Yazar: Özgür Atlas

Hak ve HalkTemelli Psikoterapi Uygulamaları

Dünya genelinde psikiyatri ve klinik uygulamalar, son yıllarda “hastadan danışana”, “hastalıktan iyileşmeye” ve “vesayetten özerkliğe” doğru büyük bir paradigma değişimi yaşıyor. Bu değişim, hastaların haklarını ve deneyimlerini merkeze alan, halka açık ve erişilebilir hak temelli psikoterapi modellerinin doğmasını sağladı. Dünyadan, hasta deneyimlerini ve haklarını temel alan en çarpıcı uygulama örnekleri şunlardır: 1. Open Dialogue (Açık

okumak için tıklayınız

R. D. Laing ve Uygulamaları

R.D. Laing’in (Ronald David Laing) uygulamaları değerlendirildiğinde, kendisinin bu kitapta savunulan “ilerici psikanaliz” vizyonunun en radikal temsilcilerinden biri olduğu görülebilir. 1. “Tıbbi Model” ve Hiyerarşinin Reddi Amerikan tıbbının ve psikanalizin 1950’lerde “tedavi eden” (cure) maskülen/bilimsel bir otorite figürüne dönüştüğü ve “bakım veren” (care) insani yönü dışladığı eleştirisi yapılır,. 2. Şizofreniye “İnsancıl” ve “Bağlamsal” Yaklaşım Harry

okumak için tıklayınız

Sadece Dinlemek Yetmez: “Tanıklık Eden” Psikanaliz ve Kamusal Sorumluluk

Psikanalizi düşündüğümüzde aklımıza genellikle dış dünyadan yalıtılmış, sessiz bir oda ve bireyin çocukluğuna dair derin kazılar gelir. Ancak 2000’li yıllarla birlikte dünya; ekonomik krizler, zorunlu göçler, savaşlar ve pandemi gibi kolektif travmalarla sarsılırken, psikanaliz de kendi kabuğunu kırmak zorunda kaldı. Artık soru şu: Dışarıda dünya yanarken, içeride analist ne kadar “tarafsız” kalabilir? Bu yazıda, psikanalizin

okumak için tıklayınız

Eğitimde Devrim: NYU Post-Doktora Modeli ve Psikanalizin Demokratikleşmesi

Psikanaliz tarihine baktığımızda, genellikle “bölünmelerle” dolu bir harita görürüz. Freud Adler’i aforoz eder, Jung kendi yoluna gider, Kleincılar ve Freudçular birbirine girer… Her enstitü, kendi doğrusunu “tek hakikat” olarak dayatır ve diğerlerini “saf olmayan” sapkınlıklar olarak görür. Ancak New York Üniversitesi (NYU) Psikanaliz ve Psikoterapi Post-Doktora Programı, bu parçalı tarihe inat, radikal bir “Kurumsal Çoğulculuk”

okumak için tıklayınız

Beyaz Perdenin Sonu: İlişkisel Psikanaliz ve “İki Kişilik” Bir Devrim

Klasik bir psikanaliz sahnesi düşünün: Hasta divanda yatıyor, analist ise arkasında, görünmez bir otorite gibi oturuyor. Analist sessiz, yorumları “mutlak doğru” ve kendisi adeta üzerine hiçbir şeyin yapışmadığı “beyaz bir perde”. Hasta yansıtıyor, doktor analiz ediyor. Yıllarca “altın standart” kabul edilen bu “doktor-hasta” hiyerarşisi, 1980’lerde büyük bir sarsıntı geçirdi. Bu sarsıntının adı İlişkisel Psikanaliz (Relational

okumak için tıklayınız

Divandaki Devrim: Psikanalizde Cinsiyet, Beden ve Farklılıkların Gündemi

Psikanaliz tarihini düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Muhtemelen Viktorya döneminin katı ahlak kuralları, “penis hasedi” çeken kadınlar veya eşcinselliği bir “gelişimsel sapma” olarak gören ciddi, beyaz, yaşlı adamlar. Uzun yıllar boyunca psikanaliz, ne yazık ki ataerkil ve homofobik statükonun bekçiliğini yaptı. Ancak 1960’lar ve 70’lerde esen özgürlük rüzgarları (kadın hareketleri, Stonewall ve sivil haklar), divanın tozunu

okumak için tıklayınız

Duvarları Yıkmak: Paul Wachtel, Bütünleştirici Terapi ve “İlerici Psikanaliz”

Psikanaliz tarihi boyunca sık sık şu ayrımları duymuşuzdur: “Psikanaliz derinlemesine çalışır, davranışçı terapiler yüzeyseldir”, “Analiz iç dünyayı değiştirir, sosyal hizmet dış dünyayı düzenler”, “Terapist tarafsızdır, aktivist değildir.” Ancak modern psikanalizin en önemli isimlerinden Paul Wachtel, bu katı duvarların hepsini yıkarak sahneye çıkıyor. Wachtel, psikanalizin hayatta kalması ve halkın gerçek ihtiyaçlarına yanıt verebilmesi için, fildişi kulesinden

okumak için tıklayınız

Kuralları Yıkmak: Kurt Eissler, Asi Gençler ve “Parametre” Devrimi

Psikanaliz tarihinin en ilginç ironilerinden biri şudur: Psikanaliz camiasında “Ortodoks Psikanalizin Papası” olarak bilinen, Freud’un tekniklerine en sadık ve en katı isimlerden biri olan Kurt Eissler, aynı zamanda psikanalizin kurallarını en radikal şekilde esneten kavramın, **”Parametre”**nin de mucididir. Bu yazıda, psikanalizin sadece divana uzanan “uyumlu” yetişkinler için değil; sokaklarda yaşayan, suça sürüklenen ve otoriteye başkaldıran

okumak için tıklayınız

Sokağın Psikanalisti: Sandor Ferenczi ve “Sosyal Nevroz” Devrimi

1919 Budapeşte’sinde kısa bir an için parlayan, psikanalizin en radikal ve toplumcu yüzünü sizinle paylaşmak istiyoruz. Bu yazımızda, dünyanın ilk psikanaliz profesörü olan, Freud’un “sevgili oğlu” ama aynı zamanda en büyük eleştirmeni Sandor Ferenczi‘nin, terapiyi nasıl bir sosyal adalet aracına dönüştürdüğünü ve “sosyal nevroz” kavramıyla sınıf çatışmasını nasıl divana taşıdığını inceleyeceğiz. 1919: Dünyanın İlk Psikanaliz

okumak için tıklayınız

İlaçsız Bir Mucize: Harry Stack Sullivan’ın Şizofreni Koğuşu ve “İnsaniyet” Devrimi

1920’lerin psikiyatri dünyasını hayal edin. “Deli” damgası yemiş hastalar, genellikle “yılan deliği” (snake pit) olarak adlandırılan, umutsuzluğun kol gezdiği, kilitli kapılar ardındaki devasa akıl hastanelerine kapatılıyordu. Şizofreni, tedavisi olmayan, biyolojik ve dejeneratif bir “beyin çürümesi” olarak görülüyordu. Ancak tam bu karanlık tabloda, Baltimore yakınlarındaki Sheppard and Enoch Pratt Hastanesi’nde genç, sıra dışı ve kendi de

okumak için tıklayınız

Şehrin Merkezindeki Analist: Psikanaliz “Getto”ya İnerse Ne Olur?

Psikanaliz denilince zihnimizde canlanan imge genellikle şudur: Viyana veya Manhattan’ın lüks bir semtinde, sessiz bir oda, pahalı bir divan ve varoluşsal sancılar çeken eğitimli, orta-üst sınıf bir “nevrotik”. Peki ya psikanaliz bu steril odadan çıkıp, siren seslerinin eksik olmadığı kamu hastanelerine, yoksulluğun ve suçun kol gezdiği “arka mahallelere” (inner city) inerse ne olur? 1995 yılında

okumak için tıklayınız

Kibbutz’da Devrimci Bir Deney: Hashomer Hatzair ve “Yeni İnsan”ın İnşası

Psikanaliz tarihine baktığımızda genellikle Viyana’nın burjuva salonlarını, lüks muayenehaneleri ve bireysel nevrozlarıyla boğuşan orta sınıfı görürüz. Ancak psikanalizin tarihinde, bu steril odaların çok uzağında, tozlu topraklarda ve kolektif yaşam alanlarında (kibbutzlarda) gerçekleşen şaşırtıcı bir deney daha var. Bu yazımızda, psikanalizi sadece bir “tedavi” yöntemi olarak değil, yeni bir toplum ve “Yeni İnsan” yaratmak için bir

okumak için tıklayınız

Divandan Cepheye: Psikanalizin Bir “Savaş Kahramanı”na Dönüştüğü An

Psikanaliz denilince aklımıza genellikle Viyana’nın sessiz sokakları, ağır mobilyalı loş odalar ve yıllarca süren, sadece elitlerin karşılayabildiği seanslar gelir. Ancak psikanalizin tarihi, sadece bu sessiz odalarda değil, II. Dünya Savaşı’nın gürültülü, çamurlu ve kaotik cephelerinde de yazılmıştır. Bu yazımızda, psikanalizi “seçkinlerin lüksü” olmaktan çıkarıp, William Menninger liderliğinde Amerikan ordusunda kitlesel bir iyileşme aracına dönüştüren o

okumak için tıklayınız

Berlin Polikliniği (1920): Psikanalizin “Halk İçin” Doğduğu Yer

Psikanalizi düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Muhtemelen Viyana’da lüks bir daire, pahalı bir divan ve sadece toplumun en varlıklı kesiminin erişebildiği, yıllar süren seçkin bir süreç… Ancak tarih, bize çok farklı bir hikaye daha anlatıyor. 1920 yılında Berlin’de kurulan Berlin Psikanaliz Polikliniği, psikanalizin sadece elit bir uğraş olmadığını, köklerinde derin bir sosyal adalet ve hümanizm barındırdığını

okumak için tıklayınız

Bir Arkadaşlıktan Daha Fazlası: Psikanalizin Taht Oyunları – Freud ve Jung

Psikoloji tarihinin en büyük “magazin” olayını sorsalar, şüphesiz cevap Sigmund Freud ve Carl Jung arasındaki o efsanevi dostluk ve ardından gelen sert kopuş olurdu. Bu sadece iki dâhinin kavgası değil, insan ruhunu anlama biçimimizin kökten değiştiği bir devrim hikayesidir. 1. “Veliaht Prens”ten “Hain”e: Bir Yol Ayrımı Freud, Jung’u ilk tanıdığında onu psikanalizin “veliaht prensi” ve

okumak için tıklayınız

Aidiyetin Karanlık Yüzü: Kültler Bizi Nasıl Esir Alır?

İnsan sosyal bir canlıdır; bir gruba ait olma, bir anlamın parçası olma ve bir rehberin onayını alma arzusu genlerimize işlenmiştir. Ancak bu masum ihtiyaçlar, yanlış ellerde birer manipülasyon aracına dönüştüğünde, karşımıza “kült” dediğimiz o yıkıcı yapılar çıkar. 1. “Narsisistik Lider” ve “Yaralı Mürit” Dengesi Kültlerin kalbinde genellikle narsisistik bir lider bulunur. Bu lider, her şeyi

okumak için tıklayınız

Tanıların Ötesinde: Kendimize Anlattığımız Hikayeler Kimliğimizi Nasıl Şekillendirir?

Psikoloji dünyasında bir tanı almak, genellikle karanlıkta bir fenerin yanması gibi hissettirir. Belirsiz acılara bir isim vermek; kişiye “yalnız değilim” ve “bu bir hastalık, benim suçum değil” tesellisini sunar. Ancak Rachel Aviv’in büyüleyici çalışması Strangers to Ourselves bize şu can alıcı soruyu soruyor: Aldığımız tanılar, ruhsal deneyimimizi anlamlandırmamıza mı yardımcı oluyor, yoksa bizi o tanının

okumak için tıklayınız

Tevratpötikum: Psikanaliz ve İnancın Ütopik Buluşması

Psikanaliz tarihi genellikle Viyana’daki o meşhur divan, sessiz bir analist ve bireysel içgörü arayışıyla hatırlanır. Ancak 1920’lerin Heidelberg’inde, bu klasik tablonun çok dışında, radikal ve neredeyse “kutsal” sayılabilecek bir deney gerçekleşti. Bu deneyin adı, dönemin ünlü Yahudi mistisizm uzmanı Gershom Scholem tarafından yarı şaka yarı hayranlıkla konulmuştu: “Tevratpötikum” (Therapeuticum). Bu yazımızda, psikanalizi bir tedavi tekniği

okumak için tıklayınız

Sokak Lambası Altında Bir Devrim: JV Pawar ve Dalit Panterleri’nin Hikayesi

Bazı hikayeler vardır; sadece bir insanın değil, bir şehrin ve bir halkın kaderini nasıl değiştirdiğini fısıldar. Bugün size, 1940’larda Mumbai’ye bir teknede kaçak bir yolcu gibi gelen, ikinci katı görünce “yere düşer miyim?” diye korkan o utangaç çocuğun, Hindistan’ın en radikal devrimci hareketlerinden birini nasıl kurduğunun hikayesini anlatacağım: JV Pawar. 1. “Sokak Benim Çalışma Odamdı”

okumak için tıklayınız

Sloganlarla değil, kelimeleriyle, küfürleriyle ve acı gerçekleriyle sarsan o iki dev isim

Sistemi sadece sloganlarla değil, kelimeleriyle, küfürleriyle ve acı gerçekleriyle sarsan o iki dev ismi tanımamak mümkün mü? Namdeo Dhasal ve J.V. Pawar, Dalit Panterleri’nin sadece kurucuları değil; aynı zamanda modern Marathi edebiyatının ve Hindistan’daki direniş dilinin “kara kutularıdır.” Eğer bir tarafta Dhasal’ın volkanik öfkesi varsa, diğer tarafta Pawar’ın keskin ve metodik zekası vardır. İşte bu

okumak için tıklayınız