Titanik batmadan bir ay önce

Gerhart Hauptmann’ın Atlantis’i yaklaşık yüz yıl sonra Türkçeye çevrildi. Hauptmann, Atlantik’i geçerken batan lüks bir gemide sınıflararası çelişkiyi anlatan Atlantis’i, Titanik batmadan bir ay önce tamamlamıştı.

Atlantis, 1912 yılında yayımlanmış. Gerhart Hauptmann romanı bitirip yayıncısına teslim ettikten bir ay sonra Titanik batmış.

Atlantis ile Titanik’in alakası şu; romanının ilk kısmı İngiltere’den kalkışla okyanusu geçip Yeni Dünya’ya giden Titanik benzeri dev bir gemi olan Ronald’da geçiyor. Ve sıkı durun, Ronald batıyor. 1997’de James Cameron’ın yönettiği Titanic filmindekine benzer bir aşk hikâyesi de var Atlantis’te. Cameron filmde alt ve üst sınıfa ait iki gencin hikâyesini anlatır filminde; Hauptmann hakeza…

1997 yapımı filmle benzerliğin nedenini bilemem ama Atlantis’in öyküsü ile Titanic faciasının benzerliği 1912 yılında küçük bir şok etkisi yaratmış. Bu da romanın hemen bir yıl sonra filme çekilmesine neden olmuş. Danimarka yapımı sessiz film, Atlantis etrafındaki “mit”i daha da güçlendirmiş, sonuçta Norveç filmin gösterimini “duyarsızlığı pekiştiriyor” gerekçesiyle yasaklamış. Hauptmann tabii ki bir falcı, müneccim değil; bir tesadüf ama yazdıklarını, ele aldığı meseleleri şöyle bir karıştırdığınızda öngörülebilir olanı ortaya koyduğunu söylemek yanlış olmaz.

Hauptmann’ın kendisini tümüyle yazmaya adaması 1889 yılına denk geliyor. Artık 27 yaşındadır. İlk oyunu “Vor Sonnenaufgang”dan (Gündoğumundan Önce) sonra hemen her yıl en az bir oyun çıkartan; 1946’da öldüğünde ardında on dokuz roman ve kırktan fazla tiyatro oyunu bırakan bir yazar haline gelir. Öyle hızlı bir giriş yapar ki yazarlığa oyunları arasında başyapıtı sayılabilecek olan “Die Weber” (Dokumacılar) yazdığı dördüncü oyundur; 1892’de bitirir yazımını.

Dokumacılar, Hauptmann’ın Atlantis’e kadar Türkçedeki tek eseriydi. İmge Kitabevi Yayınları’ndan 2001’de çıkmıştı. Baskısı muhtemelen tükenmiştir.

Hauptmann 1912 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında seçici kurul gerekçe metninde özellikle iki eseri üzerinde durur; biri Dokumacılar; diğeri ise -keşke bu da Türkçeye çevrilse- Der Narr in Christo Emanuel Quint (Ahmak Mesih Emanuel Quint) adlı romanıdır.

Bir altüst oluş
Atlantis ise başka bir dönüşümü anlatıyor. Hauptmann Yeni Dünya’ya çeşitli amaç ve hayaller için gitmekte olan farklı sınıflardan insanları bir gemiye doldurarak bir tür laboratuvar ortamı yaratıyor. Farklı sınıflardan insanların uzun süren yolculukta birbirlerine değen ve çatışan yaşam koşullarını gözlemleyebildiğimiz bir ortam bu. Hauptmann kazayla birlikte bu sınıfsal yapıyı sembolik olarak altüst eder. Zaten Yeni Dünya hayali de Eski Dünya’daki kemikleşmiş toplumsal katmanlaşmadan kaçışın eğretilemesidir. Romanın ikinci bölümünde Yeni Dünya’nın ütopik bir anlamı olup olmadığı düğümü karşımıza çıkar.

Bin yıl önce yazılanları hâlâ tartışıyor olmamız ya da Hauptmann’ın bunların bitmeyecek tartışma konuları olacağına dair öngörüsü çarpıcı. Kitaptan küçük bir pasajla bitirelim. Yazarımız iki roman kahramanına lüks gemi Ronald bağlamında 20. yüzyılın modern uygarlığını tartıştırıyor: “…makinelerin devasa kapasitesinin insan emeğini azalttığına dair belirtiler görmedim. Böylesi büyük çaptaki modern makinenin köleliğimizin varolmuş en dayatmacı kölelik düzeni olduğunu kimse inkâr etmeyecektir. Bu makine çağı, insanoğlunun sefaletini azalttı mı? Hayır, kesinlikle hayır! Mutluluğu güçlendirdi ya da mutlu olma şansını artırdı mı? Yine, hayır.”

Marie’yle değişen hayat
Hauptmann 1862 doğumlu. O yıllarda Prusya toprağı olan, daha sonra Polonya’ya geçen Aşağı Silezya’da doğmuş. Eserlerini Almanca yazmış. İtalya, İsviçre, Almanya’da yaşamış, hayatının son yıllarını memleketi Polonya’da geçirmiş.

Orta-alt sınıftan bir ailenin en küçük çocuğu Hauptmann. Çocukluğu ve gençliği boyunca eğitim hayatında sorunlar yaşamış; Prusya’nın baskıcı eğitim sisteminde varlığını sürdürmekte zorlanmış. Sıklıkla eğitimine ara vermiş; yakalandığı hastalık akciğerlerinde onu ömür boyu zayıf bırakacak bir hasar bıraktığında, bitirme sınavlarında başarısız olduğunda, babasının onu yazdırdığı okulda zengin çocuklarıyla anlaşmazlık yaşadığında okuldan çıkıp gitmiş. Bir dönem eğitimden tümüyle vazgeçip tarım işçisi olmaya karar vermiş örneğin. Sonunda fiziksel olarak güçlü olmadığını kabullenince güzel sanatların heykel bölümünde kayıt olmuş. Ancak uyumsuz davranışları ve “tembelliği” gerekçesiyle okuldan geçici uzaklaştırma cezası almış. Tabii anında güzel sanatlar eğitimini de terk etmiş. Ancak birkaç yıl sonra bu yarım eğitimiyle İtalya’da bir süre heykeltıraş olarak yaşamını sürdürebilmiş.

İçinde bulunduğu sistemle barışamayan arayışta bir ruh diyebiliriz Hauptmann için. Talihi daha sonra evleneceği Marie Thienemann ile tanışınca değişmiş. Bir türlü tutunamayan genç Hauptmann, aileden zengin Marie’nin finansal desteğiyle yeniden eğitime dönmüş. Bu kez felsefe ve edebiyat tarihi eğitimine. Çünkü heykel bölümünden uzaklaştırıldığında eline kalem almış. İlk eseri, abisinin düğününden birkaç gün önce başlayıp törene kadar bitirdiği bir tiyatro oyunu, bir düğün hazırlığını anlattığı oyun, Hauptmann’a yeni bir kapı açmış. Ama bu eğitimi de yarıda bırakmış.

Ardından yine sevgilisinin masraflarını karşıladığı bir Akdeniz gezisine çıkmış. Roma’yı beğenmiş ve bir süre heykel yapıp satarak geçinmiş. Daha sonra Dresden Royal Akademi’de heykel, Berlin Humboldt Üniversitesi’nde tarih okumaya yeltenmiş; tabii onları da yarıda bırakmış.

HALUK KALAFAT
13.03.2015 http://kitap.radikal.com.tr/

ATLANTİS
Gerthart Hauptmann
Çeviren: Onur Aydın
Altın Bilek Yayınları
2014, 496 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar
“Körler Ülkesi’nde tek gözlü insan Kral’dır!”

H.G. Wells, görme “zenginliği”nden mecburen vazgeçmiş insanların bu yetiyi zamanla unutmak suretiyle hayatlarından tamamen çıkararak özgürleşme yoluna gittiğini anlatıyor. “Hepimizin...

Kapat