Yazar: Özgür Atlas

Akl-ı Evvelin Aynasındaki Çatlak: Adorno Beyefendi’nin Negatif Şamatası!

Aman efendim, elinizi çabuk tutun, felsefe kazanını kaynatmaya başladık! Bizim meşhur Theodor Adorno Bey, Frankfurt’un tozlu mekteplerinden çıkmış, elinde bir süpürge, “akıl” dediğimiz o kibirli paşanın sarayını temizlemeye yeltenmiş. Ama ne temizlik! Şimdi bu Hegel dediğimiz bir zat-ı muhterem vardı, bilirsiniz… Hani her şeyi “tez-antitez-sentez” diye birbirine bağlar, sonunda “Heh, işte hakikati bulduk, her şey

okumak için tıklayınız

Ometéotl , Aztek Tanrıları

Ometéotl, Nahua (Aztek) kozmolojisinin en tepesinde yer alan, her şeyin kaynağı olan **”İkilik Tanrısı”**dır. İsmi Nahuatl dilinde Ome (İki) ve Teotl (Tanrı/Enerji) kelimelerinden türetilmiştir. Ancak Ometéotl’u klasik dinlerdeki “yaratıcı tanrı” figürleriyle karıştırmamak gerekir. O, bir kişiden ziyade bir kozmik ilke, bir evrensel enerjidir. 1. Zıtlıkların Birliği (Coincidentia Oppositorum) Ometéotl, kendi içinde hem eril hem dişil

okumak için tıklayınız

Aynadaki Yarık: Tezcatlipoca ve Quetzalcóatl’ın Psikanalitik Anatomisi

Jungyen perspektiften bakarsak Quetzalcóatl bizim Persona’mızdır: Topluma sunduğumuz bilge, düzenli, yaratıcı ve “uygar” yüzümüz. Tezcatlipoca ise Gölge’dir (Shadow): Bastırdığımız, karanlık, tekinsiz ama bir o kadar da hayati olan ilkel güç. 1. Quetzalcóatl: İdeal Egonun Çöküşü Quetzalcóatl, Tula kentinde mükemmel bir düzen kurmuştu. O bir “Aziz” figürüydü; kurban törenlerini yasaklamış, sanatı yüceltmişti. Lacancı terimlerle söylersek, Quetzalcóatl

okumak için tıklayınız

Aynalar ve Tüyler: Tezcatlipoca vs. Quetzalcóatl – Yaratılışın Kanlı Diyalektiği

Popüler kültür bize mitolojiyi hep “iyi ve kötü” arasındaki basit bir savaş olarak sundu. Oysa Nahua düşüncesinde (Aztekler), Tezcatlipoca (Dumanlı Ayna) ve Quetzalcóatl (Tüylü Yılan) arasındaki ilişki bir rekabetten ziyade, varoluşun ta kendisini mümkün kılan bir parçalanma ve yeniden inşa sürecidir. 1. Dumanlı Ayna: Hakikatin Acımasız Yüzü Tezcatlipoca, obsidian bir ayna taşır. Bu ayna size

okumak için tıklayınız

Teşhis Endüstrisi ve Otizmin “Normalleştirme” Hapishanesi: Bir Analiz

Bugün psikoloji ve psikiyatri, bilimsel birer disiplin olmaktan ziyade, kapitalizmin “kalite kontrol birimi” gibi çalışıyor. Eğer zihniniz, sermayenin talep ettiği “hızlı, esnek, sosyal ve sömürülebilir” nörotipik standartlara uymuyorsa, sistem size hemen bir etiket yapıştırıyor. 1. “Bozukluk” Kimin Tanımı? Sermaye için “iyi işçi”, talimatları sorgulamadan alan, duyusal gürültüde odaklanabilen ve iş yeri hiyerarşisine (sosyal hiyerarşi) boyun

okumak için tıklayınız

Hiper-Haz ve Toplumsal Felç: Neden Her Şeyi İzliyor Ama Hiçbir Şeyi Hissetmiyoruz?

Türkiye’deki güncel durumu analiz ederken aslında bir çeşit “hiper-cinsellik” (cinselliğin zirvesinde onu düşünme yaşama ve hayata bilinçdışı şekilde sokmaya yönelme hali) ve “toplumsal duyarsızlık” arasındaki paralellik, aslında Jodi Dean ve Žižek’in tartıştığı “iletişimsel kapitalizm” ve “dürtü” kavramlarıyla kusursuz bir şekilde açıklanabilir. Bugün Türkiye’de tuhaf bir yarılma yaşıyoruz: Bir yanda cinselliğin piksellere dökülmüş, pornografikleşmiş ve her

okumak için tıklayınız

Treni Durdurun: Otizm Aktivizminde “İlahi Şiddet” ve Büyük Öteki’nin Sonu

Mevcut aktivizm, sürekli bir yerlere dilekçe veren, birilerinden onay bekleyen bir “ilerleme treni” ise, bu yazı o treni durdurma çağrısıdır. Bugün engelli hakları savunuculuğu, rayları önceden döşenmiş bir trende ilerliyor: Daha fazla rapor, daha fazla komisyon, daha fazla “farkındalık” videosu… Žižek’in ve Dean’in perspektifinden bakarsak, asıl devrimci eylem bu treni daha hızlı sürmek değil, acil

okumak için tıklayınız

Görünürlük Tuzağı: Otizm Aktivizmi Bir “Demokratik Dürtü” mü, Yoksa Gerçek Bir Siyaset mi?

Jodi Dean, çağdaş siyaseti sarsıcı bir tespitle eleştirir: “Siyasetimiz, kendimizi görünür kılmak için yapılan sonsuz girişimlerden ibarettir.” Bu cümle, bugün Türkiye’de otizm ve engelli hakları adına yürüttüğümüz aktivizmin tam kalbine saplanan bir iğne gibidir. Peki, biz gerçekten haklarımızı mı talep ediyoruz, yoksa “hak talep ediyormuş gibi görünmenin” verdiği o melankolik zevkin içinde mi hapsolduk? 1.

okumak için tıklayınız

Metalaşma ve Nesneleştirme Düzeni ve Cinselliğin Normalliği

Cinselliği metalaşmadan arındırıp sevginin, dayanışmanın ve yaratıcı toplumsal eylemin bir parçası haline getirmek, hem klinik hem de politik bir kurtuluş çabasıdır. 1. Metalaşma ve Nesneleştirme Düzenini Kırmak Kapitalist sistem altında bedenlerimiz ve cinselliğimiz, alınıp satılacak ve üzerinden haz alınacak nesnelere (metalara) dönüştürülmüştür,. Cinsellik, bu sistemde bir “iş” gibi sömürülür; pornografi gibi alanlar bunun en keskin

okumak için tıklayınız

Yüzleşme Rehberi: Zırhın Altındaki Çocuğa Ulaşmak

Bu yüzleşme rehberi, blog yazısının sonunda okuyucuyu pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp, kendi içsel labirentinde bir keşif yolculuğuna davet eden interaktif bir bölüm olacak. Özellikle Türkiye’de “erkekliğin sessizliği” ile büyümüş bireyler için bu, bir tür duygusal ilk yardım kiti niteliğindedir. Pornografinin sahte hazzı ve maçoluğun sert kabuğu, aslında içimizdeki o kırılgan çocuğu korumak için örülmüş

okumak için tıklayınız

Yasakların Gölgesindeki Arzu: Neden “Yasak Elma” Her Zaman Daha Tatlıdır?

İnsan psikolojisinin en eski paradokslarından biri, bir şeyin yasaklandığı anda cazibesinin katlanarak artmasıdır. Gündelik hayatta “yasak elma” olarak bildiğimiz bu durum, psikanalitik bir perspektifle bakıldığında sadece basit bir inatçılık değil, kültürün ve arzunun derinliklerinde yatan karmaşık bir psikodinamik süreçtir. 1. Yasak ve İhlalin Kaçınılmaz Dansı Psikanalitik yaklaşıma göre, insan için cinsellik ve arzu, yasaklama ve

okumak için tıklayınız

Kutsal ve Kültürel Prangalar: Utanç, Suçluluk ve İstırabın Psikanalitik Anatomisi

Bireysel birer “içsel sorun” gibi hissettiğimiz utanç, suçluluk ve ıstırap, aslında içinde yaşadığımız din ve kültür yapılarının öznelliğimiz üzerindeki derin izleridir. Bu duyguların sadece kişisel talihsizlikler değil, toplumsal ve ideolojik inşa süreçlerinin birer sonucu olduğunu gündelik yaşantımız üzerinden hepimiz deneyimliyoruz. Din, “İlk Günah” ve Suçluluğun Kökeni Dinlerin psikanalitik süreçler üzerindeki etkisi, özellikle Batı ve Doğu

okumak için tıklayınız

Cinselliğin Görünmez Yükü: Utanç, Suçluluk ve İstırap

Modern dünyada cinsellik, genellikle bireyin en “mahrem özü” veya gizli bir parçası olarak deneyimlenir. Ancak, bu mahremiyet algısı aslında kapitalist ataerkinin (heteroataerki) bir ürünüdür ve beraberinde ağır bir psikolojik yük getirir. Birçok insan için cinsellik; sadece haz değil, aynı zamanda utanç, suçluluk ve bitmek bilmeyen bir ıstırap kaynağıdır. Peki, bu duygular nasıl oluyor da en

okumak için tıklayınız

Cinsellik ve Kapitalizm Üzerine Notlar 1

Cinsellik; yalnızca biyolojik bir dürtü değil, kapitalist ataerki (heteroataerki) tarafından şekillendirilen, mülkiyet ilişkileriyle sarmalanmış ve toplumsal güç mücadelelerinin merkezinde yer alan semptomatik bir çekirdektir. 1. “Mahrem Öz” Yanılsaması ve Toplumsal Denetim 2. Heteroataerki ve Normatif Baskı 3. Cinsellik, Mülkiyet ve Kapitalizm 4. Psikanalizin Cinselliğe Yaklaşımı 5. Arzu ve Yasak İlişkisi Özetle ; cinselliği bireysel bir

okumak için tıklayınız

Kapitalist Ataerkil Sistemin Cinselliği Metalaştırmasının ve Sömürmesinin Psikanalizi

Pornografi sadece bireysel bir tercih veya alışkanlık değil, kapitalist ataerki (heteroataerki) sisteminin cinselliği metalaştırmasının ve sömürmesinin en keskin örneğidir. Bir terapistin veya analistin bu konuyu ele alırken bireysel bir yaklaşımdan öte, toplumsal ve sistemik bir perspektif geliştirmesi gerektiği vardır. 1. Metalaşma ve Nesneleştirme 2. Toplumsal Bir Semptom Olarak Pornografi 3. Terapistin Görevi: İdeolojik Zehirlenmeden Arındırmak

okumak için tıklayınız

Siyasetin Kısır Döngüsü: “Demokratik Dürtü”ye Karşı “Devrimci Arzu”

Bugün siyaset dendiğinde aklımıza ne geliyor? Bitmek bilmeyen seçim döngüleri, sosyal medyadaki sonu gelmeyen tartışmalar, aynı vaatlerin farklı paketlerle sunulması… Bir şeyler sürekli hareket ediyor gibi görünüyor ama aslında hiçbir şey değişmiyor. Jodi Dean’in analizleri bu durumu psikanalitik bir teşhisle açıklıyor: Bizler devrimci bir “Arzu”yu değil, demokratik bir “Dürtü”yü yaşıyoruz. Peki, bu ikisi arasındaki fark

okumak için tıklayınız

Modern Çağın Görünmez Hapishanesi: Standartlaşmış Acılar ve Lacancı Yanıt

Lacancı perspektif, günümüzün “tek tipleştirici” tedavi yöntemlerine karşı çok güçlü ve insani bir duruş sergiliyor. Günümüz dünyasında ruhsal acı çekmenin bile bir “protokolü” var. Depresyonda mısınız? Standart bir ölçekle puanlanırsınız. Bağımlı mısınız? On basamaklı bir programa dahil edilirsiniz. Yeme bozukluğu mu yaşıyorsunuz? Size uymanız gereken bir davranış listesi verilir. Bugün psikoloji ve psikiyatri dünyası, büyük

okumak için tıklayınız

Artık Eskisi Gibi Acı Çekmiyoruz: Žižek, Malabou ve Modern Travmanın Yeni Yüzü

Slavoj Žižek’in Catherine Malabou’nun “Yeni Yaralılar” (The New Wounded) tezi üzerine yaptığı bu derinlemesine analiz, modern travma anlayışımızı kökten sarsıyor. Bu yoğun felsefi metni, “öznenin silinmesi” ve “duygusal boşluk” temaları etrafında şekillenen, ilgi çekici bir blog yazısına dönüştürdüm: Felsefe dünyasının iki devi, Slavoj Žižek ve Catherine Malabou bir araya geldiğinde ortaya çıkan soru şudur: Eğer

okumak için tıklayınız

“Keşke Gezi Gibi Olsa”: Türkiye Siyasetinde Melankoli Tuzağı ve Çıkış Yolu

Siyaset sadece sandık veya meclis değildir; siyaset bir duygu yönetimidir. Türkiye’de son on yıla baktığımızda, muhalif kesimin ruh halini en iyi tanımlayan kelime belki de **”Sol Melankoli”**dir. Jodi Dean’in Wendy Brown’a getirdiği eleştiriler, bizim mahallemizdeki o bitmek bilmeyen “yas havasını” anlamak için eşsiz bir anahtar sunuyor. 1. “O Eski Güzel Günler”: Bir Direniş Nesnesi Olarak

okumak için tıklayınız

Sol Melankoli mi, Yoksa Mücadele Korkusu mu? Jodi Dean’in Sarsıcı Eleştirisi

Siyasetle ilgilenen hemen herkes şu duyguyu tanır: Geçmişin büyük ideallerine, o eski şanlı devrimci günlere duyulan özlem ve bugünün “parçalanmış” gerçekliğine karşı duyulan derin karamsarlık. 1999 yılında Wendy Brown, bu durumu “Sol Melankoli” olarak tanımlamıştı: Solun, değişimin kendisine değil, değişimin “imkansızlığına” aşık olma hali. Ancak Jodi Dean, bu teşhisi bir adım ileri götürerek şu soruyu

okumak için tıklayınız