunu şu sözlerle ispat etti: (…)” (Beyaz Gül, s 19) “Hayvanın bile ölümü korkunç bir manzara arzediyordu.” (s 179) “Hayvanlar konuşamıyorlardı ama, hisleriyle her şeyi açığa vurabiliyorlardı. Meselâ burada Beyaz At’ın kişnemesinde bir hüzün, bir acı seziliyor, Kara’nın bakışlarından eksilmiyen gözyaşları onun büyük bir ıztırap içinde olduğunu açıklıyordu.” (Beyaz Gül, s 188) Bu tanımlanan şey, his aracılığıyla açığa vurma mıdır? Gözyaşı bakışta olabilir mi?
Dil savruklukları sözcüklerin yanlış konuşulduğu söylemlerle sürer.”İymanımız bize yeter” (s 162), “Din iyman yok be karıda.” (179)
Masal, mitoloji, fantastik eğilimler ve gerçeklikler iç içedir.
Süleyman’ın denizden kurtardığı kızı bir kez görsün, görmesin, tüm kasaba erkekleri ona tutkun, hatta vurgun gibidir. Kıza en çok tutulanlardan biri de balıkçının topal oğludur. Bu kara sevda, ölüme kadar götürecektir onu.
Balıkçı Süleyman’ın “Afrodit’in piçi” diye adlandırdığı deniz kızına balıkçı Çaylak hiç görmeden tutulmuş, aşkından deli divane olup dağlara vurmuştur kendini. “Beyaz Gül”, kıza onun taktığı addır ve romanın da adı olmuştur.
Balıkçının evinin arka bahçesinde kendiliğinden çıkıvermiş olan beyaz gül, kasabada “Afroditin Piçi” olarak anılmaya başlamış şeytani kadınla yaşam özdeşliği göstermektedir. O gül koparılmadan kızın şeytanlıklarıyla ve gücüyle başa çıkmak mümkün olmayacaktır.
Topal Cavid ile Çaylak, sonra da kasabanın hemen tüm erkek ve kadınları bu şeytani yaratığın yarattığı ortamda birbirine düşmüş, Topal Cavid, Çaylak’ın evini yakmıştır.
Süreç içinde Topal dışındaki tüm kasabalılar periler kraliçesi olduğunu öğrendikleri bu yaratığa karşı birleşecek, bir tür sürek avı için, birlikte, mağaralara, adalara kadar gideceklerdir.
Metnin tema ve biçeminde, halk kültüründeki grotesk yapı ile dinsel tekil inançlar, dogmatik kavrayışlar iç içe girmiştir. Bir dinsel ayin yeri olan “Allı Mabedi”, aynı zamanda karaya çıkan denizcileri bekleyen aç kadınlarla denizcilerin buluşup seviştiği ikili karakter gösteren bir mekândır.
1983 basımı olan Şantöz’de dil toparlanmaya başlamıştır. Cümle kurulumları daha özenli, sözcük seçimleri yerine uygun olmaya doğru evrilmektedir.
“Şantöz”de de özensizlik, çalakalem yazma çabasının yol açtığı yazım yanlışları yok değildir. “Beyaz Gül”le karşılaştırıldığında, azalmıştır yalnızca… Birbirini izleyen sayfalarda “Kamuş” ve “Kamış” sözcükleri aynı nesnenin adlandırılması için yan yana kullanılabilmektedir. “Kamuş Atlı Süvari, mezarlar arasında yuvarlandı ve durmadı. Saklana saklana mezarlar arası kaçış yapıyordu.” (Şantöz, s 244)
Şantöz, dil kullanımındaki yetkinlik bakımından “Beyaz Gül”e göre çok ilerde olmasına karşın, temanın ele aldığı olaylardaki savruk ve dikkatsiz anlatı burada da sürüp gitmektedir. Şantöz”de, bir günü anlatan olay örgüsü içinde kadın kahraman Eda hanım, birlikte yaşayan iki kahraman, Köpekli Hürmüz’le Gavur İmam’a kendisine taşıdıkları haberler ve küçük hizmetler karşılığı aynı günün farklı saatlerine dağılacak biçimde, hepsi de o güne özgü büyük ve tek bir armağanmış gibi, ayrı ayrı üç kese altın vermiştir. Oysa ki, çiftliğin durumu hiç de iyi değildir. Bir taraftan da, kocası, çiftliğin beyi Fahim, arka arkaya şenlikler düzenlemekte, üst üste yatağına aldığı gelinlere kese kese altın dağıtmaktadır.
“Şantöz”ün sonundaki nottan da anlaşılacağı üzere, Mapolar, eleştirmenlerden çok halkın ilgi ve beklentisine yönelik bir yazma uğraşı içindedir. Yaptığı işi, sanattan çok “zanaat” olarak adlandırmak hiç de aykırı kaçmayacaktır.
Her şeye karşın, Kıbrıs Türk toplumunun dil ve toplumsal gelişimini Mapolar’ın yirmi bir yıl arayla yazılmış iki romanında okumak zor değildir. Şantöz’ün yazılış öyküsünden, metne konu olan olayların 19. Yüzyıl sonu, İngiliz egemenliğindeki Kıbrıs’ta geçmekte olduğunu öğreniriz. Yazım tarihleri anlatılan olay örgüsünün onlarca yıl sonrasında geçiyor olmasına karşın, dönemin yapısal özellikleri metirlerde kendi gerçeklikleri içinde aktarılmıştır. Mapolar’ın 1982 yılındaki köşe yazısından da romanda sözü geçen eğlence mekanlarının, şanoların 20. Yüzyılın ortasına kadar Girne ve çevresinde varlıklarını sürdürdükleri anlaşılır. Romanın sonundaki notta da roman kahramanlarından birçoğunun adlarının gerçek hayattan kendi kimlikleriyle metne taşınmış olduğu açıklanmaktadır.
Girne’de varlıklı bir beyin çevresinde dönen olay örgüsünün can alıcı noktası, Şantöz torunu, bey çocuğu olan güzel Füsun’un kimlik değiştirerek Neslihan adlı bir Türk şantözü olması, önce anneannesiyle evlilik dışı ilişki kurmuş, sonra annesiyle evlenerek birlikte olmuş Fahim beyin arzuladığı bir kadın kimliğine dönüşmesidir. Gerçek kimliğini bilmediği şöntözle imam nikâhı yaparak yatmak isteyen bey, kızın kendi öz çocuğu olduğunu öğrenince donup kalmıştır…
Roman boyunca ayrı babadan oldukları anlaşılan kız kardeşlerle yatan erkekler, iki kuşak arasında baba oğul, ana kız aynı kişiye duyulan arzular, birlikte olmalar, birden çok kadınla erkeğin karıştığı, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı bir cinsel cümbüş akıp durmaktadır.
Hiç acımadan atlara, kuşlara ve insanlara karşı canice yaklaşan, öldürdüğü kuşların, horozların kalplerini çıkarıp ezecek kadar acımasız olan Fahim beyin oğlu Kadir birdenbire iyilik, dürüstlük arayışları içine girer, babasından ve çiftlikten kaçıp gider.
Şantöz Gülizar birçok erkekle birlikte olmuş, her çocuğunu farklı bir babadan dünyaya getirmiştir. Çok sevdiği kızı Eda’yı verdiği bey, aslında bir süre kendisinin birlikte yaşadığı, kızının babasıdır da… Gülizar, romanın son kısmında bir namus bekçisi gibi çıkmıştır ortaya…
Bir yanda kuralsız, sınırsız bir cinsellik, sorumsuz hayatlar, bir yanda toplumsal değer yargılarının baskısı altındadır anlatıcı. Romanda yaşamdan alınmış bir kahraman olarak yer alan İmam Zeki Efendi, anlatının en saygın kişisidir. İngiliz Sömürge Müsteşarı ya da Valisi karşısına her türlü ahlaksızlığın kaynağı olarak gördüğü Vakıflar Hanı’ndaki şanoyu şikâyet etmek için çıkmış ve onun önünde gömleğini yırtarak halkın ve kendisinin isyan etmek üzere olduğunu göstermiştir.
İngilizler’in Şarkiyatçı politikalarını görünür kılar biçimde din adamlarına verdikleri değer, zamanın Kıbrıs toplumunda farklı halklar arasındaki kardeşçe ve karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı ilişkiler, karmaşık olay örgüsünün arka planında yer alan önemli toplumsal bir işleyiş olarak aydınlanır…
Hikmet Afif Mapolar metinleri, Kıbrıs Türk toplumunun dününü ve bugününü aydınlatan bir imgesel kaynak olarak özel bir yer tutmaktadır…

04 Kasım 2014, Alper AKÇAM

Kaynakça:
FJameson, Dil Hapishanesi, YKY, Birinci Baskı, Kasım 2002,
Hikmet Afif Mapolar, Beyaz Gül, Çardak Yayınları, Lefkoşa, 1962
Hikmet Afif Mapolar, Şantöz, Samtay Vakfı Yayınları, Birinci Basım, Ekim 2010,
Gordon. Childe, Kendini Yaratan İnsan, Varlık yayınları, 4. Basım 1992
Suna Atun, Kıbrıs Türk Romanı, Samtay Vakfı Yayınları, Birinci Basım, Kasım 2011,

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Doğum gününde, Tomris Uyar’dan bir doğum günü yazısı

"Yaşadığım ülkede ferahlatıcı yazılar yazılabileceğine inanmıyorum." Tomris Uyar'ın röportajlarından birinde geçiyor bu söz. Aydın olarak ayrı, edebiyatçı olarak ayrı, kadın...

Kapat