Edip Cansever, Orhan Veli’nin çı­karmaya başladığı Yaprak adlı dergideki şiirlerini ezberler. Sonra da dergiyi yırtıp atardı.

Edip Cansever’in askere gitmesinde 1947’de tanıştığı Salah Birsel etkili olur. 1949 yılında Birsel askere gitmelerini önerir ve denizci olabileceklerini düşünür ama kendi deniz sınıfına, Cansever kara sınıfına ayrılır. Bu sırada Cansever evlidir ve kızı Nuran henüz bir yaşındadır. Ankara’ya yedek subay okuluna gitmeden önce kıta eğitimi vardır.

okumak için tıklayınız

Ahmet Ümit: Şolohov’un “Ve Durgun Akardı Don” kitabı neden bu kadar sevdim ya da hayatımı neden bu derece derinden sarstı?

Yıl 1984, 12 Eylül Askeri Darbesi olmuş. Bir örgüt evindeyim, kızım 3 yaşında. Üniversite gençliği sorumlusuyum. Adım Ali. Örgütten bir arkadaşı içeri almışlar, gerçek adımı bilmediği için bana ulaşmaları zor. Zaten işkence yapsalar da adımı söylemez. Söylememiş de yani bildiği adımı… Moralim bozuk. Çok bozuk. Nasıl oldu, nereden aldım, hatırlamıyorum ama Şolohov’un “Ve Durgun Akardı

okumak için tıklayınız

Mihail Şolohov: İnsanlık, ağırlıkları yokmuş gibi, yerçekiminden kurtulmuş uzay adamları gibi boşlukta yüzen ve birbirinden kopuk bireyler yığınından oluşmaz.

Bu önemli günde, bana Nobel ödülünü verdiği için İsveç Kraliyet Akademisi’ne duyduğum şükranı bir kez daha belirtmek benim için sevindirici bir görevdir. Bu ödülün benim için, bir yazar olarak mesleki çalışmalarımın uluslararası tanınmasından çok daha büyük anlam taşıdığını daha önce de açıkladım. Bu ödülün bir Rus yazarına, bir Sovyet yazarına verilmiş olmasından gurur duyuyorum, çünkü

okumak için tıklayınız

Gerçek Hesap Bu – Nejat İşler “Söze gerek var”

“Adım Nejat, soyadım İşler. Yıllardır makara malzemesi olan, Steve Jobs’la akrabalığa kadar giden soyadımın hikâyesi çok basit aslında. Rahmetli dedem ayakkabı sayacısıydı çünkü. İnebolu’da öğrendiği mesleğini, İstanbul Feshane Fabrikası’nda devam ettirmişti. Soyadı Kanunu’yla beraber, bu mütevazı ismi almıştı ailesi için. Yıllar sonra da yanında çalışan kalfasının kızını alacaktı babama…

okumak için tıklayınız

Charles Dickens’in karısı olmak

Ünlü İngiliz yazar Charles Dickens’in karısı Catherine hem yazar, hem aktris, hem de iyi bir aşçıydı; ama bu yetenekleri evliliğinin gölgesinde kaldı. Lucinda Hawksley üç göbek öncesinden büyük annesi olan kadını anlatıyor. Şubat 1835’te Charles Dickens 23 yaşını kutlamak için bir parti düzenlemişti. Çalıştığı derginin editörünün kızı Catherine Hogarth da davetliler arasındaydı. Partiden sonra kuzenine

okumak için tıklayınız

Damga : Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar – Erving Goffman

Damga bir ilişki türüdür, sabit bir vasıf değil. Damga; damgalayana, normal addedilene, normal rolünü oynayana ihtiyaç duyar. Toplumsal ilişkilerin ve etkileşimlerin seyrinde karşı karşıya gelen iki bireyin arasında geçen bir “hikâyedir” aslında damga, ama bu hikâyede ilginç olan şudur ki; bugün normali tanımlayan bir nitelik yarın pekâlâ bir damgaya dönüşebilir. Normal-damgalı oyununda çiftlerin rol değiştirmesiyle

okumak için tıklayınız

Maymun bilmeye cüret ederse

Tam da goril Koko’nun Paris’te düzenlenen Dünya İklim Zirvesi’ne gönderdiği mesajın videosunun sosyal medyaya düştüğü günlerde Pierre Boulle’un Maymunlar Gezegeni’ni okudum. Ne tevafuk ama! Koko, “siz insanlar aptalsınız” diyordu. Kendi uygarlığımızın içinden o kadar zeki gözüken “homo sapiens sapiens,” yani “düşündüğünün üzerine düşünebilen” Descartes’ın o muazzam öznesi, kartların bambaşka dağıtıldığı bir gezegen ve uygarlıkta kim

okumak için tıklayınız

Kırmızı Saçlı Kadın’ın eleştirel okuması

Kırmızı Saçlı Kadın’ın birinci bölümünü bitirdikten sonra Orhan Pamuk’un en iyi kitaplarından biri olduğunu düşündüm. İlk bölümde Pamuk’un çok sevdiğim sohbet eder gibi anlatımıyla; aşk, baba oğul çatışması ve 80 sonrasının büyüyen İstanbul’unu oldukça etkileyici biçimde okudum. Damağımda yoğun bir Masumiyet Müzesi tadıyla devam ettim. İkinci bölüm de güzel başladı ama maalesef kitabı bitirdiğimde beklentilerimin

okumak için tıklayınız

Bir direnişin tarihi: İgbolar

Şiir, roman, öykü, eleştiri ve politika alanında pek çok eseri bulunan Chinua Achebe Afrika Edebiyatı’ının en önemli isimlerinden birisidir. Nazan Arıbaş Erbil’in çevirisi ile Türkçe’ye kazandırılan Afrika Üçlemesi’nden başka bir eseri Türkçe’de bulunmamaktadır. Achebe’nin kendi kültürü olan İgbo’ların beyaz adamdan öncesini ve sonrasını konu alan bu üçleme, çevirmenin Achebe’nin diline müdahale etmemesiyle; Türkçe’ye İgbo’lara ait

okumak için tıklayınız

Cervantes’in Yüce Sultan (La gran sultana) oyununa ilişkin bir inceleme

La gran sultana Osmanlı İmparatorluğunun tüm görkemini gözler önüne seren bir sahneyle, Osmanlı padişahının cuma namazını kılmak üzere, yaya ve atlı altı bin yeniçeri eşliğinde Topkapı Sarayı’ndan Ayasofya’ya gidişiyle başlar. Tiyatro sahnesinin sınırlarını aşan Cervantes’in gözleri bir sinema kamerası gibi geçit törenini izlemeye gelen düzenli kalabalığın, geçit sırasında padişaha arzuhallerini sunmak için bekleyen halkın panoramik

okumak için tıklayınız

Mavi Kumru Moteli’ndeki Memleket – Selma Sayar

Çevremdeki kitapsever arkadaşların önerileri, hakkında okuduğum yorumlar, Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandığı haberi ve Sema Kaygusuz’un adı; bunların bir araya gelmesi, Barbarın Kahkahası’nı okumak için bir heves, bir heyecan yarattı. Böyle yüksek beklentiyle bir kitaba başlamak, elbette hayal kırıklı yaşamak riskine de neden oluyor. Ama daha ilk sayfalarda felsefesi, meselesi ve adı gibi ilginç konusu

okumak için tıklayınız

Ne zaman aydının iktidar karşısındaki durumu söz konusu olsa, aklımıza düşen şahıslardan biri: Miguel de Unamuno

Ne zaman aydının iktidar karşısındaki, hele de baskıcı bir iktidar1 karşısındaki durumu söz konusu olsa, alması gereken tavır, geliştirmesi uygun düşen tepki tartışılsa adı ilk aklıma düşen şahıslardan biridir Miguel de Unamuno, -şüphesiz başkalarına haksızlık etmeksizin- yurtdışından Howard Zinn, Eduardo Galeano, bizden Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi isimlerle birlikte. Ne mutlu ki, İnsanlığın

okumak için tıklayınız

Hitler’in üstün ırk propagandasını yıkan zenci atletin öyküsü

1930’lu yıllar. Avrupa kaynamakta, Almanya’da yükselen faşizm tüm dünyayı tehdit etmekte ve Naziler’in gücü artmaktadır. Adolf Hitler, yaklaşan 1936 olimpiyatlarını, ideolojisini dayadığı ‘ari ırkın üstünlüğü’ düşüncesini sağlamlaştırmak için bir büyük fırsat olarak görür.

okumak için tıklayınız

Cioran’ın Var Olma Eğilimi: “Hiçlik kuşkusuz daha rahattı. Varlık’ta erimek ne kadar da zor!”

“Keşiflerimizin hemen hemen tümünü öfkelerimize, dengesizliğimizin azıtmasına borçluyuz” Bu cümleyle başlıyor Var Olma Eğilimi. Yine İnsan’dan bahsediyor E.M Cioran; var olma sancısı çeken insandan; tabii ki yine bize öğretilen bildiğimiz şekliyle değil, bize öğretilmemiş şekliyle, rutinimizi bozarak karşımıza çıkıyor.

okumak için tıklayınız

Oblomov’un hırkasından çıkamadık

Rus edebiyatına ilgimiz, nedense, diğer ülke edebiyatlarına göre her zaman daha yakından olmuştur. Büyük bir çoğunluk en azından bu edebiyatın temsilcisi isimlerden birkaçını bir çırpıda sayabilir durumda: Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Çehov gibi… Kuşkusuz bu köklü edebiyat bir çırpıda sayabildiğimiz birkaç isimden ibaret değil –örneğin Birsen Karaca, hazırladığı Rus Edebiyatı Öykü Antolojisi’nde (Kavis Kitap, 2010), daha

okumak için tıklayınız

İspanya İç Savaşında Bir Rektörün Direnişi: Miguel de Unamuno ve Tarihi Konuşması – Ercan Eyüpoğlu

Kendi üniversitesinin çatısı altında baskına uğrayan Miguel de Unamuno “işgalciler”in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar: “Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim.” Sevgili Rona Aybay Hoca’nın 24 Mayıs 2012’de bu sütunlarda yayımlanan yazısı, pek çok yapıtı Türkçeye de çevrilen fakat gereğince tanınmayan büyük İspanyol

okumak için tıklayınız

Tarih, Oblomov’a yalnızca insanlığın ne kadar zavallı olduğunu öğretmişti

Oblomov böyle eve kapanıp ne yapıyordu? Okuyor mu, çalışıyor mu, yazı mı yazıyordu? Evet, eline bir kitap, bir gazete geçerse okurdu. Önemli bir eser çıktığını duyunca da okumaya heveslenirdi; kitabı elde etmeye çalışır, ondan bundan ister, çabuk getirirlerse okumaya koyulurdu. Konuyu şöyle böyle anladı mı, zihni işlemeye başlardı; biraz daha gayret etse eseri kavrayabilirdi; ama

okumak için tıklayınız

Cemal Süreya: Orhan Kemal’in mektupları

Fikret Otyam’ın Arkadaşım Orhan Kemal adlı kitabında Orhan Kemal’in mektuplarım okuyorum. Bu mektuplar Orhan Kemal’in günlük hayatını göstermesi bakımından çok ilginç. Ancak mektuplarda bazı adlar olduğu gibi yayımlandığı halde, bazı adlar açıklanmamış. Bunu Fikret Otyam mı, yayınevi mi yapmış, anlayamadım. Fikret Otyam, çeşitli notlar, açıklamalar, anılarla mektupları birbirine bağlamış. Bu yüzden kitap bir bütünlük kazanmış.

okumak için tıklayınız

“Bu maden ocağı, dünyayı yemek üzere çökmüş, doymak bilmez bir yırtıcı hayvana benziyordu” Emile Zola

Kara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık gecede, düz ovada, Marchiennes’le Montsou’yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda, bir adam tek başına yürüyordu. Bastığı yeri bile göremiyor, engebesiz vadinin uçsuz bucaksızlığını da, ancak denizi döven sağanağı andıran, çırılçıplak tarlaları ve bataklıkları yalayıp gelirken buz kesen mart rüzgârından sezebiliyordu. Göğün tekdüze karanlığını bozan

okumak için tıklayınız