Vicdan Özgürlüğü ve Toplum – Doğan Göçmen

Hümanist şairlerinden Yunus Emre bir şiirinde ?…bir ben var bende benden içeri…? derken insanın iki boyutluluğuna ve bu iki boyutun bütünlüğüne işaret ediyor. Bir, karşımızda olduğu gibi duran ve dış görünüşü ile algıladığımız insan; iki, ilk bakış da görünmeyen ve sırf dış duyu organlarına bağlı kalındığı sürece görünmesi de mümkün olamayan ve ?vicdan? olarak tanımlanan insanın iç dünyası. Vicdan olarak tanımlanan bu iç dünya üzerinden insanlar, sergilemiş oldukları bütün davranışlarında birbirini anlama, birbirinin beklentilerini ve isteklerini tanıma ve bilme olanağına kavuşuyor.
Günlük etkinliklerimizde psikolojide sempati olarak adlandırılan karşılıklı algılama gücü aracılığıyla kendimizi karşımızdaki insanın yerine koyduğumuz oranda kendimizi ve başkalarını anlayabiliriz. Birbirimizi anlayabilmek için gerekli olan bu düşünsel yer değiştirme ancak vicdan denilen iç merci aracılığıyla mümkün olabiliyor. Yani vicdanın insanlar için birleştirici ve bütünleştirici, fakat aynı zamanda insanlar arsında çatışma ve diyalog biçiminde gelişebilecek iletişimsel ilişkilerde yaşamsal bir işlevi var. İnsanların toplumsal yaşamlarını sürdürebilmek için onlara ekmek ve sudan sonra en gerekli olan şey, deneyim ve fantezi bakımından zengin, temiz ve örselenmemiş bir vicdandır.
Vicdan kavramı Arapça kökenli olan ve günlük yaşamımızda çok nadir karşılaştığımız Türkçe?de ?bulunç? denilen kavramının karşılığıdır. Bulunç, bulma, bir şeyi bir veya bütünlük halinde görme; insanın içindeki iyi ile kötüyü ayırt etmesine yardımcı olan duygu olarak tanımlanır. Bu tanım çok eksiktir. Vicdan, insanın muhakeme gücünü oluşturan en üst mercidir; kendisinin ve başkalarının davranışları ve ahlaki değerleri hakkında yargıda bulunma olanağı sunan bir iç yeti ve güçtür. Bu nedenle vicdan, kişinin davranışlarını dolaysız olarak kontrol etmesini ve yönlendirmesini sağlayan bütün duygu, düşünce, algı, bilgi ve deneyime dayanarak oluşan yargı gücünün bütünlüğünü temsil eden hem teorik hem de pratik bir iç mercidir.
Dış duyu organları ile algıladığımız bilgilerin toplanıp, deneyim ve bilgilerimizin ışığında eleştirel bir gözle sistemleştirilmesi sonucu ulaştığımız karar, ancak vicdan mercisine başvurularak alınabilir. Aksi takdirde her hangi bir kişi ve konu hakkında karar vermemiz mümkün olamaz.
Vicdan, mahkemelerden tanıdığımız yargıçlık görevini üstlenir iç dünyamızda. Bildiğimiz gibi üçüncü kişi olan yargıcın tarafsız olması ve taraflar arasında mahkeme konusu olan şey hakkında nesnel bir karar vermesi gerekir. Burada tarafsızlıktan kastım seçmeci, pazar yerlerinden tanıdığımız eklektik bir ara buluculuk değildir. Aksine yargıç karar verirken taraf olur aynı zamanda. Ama bu tarafgirlik şu veya bu kişiden yana olmak demek değildir. Yargıcın karar verirken ileri sürülen gerekçeler, dinlenen tanıklar ve toplanan en geniş bilgilerin ışığında doğru ve gerçek olandan yana karar vermesi gerekir. Yargıç karar verirken insanların günlük kararlarında yaptığı gibi iç muhakeme gücüne, bazen içimizdeki üçüncü kişi olarak da adlandılrılan genelin çıkarlarını temsil eden vicdana başvurmak zorundadır. Bundan dolayı yargı sisteminin keyfilikten kurtarılıp tarafsız temellerde kurulabilmesi için mücadele eden ahlak düşünürleri, hukuk, toplum ve devlet bilimcileri vicdan özgürlüğünü hep savuna gelmişlerdir. Peki, vicdan özgürlüğünün gerçeklik ve geçerlilik kazanması için gerekli olan ön koşullar nelerdir?
AnaBritannica?nın Türkçe baskısında iddia edildiğinin tersine vicdan, dinsel bir kavram veya yeti değildir. Psikolojinin, antropolojinin ve diğer insan, toplum ve doğa bilimlerinin bulunmadığı veya bunların henüz mitoloji ile içiçe geliştiği çağlarda insanlar, vicdanın kökenini açıklayamadığı için, onu, aslında ne olduğu pek bilinmeyen tanırı olarak adlandırılan doğaüstü bir gücün sesi olarak algılamış ve tanımlamışlardır.
Daha sonra hâkim sınıfların çıkarlarını savuna gelen ?din adamları?, vicdanın yaşamsal önemini sezinledikleri için, gerçekleri çarpıtarak ve insanların vicdanlarını ellerinde tutup onlara hükmetmek amacıyla bu yanılsamayı sistemli bir ideolojiye dönüştürmüşlerdir.
Oysa İskoç aydınlanmacısı Adam Smith?ten beri vicdanın toplumsal ilişkilerin toplamının sentezleştiği, insanın kendisinin ve başkalarının davranışlarını değerlendirmek için başvurduğu toplumsal kognitif-etik bir muhakeme gücü olduğunu biliyoruz.
Bundan dolayı vicdan, bir anlamda tarihsel ve toplumsal gerçekliğimizin eleştirel bir aynasıdır. Peki, vicdan ne durumdadır?
Epikurusçu Romalı Şair Lucretius?un Roma köleci toplumunda insan ilişkilerine dair yapmış olduğu gözlemleri betimleyen şu dizeleri, bizim gerçekliğimizi de hala çarpıcı bir şekilde ifade ediyor: ?…çoğaltıyorlar yurttaş kanıyla mallarını, mülklerini ve iki katına çıkarıyorlar zenginliklerini hırsla, ölü üzerine ölü yığarak kocaman dağ oluşturuyorlar, alçakça seviniyorlar kardeşin üzücü mezarının başında…? Yani insanlar diğerlerinin çekmiş olduğu acı karşısında üzüleceklerine seviniyorlar, ağlayacaklarına gülüyorlar, diğerlerinin mutluluğu karşısında sevineceklerine kıskanıyorlar ve üzülüyorlar, diğerlerinin maruz kaldığı trajedi karşısında üzülüp ağlayacaklarına mutluluk hissedip gülüyorlar. Kısacası; sinik, kişilik parçalanması olarak da tanımlanabilecek şizofrenik bir yaşam sürdürüyorlar.
İngiliz materyalist devlet ve toplum kuramcısı Thomas Hobbes, 17. yüzyılda burjuva toplumunu ve ona hâkim olan pazar ilişkilerini betimlerken, bu ilişkileri, herkesin herkese karşı savaşı olarak tanımlamıştır. Karl Marx, son yıllarda cahil akademisyenlerin iddia ettiğinin tersine mekanik evrimci, nerdeyse kendiliğinden işleyen ve ilerleyen bir tarih kuramı kurgulamak yerine, insanlık tarihini ve tarihte ilerlemeyi betimlerken başka, son derece gerçekçi, insanı ilerlemeye dair bütün illüzyonlardan arındırıcı, deyim yerindeyse insanın aklını başına getirici sözleri seçmeyi tercih etmiştir. Das Kapital?da sermayenin ilksel birikimini betimlerken şöyle demiştir Marx: ??tarihte elegeçirmenin, köleleştirmenin, soymanın, öldürmenin, kısacası zorun büyük rol oynadığını herkes bilir.?
Bu nedenle Marx, tarihte ilerlemeyi betimlerken insanlık tarihinin kan ve ateşle, barut, savaş, yıkma ve yakmayla yazıldığına işaret etmiştir. Lenin, Birinci Dünya Savaşı?nı yorumlarken, insanlık, büyük yıkıcı şiddet pahasın da olsa bir an önce kapitalist barbarlığı geride bırakıp sosyalizmi kurmazsa, emperyalist dünya sisteminin hâkimiyeti altında insanlığın daha nice gözyaşı dökeceğini, insanların kanının oluk oluk akıp bir nevi bir okyanus oluşturacağına işaret etmiştir. Lenin?in bu sözlerinin doğruluğunun kanıtlanması için insanlık çok uzun bir süre beklemek zorunda kalmadı. İkinci Dünya Savaşı ve faşizm, kapitalist-emperyalizm koşullarında insanlığı nelerin beklediğinin ilk habercisi oldu. İkinci Dünya Savaşı?ndan sonra sömürgeciliğe karşı yaşanan kurtuluş savaşlar, teker teker ülkelerde yaşanan faşizm, ulusların birbirine karşı kışkırtılması sonucu yaşanan bölgesel savaşlarda dökülen kan, Lenin?in tahmin edebildiğinin ötesine çoktan geçmiştir.
Lucretius?un yukarıda aktardığımız dizeler dikkatle okunursa, insanların birbirlerine yabancılaşmış ilişkilerine hâkim olan vicdansızlığı anlatırken, onun, bunun asıl nedeni olarak özel mülkiyet ilişkilerini ve bu ilişkilerden kaynaklanan kâr ve mülkiyet hırsını gösterdiği hemen görülecektir.
Bu nedenle Lucretus?un betimlemesi, mülk sahibi olan sınıflara mensup kişilerin davranışlarını betimliyor. Kuşkusuz ezilen mülksüzler de bu davranış biçimlerinden muaf değildir. Fakat onlar, ancak kendi konumlarına dair sınıf bilincinden yoksun olduğu oranda mülk sahibi hâkim sınıfların değerlerini içselleştirip lümpen bir hayat sürer. Fakat buna karşın ezilen sınıflar hiçbir zaman savaşlar çıkarmaz, başka halklara saldırıp onları yağmalamaz.
Büyük Rönesans siyaset ve tarih kurmacısı Machiavelli?nin işaret ettiği gibi, tarihte savaş çıkaranlar hep hâkim sınıflar olmuştur.
Hobbes, burjuva toplumunda ahlaksal değerlerin durumunu betimlerken, bu toplumda genel ahlaki değerler yoktur, demiştir. Daha sonra Marx, bu tür gözlemlere dayanarak burjuva toplumu herkesin kendisini sattığı bir fuhuş toplumu olarak tanımlamıştır. Bu, bütün sınıflı toplumlarda olduğu gibi, burjuva toplumunda da genel ahlaki değerlerin şekillenip gerçeklik kazandığı vicdanın ayaklar altında çiğnendiği anlamına geliyor. Oysa insanların, kendilerinin ve başkalarının davranışlarını değerlendirirken toplumun genel çıkarları açısından bakarak, yani vicdanlarının sesine kulak vererek gerçekten yana tarafsız bir karar verebilmeleri için, toplumu birleştiren genel çıkarlara ve ahlaki değerlere başvurmaları gerekir.
Hobbes, burjuva toplumunda insan ilişkilerini betimlerken, bunu ?herkesin herkese karşı savaşı? olarak betimlemesi kelimenin geniş anlamında alınmalıdır. Hobbes o belirlemesiyle sadece sıcak savaşı kastetmiyor. Ona göre en basit alış veriş ilişkisi ve çıkar çelişkisi bile bir savaş biçimidir. Köşedeki fırından veya bakkaldan ekmek alırken, lokantada yemek yerken, toplu sözleşme görüşmesi ve grev yaparken, uluslararası diplomatik görüşmelerde bulunurken bir nevi hep savaş sürüyor.
Bu savaşlar her gün katlana katlana savaşların en yıkıcı biçimi olan sıcak savaşlara meydan veriyor. Lenin, emperyalizm koşullarında yapılan her barış anlaşması aynı zamanda yeni bir savaşın başlangıcıdır, derken belki de bunu kastediyordu.
Hatırlayalım, Bush ve başka savaş çığırtkanları savaş isteklerini ilan ediyorlarken, burjuva toplumunun bu iç mantığını en açık ve radikal bir şekilde dile getiriyorlardı. O zamanlar uluslararası medyada barış savunucusu olarak kutlanan Fransız ve Alman devlet adamları ve kadınları Irak savaşına karşı olduklarını iddia ederken, ABD yönetiminin planlamış olduğu yayılmacı emperyalist savaşların özüne değil, aksine onun biçimine, zamanlamasına ve daha önemlisi savaş sonrası ganimetin paylaşımına ilişkin öngörülen planlamalara karşı olduklarını söylüyorlardı.
Peki, bu şizofrenik, herkesin herkese karşı savaş yürüttüğü, ortak ahlaki değerlerin bulunmadığı nihilist, kısacası vicdanın ayaklar altında bulunduğu bu toplumsal koşullardan kurtuluş yok mudur?
Bugün çıkar kavgalarının yaşandığı, herkesin herkese karşı savaş yürüttüğü, sınıf ve iktidar kavgalarının hüküm sürdüğü koşullarda siyaseti vicdana dayandırmak, bu kavgalara ve savaşlara kaynak oluşturan gerçekliği, yani mülkiyet ve çıkar kavgalarını gözardı etmek anlamına gelmektedir. Yani vicdanın özgür olmadığı koşullarda siyasetin kaynağı olarak vicdana atıfta bulunmak ya ezilenlerin gözünü boyamak ve sürekli savaşların sürdüğü gerçekliği manipüle etmek ya da büyük bir aymazlığın içinde bulunulduğu anlamına gelmektedir.
Diğer taraftan, bugün vicdan özgürlüğü talebini ileri sürmek, sınıf savaşlarında taraf olmak gerektiği anlamına gelmektedir. Ama bu, gözü kapalı bir şekilde şu veya bu sınıftan taraf olmak demek değildir. Aksine vicdanı özgürleştirmeyi amaçlayan politik kavgada kendi çıkarlarıyla bütün insanlığın çıkarlarını sırf düşünsel olarak değil, pratikte gerçekten birleştirebilen sınıftan yana olmak demektir. Bu sınıf, içyapısı ne kadar değişmiş ve kendi içinde kavgaları olsa da, sosyal gerçekliğinden dolayı ancak işçi sınıfı olabilir.
Marx?ın, işçi sınıfı insanlığı kurtarmadığı sürece kendisini kurtaramaz, sözlerinin anlamı budur. Her türlü savaşın kaynağı olan özel mülkiyet ilişkilerinden kurtulup bunun yerine toplumsal mülkiyet ilişkilerine dayalı sosyalist toplumsal ilişkileri inşa etmek, Ernst Bloch?un ?Umut İlkesi? adlı eserinde işaret ettiği gibi vicdan özgürlüğünün, toplumsal barışın sağlanmasının, ahlaksal değerlerin gerçeklik olmasının ve nihayet ahlaklı toplumun kurulmasının önkoşuludur.

Yazan: Doğan Göçmen
16 Ağustos 2010 tarihli Birgün Kitap Eki

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Çok Satmak mı? İyi Edebiyat mı? – A. Ömer Türkeş

2000?li yıllarda roman üretiminin altın çağı yaşanıyor. Tam da kapitalizmin ruhuna uygun biçimde, karakteristiğini edebi değerde değil sayılarda bulan bir...

Kapat