Sait Faik’in büyük aşkı ve son görüşünden sonra ölümü
Sait Faik, “Aşkla alay etti” dediği Aleksandra’yı 1941 yılının ilk aylarında tanımış ve daha ilk akşamdan Aleksandra’ya aşık olmuş.
okumak için tıklayınızOkuyun ama yutmayın, çiğneyin.
Sait Faik, “Aşkla alay etti” dediği Aleksandra’yı 1941 yılının ilk aylarında tanımış ve daha ilk akşamdan Aleksandra’ya aşık olmuş.
okumak için tıklayınızGeçen zaman ve bu zamanın geçtiği mekân üzerine yazılmış bu şaşırtıcı yalınlıktaki “Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü” adlı kitap, John Berger’ın bir yazar olarak yaşamı hakkında en çok ipucu taşıyan kitabıdır: Berger’i Berger yapan o ilgili dikkat, görünür dünyaya, arkadaşlara, hayattakilere ve ölmüşlere, dile ve yaratıcılığa yönelen dikkat, dünyaya duyduğu derin sevgi, bizce
okumak için tıklayınızFreud’un yaşamı değişik yazarlarca defalarca ele alındı, yapıtının her satırı farklı şekillerde yorumlandı. Aşırı övgü ya da nefret içeren yazılarla, bilimsel çalışmalarla, yenilikçi yorumlarla ve haddini aşan beyanlarla geçen yılların ardından, bugün hâlâ Freud’un kim olduğunu anlamakta güçlük çektiğimiz bir gerçek. Bunca yorum, fantezi, efsane ve söylenti fazlalığı, düşünürün kendi çağındaki ve bizim çağımızdaki paradoksal
okumak için tıklayınız“Hiçbir şey olmamasının korkunç olduğunun farkında mısın?” Julio Cortázar’ın caz müziğin ölümsüz isimlerinden Charlie Parker’a adadığı Takipçi öyküsü, iç içe geçmiş olayların, son hız yuvarlanan yaşamların, biriken sıkıntıların ortasında, yaşantısına katlanmakta zorlanan bir cazcının hikâyesini ele alıyor.
okumak için tıklayınızBu kitap, laser hakkında bir popüler bilim kitabı olmaktan daha fazlası; yirminci yüzyılın en büyük keşiflerinden ve icatlarından birini yapan bir bilimcinin otobiyografisidir. 1964 yılında Nikolai Basov ve Alexander Prokhorov ile birlikte Nobel Fizik Ödülü’nü alan Charles H. Townes’in hikâyesi, alışılmadık bir bilimsel kariyeri içeriyor. Laserin hikâyesini kendi hikâyesiyle birlikte anlatmayı özellikle tercih etmiş, bunun
okumak için tıklayınızDarağacı 21 Aralık 1849, tutukluların kendilerine verilen cezadan henüz haberleri yoktur. Artık sorguya çekilmiyorlar. Her çeşit kesin bildiri yasaktır. Yakında bırakacaklar mı acaba? 22 Aralık, sabahın saat altısına doğru genç adamlar, gittikçe yaklaşan bir uğultuyla uyandılar. Emirler. Ökçelerin şakırtıları. Bir bacağa çarpan kılıç kınının çınlaması. Kilit içinde bir anahtar dönüyor. Kapı açılıyor. Bir jandarma subayıyla, cezaevi müfettişi hücreye giriyorlar,
okumak için tıklayınızAŞIK ALİ İZZET ÖZKAN 1902 Sivas/Şarkışla/Höyük doğumlu.Baba adı; Musa Ana adı;Kamer. Dedesi Palabıyık Mustafa isimli bir aşık. İğdecikli aşık Veli de annesinin akrabası. Babası köy muhtarı. Evli (iki kez) Birinci evliliğinden yedi çocuk babası. İkinci evliliğinden üç çocuk babası. Kırk torunu var.
okumak için tıklayınız“Babam hep masallar anlatırdı. O kadar güzel anlatırdı ki… Aynı masalı kırk defa dinlemekten sıkılmazdık. Babamdan dinleyince, en basit konunun bile büyüsüne kapılırdınız. Ama çok zamanı yoktu; hep para kazanmak zorundaydı, çalışmalıydı, sürekli de çalışıyordu zaten. Geceleri ona yalvarırdık ‘Bize masal anlat’ diye, dayanamaz anlatırdı.” “Hayatımda kendimi yanında en rahat hissettiğim kişi babamdır. Beni anlar,
okumak için tıklayınızYunus’la, Karacaoğlan’la, Pir Sultan’la… Yaşar Kemal’le on yıllar boyunca yaşanan böylesine derinlikli bir ilişki sonucunda ortaya çıkıyor, Livaneli’nin kitabı. İKİ SEVGİLİ, BİR ROMANCI Sonunda yemin töreni denen şey yapılıyor ve genç adam askeri birliğin kapısında sevgilisiyle buluşuyor. İlk kez yaşadığı 30 günlük hasretle kucaklıyor onu. Her molada, her zorlukta bu sıcaklığın hayalini yaşamıştı. Bir de
okumak için tıklayınızYirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden olan psikanalist Jacques Lacan, 1930’lardan başlayarak ün kazanmış, Fransız düşüncesi üzerine etkisini ise en çok 1950-75 arasında göstermişti. Lacan, demokratik toplumların mümkün tek ufkunun, insanın karmaşıklığının bütün yanlarını anlamayı sağlayacak tek görüşün, Freud’un çıkışı olduğunu inatla savundu. Freud’un diğer mirasçılarından, psikanalizi klinik bir sınıflandırma toplamı olarak gören ve buna indirgeyen
okumak için tıklayınız“Bu kitabın amacı, uygulama tarihi olarak yürütülen bir düşünsel tarih sunmaktır: Başka bir ifadeyle yöntemleri, gereçleri, kavramları ve retorik yöntemlerini tahlil ederek, yani felsefi pratiğini analize tabi tutarak, Foucault’nun öznellik anlayışının geçirdiği şaşırtıcı evrimi çözümlemektir. Görüleceği üzere bu amacın taşıdığı zorluk, Foucault’nun düşünsel serüveninin hiçbir zaman aynı yerde durmayan bir pratiğe sahip olmasından; alay edercesine,
okumak için tıklayınızErasmus’un eserleri, Zweig’ın deyişiyle, “Deliliğe Övgü”nün dışında, neredeyse tamamen unutulmuş ve geniş çevreler için Rotterdamlı Erasmus, tarih okumuş olanların bilmesi gerekli bir ad olmanın ötesinde bir anlam taşımamaktaydı. Bugün dünya edebiyatında özellikle biyografi türünün eşsiz ustası olarak tanınan Stefan Zweig, “Rotterdamlı Erasmus: Zaferi ve Trajedisi”ni kaleme aldığında, yani 1934 yılında, ününün doruğundaydı.
okumak için tıklayınızMontaigne’in “Felsefeyle Uğraşmak Ölmeyi Öğrenmek Demektir” başlıklı denemesini okuduğunda Camus, Montaigne’in ölüm korkusu hakkında ortaya serdiği “şaşırtıcı şeyler” (“etonnantes choses”) karşısında yaşadığı hayreti dile getirir. Bu noktada aslında şaşırtıcı olan, Camus’nün bu hususu öznel bir şekilde yanlış yorumlamasıdır. Zira söz konusu denemenin (1. kitap, no. 20) tamamında, ölümü itidalle ve Stoacı bir cesaretle karşılamanın öneminden
okumak için tıklayınızStefan Zweig, Buluşmalar’da modernitenin sancılarından, Rus işçilerinden, Rio sokaklarından, Amerikalılaşan Paris’ten, Parisleşen Viyana’dan, tekdüze hale gelen dünyadan, yaldızları dökülmüş, çelik rengini almış yüce geleneklerden, patlayan savaşlardan, bir fısıltı halinde söylenen benlik kavgalarından bahsederek sizi bir karar almaya zorluyor: Her şeye rağmen, insanı kurtarır mıydınız?
okumak için tıklayınızHer bir işareti yazan Tanrı mıydı? Yatışmakta olan iç karmaşalarım, Ve büyük sevinçle dolan bu zavallı kalbim, Yüce bir güçle bana açıklıyor Doğa’nın enerjileri etrafıma ve bana heyecan veriyor. Ben bir Tanrı mıyım? Enerjinin parlaklığı giderek artıyor. Gözümün gördüğü her bir karakter Ruhumun önünde Doğa tarafından hareket halinde gösteriliyor Bu fikir, Goethe’nin Faust’unda açıkça bulunabilir.
okumak için tıklayınızOrhan Veli’nin Garip’inin yayımlanmasının üzerinden tam bir yıl geçmişti ki Samatyalı Garbis Cancikyan ve Gedikpaşalı Haygazun Kalustyan’ın Balkıs isimli kitabı ortaya çıkıverdi. Romantikliğin hülyalı hallerinden uzak durup realist şiire yönelen bu iki isim, deyim yerindeyse Garip akımının ikinci perdesinin baş aktörleriydi.
okumak için tıklayınız“Ne tanrı ne efendi” sözünü çoğunluk bilir, bilir de kime ait olduğunu bilen pek azdır. Fransız devrimci Louis Auguste Blanqui’ye ait olan bu söz, onun “yarının toplumuna katkı olarak çıkardığı” gazetenin de adıdır aynı zamanda. Blanqui, özgürlük için sonsuz mücadele vermiş, bu uğurda kendi özgürlüğünden vazgeçmiş, 75 yıllık ömrünün 43 yılını “tutsak” olarak geçirmiş devrimci
okumak için tıklayınızGeldikleri dünya ile gittikleri dünya arasında fark yaratan insanlar olmasaydı? İyi ki o insanlar var (olmuşlar), iyi ki dünyada hala farklı düşüncelerle karşılaşabiliyoruz. Pasifist Gandhi’den aktivist Che Guevera’ya kadar barışın, kurtuluşun bayrakları olmuş ve canlarını dünya barışı için, ülkelerinin kurtuluşu için ölüme yatırmış bu kahramanlar aslında ‘büyük insanlık’ ülküsünün büyük insanları.
okumak için tıklayınızTrajedi ve yıkımı benliğinin bir parçası haline getiren Kafka’nın, edebiyat tarihinde yeni bir sayfa açtığını söylemek herhalde gereksiz. Yaşarken ölen, infazlara şahit olan, daha önce hiç karşılaşılmayan tekniklerle katledilen insanların varlığını eşeleyen Kafka, Brombert’e göre hasta ve titreyen bedenle çevrili bir ruh âdeta. Dahası, yazma eylemini “korkunç” hale getiren bir isim. Ölenin mi yoksa yaşayanın
okumak için tıklayınız“Orhan Kemal’le benim sokak tutkum büyüktü. Yaşadıklarının bilincindeki kişiler olarak bizleri bütün bir ömür evlere, işyerlerine, kahvelere, meyhanelere, sinemalara götüren sokak önemliydi. (…) Bir sergiydi, bir panayırdı, bir hayat defilesiydi, yerleşim birimlerinin soluk alıp verdikleri ciğerleriydi; sanatçılara sonsuzca yiyecek üreten bir tarlaydı. Çoklarımızı demeyeceğim, yüzde yüzümüzü sarsan durumlar, hayatımızın dengeli düzenli gidişini ansızın saptıran, bozan,
okumak için tıklayınız