Postmodernizmin Tarihsel ve Siyasal Serüveni Üzerine Bir Deneme – Mediha Göbenli

Özet
Bu yazının hedefi 1980?lerde yaygınlaşıp genel bir eğilim olarak sanat ve tin bilimlerine (felsefe, filoloji, sosyalbilimler) sirayet eden postmodernizmin tarihsel ve siyasal bir değerlendirmesini yapıp paradokslarını ele almaktır. Postmodernizmin Aydınlanma karşıtlığı, yücelttiği kimlik politikaları ve siyasal bağlamı günümüz sosyopolitik ve dünya-tarihsel gelişmeleri ışığında tartışılacaktır.

Anahtar Sözcükler: Postmodernizm, Marksizm, Aydınlanma, ?Bütük Anlatılar?, Lyotard, Küresel Pazar, Kapitalizm

Abstract
The aim of this article is to undertake a historical and political evaluation of postmodernism which was spread in the 1980s as a general tendency in the Humanities (Philosophy, Philology, Social Sciences) and Arts and to analyze its paradoxes. Postmodernism?s hostility towards the Enlightenment, its glorification of identity politics together with its political context will be discussed in the light of the actual socio-political and world-historical developments.

Key Words: Postmodernism, Marxism, Englightenment, ?Meta Narratives?, Lyotard, Global Market, Capitalism

?Kapitalizm eleştirisi moda olmaktan çıktı ? ve burada, kapitalist zafercilik ile sosyalist kötümserlik arasında tuhaf bir buluşma, bir tür kafirâne ittifak vardır? (Meiksins Wood 2001: 25).

Giriş
Edebiyattan sonra mimariye, ardından da felsefeye giren postmodernizm tartışmalarıyla beraber Aydınlanmanın ve modernizmin ?iflası?, ?büyük söylemlerin yok olması? gibi tezler ortaya atılır. Postmodernizmin her ne kadar ?bir düşünce biçimi? (Eagleton 1996: VII) olduğu söylense de hem siyasal hem de entelektüel açıdan günümüz gelişmelerinin ışığında masum olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim postmodernizm Aydınlanma, ulus, kuram, eşitlik, Marksizm gibi ?büyük anlatı? olarak gördüğü tümleştirici, bütünlüklü, kapsayıcı bütün kültürel ve politik söylemleri reddedip ?büyük anlatılar?ın sonunu ilan ederken, başka bir ?büyük anlatı?ya pek de dokunmadığı gözlerden kaçmaz: bu da kapitalizmin ta kendisidir. ?Büyük anlatılar?ın yerine ?minör yaklaşım-mikro sosyolojiyi? (Akay 2005: 67)- bundan anlaşılması gereken yerelliği, bölünmüşlüğü, parçalılığı, süreksizliği, farklılığı, etnisiteyi, mistifikasyonu- koyarken kendini kapitalizmin hizmetine sunup onun nihai zaferini ilan eder. Kapitalizmden başka seçenek yoktur. Eşitlik, kardeşlik, sosyal adalet ?aynılaştırıcı?, bütünleştiricidir ve bu yüzden de kabul edilemezdir. Bu yazının başındaki alıntının da altını çizdiği gibi 1960?lar ve 1970?lerde aydınlar ve akademisyenler için ön planda duran kapitalizm eleştirisi moda olmaktan çıkmıştır artık.

?Kapitalizmin nihai zaferi? konusunda da görüldüğü gibi postmodernizm tartışmaları ne zaman ki estetik alandan felsefeye, oradan da siyasete kaydı, tehlike çanları o zaman çalmaya başladı. Postmodernizmin siyasete müdahalesiyle tarihsel özne?nin (burada en başta anlaşılması gereken sınıftır) yok olduğu beyan edildi. Ancak bunun gerçekleşmediğini, aksine ?özne?nin meşruluğunu ve gerekliliğini görmemek için kötü niyetli olmak gerekmektedir. Buraya kadar söylenenlerden de anlaşılabileceği gibi, bu yazının amacı postmodern eleştirinin tarihsel ve siyasal bir değerlendirmesini yapmaktır. Elbette bunun temelinde bilimsel ve tarihsel bir sorumluluk duygusuyla beraber gerçekliği dille bir oyun olarak gören samimiyetsizliğe karşı bir öfke de yatmaktadır. Yoksa felsefe yapmakta ya da estetik kuramlar oluşturmada bir sınır görmüyorum. Bu sorumluluktan yola çıkarak ?kral[ın] çıplak? olduğunu kanıtlayan ve bu yazının temel aldığı çalışmalar arasında Perry Anderson?un Postmodernitenin Kökenleri (2002 [1998]), Alex Callinicos?un Postmodernizme Hayır ([1989]), Terry Eagleton?ın The Illusions of Postmodernizm (1996), fizik profesörleri Alan Sokal ve Jean Bricmont?un Son Moda Saçmalar (2002) gibi önemli çalışmalarını anmak gerekmektedir. Aslına bakılırsa postmodernizmle ilgili her şey söylendi denebilir, hatta ülkemizde Elveda Postmodernizm1 başlığını taşıyan bir kitap bile yayımlandı. Ne yazık ki postmodernizmin bilime ve edebiyat eleştirisine zaman kaybettirmek gibi bir işlevi sözkonusudur. Şimdiye kadar söylenenlerden de anlaşılabileceği gibi, tartışma yöntemi olarak polemik kaçınılmazdır. Gerçi polemik doğru zamanda doğru yerde devreye girdiğinde tartışmayı ileriye taşıyıp ön açıcı olabilmekte, ancak postmodernizmle girişilen polemiğin postmodernist bilinci dönüştüreceğini düşünme saflığına düşmek de gerekmiyor. Tekrar etmekte fayda var: tahribatları bir yana, postmodernizm tartışmaları bilim dünyasına -en başta sosyalbilimler, felsefe, filoloji gibi tin bilimleri- çok zaman kaybettirdi. Bu tartışmaların muhatabı ya da kendini muhatap olarak hissedenler şimdiye kadar anlaşılır nedenlerden dolayı hep Marksistler oldu. Bu demek ki, postmodernizme karşı eleştiri genelde Marksistler veya Marksizme yakın duran bilim insanları ve yazarlar tarafından yapıldı. Burada Marksist eleştirmenler arasında üç konumdan söz edilebilir: Postmodernizmin karşıtları olduğu gibi (örneğin Ahmad, Anderson, Eagleton, Callinicos vd.) onu anlamaya çalışanların yanında (Jameson, Harvey) bir de büyük çoğunluktan oluşan ve bu akımı moda akımı olarak görüp diğer akımlar gibi gelip geçici olduğunu söyleyenler var.

Postmodernizmin Paradoksları
Postmodernizmin hem savunucuları hem de karşıtları arasında, postmodernizmin gerçeklik, akıl, nesnellik, evrensellik, ilerlemecilik gibi ?büyük anlatılar?a şüpheyle bakan bir ?düşünce biçimi? olduğu konusunda görüşbirliği vardır. Ancak postmodernizm ?büyük anlatıları? reddederken, kendini büyük bir anlatı yaptığının farkında mıdır acaba? Büyük anlatılar?ın sonunu ilan ederken bazı gûrularının ?galaksiler arası seyahat?a ilgisi gözönünde bulundurulduğunda postmodernizm bir paradokslar yumağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Eagleton?un sözleriyle:
?Uluslarüstü şirketler yeryüzünün bir köşesinden diğerine yayıldıkça, entelektüeller evrenselliğin bir yanılsama olduğu konusunda daha gür bir sesle ısrar ediyorlardı. Foucault, Marksist iktidar kavramlarının sınırlı olduğunu ve çatışmanın fiilen her yerde olduğunu düşünüyordu; buna mukabil, postmodern filozof Jean Baudrillard, Körfez Şavaşı?nın gerçekten vuku bulduğundan bile şüphe ediyordu. Bu arada, eski sosyalist militan Jean-François Lyotard, galaksiler arası seyahat, kozmik entropi ve dört milyon yıl sonra güneşin enerjisinin bitişinden sonra insanlığın yeryüzünden kitlesel kaçışı gibi konularda yaptığı araştırmalarına devam ediyordu. Büyük anlatılardan hazzetmeyen bir filozof için, bu dikkat çekici genişlikte bir perspektifti? (Eagleton, Kuramdan Sonra, s. 51).

Bu alıntının da ima ettiği gibi, postmodernizmin entelektüel ve siyasi açıdan bir gerileme olduğu yadsınamaz. 1980?lerde doruğa ulaşan sağın yükselişiyle ilintili olduğu kadar soldaki kültürel ve siyasi kötümserlikle de (Eagleton 2003: 30; Callinicos 2001: 11) bağlantılı olan bu saldırıların entelektüel ve siyasal temeli 1960?larda atılmaya başlanmıştır. Eagleton?un da altını çizdiği gibi ?kötümser ve mahcup liberterler?in (Eagleton 2003: 15) 1960?lar ve 1970?lerde Marksizme dair yaptıkları eleştiriler, 1980 ve 1990?larda postmodernizme evrilip siyasetin reddiyle sonlanmıştır (Eagleton 2003: 51). Trajik olduğu kadar ironiktir: Bir dönemin ?radikal? olarak görülen entelektüelleri zamana ayak uydurma adına entelektüel olarak düzleşebilmektedirler. Öncelikle Aydınlanma karşıtlığı üzerinden, usçuluk ve insanın aklını kullanması yadsınmakta, Aydınlanmanın bir devamı olarak görülen modernizm?in ?katliamlar?ı saymakla bitirilmemektedir.2 Tarihte gerçekleştirilen cinayetler, ki burada kuşkusuz faşizmin vahşeti en başta gelir, bir çırpıda Aydınlanma düşüncesine yüklenir. Kolaycı olmanın yanında bu sav apolitik bir savdır.

Aydınlanma
Aydınlanma tartışmasına gelince, Aydınlanma insanlık tarihinde bir özgürleşme hareketidir. Aydınlanma ayrıcalıklı kastların egemenliğini kırıp, kilise ile devletin ayrılmasına yol açmıştır; feodalizmin boyunduruğu, kilisenin egemenliği Aydınlanma sayesinde kırılmıştır. Bu bilinen gerçekleri tekrar etmekle beraber elbette Aydınlanma eleştirilemez diye bir kaygı da yoktur. Ancak bu eleştirinin yapıcı olup olmaması (ileriye taşıyıp taşımaması) ya da hangi niyetle yapılıp yapılmadığıyla ilintilidir. Nitekim Aydınlanma eleştirisi (Aydınlanma hareketinin burjuvazinin çıkarlarına bağlı olduğu, burjuvazinin kendi çıkarlarını ?insanın doğal çıkarları? olarak ideolojileştirmesini) Marx ve Engels tarafından Alman İdeolojisi isimli yapıtları başta olmak üzere yapılmıştır3 (Marx/Engels 1999: 76-77).

Edebiyat alanında da Aydınlanma, geçmişten günümüze gelip geçmiş bütün edebi akımları (?Sturm und Drang?, Klasik, Romantik, Modernizm) etkileyip esin kaynağı olmuştur. Bu bağlamda ?doğal hak?, ?toplum sözleşmesi?, ?özgürlük?, ?birey?, ?akıl?, ?insan hakları?, ?vicdan?, ?kişilik?, gibi Aydınlanma kapsamında üretilen kavramlara bakmak şimdilik yeterlidir.

Bugün siyasetin Aydınlanma ile ilişkisinin köklü bir değişime uğradığı ve Aydınlanma ile ilgili nesnel bir durumun mevcut olduğu, bunun da Aydınlanmanın ciddi bir tıkanmaya uğramış olduğu Metin Çulhaoğlu?nun ?Marksizm, Aydınlanma ve Günümüz? isimli makalesinde tespit edilip tarihsel olarak tartışılmaktadır. Bilimsel ve eleştirel Aydınlanma incelemelerine örnek oluşturan bu makalede bugünkü durumun ?üç yüzyıllık tarihsel sürecin yeni dağılma noktalarından biri? olarak görülebileceği belirtilip ?dünyanın son üç yüzyılının tüm entelektüel ve siyasal temelini Aydınlanma?nın oluşturduğu yazılmaktadır. Ancak Aydınlanma tayfının ?kapitalizm-sosyalizm karşıtlığı? ile yalınlaştığı, Aydınlanmanın ürünü olan ?felsefi, entelektüel, siyasal, ulusal, etnik ve toplumsal cinsiyet (gender) temelli akımlar?ın sosyalizm ya da burjuva ideolojisi arasında bir tercih yapmak durumunda kaldıkları tespit edilmektedir. Üç yüzyıllık (18. yy?ın ikinci yarısından başlayarak) sürecin bu dönemini ?düğümlenme? olarak niteleyen Çulhaoğlu, ?yeni bir dağılma noktası?nın özelliklerini ?irrasyonalizm, bilinmezcilik, partikülarizm, hedonizm, nihilizm, kendini uzun süre Keynesçilikle terbiye etmeye çalışmış kapitalizmin en vahşi ve dizginsiz ideolojik yönelişleri, milliyetçiliğin en azgın bürünümleri, dinsel fanatizmin en yoğunlaşmışı? (s. 10) olarak tarif eder.4 Çulhaoğlu?nu şaşırtan nokta ?Aydınlanmanın iflası? söylemini savunanlar arasında Marksistlerin de yer almasıdır. ?Çünkü, en başta, bir marksistin, Aydınlanmayı ?iflası? ya da ?başarısı? kendi başına tartışılabilecek ayrı bir proje sayması, bu kişinin marksistliğinde eğreti yanlar olduğunu gösterir.? (11) Yazar, Aydınlanmanın Marksizm için bir zemin/çerçeve oluşturduğunun ancak Marksizmin bunu aştığının altını çizip Aydınlanmanın ?iflası? konusundaki savını şu şekilde belirler:
?Aydınlanmanın, kendi başına, bir proje olarak iflas ettiğini ilan etmek, son derece soyut ve temelsiz bir ifadedir. Aydınlanma iflas etmemiştir; içinden fışkırttığı çeşitliliği bir sisteme ve bütünlüğe taşıyan alternatiflerden biri olan sosyalizm gerilediği ve gücünü yitirdiği için, bugün bu çeşitlilikle tek başına kalmanın çaresizliğini ve tıkanıklığını yaşamaktadır. Özetle, Aydınlanma, Aydınlanma olarak iflas etmemiş; kendini sürdürebilir kılacağı biricik alternatif gerilediği için tıkanmıştır.? (11)
Nitekim Aydınlanmanın akışını belirleyen de ?gerçek hareket, yani sınıflar mücadelesinin seyri, bu mücadelenin getirdikleri, yarattıkları ve sonuçları?dır (Çulhaoğlu, 12-13). Marksizmin Aydınlanma çerçevesinin içini doldurup onu aşma meselesine gelince, Aydınlanma esir insanının karşısına ?özgür birey?i koymuştur, Marx ise bunu aşarak her bireyin bir toplumsal sınıfa ait olduğunu görmüştür. Fransız Devrimi?nin ?özgürlük-eşitlik-kardeşlik? sloganı, feodal toplumdan kapitalist topluma geçişte bir ilerlemedir, ancak ?ücretli kölelik? kavramıyla Marx sömürüye işaret etmiştir. ?Eşitlik?, sınıflar mevcut olduğu sürece gerçekleşmesi imkansız olan bir durumdur. ?Kardeşlik? konusunda ise, ?gerçek kardeşliğin, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünyada, ulusal sınırları da aşarak enternasyonal ölçekte gerçekleşebileceğini söylemiştir? (Çulhaoğlu, 15). Öte yandan Aydınlanma özgürleşmiş insanın aklını ve doğasını yüceltir, bilim ve teknolojiyi tarihsel ilerlemenin gücü olarak görür. ?Marksizmde ise, tarihin motoru ne bilimdir ne de teknoloji; bilimi ve teknolojiyi belirli, ama birbirinden farklı biçimlerde sahiplenen sınıfların mücadelesidir? (Çulhaoğlu, 15).

Sonuç olarak Aydınlanmanın temel taşları olan akıl, insanın doğası, bilim ve teknoloji burjuvazinin nezdinde kendi çıkarlarına göre tarif edilmiştir, bu da kuşkusuz piyasanın mantığına göre belirlenmiştir. Nitekim tüketim toplumunun ?özgür? bireyi tüketici insana indirgenmiştir.

Postmodernizmin Tarihçesi
Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri başlığını taşıyan kitabında postmodernizmin tarihçesini ?Filizlenme, Billurlaşma, Tespit ve Etkiler? başlıkları altında ele alır. Kavram olarak modernizm (modernismo) ve postmodernizm (postmodernismo) sözcükleri ilk kez Latin Amerika?da estetik bir adlandırma amacıyla kullanılmıştır. 1890?da Nikaragualı Ruben Dario ?modernizm?i Peru?daki bir edebi hareketi tanımlamak için kullanır. İngilizce?ye ise kavram bir kuşak sonra girebilmiştir. Yine aynı şekilde kavram olarak postmodernizm kavramı da Hispanik dünyada 1930?larda ortaya çıkmıştır. Bu sefer Federico de Onis ?postmodernismo?yu ?modernismo? içindeki ?gerileyişi? eleştirmek için kullanır; ?ultramodernismo?yu ise ?modernismo?nun yeni bir avant-garde şiirle buluşması olarak ortaya atar (Anderson 2002: 9-10). Anderson, ?postmodernizm? teriminin Anglo-Sakson dünyada yirmi yıl sonra, 1934?te yayımlanan Arnold Toynbee?nin Study of History isimli kitabında ?estetik? değil, ?zamansal? bir kategori olarak kullanıldığının altını çizer (Anderson 2002: 11). 1950?lere gelindiğindeyse postmodernizm sözcüğü Charles Olson tarafından tarihsel bir gerileme bağlamında -?modernin ötesinde değil modernden daha eksik bir şey[?]? olarak (Anderson 2002: 22)- ortaya atılır. Roosevelt döneminde siyasetçi olan Oslon, Nagazaki ve Hiroşima?dan sonra siyaseti bırakıp edebiyata yoğunlaşır. Olson, T.S. Eliot?un Wasteland (Çorak Ülke) isimli modernist eserine karşı bir ?Anti-Wasteland? yazar. Ardından 1952?de bir manifesto kaleme alır: ?Getirdiğim yenilik, başlangıç olarak geçmişi değil, şimdiyi almaktadır? (Olson, aktaran Anderson 2002: 14). Kavrama aynı şekilde olumsuz bir anlam yükleyen Harry Levin ise postmodernizmi ?kültür ile ticaretin kesiştiği bir noktada sanatçı ile burjuva arasındaki yeni bir suç ortaklığının göstergesi[?]? olarak yorumlar (Levin, aktaran Anderson 2002: 23). 1960?larda ise postmodernizm kavramı CIA ajanı Fiedler tarafından ?gelenek dışı?nı adlandırmak için devreye sokulur.

Postmodernizmin ?billurlaşması? 1972?de İhab Hassan?ın da yer aldığı ?Postmodern Edebiyat ve Kültür Dergisi? etrafında yer alır. Ancak Hassan?ı bu dönemde ilgilendiren postmodernizmden çok ?ifade gücü yüksek bir minimum?a indirilmiş ileri modernizme yönelikti: Kafka?dan Beckett?e uzanan, kendi deyimiyle ?sessizlik edebiyatı?? (Anderson 2002: 30). Modernist ve postmodernist sanatçıları bir program içinde bir araya getiren Hassan?a göre yanıtlanması gereken iki sorudan biri ?postmodernizm, ?sadece sanatsal bir eğilim midir, yoksa aynı zamanda toplumsal bir görüngü müdür? Toplumsal bir görüngüyse, bunun psikolojik, felsefi, iktisadi, siyasal yönleri birbirine nasıl bağlanmıştır ya da hangi noktalarda birbirinden ayrılmışlardır?? (Hassan, aktaran Anderson 2002: 32). Hassan bu konuyla ilgili şöyle bir saptamada bulunur: ?Edebi bir değişim biçimi olarak postmodernizmi, gerek kendinden önceki avant-garde akımlardan (kübizm, fütürizm, dadacılık, gerçeküstücülük vb.), gerek modernizmden ayırt etmek mümkündür. Ne modernizm gibi Olimpiyen ve tarafsız bir tutum içinde olan ne de saydığımız diğer akımlar gibi bohem ve isyankâr olan postmodernizm, sanat ile toplum arasında farklı türden bir uzlaşma önermektedir? (Hassan, aktaran Anderson 2002: 32). Anderson, Hassan?ın postmodernizmle ilgili bu yorumunu ?öncü nitelikte görüşler taşıyordu? diye över, fakat siyaseti dışlaması nedeniyle sanatın toplumsal özelliğini göremeyen ?sınırlı bir anlayış? olduğunu da sözlerine ekler. 1980?lerin sonunda Hassan postmodernizme artık eleştirel bakıp 1987?de The Postmodern Turn isimli kitabında şöyle bir tespitte bulunur:
?Artık postmodernizmin kendisi de değişmiştir, bence yanlış bir yöne girmiştir. İdeolojik saldırganlık ile gizemsizleştirici (demystify) hafiflik arasına sıkışan, kendi yarattığı kitsch?in tuzağına düşen postmodernizm, eklektik bir alaycılığa, sahte hazlarımızı, basit inançsızlıklarımızı gizleyen bir şehvet kalıntısına dönüşmüştür? (aktaran Anderson 2002: 43).
Ancak kavram 1972?de yayımlanan ?mimarlık manifestosu niteliğindeki? (Anderson, 35) Learning From Las Vegas isimli kitapla beraber mimarlık alanına esin kaynağı olmuş, zamanla kendini bu alanda sağlamlaştırmıştır. Mimarlıktan sonra terim, felsefe alanında ilk defa Lyotard?ın Postmodern Durum isimli kitabında kullanılmıştır.

Lyotard ve Postmodern Durum
Postmodernizmin savunuculuğunu yapan eleştirmenlerin en çok Lyotard?ın Postmodern Durum isimli kitabına atıfta bulundukları bilinen bir gerçek. Diyebiliriz ki felsefe alanında postmodern tartışmalar bu kitapla başlamıştır. İhab Hassan?a göndermede bulunan Lyotard belli ki bu kavramı ondan ödünç almıştı (Anderson 2002: 40). Hassan?a daha sonra değinmek üzere, kitabında Marksizm, tarih, ideoloji, hümanizm, Aydınlanma gibi ?büyük anlatılar?ın yok olduğunu yazan Lyotard, bilimin aslında dille bir oyun olduğunu belirtir. Lyotard, 19.yy?dan devralındığının altını çizerek ?modern seçenekler? olarak gördüğü iki toplumsal modelden bahseder: Talcott Parsons?ın modeli, toplumu ?işlevsel bir bütün oluşturan? (Lyotard 2000: 34) bir model olarak ele alırken, Marx?ın modeli ?sınıf savaşları ilkesi ve toplum içerisinde işleyen bir ikililik olarak diyalektiği kabul edenler? (34) modeli olarak görülür. Ancak bu iki toplum modelinin de geçerliliğini kaybetmiş olduğunu yazan Lyotart, toplumu artık dilsel bir iletişim ağı olarak ele almak gerektiğini savunur (Lyotard 2000: 43-46).
?Biz toplumsal ilişkileri bu biçimde anlamak istiyorsak, seçtiğimiz ölçüt ne olursa olsun, gereken sadece bir iletişim teorisi değil, agonistiği kurucu bir ilke olarak kabul eden bir oyunlar teorisidir? (Lyotard 2000: 46).
Bu koşullar altında bilim de diğerleri arasında bir dil oyunu oluyordu. (Lyotard, 65) Lyotard kitabında bolca doğa bilimlerinden kavramlar kullanır (?atomlar pragmatik ilişkilerin kesişen yollarında yer almaktadırlar? (45), ?işlerlik ilkesi?, ?termo dinamik?, ?quantum mekaniği?, ?mikrofizik?, ?moleküler ölçü? (120-128), ancak daha sonra bu alanda bilgisinin kıt olduğunu itiraf edecektir (Anderson 2002: 43). Kuşkusuz bu epistemik görecilik, yani bilim kuramlarındaki nedensellik ilkesini ve deneysel olarak doğrulanabilirliğini yadsımak postmodernizmin temel karakteristiğini oluşturacaktı. Postmodernistlerin doğa yasaları ve fizik bilimi ile ilgili bilgi kavrayışları da bu anlamda şüpheci ve görececidir. O kadar ki yerçekim yasasının5 ya da pi sayısının6 Batı tarafından toplumsal olarak inşa edildiğini ve tarihsel olarak değişebilir olduğunu savunabilecek duruma gelirler. Postmodernist eleştirmenler doğa yasalarının ve fizik biliminin ?toplumsal olarak inşa edilmiş? olduğunu iddia ederler. Postmodernizmin bu epistemik göreceliği fizikçilerin tepkisine bile yol açmıştır. Kitabın başlığının da altını çizdiği gibi ?Son Moda Saçmalıklar: Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları? postmodernist eleştirmenlerin mistifikasyonuna, yani kullandıkları dile ve bilimsel kavramları kötüye kullanmalarına karşı yazılmıştır.

Lyotard?a dönersek, onun bir başka itirafı da yine bu kitabı hakkında olacaktır: ?Hikâyeler uydurdum, asla okumadığım birtakım kitaplara göndermede bulundum, belli ki insanlar çok etkilenmiş, oysa bu biraz da parodiydi […] ?Postmodern Durum? en kötü kitabımdır [..]? (aktaran Anderson 2002: 43). Böylelikle Lyotard, itibarsızlığına ve samimiyetsizliğine kendisi parmak basacaktır. Lyotard?ın ?postmodern? çıkışının aslında ?söylem?den çok politik bir bağlantısı olduğu Callinicos ve Anderson tarafından vurgulanmıştır: 1954-1964 arasında Lyotard Socialisme ou Barbarie isimli ?aşırı solcu bir örgüt?ün (SoB) üyesiyken dönüşümünün gerçekleştiği kitabını yazdığında sosyalizmi reddeder olmuştu (Callinicos 2001: 16; Anderson, 46). Anderson, Lyotard?ın ?devrimci bir sosyalizmden nihilist bir hazcılığa? yönelmesinin nedenlerini araştırırken, Lyotard?ın bu kitabında sanat ve siyasetin hiçbir biçimde yer almamasına şaşırır. ?Büyük anlatı?ları hedef alan Lyotard?ın ?siyasal çizgisindeki iniş çıkışlarda, her zaman değişmeden kalan bir şey vardı. SoB, başından beri anti-komünist bir örgüttü? (Anderson 2002: 46).

Bu bağlamda postmodernizmin aslında 1960?ların sonlarına doğru başlayan ??68?in hayal kırıklığına uğramış çocukları[nın]- siyasi bir yenilginin ürünü olduğu birçok yerde belirtilmiştir (Wood 2001: 10; Callinicos 2001: 17). Diğer bir deyişle, Lyotard?ın ?büyük anlatılar?dan anladığı en başta Marksizm?di, ?terimi ilk olarak Marksizmi kastetmek için kullanmıştı? (Eagleton 2003: 38). Lyotard dönemin komünist ülklerini eleştirmek adı altında komünizm karşıtlığına odaklanmıştı (Lyotard, 38). Burada Anderson haklı olarak ?Peki ya kapitalizm?? sorusunu yöneltir (Anderson 2002: 50). Nitekim 1990?ların sonunda Lyotard?ın çıkış noktası kapitalizmdir artık. Bu da kapitalizmin temelde toplumsal-iktisadi bir görüngü olmadığı fikrinden oluşur.7

1980?lerin siyasi ve ideolojik süreçlerinden ?Reagan dönemi, 1980 sonrası Sovyet bloğunun çökertilmesi ile ?neoliberalizm? adı altında sağın ideolojik saldırısının doruğa ulaşması– yola çıkıp çok yerinde bir saptamada bulunur Anderson: ?Büyük anlatılar yok olmak şöyle dursun, tarihte ilk kez bütün dünya tek bir büyük anlatının hükmü altına girmiş gibi görünüyordu: Tek ve evrensel bir özgürlük ve refah anlatısı ? piyasanın küresel zaferi? (Anderson 2002: 50, vurgu bana ait).

Lyotard?dan sonra felsefe alanında Jürgen Habermas postmodernizme el atar. 1980?de Frankfurt?ta alacağı Adorno Ödülü vesilesiyle ?Modernite ? Tamamlanmamış Bir Proje? başlığı altında ?modernizmi? eleştiren bir konuşma yapar. Habermas, modernist kültürün artık sanatta yaratıcılığı besleyemediğini, modernizmin kapitalist toplumun ahlakını bozduğunu, çalışma disiplinini ortadan kaldırdığını, bunun sonucunda toplumun yozlaşmaya başladığını söyleyip, ?bu yozlaşmanın önüne geçebilecek tek şey[in], dinsel inancın yeniden canlandırılmasıdır ? kutsallıktan yoksun kalmış bir dünyaya, kutsalın dönüşü? olduğunu yazar (Habermas, aktaran Anderson 2002: 57). Anderson?u bu iki felsefeci hakkında hayretlere düşüren ortak bir nokta vardır ki bu da Marksist kökenli olmalarına rağmen ?Marksizm?den neredeyse hiç yararlanmamış olmamaları?dır.8
Ancak postmodernizmin tutarlı bir yönüne de işaret eder Anderson: ?Postmodern fikri, bu konjonktürde yerleşeli beri, bir biçimde sağın mülkiyeti altında olmuştu? (Anderson 2002: 68).

Postmodernizm ve Kimlik Politikaları
Farklılık (differance), öteki, etnisite, temsil, heterojenlik gibi kavramlar postmodernizmin anahtar jargonunu oluşturur. Bu kavramlar aynı zamanda postmodernizmin fetişleştirilmiş sihirli kilit kavramlarıdır. Postmodernizm kimlik ve farklılığa vurgu yaparken sınıf ve tarihsel özne gibi kavramları yok sayar. Üretim biçimi ve üretim güçleri arasındaki ilişkiden/çelişkiden söz etmemek ve diyalektiği yok saymak postmodernist eleştirinin Fransız postyapısalcılarından devraldıkları bir özelliktir.
?Toplumlarda siyasi olarak büyük ideolojilerin silinmesi, sendika ve siyasi partilerin girdikleri çıkmazlar ve bunalımlar sonunda temsiliyet sisteminin sorgulanmasını da beraberinde getirmektedir. Bütüncü söylemlere dayanan işçi sınıfı veya sınıflar arası mücadeleler yerlerini moleküler devrimlere bırakmıştır: 68?den beri marjinaller, kadın hakları, homoseksüellerin eylemleri vb. küçük mücadele birimlerini oluşturmaktadır? (Akay, 153).
?Toplumlarda siyasi olarak büyük ideolojilerin silinmesi? derken burada kastedilen ideoloji en başta sosyalizmdir; pekiyi ?sendika ve siyasi partilerin girdikleri çıkmazlar?dan ne anlamalı? Türkiye koşullarında 12 Eylül darbesinden söz etmeden siyasi partilerin ve sendikalın çıkmazlarını anlamak mümkün mü? Dünya ölçeğinden konuşursak, her şeyin satılıp pazarlandığı ulusüstü şirketler ve tekelleşme üzerinden ?küresel? kapitalizmi incelemeden sendika ve siyasi partilerin geldiği durumu nasıl tartışabiliriz? Ayrıca ?küçük mücadele birimleri?nin de sivil toplum kuruluşları çatısı altında AB kaynaklarından desteklenen birimler olup asıl radikal eleştirinin/mücadelenin önünü kestiklerini söylemeye gerek var mı? Bugün ?moleküler devrimler?, insani/sosyal değerlerin gerilediği, paranın ve gücün önem kazandığı bir dönemde iktidar ve medyanın sorumlusu olduğu satış kültürünün karşısında hangi direnme biçimleriyle duruyor ya da duruyor mu?

Postmodernizm aslında kimlik politikalarına vurgudan dolayı dünyadaki gerçek sorunlardan ve yapılardan uzaklaşıp, sömürgenin ve baskının asıl sorumlusu olan kapitalizmin gerçek bir eleştirisini kolektif kimliklere karşı duruşuyla engellediği Arif Dirlik, Aijaz Ahmad gibi yazarlar tarafından tartışılmıştır. Aijaz Ahmad örneğin ?küreselleşme?nin temel ideolojisinin, eşitlik değil farklılık olduğunun belirtip ?farklılık?ın kutsanmasının, işçi/emekçi sınıfının dayanışmasını kırmada kullanılan bir araç olduğunun altını çizer. 9 Postmodern dönem, sömürgeci politikaların, böl ve yönet yoluyla öncekinden daha da çok geçerli olduğu toplumsal ve siyasi koşulların dönemidir. Objektif gerçeklikleri reddeden, her şeyi metin, dil oyunları, söylem olarak gören, postmodernizm savunuculuğunu yapan ?bilim insanları? ile kuramcılarının bu göreceliği ve öznelciliği aslında entelektüel bir sorumsuzluk ve kayıtsızlıktır. Nitekim günümüzde toplumun yozlaştığı savı hemen hemen herkesin hemfikir olduğu bir savdır. Bunların göstergelerini görmek için günlük bir gazeteyi açmak yetecektir: Adli suç oranlarının (cinayetler, gasp, yolsuzluk, cinsel suçlar vd.) ve siyasi-örgütlü suçların (kaçak yapı, arazi-orman yağmacılığı vd.) artması, toplumsal ruh sağlığının daha da kötüye gitmesi (depresyon, intihar vd.), tüketim çılgınlığı, öte yandan sansür ve yasakların sürmesi (geçtiğimiz dönemde Son Kumsal isimli belgesel filmin yasaklanması, Sakıncalı Piyade oyununa yapılan engellemeler, Nâzım Oratoryosu?nun Frankfurt Kitap Fuarı?na götürülmesinden vazgeçilmesi, Nedim Gürsel?in Allah?ın Kızları isimli romanına açılan soruşturma bunlardan sadece birkaçı). Bu durumda dil oyunlarından bahsetmek, nesnel gerçekleri görmezden gelmek entelektüel bir sorumsuzluğun ötesinde ?siyasal anlamda bir yüzkarasıdır? (Eagleton 2003: 16). Ne yazık ki akademisyenler bu politikanın ?bilim? eksenini oluşturuyor. Açlık, sefalet, sömürü, haksız savaşlar, işsizlik, sınıflararası çelişkiler inanılmaz boyutlara ulaşırken, bu nesnel gerçeklikleri görmezlikten gelmek veya reddetmek ?küresel? kapitalizmden başkasına yaramamaktadır. Bilimin görevi ve hedefi anlaşılmazlık, kafa karışıklığı, dil oyunları, metinlerarası dans değildir; bilim Aydınlanma, kanıt, mantık yoluyla insanlığı ileriye götürme, bilinçlendirme sorumluluğudur. Bunun için şu önermeyi ciddiye almalıyız:
?Aydınlar, özellikle de solcu olanları, toplumsal evrime olumlu bir katkıda bulunmak istiyorlarsa her şeyden önce egemen düşünceleri açık seçik anlaşılabilir biçime getirmeli, onlara kendi bulandırmalarını eklemek yerine baskın söylemleri mistisizmden arındırmalıdırlar? (Sokal/Bricmont, 225).

Tekrar postmodernizmin kimlik politikalarına dönersek, postmodernist eleştirmenler ?postmodern durum?u tanımlarken hedonist bir şekilde marjinalliği överler. Burada çıkış noktaları ?birbirine uymayan birçok parçadan oluşan ayrışık bir toplum?10 yapısıdır: etnik grup ve mezhepler, marjinaller, farklı kültürel kimlikler… Nitekim burada söz konusu olan kültürelciliğin övgüsü, diğer bir deyişle marjinallik üzerinden çok-kültürcülüğün ve ?öteki?ciliğin yüceltilmesidir. Ne de olsa bu dönem siyasetin kimlik siyasetine indirgendiği bir dönemdir. Bu dönemde postmodernizmin söylemleştirdiği kimlik politikasının siyasete yansıması bariz bir şekilde ortadadır: bütün dünyada emek ekseni görmezden gelinip kimlik ekseni öne çıkartılmıştır.11

Sonuç Yerine: Postmodernizmin Siyasal Bağlamı
1970?lerde Fransız felsefecilerinin liberalizme yönelmeleri postmodernizmin ortaya çıkışında önemli bir etmendir. Postmodernizmin birçok başka kaynakları olsa da (?hakiki modernizm, sözde post-sanayicilik, yeni siyasal güçlerin ortaya çıkışı, kültürel avangardın yeniden nüksetmesi, meta biçimin kültürel yaşama nüfuz etmesi, sanat için ?özerk? mekanın azalması, bazı klasik burjuva ideolojilerinin tükenmesi? (Eagleton 2000: 35-36), aslında siyasal bir başarısızlığın ve bunalımın ürünüdür. Callinicos?un da belirttiği gibi, 1968?in siyasal yansıması (Fransa?da Mayıs-Haziran olayları, ABD?de getto isyanlarında olduğu gibi) bir radikalleşmeye işaret etse de 1970?lerin sonunda ?aşırı sol?un (Callinicos 2001: 253) dağılıp düşüşünün en keskin olduğu ülke Fransa?da ?Nouveaux philosophes [?] Parisli aydınların liberalizme dönmelerine yardım etti.?

Postmodern felsefenin liberalizme yönelmesi emek ekseninden çıkıp kimlik eksenine yönelmenin dışında günümüz siyasal gelişmeleri ışığında ne ifade etmekte? Bir zamanlar muhalif eleştirinin kilit kavramlarını oluşturan anti-emperyalizm, bağımsızlık, sömürü gibi kavramların neoliberalizm tarafından içi boşaltılıp demode kavramlar olarak lanse edilmeye başlanması; anti-emperyalizmden bahsetmenin artık dar kafalılık, ulus-devlet yapısını savunmakla eş tutulduğu; muhafazakâr kesimin yeni entelektüellerini oluşturan liberal ?sol?un geçmişteki değerleri12 ayaklar altına alabilmesi anlamına gelmektedir. Halihazırda liberalizm, kapitalizmin ?bilgiyi kirletme konusunda en büyük silahı? konumuna sahiptir. Kaan Arslanoğlu bu bağlamda ?liberallerin gerçekten liberal mi, yoksa basbayağı faşist mi olduklarını tartışmak gerekiyor? savını ortaya atar. Bu ilginç bir tartışma konusu olabilir. Postmodernistlerin ve liberal solun gerçek bir kapitalizm (kapitalizmle beraber piyasa kültürü, toplumun yozlaşması, tekelleşme vd.) eleştirileri olmadığına göre akılların puslanmasına sebep olup ?beşeri bilimlere zaman kaybettirmek, gericiliği destekleyen bir kültürel akıl karışıklığı yaratma[nın]? yanında postmodernizmin olumsuz etkilerinden biri kuşkusuz ?siyasi solu zayıflatmak?tır (Sokal/Bricmont, 222). Bir yandan ?ötekilik?, ?etnik azınlıklar?, ?ulus-devletin tasfiyesi?ne yapılan vurgu, öte yandan ?sınıf, emek-sermaye çelişkisi?ni tartışmanın modası geçmiş olduğu ya da dogmatik sayıldığı göz önünde bulundurulursa, postmodernistlerin de liberaller gibi kapitalizme ideologluk yaptıkları söylenebilir.

Bugün toplumda gelinen nokta, siyasi kafa karışıklığı ve kültürel yozlaşmadır. Postmodernizm burada öncelikle de sola karşı siyasal kuşkuculuğu yaygınlaştırarak solun bazı kesimlerinin liberal sola, oradan da bütünüyle liberalizme devşirilmelerini sağladı. Kültürel alanda ise ?postmodernist kültür, tüm sanatlarda zengin, cesur, canlandırıcı bir eser yığını üretti ve berbat kitçin payına düşenden fazlasını yarattı. [?] Neşeli, parodik ruhuyla yüksek kültürün yıldırıcı haşinliğini azalt[ıp] [?] meta biçimi taklit ederek, pazarın sakatlayıcı haşinliklerini güçlendirmeyi başarmıştır? (Eagleton 2000: 36-37). Ellen M. Wood, postmodernist eleştirmenleri haklı olarak ?neşeli robotların? entelektüelleri olarak tanımlar (Wood, 59). Bu kavram aynı zamanda tüketim toplumunun insanını tarif eder. Eğer sistemi değiştiremeyeceksek -ki postmodernistlerin bu yüzden kapitalizm eleştirileri yoktur- o zaman kapitalizmin ?nimetler?inin keyfini çıkaralım; ?neşeli robotlar?ı oynayalım. Bu durumda bilimsel ve tarihsel sorumluluk duygusuyla hareket eden her biliminsanın görevi elbette bu ilişkileri açığa çıkartıp toplumu aydınlatmak olacaktır.

1 Sinan Kutlu, Elveda Postmodernizm, Papirüs Yayınevi, İstanbul 2003.

2 Kolaycılığın ve pragmatizmin en uç örneği bu olsa gerek: ?Bellek içinde bir önce bir sonra söz konusu değildir; tıpkı cinayet romanlarında olduğu gibi modernliğin suçlarının cinayetlerinin (Auschwitz, Gulak, soykırımları, atom bombası vb.) yeniden anımsanması yapılır [?] Tüm tartışmaların ortaya çıkardığı şudur: Gerek Habermas gerek Baudrillard, iki karşıt düşünür de Aufklarung (sic) (Aydınlık) düşüncesinin iflas ettiğini belirtmektedirler. [?] Beraberinde Tarih denilen şey de yok olmuştur, çünkü postmodernizm zaman fikrini yok etmiştir.? (Akay 1991: 154-155) Belleğin de tarihsel sürecin ürünü olduğunu ben burada tartışmayacağım. ?Büyük anlatılar?ın savunuculuğunu yapan öncelikle Marksist yazar ve kuramcıların bellek konusunda yazdıklarını hatırlatmak isterim: örneğin Walter Benjamin?in ?Tarih Kavramı Üzerine? isimli makalesi; hatta Peter Weiss?ın tarihsel belleğin romanı olarak da bilinen Direnmenin Estetiği romanında Mnemosyne yani bellek sanatların anası olarak okunmaktadır. (Göbenli, 217/228).

3 ?Devrimden sonra Aydınlanmacıların övgüsünü yaptıkları akıl dünyasının, aslında burjuvazinin idealleştirilmiş dünyası olduğu anlaşılınca, ilahi adalet, burjuva hukukunun (sınırları) içinde gerçekleşince ve eşitlik, yasa önünde burjuvazinin eşitliği olunca ve akıl devleti yaşama geçip, ancak burjuva demokratik cumhuriyeti olarak yaşama geçtiğinde, çeşitli toplumsal yönlerden Aydınlanma ideolojisini hedef alan eleştiri tartışmaları da başladı? (Marx/Engels, aktaran Atayman 2003: 30).

4 ?Aydınlanmanın özellikle son birkaç on yılda belirginleşen tıkanışı, genel olarak aydın kategorisinden liberal düşünürlere, oradan da sol kuramcılara ve siyasetçilere dek pek çok kesimi derinden etkilemiştir. Geleneksel ya da evrensel aydının silinmesi, bu arada gazeteci filozofların yükselişi, siyasetçilerin çarıklaşması, sol kuramcıların verimsizleşmesi ve sol siyasetin acınası bir pragmatizme ve güncelciliğe sürüklenmesi, son çözümlemede, aydınlanmanın yaşadığı genel tıkanıklıkla ilişkilendirilebilir? (Çulhaoğlu 1998: 10).

5 Alan Sokal, bu iddiayı savunanları evinin penceresinden (?Evim yirmibirinci katta.?) atlamaya davet eder (Sokal/Bricmont 2002: 286).

6 ?Einstein?ın sabiti; bir sabit, bir merkez değildir. Bu sabit değişkenlik kavramının ta kendisidir ?sonuçta bu oyunun kavramıdır? (Derrida, aktaran Sokal 2002: 241). Alan Sokal?in Social Text isimli dergide 1996?da ?Sınırların Aşımı: Kuantum Yerçekiminin Dönüşümsel Bir Betimlemesine Doğru? başlığı altında postmodernizmin parodisini yaptığı makale, prestijli postmodern dergide hiçbir itiraza uğramadan yayınlanmış, Sokal ise daha sonra bu makalenin bir kapan olduğunu açıklamıştı.

7 ?Kapitalizm, daha çok, bir figürdür. Bir sistem olarak kapitalizmi işleten işgücü değil, enerjinin kendisidir, fiziktir (sistem yalıtılmış değildir). Figür olarak kapitalizm, gücünü sonsuzluk fikrinden alır. Bu, insan yaşamında kendini para arzusu, güç arzusu ya da yenilik arzusu olarak gösterebilir. Bütün bunlar çok çirkin, çok umut kırıcı görünebilir; ama bu arzular, varlıkbilimsel açıdan sonsuzluğun iradede ?örneklenme?si olan şeyin antropolojik karşılığıdır.
Bu örneklenme toplumsal sınıflara uygun olarak oluşmaz. Toplumsal sınıf, uygun bir varlıkbilimsel kategori değildir? ( Lyortard, aktaran Anderson 2002: 51).

8 ?Her ikisi de Marksist kökenli düşünürlerdi, ama postmoderniteye ilişkin değerlendirmelerinde Marksizm?den neredeyse hiç yararlanmamış olmamaları şaşırtıcıdır. Ne Lyotard ne de Habermas, postmodernin zaman ile mekândaki yerini belirleyebilecek gerçek bir tarihsel yoruma girişmiştir. Bunun yerine, postmodernin ortaya çıkışının belirtisi olarak, az çok havada uçuşan ya da boş gösterenlere işaret etmişlerdir: Lyotard, büyük anlatıların (tarihsiz) geçersizleşmesini, Habermas ise yaşam dünyasının sömürgeleştirilişini (sanki hep öyle olmamış gibi) öne sürmüştür? (Anderson 2002: 67).

9 ?Din, bölge, dil, kast ? ve uluslararası çerçevede ulusalcılık ve etnisite ? her şey işçi sınıfının dayanışmasını kırmak için kullanılmış, veya bu dayanışmaların oluşmasını engellemiş […] Bütün eski sosyalist ülkelerde dini ve komünal kinlerin yeniden keşfedilmesi, sosyalizmden kapitalizme geçişte temel bir ihtiyaç olarak görülür. İrrasyonalizm bugünün kuralıdır; çünkü insanların irrasyonalizmi pazarın irrasyonalizmiyle örtüşmek zorundadır. Keza küreselleşme pazarı birleştirir ve insanları böler; çünkü insanlar birbirine dayanışma gösteren halklar olarak değil, bireysel tüketiciler olarak hareket ettikleri zaman, küresel pazarın amaçları için en iyi şekilde kullanılırlar. Küresel ölçekte postmodernizm ve Üçüncü Dünya bağlamında postkolonyal kuram, eşitlikçi siyasetin yerine farklılık politikalarını, Cupertino toplumunun yerine sonsuz rekabeti koyarken, bu savaşın ana araçlarıdırlar? (Ahmad 2003: 32).

10 ?Aydınlık çağın gerektirdiği tarih ve felsefe tarihi, halka aydınlık veren öncüler grubu, bilimsellik paradigması, sosyalizm vb. gibi büyük söylemler ortadan kalkmaktadır. [?] Homojen bir toplum yerine birbirine uymayan birçok parçadan oluşan ayrışık bir toplum postmodern toplumdur? (Akay 1991: 152).

11 Neoliberalleşme politikalarıyla beraber ?öteki?nin ?gizemli yükselişi? Türkçe?de de ele alınıp incelenmiştir. Bkz. Sinan Kadir Çelik?in ?Yabancılaşmadan Ötekileşmeye: Kültürel Bir Hegemonyanın Kuruluş Biçimleri? isimli makalesi: ?Fakat farklılık siyaseti yapanlara ?dünyanın tüm ötekileri birleşse ne olur? gibi bir soru yöneltirsek bizi büyük bir suskunlukla karşılayacaklardır. Zira bırakınız Ötekilerin birleşmesini Ötekinin ya da mağdurun konuşup konuşamayacağı bile ayrı bir tartışma konusudur? (Çelik 2001: 175). Ya da Ali Şimşek?in ?Post-modernizmi Ciddiye Almalı mıyız Ya Da Epistemolojik Suikast? başlığını taşıyan incelemesi bu tartışmalara örnek gösterilebilir: ?Eğer postmodernistlerin elinde her kapıyı açan bir maymuncuk olsaydı, bu maymuncuğun adı ?öteki?den başkası olmazdı. Öteki post-modern projenin çekirdeğinde yer alır. Öteki herşey olabilir, retorik bir sonsuzluktur? (Şimşek 1998: 47).

12 ?Taraf? gazetesinde Deniz Gezmiş ve arkadaşları örneğinde olduğu gibi.

Kaynakça
Ahmad, Aijaz. ?Whose Century? Whose Millenium?. A reflection on our times?. www.ercwilcom.net/aijaz.htm, (9.4.2003).
Ahmad, Aijaz. Teoride Sınıf, Ulus, Edebiyat. çev. Ahmet Fethi. İstanbul: Alan Yayıncılık, 1995.
Akay, Ali. Kıvrımlar. Ankara: Bağlam Yayıncılık, 1996.
Akay, Ali. Konu-M-Lar. Ankara: Bağlam Yayıncılık, 1991.
Akay, Ali. Postmodernizm. İstanbul: Leyla ile Mecnun Yayıncılık, 2005.
Anderson, Perry. Postmodernitenin Kökenleri. Çev. Elçin Gen. İstanbul: İletişim Yayınları, 2002.
Anderson, Perry/Wood, Ellen M. Modernizm Postmodernizm ya da Kapitalizm. Çev. Ali Türker Erdağı-Çağla Ünal. İstanbul: Bilim Yayıncılık, 2000.
Arslanoğlu, Kaan. ?Liberalizmden Kurtulma Çabaları?. soL (18.7.2008). http://haber.sol.org.tr/yazarlar/1490.html.
Atayman, Veysel (Derleyen ve Çev.). Aydınlanma Felsefesi. İstanbul: Yeni Hayat Kütüphanesi, 2003.
Callinicos, Alex. Postmodernizme Hayır. Marksist Bir Eleştiri. Çev. Şebnem Pala. Ankara: Ayraç Yayınevi, 2001.
Callinicos, Alex: Against Postmodernism. A Marxist Critique. Cambridge: Polity Press, 1989.
Çelik, Sinan Kadir. ?Yabancılaşmadan Ötekileşmeye: Kültürel Bir Hegemonyanın Kuruluş Biçimleri?. Praksis 4 (Güz 2001): 144-184.
Çulhaoğlu, Metin. ?Marksizm, Aydınlanma ve Günümüz?. Sosyalist Politika 19. İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1998. (9-17).
Eagleton, Terry. ?Postmodernizm ve Entelektüeller. Postmodernistler Nereden Gelirler??. Wood/Foster. Marksizm ve Postmodern Gündem. Ankara: Ütopya Yayınevi, 2001. (27-38).
Eagleton, Terry. Kuramdan Sonra. Çev. Uygar Abacı. İstanbul: Literatür Yayıncılık, 2003.
Eagleton, Terry. The Illusions of Postmodernism. Oxford: Blackwell Publishers Ltd., 1996.
Göbenli, Mediha. Direnmenin Estetiği?ne Güven. İstanbul: Donkişot Güncel Yayınları, 2005.
Kutlu, Sinan. Elveda Postmodernizm. İstanbul: Papirüs Yayınları, 2003.
Lyotard, J.F. Postmodern Durum. Ankara: Vadi Yayınları, 2000.
Malik, Kenan. ?Irkın Aynası: Postmodernizm ve Farklılığın Kutsanması?. Ellen Meiksins Wood/John Bellamy Foster (derleyenler). Marksizm ve Postmodern Gündem. Ankara: Ütopya Yayınevi, 2001. (102-128).
Marx, Karl/Engels, Friedrich. Alman İdeolojisi. Çev. Sevim Belli. Ankara: Sol Yayınları, 1999 [1845].
Sokal, Alan/Bricmont, Jean. Son Moda Saçmalar ? Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları. Çev. Memet Baydur-Ongun Onaran. İstanbul: İletişim Yayınları, 2002.
Şimşek, Ali. ?Post-modernizmi Ciddiye Almalı Mıyız ya da Epistemolojik Suikast?. Sosyalist Politika 19. İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1998. (18-50).
Şimşek, Ali/Yazıcı, Nermin. ?90?lı Yıllar ve Yeni Orta Sınıf. Yeni Orta Sınıfın Adlandırma Stratejileri Bağlamında Elif Şafak Romanları?. Pasaj 2 (Eylül-Aralık 2005): 67-94.
Wood, Ellen M. ?Postmodern Gündem Nedir??. Wood/Foster. Marksizm ve Postmodern Gündem. Ankara: Ütopya Yayınevi, 2001. (7-26).
Wood, Ellen M. Marksizm ve Postmodern Gündem. Ankara: Ütopya Yayınevi, 2001.

Yazan: Mediha Göbenli

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Hiç-Bir-Şey ? Nejdet Evren

Kullanıldığı yere göre ?hiç? bir sığınak, bir soluklanma, bir zaman kazanmadır. Bu gün parçacıklar arasında bir boşluk olduğu düşünülmektedir. Ve...

Kapat