Berrin Taş Şiirinde ?Kavga? ? Mustafa Özmen

Ne zaman bir karamsarlık çökse içime, aklıma 40 kuşağı şairleri gelir. Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Enver Gökçe, Ömer Faruk Toprak? Bu güzel insanları düşündükçe karamsarlığım dağılır. Bu insanların yaşadığı topraklar karamsarlığa gebe olmasa gerek. Binbir yokluğa, baskıya karşın nasıl ayakta durulabileceğini gösterdiler. Hem yaşam kavgası, hem ekmek kavgası, hem sanat kavgasını bir arada verdiler. Tutuklandılar. Sürgün edildiler. Yok sayıldılar. Görmezden gelindiler. Onlar inatla yaşamayı sürdürdüler. Şöyle düşünüyorum; 40 kuşağı şiirleri, bu memleketin suyuna, havasına, toprağına karıştı bir kere. Artık söküp atamazsınız. Bu düşünce bir anda beni dağ doruklarına çıkarır. Karlarla kaplı dağ doruklarına. İnsanın, doğanın, rüzgarlarının başbaşa kaldığı dağ doruklarına. Bir kamp ateşiyle ısıtırım tüm dünyayı. Su gözelerinden kana kana içerim suyumu. Bir soluk alırım. İyi ki, bu topraklar sizin gibi güzel insanlar yetiştirdi derim. İçim rahatlar. Sonra dalarım düşlere? Bu topraklar daha çok kuşaklar yetiştirecek. Tüm baskılara, yokluklara, yoksunluklara karşı.

Peki 40 Kuşağı neyi yazmıştı? 40 kuşağı, sokakta ekmek kavgası veren insanı yazmıştı. Evet ekmek kavgası? İnsanları kentlerden kentlere, ülkelerden ülkelere sürükleyen ekmek kavgası. Bu kavga öyle bir kavga ki, yeri geldiğinde açılırsın denizlere, dalgalarla savaşırsın, eve gelmek ile gelmemek arasına ince bir çizgi vardır. Yeri geldiğinde inersin yerin altına, maden ocağına? Ölümlere inat, elinde kazma kürek. İş arkadaşın olur ölüm. Her işe gidiş geliş, sırat köprüsünden yeniden sınanmaktır. İnsan kaç kez ölür kaç kez dirilir en iyi madenciler bilir.

Savaşım sürüyor. Hem ekmek kavgası verenlerin savaşımı hem de bu savaşı şiirleştirenlerin savaşımı sürüyor. Berrin Taş, bu kavganın şairidir. Susmak bilmeyen bir geleneğin sürdürümcüsüdür. Dikbaşlıdır. Toroslar?dan gelir bu dikbaşlılığı. Karacaoğlan?ın, Dadaloğlu?nun dikbaşlı kızı. ?Ferman padişahın, dağlar bizimdir?, diyenleri kızı.

İlk Kavga? Varoluş Kavgası
İnsanın ilk kavgası kendisiyledir. İnsan değişmeli midir? Neden değişir? Nasıl değişmelidir. İnsanın gereksinimleri var. Yeme, içme, para kazanma, gündelik koşuşturma dışında başka gereksinimleri de var insanın. Kimi bu gereksinimin ne olduğu üstüne düşünür. Kimi bu gereksinimleri görmezden gelir. Evrende bir yeri olsun isteyen insanlar, sıradan gereksinimlerin dışına çıkarlar. Ne istiyorum sorusuyla çıkarlar yola. Bu ne istiyorum sorusu hemen yanıt bulan bir soru değildir. Öncelikle insan ne istediğini arar. Bir şeyler insanı rahatsız eder ama ne. Arayışlar başlar. Bu süreç insanın dönüşüm sürecidir. Ama kolay bir süreç değildir. Arayış içindeki insan hemen kendini gösterir. Toplumsal tepke, bu arayışın hemen önünü tıkamaya başlar. Toplumsal tepke ile birey karşı karşıyadır. Bu bireyin, toplum ile ilk çatışmasıdır. Zorluklarla dolu süreç ilk meyvesini verir. Toplumsal yapı, tekdüze bir yaşamı simgeler. Bu yapının insanı sıradandır. Bu insan günü kurtarmanın derdindedir. Bugünü var, yarını yoktur. Bireyleşen insanın yeme, içme dışında başka insani gereksinimleri vardır. Yaşama ilişkin soruları, sorunsalları vardır. İşte toplumsal yapıyı rahatsız eden de budur. İnsanın yeme, içme sorunsalı dışında ne gibi sorunsalı olabilir. Bu süreç başta aile ile olmak üzere bir çatışma süreci başlatır. Başlatır diyorum gerek aile, gerek çevre bu süreçte sürekli atışlar yaparlar. Bir çatışkı yaşanır ve biter diye düşünmemeli insan. Toplumsal yapı sinsidir. Hep bir boşluk arar. Hep yoklar insanı. Ne zaman sendeleyecek diye. Sendeleyeni hemen avlar. Sendelemeyen insan ise göz hapsindedir. Gözlenir hep. İşte arayışın ilk durağının geldiği yer bu çatışkı ortamıdır. Bu çatışmayı kararlı olan kazanır. Tökezleyen kaybeder. İnsan ile toplum arasındaki çatışkının yolu yöntemi yoktur. Ama toplum, tekdüzelikten sıyrılmak isteyen insana karşı, oldukça acımasızdır. Her türlü hileyi kullanır. Kimi insanları görürüz zaman zaman. Birden bire parlarlar. Birden bire sönüverirler. Ardından kaybolup, giderler. Toplumsal tekdüzeliğe başkaldırır önce, sonra uyum sağlarlar. Bu sıkça rastlanan bir durumdur. Her insan kendi sürecini yaşar. Kimi değişir, kimi değişmez. Fırtınaları dinen, sessizce limana yanaşır. Fırtınaları dinmeyenler, okyanuslara açılır.

Berrin Taş?ın okyanuslara açılması kolay olmaz. Her insanın kendi sürecini yaşaması gibi Berrin Taş?ta kendi sürecini yaşar. ?Yıllarca sustum? içime kapandım? Susuşum bir protestoydu? bir başkaldırı hazırlığıydı? bunu yakınlarım anlamadı.? Berrin Taş?ın suskunluğu, kendini var etme sancısıdır. Bu suskunluk onun hem toplumu hem kendisini sorgulama sürecidir. Bu süreci en iyi yaşayan bilir. Yakınlarımız bu süreci görmezler. Bu anlamıyla değişim süreci insanı yalnızlaştırır. Değişim sürecindeki yalnızlık, insanın çevresini, yaşamını, değer saydıklarını sorgulama sürecidir. Sancılıdır. Çünkü insan kendini, kendi elleriyle doğuracaktır. Doğanda, doğumu yapanda insanın kendisidir. Bu süreçle insan ya sürüden ayrılacak ya da sürüden ayrılanı kurt kapar korkusuyla sürünün bir parçası olmayı sürdürecek.

Ben Kimim?
Berrin Taş?ın suskunluğu, sorulara dönüşür sorgulamaya başalar. ?İlk soru benim için çok önemli? ben kimim? bu dünyada ne arıyorum? yaşamımın anlamı ve işlevi ne? ben ne işe yarıyorum. Soru sormak yalnızca başlangıç? zorluk soruları yanıtlamakta.? ?Ben kimim?? İşte yaşamın yeniden başladığı an. Ben kimim. Bu soru bir dönüm noktasıdır. İnsanın kendini arayışıdır. Bu soru insanın yaşamında yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu sezinlediği andır. Bir sorun var ama ne. Bunun bilince çıkarılması gerekir. Bilince çıkma süreci de birden bire olan bir şey değil. Öncelikle bir sorun olduğunu anlarsın ama bu sorun ne. Berrin Taş, bir yanıyla ben kimim diyor, öbür yanıyla sen kimsin sorusunu yöneltiyor. Evet biz kimiz. Yaşamın neresindeyiz. Büyük çoğunluğun ardına takılıp gidiyor muyuz? Bize biçilen rolleri oynadık mı, oynamayı sürdürüyor muyuz? Sözgelimi, yaramazlık yapmayan uslu çocuklar olarak mı yetiştirildik. Hani şu sağa sola karışmayan aklı başında gençlerden miyiz… Kimiz biz. İyi aile babası yada iyi aile annesi olmayı düşleyenlerden miyiz. Kimiz biz. Bizler yaşamları sınavlara, testlere bağımlı büyük çoğunluğun bir parçasıyız. Gençleri yılda birkaç kez, iki üç saatlik testlere sokarak, hadi git başarılı ol diyen büyük bir çoğunluğuz. Bu büyük çoğunluğun yaşamı beş şıkka bağımlıdır. A, B, C, D ile E şıkkı. Büyük çoğunluğun yaşamı beş seçenekli ve tek bir doğrusu olan yaşamdır. Geleceği testlere, kurslara ve tek bir doğruya bağımlı yaşam. İşte insana dayatılan, büyük çoğunluğun yaşama biçimi. Bizler bu yaşamdan bu anlayıştan ne kadar sıyrıldık ya da sıyrılabildik mi. Sorun burada. Bizler, bize dayatılan yaşamı ne kadar eleştirebiliyoruz. Söylemlerimizde tutarlı mıyız yoksa bize dayatılanı çeşitli gerekçelerle meşrulaştırma yoluna mı gidiyoruz. Berrin Taş, ben kimim sorusuyla kendine bir soru soruyor. Bu sorunun yanıtı ne testlerle verilebilir ne de tek bir doğru seçenekle sınırlanabilir. Ben kimim sorusunun ardından gitmek, büyük çoğunlukla yolları ayırmaktan geçer. Hepimiz bu süreçlerden geçiyoruz. Önemli olan yol ayrımını yakalayabilmek. Yani kendi yolunu kendi seçmektir. Yanlış olsa bile, insanın kendi yolunu kendisinin seçebilmesi önemlidir. Bu insanın varoluşudur. Ben kimimle başlayan süreç, insanın gizilgücünü, yaratıcı gücünü ortaya çıkaran bir süreçtir.

İlk Adım
Ben kimim sorusuyla başlayan, yaşamı yeniden yapılandırma süreci bakalım Berrin Taş?ı nereye götürür. ?Yıl 1995? aylardan Temmuz? hava çok sıcak Dergideyim? kaşarlı bir tostla portakal suyu içtim çalışmaya koyuldum. Masamda okumak için hazırladığım kitaplar var? yazmak istediğim yazılarda beni bekliyor? ve ben önce hangisiyle ilgileneceğime karar veremiyorum. Bu kararsızlık çok hoş? ben zamanımın yetmediğinden yakınacak kadar yaşamımdan memnunum.? Berrin Taş ben kimim sorusunu sormuş, daha zor olanı bu soruya bir yanıt bulmuş. Ev yaşamından çıkmış, şiire, dergiye, okumaya, yazmaya dalmış. Yaşamdan tat alıyor. Sevdiği işi yapınca zaman yetmiyor. Zamanın kölesi olmaktan öte zamanla yarışıyor. Berrin Taş?ın geldiği ortamı düşünürsek, bir ev kadınının nasıl kendini yeniden yarattığını göreceğiz. Yaşamın olanakları zorlandığında, herkes için yaşanılası bir yaşamın varolduğu görülecektir. Yeter ki o ilk adım atılsın. Koşullar zorlansın.

Yeniden Doğuyorum
Berrin Taş yeni sürecini Yeniden Doğuyorum şiiri ile şiirleştirir. ?Gözlerimi veriyor, bakışını alıyorum. / Ellerimi uzatıyor dostluğunu alıyorum. / Gülüşümü veriyor, gözyaşlarını alıyorum. / Titreyişimi veriyor, sevecenliğini alıyorum. // Hücrelerimi veriyor, tükeniyorum. / Gücümü veriyor, ölüyorum. // Yeniden doğuyorum. // Kendimi veriyor, hayatı alıyorum.? İnsanın yaşadığını duyumsaması. İnsanın yaşamla bütünleşmesidir bu şiir. Bir yandan aşk, bir yandan dostluk, bir yandan da yenilendiğini duyumsamak. İnsan nasıl kendini doğurabilir. Bir yandan sevgiyle, bir yandan acıyla. İkisi yan yanadır. Hem sevmenin verdiği erinç, hem yaşananların insanda bıraktığı izler. İnsanın değişmesi öyle bir günlük iki günlük bir olay değil. Değişim güzellikle de olmuyor. Bıraktığı acılar, deneyimler daha çok yer ediyor belleklerde. Hücrelerimi veriyor, tükeniyorum. Gücümü veriyor, ölüyorum, derken şair, bu değişimin zorluğunu yansıtır. Bir insanı, bir yaşamı bırakıp, yeni bir insana yeni bir yaşama doğuyorsun. İnsanın kendini verip, yeniden doğması da budur. İki yaşamın çatışkısı, yeni yaşamı doğurur. Çatışkılı, sancılı bir süreç yaşanıyor.
Bu çatışkılı sürecin bir yanında ölüm, bir yanında doğum var. Yeniden doğmak bir yanıyla bir ölümdür. Alışıla giden yaşamla, yeni yaşam birlikte yürümez. İkisini bir arada götüreyim derse insan yalpalar, düşer. Onun için bu süreç hem ölümü, hem doğumu simgeler.

Geliyorum
İlk adımla başlayan yolculuk sürmektedir. Yol bilinçlendirir yolcuyu. Gücünü görür yola çıkan. Berrin Taş, gücünü görmüştür bir kez. Geliyorum şiiri gizil gücünü ortaya çıkaran insanın şiiridir. ?Yeraltından geliyorum / beslenerek ışıyan kaynaklardan / göze alamadığınız yollardan / acılardan? özlemlerden / sezgilerden? / / yıkmaya? yapay dünyanızı / yeniden kurmaya.? Geliyorum şiiri, gelinen ve gidilen yerleri gösteriyor. Nereden geldiğini bilir Berrin Taş. Yerin derinliklerinden gelir. Işıyan kaynaklardan beslenir. Kendini yenileyen insan, günyüzüne çıkar. Günyüzüne çıkan insanın özgüveniyle konuşur. Günyüzüne çıkmak, zorlu yollardan geçmekle olanaklıdır. Berrin Taş, tüm yolları göze alarak günyüzünü görür. Bu acılarla, özlemlerle, sezgilerle örülmüş bir yoldur. Bu acıları, özlemleri göze alabilen insan ancak günyüzüne çıkabilir. Yeraltında kalan insan acıda çekmez, özlemde çekmez ama günyüzünüde göremez. Günyüzünü göremeyen insan gerçekliğide göremeyecektir asla. Ona ne gösterilirse ancak onu görebilir. Işığı göremeyecektir hiçbir zaman. Işık gerekmektedir gerçekliği görmek için. Günyüzü tüm gerçekliği gösterir. Günümüz gerçeklik insana sunulan yaşamın yapay bir yaşam olduğudur. İnsan yaşarmış gibi yaşar. Hiçbir şeyi iliklerine kadar duyumsayamaz. Yaşam tatsız, tuzsuz bir varlığa bürünmüştür. Yerin derinliklerinden gelen insan, yaşarmış gibi yaşamak istemez. Bu istem yalnızca kendisi için değildir. Öbür insanlar içinde bütünlüklü bir yaşam ister. Yapay dünyanın yıkılması istemi tüm insanlar içindir. Kavga, Geliyorum şiirinde, şairin beninde başlar, tüm insanlar için savaşıma dönüşür. Yeni bir yaşam, yeni bir dünya istemi insanlığın düşüne dönüşür.
Berrin Taş, şunu da görür. Değişim ancak yıkımlarla olur. İnsan kavga verirken, bu kavga gerek bireysel kavga olsun, gerekse de toplumsal kavga olsun büyük yıkımlara gebedir. Şunu aklımızın bir köşesine iliştirelim. Büyük değişimler, dönüşümler ancak ve ancak büyük kavgalarla olur. Kavgayla değişir, kavgayla değiştirir.

Asma Yapraklı Bir Fısıltı
Şiir yıkıcıdır. Bu yıkıcı işlevini sürdürür. Berrin Taş, Yeraltından Çıkış şiiriyle köhnemiş değerleri yıkar. ?Köhnemiş değerler yıkılıyor ağır ağır içimde?. / bakışlarıma ulaşan geceye ve güne karışan değerler? / hiç bozulmayacağını sandığım?. İnsanı saran duvarlar.? İnsan sorgulamaksızın nice değerler yaratır kendine ya da toplumsal değerleri sorgulamadan onaylar. Bu değerler insanın yaşamını belirler. Bunlar benim değerlerim dese de insan, bu değerler sorgulanmaksızın insanın yaşamına yerleştirdiği değerlerdir. Nedenini bilmeden insan bu değerlere bağlanır. Sözgelimi evlilik ya da aile. Toplumsal değerler, sorgulamaksızın evliliği ve aileyi kutsar. Evlilik kutsaldır. Neden. Neden mi, kutsaldır da ondan. Aile kutsaldır. Neden. Neden mi, kutsaldır da ondan. Verilen yanıtlar aşağı yukarı böyledir. Çünkü insanlar, çevrelerini saran değerlerle çatışmaya girmekten korkarlar. Bu değerleri sorgulama gereği bile duymazlar. Kutsal olan değerler aynı zamanda sorgulanmayan değerlerdir. Bu değerler insanın çevresini sarar. İnsan çevresini sarmalayan duvarları göremez. Bu duvar yüktür insana. Gittiği yere bu duvarları da götürür. İnsan ne zaman çevresini saran duvarların ayırdına varırsa, duvarlar ağır ağır yıkılmaya başlar. Ayırdına varma ise bilinçlenen insanın işidir. Bilinçlenen insan, çevresini saran duvarları yıkmak için savaşır. Bu savaş daralan dünyayı birden bire genişleti verir. ?Görünüyor olanca genişliğiyle?. büyüklüğüyle / olanaksız görünüyor?. sessizce insana sokuluyor / gözlerime ulaştığında bakışları?.

Duvarlarını yıkan insanın algılayışı değişiyor.. Kıstırılan bilinç, özgürleşiyor. ?Sesini duyuyorum henüz söylenmemişin?? / belki de hiç söylenmeyecek olanın?? ama konuşmak / istiyorum yine de sözcüklerim yersarsıntılı / anlamını yitirmişe?.. Gidiyorum durduğum / yerde bulunmayana?. Bir yolcuyum / yolculuğu hiç sona ermeyecek.? Duvarları kaldıran insanın algılayışı derinleşir. Nerede olduğunu, nereye gitmek istediğini bilir. Algılanması güç olan şeyleri algılamaya başlar. Söylenmemiş olanı duymak, algılamadaki değişimdir. Sözcüklerinin ayırdındadır. Sözcükler yersarsıntılıdır. Yeri geldiğinde depremler yaratacak güçtedir. Şair, sözcüklerin gücüyle buluşur. Bu sözcüklerle yolculuğa çıkar. Şairin çıkınında, yersarsıntılı sözcükler, aşılacak yollar vardır. Şairin evi yollardır. Şair, yerleşik düzenli yaşamın konuğu değildir. Şair göçebedir. Evi de yurdu da yollardır. Şair kendini yola vurmaz. Şair yolda kendini bulur. Şair, şiir yazdığı sürece yoldadır. Evi sırtında bir göçebedir. Burada ki kavga, insanın olduğu kadar şairinde kavgasıdır. Hem insan olarak kendine yol arar, hem de şair olarak şiirine yol arar.

Sıradan insan ile şairi ayıran nedir sorusu genel bir soru ama yanıtı zor olmasa gerek. Sıradan insanın duyargaları ile şairlerin duyargaları farklı çalışır. Şairin duyargaları yirmi dört saat çalışır. Sıradan insanın görmediği ya da göremediğini şair görür. Öbür insanlar gibi günlük dili kullanır. Ama günlük dil şairde başkalaşıma uğrar. Dil varsıllaşır. Günlük kullanımı aşar.

Berrin Taş?ın köhnemiş değerlerle girdiği savaşım, şiir evrenini de genişletir. Yeryüzünün, tüm sesleri kulağına fısıldanır. ?Usulca sokuluyor??.. yaşamıma sızıyor / gürültü çıkarmadan??.. henüz ne dediği / işitilmiyor??.. asma yapraklı bir fısıltı / onu ben duyuyorum yalnız??.. bir gün / ses olacak dolaşacak dünyayı??.. biliyorum.? Evreni genişleyen şair, doğanın, yaşamın verdiği tüm gereçleri sırtlar. Şairin yolculuğu, şiirleri için gereksinim duyduğu, sözcükleri, fısıltıları, yaprakları çıkınına yerleştirmekle geçer. Asma yapraklarının fısıltısı şairin çıkınına yerleşir. Yeri ve zamanı geldiğinde, bir şiire konuk olacaktır o sözcükler, fısıltılar. Şairini çıkınına giren her sözcük değişime uğrar. Fısıltı, senfoniye dönüşür.

Kavga? Yol Arkadaşlığı? Aşk
Yeryüzünde yaşanan büyük dostluklarının ardında yol arkadaşlığının etkisi büyüktür. Çevremizde de bu yol arkadaşlığıyla birlikte yaşanan güzel dostluklar, aşklar var. Sözgelimi, 1 Mayıslarda, geleneksel olarak görmeye alıştığımız iki genç sevgili, iki genç yol arkadaşı Sibel Özbudun ile Temel Demirer. Ya da tramvayda, duraklarda, toplantılarda karşılaşabileceğiniz iki genç sevgili, yol arkadaşı Sennur Sezer İle Adnan Özyalçıner. Kavga, yol arkadaşlığı, aşk bilişiminden ortaya çıkan güzel insanlar. Bu insanları diri tutan reçete bu üç kavramda saklı. Bu güzel insanları ne zaman görsem, hep capcanlı, hep dipdiriler. Bir kavganın içinde, bir aşk yaşamanın erincini yaşıyor olsalar gerek. Bu dostluklar yaratıcılıklarını da olumlu etkiliyor olmalı. Hepsi değerli yapıtlar sunmayı sürdürüyorlar. Bu aşklar insanlığın birikimi olarak bizim kuşağa örnek olacak, geleceğe yansıyacaktır.

Berrin Taş?ta bu üç kavramı şiirinde birleştirir. Kavga? Yol arkadaşlığı? Aşk? Sen İnsanı Bana Taşıyorsun şiiri, bu üç kavramı içerir. ?Sen binlerce yılın yorgunu / bitmeyecek bir yolu yürüyorsun / hiç durmadan dinlenmeden / ayaklarını dikenler kanattı / ellerinde dostların açtığı yara izleri?. Bitmeyen bir yoldur kavga. Binlerce yıl öncesinden gelir, binlerce yıl sonrasına gider. İnsanlar gelir gider, kuşaklar gelir gider. Yollar değişir. Yolcular değişir. İnsanın düşlediği dünya yaratılacağı güne deyin bu kavga sürer. Bu kavga binlerce yıllık insanlık tarihinin düşüdür. Yol, durup dinlenmeksizin gidilecek yoldur. Bu yol her şeye gebe. Yolun zorluğuna bir de yol arkadaşlarının açtığı yaralar eklenir. Kavga insanlarla yapılır. Elimizdeki gereç insan olunca hem olumlu, hem olumsuz şaşırtılara hazırlıklı olmalı insan. Kavgadan cayan olur, dönenler, karşı tarafın şakşakçısı olanlar olur. Günümüzde bu dönekler gazetelerde çarşaf çarşaf boy gösteriyorlar. Kavga dediğimiz yolda da hep dikbaşlı, cesur, dürüst insanlar çıkmıyor karşımıza. Kavga, güzel insanlar yarattığı gibi, pazara düşen insanları da yaratabiliyor. Pazara düşenler, yol arkadaşlarında birer yara olarak kalıyor.

İnsanın, insanlığın savaşımı birçok ihanetler gördü, görecek. Ama kavgayı yol edinenler insandan yana umutlarını hiç yitirmediler. ?Sen uzak yolcu / hiç gidilmemiş yollara giriyorsun / çamurların arasında cevherler arıyorsun / ışığa boğmak için zedelenmiş yüzlerini?. Kavganın içinde olmak sürekli yeni bir yol arayışı içinde olmayı gerektirir. Denenmemiş yöntemler denenmeli, gidilmemiş yollara gidilmeli. Tüm olanak değerlendirilmeli. Bu insanın kendi yaşamında da böyle olmalı. Yaşam kavgası dediğimiz şeyde bu. Yeniliklere açık olmak? Yeniyi aramaktan korkmamak? Çünkü kavga insanla, yol yöntemle olur. Gidilen yol yöntem yanıltabilir, yol arkadaşları yanıltabilir, yarı yolda bırakabilir insanı. Ama kavga tüm olumsuzluklara karşın sürer, sürmek zorundadır. Elimizdeki insan birikimli, bilinçli olmayabilir. Neylersin ki, kavga iyi de olsa, kötü de olsa bu insanlarla yapılacak. Sorun insanları bulmakta, arayışı sürdürmekten geçer. Toplum ne kadar yozlaşsa da, koşullar ne denli zorlaşsa da, toplumun içindeki cevherleri bulmak gerekir. Bu cevherler, birer ışık olacak, meşale olacak günü aydınlatacak, geleceği aydınlatacaktır.
İnsan için savaşıma girenler, yeryüzünde yaşayan tüm canlıların soluklarını duyumsarlar. Damarlarında milyarın kanı akar. İnsanlığın birikimleri bilinçlerine kazınmıştır bir kez. Silinip atılamaz. Berrin Taş?ın yol arkadaşı da, tüm insanlığın benliğinde duyumsar, duyumsatır. ?Sen insanı hücrelerin taşıyorsun / parmak uçlarında tarihin izleri / adımlarında binlerce yılın biriktirdiği / o dinmeyen öfke / Sen insanı bana taşıyorsun?. İnsan için savaşım vermek. İnsanın, insanlığın tarihine omuz vermek. Sınıf savaşımlarının bilinciyle, sınıfsal bir öfke duyabilmek. İşte kavganın içindeki insan. Kavgayı yaşam biçimi yapmış, bu kavgayı sevgisine, öfkesine yedirmiş bir insan. İnsana olan inancını, karşısındakine duyumsatır.

Berrin Taş, sen derken hem sevgiliye, hem yol arkadaşına seslenir. Kavganın içinde büyüyen bu aşk, insanın başkaldırısıdır. Yaşanılan günler, koşullar ne denli güç olursa olsun, insan kavgayı, aşkı, yol arkadaşlığını yaratıyorsa, bu insandan, bu insanın yarattığı öfkeden korksunlar. Kavganın, aşkın, yol arkadaşlığının önüne ne dağlar ne doruklar dayanır. Bu bileşimin aşamayacağı zorluk, gidemeyeceği yolu yoktur. Çünkü su akarını bulmuştur bir kere.

Yangın Yeri?
Cehennem Şiirleri dendiğinde duraksarım. Hangi cehennemin şiiri mi… Yeryüzünü cehenneme çevirenlerin şiiri. 19 Aralık 2000 tarihini başta Türkiye olmak üzere, tüm dünyanın üstüne çöken karanlık bir gündür. İnsanlığın cehennem günlerinden biridir. ?Hayata Dönüş Operasyonu? kandırmacasıyla onlarca devrimci katledildi. Sakat bırakıldı. İşkencelerden geçti. Bu olay tarihin sayfalarına kara bir gün olarak geçti.

Devrimcilerin suçu, kimsenin kimseyi sömürmediği bir dünya düşlemekti. Suçları çok büyüktü. Haksız yere cezaevlerine girmeleri yetmezmiş gibi tecrit dayatmasıyla karşı karşıya kaldılar. Bu insanlık dışı uygulamayı reddettiler. Daha insani yaşam koşulları için bedenlerini siper ettiler. Ölüm orucu süreci başladı. Bu süreç, savaş görüntüleriyle son buldu. Devlet, tüm gücüyle savunmasız devrimcilerin üzerine karabasan gibi çöktü. Onarılması güç yaralar açtı. Ama bu yaralar elbet bir gün kapanacaktır.

Berrin Taş, Cehennem Şiirleri ile dünü, bugünü, yarınıyla insanın savaşımını şiirleştirir. Burjuvaziyle onun yarattığı dünya ile hesaplaşır. Bununla yetinmez antik çağdan başlatır hesaplaşmayı. Bugüne getirir. Sanatla, sanatçıyla hesaplaşır. Kavramlarla savaşır. Şiir, yangın yerinden gelir. Yangın anaların yüreğine, ordan tüm insanlığa sıçrar.

Cehennem Şiirleri, bir aldatmayla başlar. Bu aldatma ilk kez yaşanmıyor. ?İyiniyetli? insanlarla birçok kez görüşmeler yapılır. Ama bu görüşmeler zaman kazanma, geçiştirme, toplumun yükselen muhalif seslerini dindirmekten öteye geçmez. ?18 Aralık 2000. Akşamüstü? Hayata dönüş operasyonundan bir gün önce? Sanatçıların ölüm orucundaki direnişçilerle görüşme istekleri kabul edildi. Sanatçılar, yetkili ağızlardan söz aldılar. Sabah, erken saatlerde koğuşlara girebileceklerdi.? Bizim kuşak, 2000?li yılların gençleri o iki günü asla unutamayacak. 18 Aralık 2000 ile 19 Aralık 2000. Devlete, yetkili ağızlara güvenilmeyeceğini bilirdik ama bu kadar açık seçik yalan söyleyebileceklerini öngöremezdik. Bu iki gün acı bir deneyim olarak belleğimizde yer etti. Ne devlete ne de devletin yetkiliği ağızlarına güvenilmeyeceğini bizde yaşamış olduk. Ama bu denli açık seçik aldatılmayla ilk kez karşılaşmıştık. Devlet yalan söylerken, sanatçıları bile maşa olarak kullandı. Gerçi devlette oyun çok. Bizim onların oyunlarını öngörme şansımız yok desek yeridir. Sanat, sanatçılar, aydınlar o gün ayaklar altındaydı. Dalga geçilmişti sanatçılarla. Ellerine elma şekeri verilen çocuklar gibiydiler. Ne zaman ?devlet yetkilileri? ile sanatçıları yan yana görsem ateş basar bedenimi. Yanarım. Devlet sanata, sanatçıya ne zaman el uzattığını söylerse, bu işin içinde bir yeniği ararım. 18 Aralık 2000, sanatçıların, toplumun gözünün içine baka baka nasıl yalan söyleneceğini gösterdi bize. Bu yalanlar, canlı yayınlarda, kameraların, ses kayıt gereçlerinin önünde söylendi. Yalan söyleyenlerin yüzleri hiç kızarmadı. Yüzleri hep 18 Aralık 2000?de kaldı. Yüzlerini yitirdiler.

Sanatçıların, aydınların kandırılışını şöyle yansır şiire; ?sanatçı / kırılmış bir dal / yitik bir düş / kuşatılmış zakkum çiçeği / / unuttu / düşlerin efendisi / ağzının mühürlendiğini / unuttu konuşamadığını/ / seslendi / boğuşmuş mırıltılarla / ölmek / bir daha uyanmamak değildir / yitirmektir günbatımını?. Sanatçı, kırılmış bir daldı o gün. Ama katledenlerin hesaba katmadıkları bir şey vardı. Ölmek uyanmamak değil, günbatımını yitirmekti. Katledenler, günü yitirmişlerdi. İnsanlıklarını bir kez daha yitirmişlerdi. Gün katledenlerin değil, direnenlerin olmuştur bir kez daha.

Berrin Taş, ihanete uğrayan sanatçıların yanından ayrılır. Acılara inat, kızları, oğulları gibi direngen anaların yanına uğrar. Zaman. 19 Aralık 2000. ?Hayata dönüş operasyonundan önce? gece yarısı?. Operasyon ilkin anaların yüreğine düşer. Düşlerine düşer. ?Ayşe Ana?yla Fadime Ana uyuyorlardı. Yüreğinde bir ağrıyla uyandı Ayşe Ana. Düşünde alevden bir top görmüştü. Oğlunun kara gözleri alevden topun ortasında ana diye fısıldıyordu. Affet beni güzel anam, bağışla. Acıyı sana bıraktım, ben gidiyorum, bağışla.? Annelikten gelen bir önseziyle uyanır Ayşe Ana. Bir yandan da devletin böyle kanlı bir operasyon yapacağı öngörülmekteydi. Anaların gözüne uyku girmez, her gün ölüp ölüp dirilirler. Kolay mı, binbir güçlükle büyütmek çocukları. Kolay mı göz göre göre ölüme göndermek kızları, oğulları. Her gün eriyen, küçülen bedenleri görmek kolay mı. Her gün ölüme bir gün daha yaklaşmak nedir bilir misiniz. Her gün ölümü yaşamak, her gün direnci yaşamak kolay mı. Bir yandan, ellerinden, avuçlarından kayan çocuklar? O çocukları bir gün daha yaşatmak için çırpınan analar. Bilir misiniz o anaları, tanır mısınız. Sapasağlam verdikleri çocuklarını ya ölü aldılar ya sakat. Tanır mısınız; Ayşe Ana?yı, Fadime Ana?yı, Ayşe Ana?yı. Tanır mısınız? Yangın yerine çevirdiğiniz yürekleri.

Analar? Kavga? Dönüşüm?
Çocukların yol arkadaşlığı anaları da yol arkadaşı yapar. Cezaevlerine gide gele tanışırlar. Sorunları, acıları onları birleştirir. Anaların temel sorunu, öncelikle çocuklarını yaşatmak iken, yol arkadaşlığı anaları değiştirir. Tüm çocuklar onların çocuğudur artık. Toplumun bencil analık, aile anlayışından sıyrılmışlardır. ?hadi kalk kız uyuma / kurt kuş uyumuyor bu gece / bu gece sokaklar bizim / senin oğlun benimde oğlum / Zeliha?nın, Şükran?ın, Leyla?nın oğlu / Emine?nin, Zehra?nın, Hamiyet?in kızı / hepsi benim de çocuğum?. Çocuklarından ötürü kavgayla tanışan analar, kavganın ne demek olduğunu kendi dillerinde kavramlaştırmışlardır. Kavgaları yalnızca kendi çocukları için değildir. Tüm çocuklar için kavga verirler. Bu tutum anaları bilinçlendirir. Hepsi benim çocuğum der analar.

Süreç anaları uykusuz bırakır, gece gündüz ayaktadırlar. ?hadi kalk kız / bilirim günlerdir uyumazsın / bir elin göğsünde / gözlerin uzaklara bakar / türkü söyleyeceğin günleri düşlersin / hadi kalk kız / geceler bizi bekler / biz koruyacağız çakallardan / uykuyu dinlenmeyi / hadi kalk kız.? Analar hem türkü söylemeyi düşlerler hem de çocuklarını çakallardan korumayı. Çünkü çakallar gece avlarlar avlarını. Uykunun en tatlı saatinde. Analar çocuklarını da bilir, geleceğe türkü söylemeyi de bilir, çakalları da. Cezaevi süreci anaları bilinçlendirmiş, bilgeleştirmiştir. Onların kavgaları çocuklarını korumak için başlar. Ardından onlarda kendi süreçlerini yaşamaya başlarlar. Bu süreç çocuklarından bağımsız sürer. Onlar belki kırklı, belki elli, belki daha ileri yaşlardaki insanlar. Yaşamlarında ilk kez devletin ne olduğu o zaman görmüşler. Yerlerde sürüklenmiş, coplanmış, dayak yemiş ama yine devletin karşısına çıkmışlardır. Çocukları için başlarlar kavgaya. Ardından kendileri için. Sokağın konukları, sokağın bir parçası oluverir.
İnsan olmanın erinci anaların tüm yaşamlarını sarar. ?Fadime Ana uyandı. Birbirlerine sarılarak ağlaştılar. Tek başlarına ağlamaktan yoruldular. Sokağa çıktılar.? Aynı acıları yaşayan insanların kucaklaşmasını görürüz. Bu kucaklaşma iki insanın kucaklaşmasını aşar, insani bir dünya düşleyen iki insanın birbiriyle kucaklaşmasına dönüşür. Acıları, düşleri gözyaşı olur dökülür. Gözyaşları insan yanlarıdır. Yitirmedikleri insan yanlarıdır. Öfkeleridir. İnsana ihanet edenlere karşı dirençleridir. Gözyaşları öfkeleri için yeterli değildir. Soluğu gece yarısı sokakta alırlar. Bu anaların çoğu sokak nedir bilmezken, gece yarısı korkusuzca sokağa çıkmayı öğrenirler. Kavganın öğretici yanı budur.

Kezban Ana?nın öyküsünü anlatır Berrin Taş; ?Odalarda dolanır Kezban ana / bir oğlu dağlarda yitti / öteki hapishanede / küçüğü Mustafa?sı kayıp / ne ölüsü ne dirisi / yok işte yok / sanki hiç yaşamadı?. Kezban Ana, yitirilenlere ağlar. Birkaç insan yaşamına sığabilecek acıları yaşar. Bu acılara karşın ayakta kalır. Onun da öfkesi gözyaşlarına dönüşür, o da soluğu sokakta alır. Sokak anaların soluğuna alışır, analar sokağın soluğuna.

Uykunun En Tatlı Saati
Berrin Taş, 19 Aralık 2000 tarih sayfalarına şöyle not düşer; ?zaman / uykunun en tatlı saati / zaman sinsiliğin çalar saati / günler / 19 Aralık 2000?de durdu / zaman / geçip gitmek istiyordu / bahar dallarına / buğday tarlalarına / gelinciklerin oynadığı / yağmurun yıkandığı bir dünyaya / zaman geçip gitmek istedi?. Uykunun en güzel saati ile sinsiliğin çalar saati aynı andır. O an insan ile insan olmayan arasındaki andır. Bir yanda günün yorgunluğunu, bedenin yorgunluğunu uyuyarak üzerlerinden atmak isteyenler, öbür yanda uykuyu fırsat bilen sinsiler. Bu an aynı zamanda kavganın ne denli zor olduğunu gösteriyor. Su uyur düşman uyumaz sözünü doğrular. Devrimcileri katleden anlayış, sinsi, ikiyüzlü, vahşidir. Savaşmanın bile belirli koşulları var. Silahsız, savunmasız insanlara ateş açılmaz. Savaş suçudur. İnsanlık suçudur. Ama devlet devrimci tutsaklara düşman olarak bakar. İç düşman. İç düşman, dış düşmandan daha tehlikelidir devlet için. Bundan ötürü katliam görüntüleri, savaş görüntülerini aratmaz. Devrimciler dört duvar arasında savunmasızdır. Ellerindeki tek savunma aracı bedenleridir. Devlet ise tanklarıyla, toplarıyla, kolluk güçleriyle saldıran kan emen bir heyuladır.

Tarih, insani bir dünya düşleyenlerin savaşımıdır. Bu tarihin arkasında insan ilişkileri, anaların gözyaşları, onurlu duruşları, acıları, umutları, geleceğe söylenecek türküleri vardır. Silahların, tankların ne düşleri ne türküleri vardır. Düşü olmayan yarınları yitirir. Yarınlar türkü söyleyenlerindir.

Zaman 19 Aralık 2000?da bir an duraksar. Bu duraksama uzun sürmez. Zaman kendi yolunu bulunur. Bu kirletilmişlikten kurtulmak ister. Zaman doğada arınır. Zaman burada insanın düşüdür. Arınmak isteyen insanın düşüdür. Buğday tarlaları, gelincikler, yağmurun yıkandığı dünya insanın düşüdür. İnsan en zor koşullarda bile bir çıkar yol bulur. 19 Aralık 2000, bu kanlı gün bile düşlerin önüne geçemez. İnsan yolunu bulur. Arınır. Yeniden gelir.

Acıyı Dindirecek Bir Damla Su
Berrin Taş, sorununu anlatırken mitolojik öğeleri de kullanır. Bu öğeler günümüz sorunlarının çözümünde yardımcı olurlar. Suç işlediği için Zeus?un cezalandırdığı İksion, gökyüzünden gözlerini aşağı diker. Gördüğü korkunç görüntüden ürker. Yalnız İksion mudur bu görüntüden ürken. Hayır. Yeryüzü, gökyüzü, dağlar, taşlar bu görüntüye isyan eder. Daha fazla kaldıramaz bu savaş manzaralarını. Tanıklık etmek istemez katliama. ?korkunç bir gürültü / toprağın / bulutların / dağların / gökteki yıldızların / isyanını bildiriyordu?. Gürültü, insansızlığa tepkidir. Nedir insanı bu denli acımasız yapan nedir. Gürültü aynı zamanda bir sorudur. İnsanın acımasızlığını, gaddarlığını kaldıramaz doğa.

Berrin Taş?ta doğa ile insan bir bütündür. Doğa insanı, insan doğayı anlar. 19 Aralık 2000 savaş alanıdır. Yer, gök bu katliama ağlar. Doğa dile gelir, insansızlığa dayanamaz. ?çatlamış toprak / ağaç dallarına asılı / bulutlar uzak diyarlara gitti / acıyı dindirecek bir damla su yok?. Toprak ana bu katliama dayanamaz çatlar. Bulutlar tanıklık etmemek için alır başını gider. Acıyı dindirecek bir damla su vermezler ne insana, ne toprağa. Kerbala?ya dönüşür koca ülke. Suyun başında olanlar Yezid?i simgeler. Yezid iktidardır. Bir damla suyu insana, toprağa çok görür Yezidler. Öbür yanda Hüseyin vardır. Hüseyin, bugün ezilenler için, doğa için, toprak için savaşım verenlerdir. Yezidler insanı yalnızca susuz bırakır.

Üzüm Vermiyor Asmalar
19 Aralık 2000?de durur zaman. Yalnız insanlarla ilgili değildir katliamlar. Doğada etkilenir bu katliamdan, sessiz kalmaz katliama. ?Dağlar devrildi hiddetinden / devrildi menekşelerin üstüne / söylendi boğuk homurtularla / ne işe yarıyor heybetim / / yıldızlar küskün / yıldızlar konuşmuyor / yıldızlar yol göstermiyor gemicilere / yıldızlar aydınlığı da alıp gitti?. 19 Aralık katliamı yalnızca cezaevleriyle ilgili bir sorun değildi. Topluma açık bir saldırıydı. Toplumun duyuları en iyi çalışan bölümüne yapılır bu katliam. Doğa hem somut doğadır, hem de toplumdur. Heybeti yıkılan dağlar, gemicilere yol gösteremeyen yıldızlar? Bu durumlar, toplumsal baskının insanın iliklerine işlemesidir.

Sarsıntı sürer; ?gökle yer birbirine girdi / toprak ana / doğuran besleyen büyüten değil artık / yağmur bulutla yer değiştirdi / güneş ayla yer değiştirdi/ asmalar üzüm vermiyor?. Her şey alt üst olur. Katliamın adı ?Hayata Dönüş Operasyonu? dur. Onlarca devrimci katledilirken, ?yetkili ağızlar? ekranlara çıkıp, çok başarılı bir operasyon yaptıklarını söyler. Devrimcileri katletme ile onlara karşı karalama kampanyası birlikte başlar. ?Hayata Dönüş Operasyonu? ile devrimcileri karalama politikası birlikte yürür. Öyle bir bilgi kirliliği yaşatılır ki, toplumsal değerlendirmeler yapılamaz hale gelir. Toplumsal bir alt üst oluş yaşanır. Bu alt üst oluşun sonucudur, üzüm vermeyen asmalar.

Bastille?i Yıkarken Parçalanan Tırnak
Burjuzazi iktidara gelmek için büyük savaşımlar verdi. Bu savaşımın simgelerinden biride, Bastille?nin ele geçirilmesidir. Bastille hem bir kale, hem bir cezaeviydi. Bastille?nin alınışı Fransız Burjuva Devrimi?nin kıvılcımı olmuş, bu kıvılcım tüm Fransa?yı sarmıştır. Bir cezaevinin alınışı, tutsakların özgür bırakılmasıyla. Bu devrim iki önemli kahramanı Thomas Paine ile Robespierre Cehennem Şiirleri?nde 19 Aralık 2000?i yaşarlar. ?yıkıntılar arasında / bir karaltı? / Thomas Paine / adım adım yaklaştı? / kan duman ve ateş kokan / yokluklar ülkesine / baktı / alevin bile yandığı / insan mezbahasına / bir daha baktı / acıyla buruşturdu yüzünü?. Thomas Paine?in 19 Aralık ile karşılaşmasıdır. Ardından Robespierre görünür. ?kara dumanlar arasında / Robespierre?i gördü / başı önünde/ yüzü yangın yeri? / seslendi ona / unutmadım kardeşim / Bastille?i yıkarken parçalandı tırnakların / ?dünyayı değiştirmek için / otuz namuslu insan arıyordun? / ama burdasın şimdi / bulamadın otuz namuslu insan?. Thomas Paine ile Robespierre? 19 Aralık 2000? İnsan için savaşım veren bu iki insan? Burjuvazinin insanlığı getirdiği nokta… Yangın yeri? Katliamlar? Cezaevlerini tırnaklarıyla yıkanların yerine F Tipi cezaevi yapanlar? Bu durum burjuvazinin tükenişidir. Burjuva demokrasisi, anayasası 1789 Fransız Burjuva Devrimi ile yollarını çoktan ayırmış. İnsanlığın üzerine çöken bir karabasandır. Thomas Paine ile Robespierre bu karabasanla uyanırlar. Ölümün kol gezdiği bir ülkede uyanırlar. İnsanlık için yıktıkları yol Bastille?in yıkılışıyla başlar, F Tiplerine giden yolda biter. Bastille?i tırnaklarıyla yıkanlar, yıkıma uğrarlar? Ama insanlık için düşledikleri şeyler diridir. İnsan önünde sonunda cezaevleri olmayan bir yaşam yaratacaktır. Bastille?i yıkan tırnaklar direncin simgesidir. Ftiplerine karşı savaşım veren insanların bedenleri de direncin simgesi olarak akıllarda kalacaktır. İnsan için, insanlık için daha çok tırnaklar parçalanacak, daha çok insan toprakla buluşacak. Ama düşler, kuşaklardan kuşaklara aktarılacaktır. Robespierre?in bulamadığı ?otuz namuslu insanı?, başka bir sınıf önünde sonunda çıkaracaktır.

Bir Başka Mevsim
İnsanlık savaşımı, insan ile birlikte varola gelmiştir. Bu savaşımın mitolojideki karşılıklarından biri de Antigone( * ) ile İsmene?nin( ** ) savaşımıdır. Antigone, haksızlıklara boğun eğmemeği erdem sayarken, İsmene haksızlıklara boğun eğer. Boğun eğmeyi erdem sayar. Bu iki kardeşim savaşımı günümüzü miras olarak kalır. Haksızlığa boyun eğmek ya da eğmemek. Bedeli ne olursa olsun boğun eğmemek. Antigone görünür; ?Yıkılıyordu tarih / geçmiş bugün gelecek / birbirine karışmıştı / yarıklardan / toprak kokulu Antigone göründü / diri bir sesle konuştu / ?Bir yüktür toprak / vatan ne tek başına toprak / ne de evdir, / birinin terini akıttığı yer / ya da ateşin karşısında / aciz kalan ev değildir. / Ne de boyun eğdiği yerdir / bunlar değildir insanın / vatan dediği??. Antigone, çocukları için sokaklara çıkan analarla karşılaşır. Antigone ile anaların karşılaşması savaşımın sürdüğünü gösterir. Antigone?nin, binlerce yıl önce verdiği savaşım ile anaların savaşımı 19 Aralık 2000?de kesişir. Bugün belki bir katliama tanıklık etmiştir ama bir yanıyla da görkemli bir başkaldırıya tanıklık etmiştir.

Antigone?nin gelişi haksızlığa başkaldıranların buluşma yeridir. ?Emine ana / acıdan dirence dönüşmüş / sesiyle yanıtladı / / Antigone / yavrum biricik kızım / daha önce hiç tanımadım seni / görmedim yüzünü / ama duyuyorum şimdi / vatan hakkında söylediklerini / anlıyorum / zamanın dışında yaşadığını / ölümlülerin henüz kavrayamadığını / bir başka mevsimde / sonsuza dek doluk alacağını / / Antigone / yavrum biricik kızım / Elif?im de senin mevsimine göçtü / boyun eğmedi uğursuza?. Ölümlülerin anlayamadığı mevsim. İnsana yaşanılabilir bir dünya için savaşım verdikleri mevsimin adıdır. Yaşamlarını, bedenlerini insana adarlar. Eşit, özgür bir toplum için girerler kavgaya. Bu kavgaya girenlerin günümüz insanınca anlaşılması zordur. Çünkü sistem günümüz insanını, bencil, çıkarcı yetiştirdi. Bu insanın yaşamı dört mevsimle sınırlandı. Yeni mevsimler, yeni yaşamlar düşleyemez duruma geldi. Koşulları zorlamadan, sıradan koşullar arasında kendine sıradan bir yer aradı. 19 Aralık?ta katledilenler sıradan mevsimleri aşıp, bir başka mevsimi düşleyen güzel insanlardı.

İsmene olmak Yada Tıslayarak Konuşmak
İsmene, Antigone?nin iki kızkardeş. Biri direngen öbürü boyun eğen iki kızkardeş. İsmene, Antigone?nin ardından yangın yerine gelir. ?Karanlıkta / İsmene?nin sesi duyuldu birden / öfkeden tir tir titriyordu / tıslayarak konuştu / ?Eğilmeyi büyüklüğün ölçüsü sayarım ben / Korkaklar ?örneğin kızkardeşim- / Eğilmek gücünden yoksundurlar / Onların büyüklükleri soğuk bir kasılmadır / Öyleyse nedir o gururları, erdemleri nedir? ?. İsmene, güçlünün yanında boyun eğer. Boyun eğmeyi bir erdem sayar. Boyun eğmeyi erdem saymak? Okunduğunda, yazıldığında itici gelebilir. Kimse boyun eğmediğini söyleyecektir. Ama şöyle bir yakın tarihimize bakalım? 1980 Faşist darbesinin ardından boyun eğenler? saymakla bitmez? Buna bir de Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte türeyen yeni boyun eğenler kümesini ekleyelim. Bugün gazete köşelerinde, televizyonlarda boyun eğmenin erdemleri sıralanıyor. Boyun eğmek için İsmene olmak gerekmiyor, İsmene gibi düşünmek yeterli. Geçmişlerine söverek gazetelerden köşe kapanlar, geçmişlerini pazarlayanlarla dolu çevremiz. Güçlünün yanında olmayı erdem sayanlar, çok tehlikeli tiplerdir. Güçlüyü yerermiş gibi yapıp överler. Hem güçlüye bağlıdırlar, hem de güçlünün kapı kullarıdırlar. Yazıları genelde şöyledir; ?Şöyle bir yanlış yapmış olabilir ama??. Bu amanın ardından güçlüye övgüler sıralanır. Bu çok bilindik bir taktiktir. Şapka düşmüş kel görünmüştür ama bu ?amalılar?, güçlü her değiştiğinde kendilerine yeni bir yer bulmuşlardır. İşte bu ?amalı? övücüler, seslerini yitirmişlerdir. Kendi sesleri yoktur. Sesleri ödünç aldıklarından, insan sesi değildir sesleri. Tıslar tıslar dururlar. Bugün burda yarın kim bilir nerde. İşte bu tiplerin yaşam biçimi de böyledir. Tıslaya tıslaya yaşarlar? Biz bu İsmeneleri 19 Aralık sürecinde de görmüştük. F tipi cezaevlerini öve öve bitirememiş, yere göğe sığdıramamışlardı. F tipi cezaevlerine, F tipi otel bile diyenler vardı.

Bir Sufi? Rabia( *** )
Sufi Rabia?nın içselleştirdiği bir Tanrı sevgisi vardır. Bu sevgi cennet cehennem gibi kavramlara karşı çıkar. Karşı çıkmasının nedeni, Tanrı sevgisini cezaya ya da ödüle dayandırılmasıdır. Burdan günümüz ilişkilerine gelecek olursak. İktidarların yapıp ettikleri de, ceza ve ödül ikilemi içinde boğulur. Ya benim dediğimi yapar ödüllendirilirsin, bana karşı çıkarsan da cezalandırılırsın. İktidarlar bu korku imparatorlukları üzerine kurulur. Sufi Rabia ise iktidarlara karşı özgür bireyin sesidir. Yani neye, ne zaman, nasıl karşı çıkacağını insan ancak kendisi belirleyebilir. Hiçbir kanun, kural insanın özgür istencinin önüne geçmemeli. Sufi Rabia da yangın yerindedir. İnsanlara şöyle seslenir. ?Bu suyla / cehennemi söndüreceğim / bu ateşle de / ödül diye beklediğiniz / cenneti yakacağım / dedikten sonra aydınlığından anaların üzerine ışıltı bırakarak geleceğe süzüldü.? Geçmişten geleceğe uzanan köprüde, insanlığın ışıltılı yüzleri anaların yanındadır. 19 Aralık 2000 Katliamı, insanlık tarihinin utanç günlerinden biri olmuştur. Ama insanlık değerleriyle bu utancın üstesinden gelecek güçtedir.

İnsan Kokan Dizeler
Şair, şiir günü aşar. Nedir günü aşmak. Karamsar olabiliriz, kötümser olabiliriz. Koşullar insanı yerin debine sokabilir. İnsan dipsiz kuyulardan çok çıktı. Çıkacak. Ama güne yenilmemek önemli. Ufkunu yitirmemeli ne şair ne de şiir. Yaşanılanlar kalıcı değil. İnsan nice kalıcı olduğu düşünülen karamsarlıkların üstesinden geldi. İnsanın kavgası uzun soluklu engelli bir koşu. Engelleri aşmasıyla bilinir insan. Mağaradan çıkalı beri insan, önündeki tüm engelleri aştı. Bunun nedeni günü bilmesi, güne yenilmemesidir. Günün karmaşasına takılıp kalanı, gün boğar. Berrin Taş güne yenilmez. Şair gelen sesleri yanıtlar; ?-Şairin yanıtı / unutma delikanlı insansız bir çağda yaşadığımızı / bir ana doğurduğu çocuğunu boğuyorsa / bebeğin babasıyla dayısı yengeleri de / süt kokan bebeği töreye kurban veriyorsa / korkmalı iki ayaklı canlıdan / tanrılar kurban istiyor demektir / insansızlığın lanetidir bu / lanet seni de yakar beni de / unutma delikanlı unutma / insan kokmalı dizelerin / göstermeli insana ilkel itkilerin kurbanı olduğunu / anlatmalı ona insanlığın kirletildiğini?. İnsanın insan olmaktan utandığı günler vardır ya işte o günler yaşanmaktadır. Bu durumda, şair, şiir ön açıcı olur. Yılgınlıkların insan benini ele geçirmesine olanak tanımaz. Koşullar ne olursa olsun, unutma delikanlı unutma / insan kokmalı dizelerin derken Berrin Taş, şiire yol gösterir. Şiir, insanın ne olduğunu ne olmadığı göstermekle yükümlüdür. Bu yüzden şairlere insanlığını hamalı derler. Durmadan, yorulmadan, karamsarlıkları dağıtmakla yükümlüdür şair. Doğası gereği dizeler, şiirler, şairler hep insan kokar.

Pencere Açmak
Savaşım vermek, savaşımın içinde olmak zorludur. Yol iz bilmek, pişmek gerekir. Bir anlamıyla feleğin çemberinden geçmektir. Berrin Taş bu zorlu sürecin şiiri yazar; ?pencere açmak bedel ister / terlemiş sırt nasırlaşmış el / pencere açmak yürek ister / demirde dövülmüş ateşte pişmiş / kabından taşan boran ister?. Ne yaparsanız yapın. Yaşamda bunun bir karşılığı vardır. Bir bedeli vardır. İster iyi bir yazar olun, ister iyi bir mühendis, ister iyi bir duvar ustası, ister iyi bir çırak olun. Ne olursa olsun bir bedeli vardır. Bir bedeli olmadan insan kendini varedemez. Kayırmalarla bir yere gelen yine kayırmalar gider. Gelinen yer neresi olursa olsun ardında emek vardır. Deneyimler vardır. İnsanın yaşamda durduğu yeri, yaşam için verdiği emek belirler. Sözgelimi bir çilingir? Çilingir kapıyı beş saniyede açar. Biz onu beş saniye olarak görürüz. Ama bu işin ardında beş saniyeye ek olarak, bu iş için harcamış olduğu yılların emeği ve birikimi vardır. Bu emek ve birikim gözükmediğinde görünen yalnızca beş saniyedir.

Berrin Taş, pencere açmayı sürdürür. ?pencere açmak sabır ister / sıkılmış dişler gerilmiş gövde / kararlı adımlar inatçı çabalar / pencere açmak bilek ister / tırnaklara kazınmış izleri ister?. Kavga sabır ister. Olmuyor, olmuyor demez kavgaya giren. Olur yolunu bulana kadar sürdürür savaşımını. Başarana kadar. Kavgaya girmek kolay, kavgayı sürdürmek zordur. Bu zorluğu bilmeli insan. Kavga dediğimiz olgu, tatlı tatlı, insanlarla konuşa konuşa yapılan bir şey değil. İnsanlarla çatışa çatışa yaşanan bir şeydir. Tatlı tatlı yaşamak isteyenlerin işi değildir kavga. Bu yüzden kavga eden eller pürüzlü, pütür pütürdür. Güç ister. Hem soyut hem de somut güç.

Berrin Taş kavga eden insanın tanımlamayı sürdürür. ?pencere açmak insan ister / kavrulmuş yanmış acıyla / tutuşmuş inlemiş kıvranmış da / pes etmemiş direnmenin gücüyle / pencere açmak irade ister?. Pencere açmak hem insanın bireysel anlamda, hem de toplumsal anlamda kavga etmesidir. İnsan acısıyla tatlısıyla birçok deneyim yaşar. Tatlı deneyimler bellekte çok yer edinmez ama acı deneyimler bellekte yer edinir. Kimi bu acılara gömülür kalır. Çıkamaz. Kimi de acılara göğüs gerer. Acılarla direngenleşir. Sorunların üstesinden gelir. Kavgaya girmek, acılarla direngenleşen insanın işidir.

Berrin Taş kavganın sürekliliğine de pencere açar; ?pencere açmak sonsuza dek sürmeli / insan insanlığını derinden duyuncaya dek / onurunu korumak için dimdik durmayı anımsayıncaya dek / pencere açmak süreci beslemektir?. Süreklilik? Savaşım, bir günlük, iki günlük ya da bir insan ömrüyle sınırlı bir olgu değildir. İnsanca bir dünya yaratılana dek sürecek olan kavga, o günden sonra da sürecektir. Koşullar değiştiğinde, insan değişecek, sorunlar değişecektir. Sorunlar olduğu sürece kavga sürecektir. Biçimi değişecek, yolu yöntemi değişecek ama kavga sürecektir. Bu anlamıyla kavga sürekliliktir. Ama bu kavganın önemli adımlarından biri insanın onurlu bir varlık olduğunu yeniden anımsatmak olmalıdır. Çünkü, yaşam koşulları insanı onursuzlaştırmak üzerine kurulmuştur. İnsanın bu koşulları aşabileceğine ilişkin düşünce belleklerden silinmeye çalışılmıştır. Bundan ötürü insanın belleğine yeniden insan yerleştirilmeli. İnsansın? Onurlusun? Eğilmeden bükülmeden, el etek öpmeden ayakta kalabilirsin.
Kavga eden insan yaratıcıdır. Yeninin ardına takılır. Yeniyi arar. Pencere açmak aynı zamanda üretkenliktir. ?pencereleri çoğaltmak geleceğe giden yolları açmaktır / her pencerede yeni bir olanak besler insanın ufkunu / pencere açmak sarılmaktır sabahın ışıyan güzelliğine / bekleyin uçurtmalar bekleyin geleceğim göklerinize?. Kavga olanakları zorlamaktır dedik. Olanakları zorlayan insan, yaratım için yeni olanaklar arar. Her üretimin bir kavga olduğunu düşünürsek, kavgalar hep yeni yollar açmıştır insana. İnsan bu yeni yolla birlikte yeni ufuklara yelken açmıştır. Sözgelimi Nazım Hikmet? Nazım Hikmet?in kendini anlatabilmek için giriştiği kavga hece veznini kırmıştır. Goethe, Aristoteles?in üç birlik kuramını yıkarak, yeni bir çığır açmıştır. Ya da Marks?ı düşünelim. Nasıl bir dünya sorusuna; sınıfsız sömürüsüz bir dünya diyerek, düşün yaşamında çığır açmıştır. Kavga insana dayatılanın yerine yollar aramak, bulmak, bu yolların izini sürmektir. Bu yollar bizi nereye götürür. İnsan için yola çıkan herkes sabahın, günün, güneşin ışıltısını görecektir. Doğa ile insan bütünlüğünü kavrayana, doğada insanda yanıtını verecek. Tüm güzelliklerini ortaya serecektir.

Güzelleme
Şiirde kavga nasıl olmalı? Şarkı söylercesine olmalı? Yaşamı tüm olumsuzluklara karşı kavrayarak olmalı? Umutla olmalı? Yıl 2011? Yıl 2012? Karabasanı yaşıyor dünya, Türkiye? Bir yanda yağmalanan dereler? Bombalanan topraklar? Ölen çocuklar, gençler? Dolup taşan cezaevleri? Töre cinayetleri? Katledilen kadınlar? Depremler? Açlık? Yoksulluk? Şiirin kavga günleridir bu günler. Yerinde duramaz şiir. Şiir hep güzele meyleder.
Berrin Taş?ın Ağustos Sıcağına Şarkı şiiri güzeli arar. Şiir için güzeli, şair için güzeli, insan için güzeli. ?Şiir yazmalıyım / söylemeliyim / sıcaklarla yorgun günü / ezilmiş yaprağını ömrümün / toz bulutunda yitirdiğim / coşkusunu yeni günün / acıtan serinliğin şarkısını / söylemeliyim / / bekle beni / gün ışıyacak birazdan / şakıyacağım / ışıl ışıl yanan geceden / sesleneceğim cam kırıklarına / sağaltmak için sevmeye giden yolu / şakıyacağım / sözlerden örülmüş şarkısını güzelin?. Koşullar ne olursa olsun şiir yazmalı şair. Yaşanan acılara, harcanan emeğe, verilen kavgaya. Yeni doğan güne şiir yazmalı şair. Sevgiye, aşka, insana giden her yola şiir yazmalı şair. Güzellemeler yapmalı şair, insana, yaşama, kavgaya ilişkin. Güzelin ardına düşmeli şair.
Berrin Taş şiiri, insan için güzel olanı arayan şiirdir. Kavgayla başlar, kavgayla vareder, kavgayla sürer. Berrin Taş?ın kavgası, yeryüzü, gökyüzü, yıldızlar içindir. Yıldızların kavgasını verir şair. Daha güzel, daha yaşanılası bir evren için. Evet ? Kavga, güzelin ardına takılan, estetik bir kalkışmadır.

Berrin Taş?ın Alıntı Yapılan Yapıtları
-Berrin Taş, Işığa Doğrulum, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 1996
-Berrin Taş, İnsana Gecikmeden, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 1992
-Berrin Taş, İnsanın Ayak Sesleri, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 1994
-Berrin Taş, Cehennem Şiirleri, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 2005
-Berrin Taş, Fırtına, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 2010
-Berrin Taş, Değerler Kitabı Güzele Şarkı, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 2011

Notlar
 (*)Antigone: Babası Oidipus ölünce erkek kardeşleri Eteokles?le Polyneikes taht kavgasına başlar. Polyneikes başka bir ülkeden getirdiği orduyla kente saldırır. Savaşta Eteokles de Polynikes de ölür. Eteokles ülkesini savunduğu için gömülür. Kral, Polyneikes?in gömülmesine izin vermez. Cesedi kurda kuşa yem olacaktır. Antigone, Polyneikes?in gömülmesi için mücadele eder. Kardeşini, üzerine toprak atarak, sembolik olarak gömer. Yasaya karşı geldiğinden ölümle cezalandırılır. (Alıntı: Cehennem Şiirleri, dipnotlar.)

 (**)İsmene: Antigone?nin kızkardeşi. Polyneikes?in gömülmesine izin vermeyen yasaya boğun eğer. Antigone?yi yalnız bırakır. (Alıntı: Cehennem Şiirleri, dipnotlar.)

( ***) Rabia: (718-801) Sufidir. Tanrı sevgisini cezaya, ödüle dayandırmaz. Bu nedenle bir elinde su testisi, öbüründe meşaleyle dolaşırmış. Suyla cehennem ateşini söndüreceğini, meşaleyle de cenneti yakacağını söylermiş. (Alıntı: Cehennem Şiirleri, dipnotlar.)

Mustafa Özmen

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
İnsanın Evrimi – Okan Yolcu

Tarih boyunca insanlar nasıl varolduklarını açıklamaya çalıştılar ama o dönemler bilim ve tekniğin yeterince gelişmemesinden dolayı mistisizme sarıldılar. İnsan doğada...

Kapat