Yazar: Özgür Atlas

Black Panthers vs. Dalit Panthers: İki Kıta, Tek Cehennem

Okyanusları ve kıtaları aşan bir öfkenin, iki farklı coğrafyada nasıl aynı stratejik refleksleri doğuruyor acaba hiç merak ettiniz mi ? 1960’ların Oakland sokakları ile 1970’lerin Mumbai varoşları arasında binlerce kilometre olabilir; ancak bu iki noktayı birbirine bağlayan şey, “artık yeter” diyenlerin gırtlağından yükselen o aynı yırtıcı sestir. Biri beyaz üstünlükçülüğüne (White Supremacy), diğeri ise binlerce

okumak için tıklayınız

Dalit Panterleri Manifestosu: Kibar Sözlerin Bittiği, Yumrukların Konuştuğu Gün

1972 yılında yayınlanan Dalit Panterleri Manifestosu’nu (Dalit Panthers Manifesto) bilir misiniz ? Bazı metinler sadece okunmak için yazılır; Dalit Panterleri Manifestosu ise yakmak, yıkmak ve yeniden inşa etmek için yazıldı. 1970’lerin başında Hindistan’ın o “parıltılı” demokrasisinin maskesi düşerken, bir grup genç şair ve aktivist sahneye çıktı. Ellerinde kalem değil, birer ideolojik el bombası vardı. Bu

okumak için tıklayınız

BDD Chawls: Mumbai’nin Beton Hapishaneleri ve Kastın Mimarisi

Mumbai (eski adıyla Bombay) denince akla gelen o devasa gökdelenlerin gölgesinde, şehrin gerçek ve karanlık yüzü saklıdır: BDD Chawls. 1920’lerde İngilizler tarafından “işçi konutları” adıyla inşa edilen bu yapılar, aslında birer barınma alanı değil; sınıfsal hiyerarşinin ve kast temelli ayrışmanın betona bürünmüş halidir. İngiliz Disiplini, Hint Kastçılığı 1920 yılında kurulan Bombay Development Department (BDD) tarafından

okumak için tıklayınız

Worli 1974: Beton Bloklar Arasında Bir Kast İnfazı

1974’de Worli olaylarını (Mumbai) konu alan, kast sisteminin vahşetini ve devletin bu süreçteki tutumunu size anlatalım. Mumbai’nin kalbi Worli, 1974 yılının Ocak ayında bir “modernleşme” hikayesi değil, orta çağdan kalma bir nefretin sahnesiydi. “Worli Ayaklanmaları” (Worli Riots), sadece iki grubun çatışması değil; sistemin, kendi haklarını talep eden “aşağıdakilere” karşı nasıl bir canavara dönüştüğünün en kanlı

okumak için tıklayınız

Keşmir 1931: Bir İhanetin ve Kanlı Uyanışın Anatomisi

1931 Keşmir ayaklanmasını konu alan, dönemin baskıcı rejimini ve patlak veren şiddeti anlatalım. Unutmayın. Cennetten bir köşe olarak pazarlanan Keşmir, 1931 yılının Temmuz ayında cehennemin dünyadaki şubesi haline geldi. “Huzur adası” masallarının arkasında gizlenen Dogra hanedanlığı zulmü, Srinagar’ın tozlu sokaklarında nihayet patlak verdi. Bu sadece bir “ayaklanma” değildi; yıllarca bastırılan, aşağılanan ve mülksüzleştirilen bir halkın,

okumak için tıklayınız

Kalküta 1964: Medeniyetin İflası ve Kanlı Sokaklar

1964 Kalküta’da yaşanan olayları bilir misiniz ? Öğrenelimde tarih unutulmasın… Tarih kitapları bazen rakamlarla yalan söyler, ama sokaklar asla. 1964 yılının Ocak ayında Kalküta, sadece bir şehir değil; nefretin, linç kültürünün ve ilkel bir vahşetin açık hava mezbahasıydı. Medeniyet maskesinin ne kadar ince olduğunu, bir tel saç uğruna insanların nasıl birbirinin boğazına çöktüğünü hatırlamak isteyenler

okumak için tıklayınız

Kalküta 1946: Doğrudan Eylem, Doğrudan Vahşet

“Doğrudan Eylem Günü” (Direct Action Day) olarak bilinen ve Kalküta’nın tarihindeki en karanlık sayfalardan biri olan 1946 olaylarını biliyor musunuz ? Tarih 16 Ağustos 1946. Hindistan’ın İngiliz pençesinden kurtulmaya çalıştığı o kritik dönemeçte, siyasetin dili sustu ve yerini satırların, meşalelerin ve linç ayinlerinin vahşi senfonisine bıraktı. “Doğrudan Eylem Günü” (Direct Action Day) adı altında başlatılan

okumak için tıklayınız

Bir Savunma Kalesi Olarak Deha: Winnicott’ın Gözünden Jung

D.W. Winnicott’ın C.G. Jung’un otobiyografisi (Anılar, Düşler, Düşünceler) üzerine yazdığı eleştirel inceleme her iki kişiyi de anlamak açısında n önemlidir. Psikanaliz tarihinin en büyük kopuşlarından biri Freud ve Jung arasındaydı. Ancak bu kopuşun derinlerindeki trajediyi çok az kişi Donald W. Winnicott kadar keskin bir şefkatle analiz edebilmiştir. Winnicott, Jung’un otobiyografisini incelediği makalesinde, Jung’un devasa teorik

okumak için tıklayınız

Ödenmemiş Borçların Gölgesinde: Kadınlar Yoksa, Kurtuluş Bir Seraptır!

Aman efendim, sokağa çıkıp baksanıza; herkes “hürriyet”ten, “ilerleme”den, “müreffeh bir istikbal”den dem vuruyor. Lakin kimse o kapı arkasındaki, o mutfaktaki, o sokak ortasındaki muazzam ve kanlı borçtan bahsetmiyor! David Pavón-Cuéllar Beyefendi’nin Meksika’nın o tozlu ve kederli topraklarından feryat ettiği gibi; kadınlara olan borcumuz, tıpkı o kadim yerli halklara olan borcumuz gibi, ödenmedikçe yakamızı bırakmayacak bir

okumak için tıklayınız

Plazadaki Gulyabani: Modern İş Dünyasında Ruhlar Neden Firar Etti?

Aman efendim, sabahın köründe o camdan dev binalara, hani “plaza” dedikleri o süslü hapishanelere giren ahaliye bir bakın! Hepsinin elinde bir kahve bardağı, yüzlerinde “profesyonel” dedikleri o donuk maske… Sanırsınız ki her biri birer hikmet deryası! Oysa “Kuzum, bu gördüğünüz insanlar aslında orada değiller; ruhları çoktan istifa edip firar etmiş!” 1. “Performans” Dedikleri O Müstehcen

okumak için tıklayınız

Psikanaliz: Bir Kurtuluş mu, Yoksa Yeni Bir Efendi mi?

Modern dünyada psikanaliz, ya “üst sınıfın lüksü” olarak görülüyor ya da üniversite kürsülerinde dondurulmuş bir dogma haline getiriliyor. Psikanalizi bu tozlu raflardan indirip siyasetin orta yerine fırlatmak gerekiyor. 1. “Merkezi Olmayan” Bir Ruh (Descentramiento) Freud’un en büyük devriminin “Ego kendi evinin efendisi değildir” demesi önemlidir. Ancak bir uyarıda bulunuyor: Eğer biz “Ego”yu tahtından indirip yerine

okumak için tıklayınız

Ruhlar Grevde: Patron Efendi’nin Görmediği O Kozmik Hesap!

Yazar: Jungish Aman efendim, sabahın köründe o fabrikalara, o gökdelen denen camdan hapishanelere tıkılan ahaliye bir bakın! Modern dünya dediğimiz o meşhur “ilerleme” masalı, insanın ruhunu öyle bir budamış ki, geriye sadece dişli çarklar arasında ezilen bir posa kalmış. Nahuaların o üç ruhunu masaya yatırırsak, bu sömürü düzeninin ne kadar “ruhsuz” olduğu ayan beyan ortaya

okumak için tıklayınız

Ruh mu Dediniz, Yoksa Üç Başlı Bir Ejderha mı? Nahua Usulü Şahsiyet Şamatası!

Yazar: Jungish Aman efendim, bizim bu alafranga mektep görmüş uzmanlarımıza sorsanız, insanın bir “benliği” vardır, bir de “davranışı” falan… Ruh dediğin şeyi tek bir çuvala doldurup ağzını da sıkıca bağlamışlar. “Sen busun!” deyip geçiyorlar. Oysa Mesoamerika’nın o derya deniz insanları, Nahualar falan; ruhu öyle tek bir “benlik” hırkasına sığdırmayı pek ayıp sayarlarmış. López Austin Beyefendi’nin

okumak için tıklayınız

İnsan mı Dediniz, Yoksa Sadece Hareket Eden Bir Kadavra mı?

Yazar: Jungish Aman efendim, sokağa çıkıp baksanıza! Herkes bir telaş, herkes bir “verimlilik” peşinde… İnsanoğlu kendini artık sadece karnını doyurması gereken bir mide, sabahtan akşama kadar çalışan bir makine, hani o anatomideki gibi sadece liflerden ve kıkırdaktan mürekkep bir yığın sanmaya başladı. Johansson Bey’in o “Tanrı insanlık aracılığıyla yaşar” sözü, bizim bu modern asrın tozlu

okumak için tıklayınız

Ne Şam’ın Şekeri Ne Arab’ın Yüzü: Mezoamerikan Usulü İlâhî Münakaşa!

Yazar: Jungish Aman efendim, bizim bu alafranga kafalı ahaliye “Tanrı nedir?” diye sorsan, ya “Tektir!” diye bağırır ya da eski Yunan masallarındaki gibi “Çoktur!” diye tutturur. Oysa Mezoamerika’nın o sırım gibi yerlileri, bizim bu daracık mantık kalıplarımızı yerle yeksan etmişler! Johansson ve Muñoz Camargo Beylerin rivayetlerine bakılırsa, bu insanlar öyle bir inanç deryasında yüzüyorlar ki;

okumak için tıklayınız

“Nokta”yı Göreceğim Diye Ormanı Yakanlar: Psikolog Efendi’nin Büyük Gafleti!

Yazar: Jungish Aman efendim, sokağa çıksanız adım başı bir “uzman”a rastlıyorsunuz. Bizim bu profesyonel psikolog beyler, kendilerini sadece “psikolojik bilgi” dediğimiz o daracık odaya kilitlemişler; anahtarı da denize atmışlar! Sanıyorlar ki insanın ruhu, o dört duvarın arasında, ne yediğinden, kiminle gezdiğinden, bahçedeki meşeden veya mahalledeki çakır keyif kediden bağımsız bir şeydir. Mezoamerikan yerlisi bu hali

okumak için tıklayınız

Makasçı Bilime Reddiye: Nahua Ruhuyla Nöro-Mistik Direniş!

Aman efendim, sokağa çıkmaya gör; elinde bir “teşhis” defteriyle gezen bir akıllıya rastlamaman işten bile değil! Bakıyorlar sana; “Aman efendim, senin bu hareketin ‘stereotipi’, şu bakışın ‘atipik’, bu halin ‘sosyal uyumsuzluk’…” diyorlar. Adamlar sanki manav dükkânında elma armut seçiyorlar! “Evladım, siz hakikati yırtmaya yemin mi ettiniz?” 1. “Etiket” Dediğin Ruhun Yamasıdır! Bizim bu modern fenalıklar,

okumak için tıklayınız

Hakikati Parçalamaya Kalkanın Vay Haline: Nahua Usulü Bir Dünya Davası!

Yazar. Jungish Aman efendim, bizim bu alafranga mekteplerde, batı tipi zihinlerde bir merak peydah olmuş ki sormayın! Dünyayı kâğıt gibi makasla kesip biçmeye, “bu felsefedir, bu dindir, bu matematiktir, bu da duygudur” diye bölük pörçük etmeye amma da meraklıyız! Oysa León-Portilla Beyefendi çıkmış da diyor ki: “Durun a dostlar! Nahua dediğin o kadim insanlar, dünyayı

okumak için tıklayınız

Normalleşmenin Negatif Diyalektiği

Aman efendim, şimdi düşünün; mahallenin gedikli bir “akıl danesi” çıkmış, elinde bir cetvel, herkesin kafasını ölçüyor. “Senin göz temasın az, sen biraz fazla el çırpıyorsun, sen de amma takıntılısın… Hadi gelin sizi bir güzel ‘normal’ yapalım, sizi topluma sentezleyelim!” diyor. İşte tam o sıra, Adorno Bey masaya yumruğunu vurur! “Dur bakalım efendi!” der, “Senin o

okumak için tıklayınız

Diyalektik Meydan Muharebesi: Marks Paşa vs. Adorno Beyefendi!

Aman efendim, hani mahallede iki büyük üstat düşünün; ikisi de sokağın karmaşasını çözmeye niyetli ama yolları ayrı… Biri diyor ki “Bu kavga bir yere varacak”, öteki diyor ki “Kavganın kendisi bizzat meseledir!” Haydi, gelin bu şamatayı bir inceleyelim. Benzerlikler: “Aynı Yolun Yolcusuyuz Ama…” Kuzum, her ikisi de Hegel Efendi’nin o meşhur sofrasından ekmek yemişlerdir. İkisi

okumak için tıklayınız