Kategori: Makaleler

Geçmişe Bir Yolculuk: “Ay Işığı Tanıklığı” – Müslüm Üzülmez

“Mamosteyê delal, law weleh ez dibêjim qey ji gewrîya min xwîn tê.” (s.288)* Geçmişi bilmeden ne bugünü anlayabilir ne de doğru bir şekilde geleceği inşa edebiliriz. Bu bağlamda geçmişe yapılan yolculukları severim. Ve “Ay Işığı Tanıklığı” adlı romanı okuyunca geçmişe yolculuğa çıktım diyebilirim. “Ay Işığı Tanıklığı”nı Resul Üstün’ün kaleme almış.

okumak için tıklayınız

Albert Camus: İnsanı, onu ezen güce karşı yüceltiyorum, özgürlüğüm, başkaldırışım, tutkum bu gerginlik, bu aydınlık ve bu sonsuz yenileşme içinde birleşiyor.

DÜNYAYI ELDE ETME «Dünyayı elde eden adam, diyor, ben işi seviyorum diye düşünmekten vazgeçtim sanmayın, inandığım şeyi pekâlâ anlatabiliyorum. Çünkü, inandığıma var gücümle inanıyorum, kesin ve açık bir görüşle görüyorum onu. O kadar iyi biliyorum ki anlatamıyorum.» diyenlerden sakının. Çünkü anlatamıyorlarsa, iyi bilmiyorlar ya da tembel oldukları için anlatmak istedikleri şeyin dışında, kabuğunda kalıyorlardır. Düşünce

okumak için tıklayınız

Albert Camus: Kötümser bir düşüncenin, ister istemez yılgın olacağını sanmak hamca bir düşüncedir, ama çürütülmesi de bir hayli uzun sürer.

KÖTÜMSERLİK, İYİMSERLİK. Birkaç zamandır bazı yazılar çıkıyor. Bunlarda, kötümser sayılan kimi yapıtların insanı dosdoğru en aşağılık köleliklere götürdükleri ortaya konmak isteniyor. Bu yazılarda yürütülen akıl bir hayli basittir. Kötümser bir felsefe, özü gereği, umudunu yitirmiş, yılgın bir felsefedir ve dünyanın iyi olmadığına inananlar, ister istemez zorbalığa alet olurlar, demek isteniyor. Bu yazıların en iyisi olduğu

okumak için tıklayınız

Albert Camus: Resmi tarih, oldum olası, büyük katillerin tarihidir.

ÖZGÜRLÜK TANIĞI Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanlar, tatsız ve acımasız inançlar yüzünden her şeyden utanır oldular. Kendilerinden, mutlu olmaktan, sevmekten, yaratmaktan utanıyorlar, öyle bir zaman ki bu, Racine Bérénice’i yazdı diye yüzü kızaracak, Rembrandt Gece Nöbeti tablosunu yaptı diye, mahallenin karakoluna koşup kendini bağışlatmanın yolunu arayacak. Yazarlar ve sanatçılar bugün vicdan azapları içinde yaşıyorlar.

okumak için tıklayınız

Yevgeni Onegin – Ataol Behramoğlu

Bu yazıyı oluşturmak için, zaten elimin altında bir yerlerde duran “Yevgeni Onegin”in sayfalarını karıştırırken, içimde yine Puşkin hakkında bir şeyler söyleyebilecek olmanın sevincini duydum. Puşkin’le her karşılaşışım, bir zamanlar konuştuğumuz belki çocuk­ça ama saf ve yürekten sözlere bağlılığını yitirmemiş bir ilk gençlik arkadaşıyla uzunca aralardan sonra yeniden karşılaşmalara benziyor… Eskimek bilmiyor Puşkin… Herhangi bir kitabın sayfalarından aynı açık

okumak için tıklayınız

Kafka’da başkaldırı ve boyun eğiş

BAŞKALDIRI VE YAZGIYA BOYUN EĞİŞ Kafka’nın temel yaşantısı, «Babasınm Dünyası» ile olan uyuşmazlığıydı. Bu dünyaya başkaldırmıştı; ama bu tutumu aynı zamanda bir suç, bir uyum yeteneksizliği, o dünyaya girecek güçten yoksun olduğu için bir dışlanmışlık olarak duyumsuyordu. Özü açı­sından küçük burjuvaya özgü nitelik taşıyan bu baş­kaldırı, içerdiği çelişkiyle birlikte «Dava» da aşılması olanaksız bir yoğunlukla biçimlendirilmiştir.

okumak için tıklayınız

Kafka’da çıkış yolu için savaşım

ÇIKIŞ YOLU İÇİN SAVAŞIM Kafka, kendisinden önce kimsenin yapmadığı bi­çimde, yabancılaşmayı en uç noktasına değin betimledi, ama bunun yanı sura da çaresizlik içersinde bir çıkış yolu bulmak için savaştı. Kafka’yı yalnız karanlık, yalnız arayan, yalnız nihilist ve sürekli umutsuz biri diye gören, onun kişiliğini çarpıtmış olur. Kafka geçmişe bakan, içinde yaşadığı zamanı ancak geçmişe, donmuş görüntülerin ve nesnelerin toplamına, anıların yıkıntılarından oluşma

okumak için tıklayınız

Dünya edebiyatının en tuhaf metinlerinden biri: Tristram Shandy

Konusuzluğu konu edinen bir metin Dünya edebiyatının en tuhaf metinlerinden biri olan “Tristram Shandy”, 1759-1767 yılları arasında bölüm bölüm yayınlanmıştı. Sterne’nin sağlığı elverse, o dönemin edebi teamüllerine uygun düşmemekle birlikte okuyucular tarafından büyük ilgi görüp sevilen roman belki daha da uzayabilirdi. Modernist akıma ve post-modern romana öncülük ettiğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz “Tristram Shandy” ile bizim tanışmamız

okumak için tıklayınız

Puşkin’i nasıl anlatmalı? – Ataol Behramoğlu

Yapıtlarının tümünü asıllarından ve birçok kez okuduğum, Türkçede iki kalın cilt tutan anlatı (roman-öykü) türünde yapıtlarını birkaç yıl emek vererek dilimize çevirdiğim, yani üstünde yoğun biçimde kafa yorduğum Aleksandr Puşkin üstüne yazmak bana her zaman güç gelmiştir… Rus edebiyatının herhangi bir baş­ka yazarı üstüne, Gogol, Dostoyevski, Turgenyev, Çehov, Tolstoy vb. konusunda sanki daha kolaylıkla yazılabilirmiş duygusu var içimde… Onların yaşam süreçlerini

okumak için tıklayınız

George Thomson: Yeniden yaratı­lacak şiir nasıl olmalı?

GELECEK Kapitalist düzende ozanın toplum içindeki yeri değişmişti. Shakespeare Leicester kontuna bağlıydı. Ailesi ve dünya görüşüyle burjuva olsa bile, toplumdaki yeri bakımından derebeylik düzenine uyuyordu. Oysa Milton, Cromwell zamanındaki İngiliz cumhuriyetinde yıllarca görevli olarak çalışmış, Cromwell’e dış işleri bakanlığı etmişti. Toplum içindeki yerine göre de burjuvaydı.

okumak için tıklayınız

Eren Aysan: ‘Bize nasip değil imiş ecelinen ölmek…’

EREN AYSAN – Babası Behçet Aysan’ı Sivas Katliamı’nda yitiren yazar Çok uzun yıllar önceydi. Artık eskisi gibi hatırlamıyorum. Belki de unutmak istediğimden… Daha fazla acı çekmemek için. Ama zorlayınca bütün ayrıntılar ince işlenmiş bir resim gibi yerini buluyor. Sonra öylece kalakalıyorum. En azından hâlâ öylece kalabiliyorum. Bu, iyi bir şey… Nefes aldığımı duyumsatıyor bana. Bundan

okumak için tıklayınız

Sermayenin Dünyası

1900’lere gelindiğinde sermaye dünyanın her yerine damgasını vurmuştu. Herhangi bir yerde hayatları onun tarafından dönüştürülmeyen hemen hemen hiçbir insan grubu yoktu. Antarktika’nın buzlu düzlükleri, Amazan’un en ücra ormanları ve Yeni Gine’nin yüksek vadileri, kapitalizmin o havarilerini; ucuz malları, İncilleri, mikroplan ve hak edilmemiş zenginlik umutlarıyla, Avrupalı keşifleri bekliyordu.  Sermayenin etkisi her yerde aynı değildi. Dünyanın pek çok yerinde hala o eski

okumak için tıklayınız

Çehov’un Öykücülüğü Üzerine – Erdal Öz

Tam adıyla söyleyeyim: Anton Pavloviç Çehov’la lise son sınıfta tanıştım. Istanbul Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisiyken tam bir Çehov tutkunuydum. Türkiye’de ilk Çehov öykülerini, dergilerde, Servet Lünel, Erol Güney ve Oğuz Peltek’in yaptıkları çevirilerle tanımıştım. Dergilerde, özellikle de Varlık dergisinde sık sık bu kişilerin çevirdiği Çehov öyküleri yayımlanıyordu. Sonra kitap olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın (o

okumak için tıklayınız

Türk Edebiyatının Aydınlık Yüzü: Sabahattin Ali

Sabahattin Ali bir subay çocuğudur. 1907 yılında babasının görevle gittiği Bulgaristan’ın Gümülcine Sancağı’na bağlı Eğridere ilçesinde doğdu ve çocukluğu Birinci Paylaşım Savaşı’nın zor koşullarında geçti. Babasının görevi nedeniyle, öğrencilik yaşamını da farklı şehirlerde sürdürdü. Okumayı seven, edebiyata düşkün bir çocuk olduğu çevresindekilerin dikkatini çekiyordu. Ailesi, özellikle de babası, bu alanda çocuklarını destekliyor, teşvik ediyordu. İlk

okumak için tıklayınız

Ahmet Oktay: Halide Edip, Benerci’yi bir başyapıt, Nazım ’ı da dahi olarak nitelemiştir

NAZIM’A VE ŞİİRİNE DAİR Yeniden yurttaşlığa alınmasını sağlamak amacıyla yapılan girişimlerle çeşitli etkinlikler ve Milliyet’le yayınlanmaya baş­layan Vera’nın Anıları, kamuoyunda Nazım Hikmet’i yeniden popüler bir ad haline getirdi. Nazım Hikmet’in yurttaşlık, sorununu sağlığında fazla ciddiye aldığını sanmıyorum. Çünkü, kendisine yurttaşlık belgesini nüfus memurluğunun ya da daha başka bir makamın değil, doğrudan doğruya Türkçe’nin verdiğini biliyordu. Nazım Hikmet’i bu yüzden yurttaşlıktan

okumak için tıklayınız

Puşkin: “Yalnız ölüleri sevmeyi biliyorlar”

Puşkin’in bir sözü vardır; sanatçıların ancak öldükten sonra değerlendirildiklerini, bir bakıma bağışlandıklarını anlatmak isterken şöyle der.: “Yalnız ölüleri sevmeyi biliyorlar”. Özellikle bizim toplumumuzda böyle bu. Orhan Veli Kanık ölümünün hemen ilk haftası içinde hemen herkesçe benimsenmiştir. Yıllarca onun girişimine dudak bükenlerin, onunla eğlenenlerin, o girişimi değerlendirmeleri, içlerine sindirmeleri için bir hafta çok kısa bir sure

okumak için tıklayınız

Entelektüeller ve Cezayir Savaşı: Ya Savaştan Sonra?

Savaşın ardından Cezayir’deki “olaylar” hakkında çıkan yazıları okuyunca, entelektüel sınıfın savaşa karşı harekete geçtiği duygusuna kapılırız. Az ya da çok entelektüellerin eylemi olarak tanımlanan bu hareketten tüm bir kuşak etkilenmişti: İster 121′ lerin manifestosu olsun, ister Jean-Paul Sartre’m eylemi olsun -bu savaş için “onun savaşı” sözü bile kullanılmıştı-, ister France-Observateur, L’Express, Témoignage chrétien, Le Monde gibi büyük basın organları­nın rolü olsun,

okumak için tıklayınız

Uygarlık ve Irkçılık – Marc Ferro

Joseph Chamberlain 1895’te “Bu ırka inanıyorum …” diyordu, Ingilizlerin zaferi için emperyalist bir nutuk atıyordu ve Fransız, İspanyol, vb. rakiplerini aşan bir halkı kutluyordu. “Daha alt” halklara İngiliz işbirliğinin ve bilgisinin üstünlüğünü taşıyordu. “Beyaz adamın omuzunda taşıdığı yük” dünyayı uygarlaştırmaktı ve Ingilizler bunun yolunu gösteriyorlardı. Bu inanç ve bu görev diğerlerinin aslında aşağı bir kültürün temsilcileri

okumak için tıklayınız

Gökkuşağı Günleri – Antonio Skarmeta “Şili’de TV’de çıkan her şey Pinochet hakkında. Pinochet yanlısı olmayan biri ekrana çıkarsa mutlaka kelepçelenip terörist ilan edilir”

Şili’de, General Augusto Pinochet dönemi. Bir felsefe öğretmeninin oğlu olan lise öğrencisi Nico, babasının sınıfta ders anlatırken Pinochet’nin dikta rejimince acımasızca tutuklanmasına tanık olur. Nico’nun sevgilisinin babası olan Bettini, aynı zamanda Nico’nun babasının en yakın arkadaşıdır ve rejim tarafından işkence edilip kara listeye alınmış sol görüşlü bir reklamcıdır. Bettini son derece tuhaf bir taleple karşılaşır:

okumak için tıklayınız

Diktatörlüğe Karşı Gökkuşağı – Doğuş Sarpkaya

Roland Barthes, faşizm için “konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir” der. Faşist diktatörlükte insanın ne düşündüğünün yanında ne düşünmediğini de belirtmesi gerekmektedir. Dahası, egemen olan baskıcı yapı insanların konuşup konuşmamasından çok, iktidarın “övgü dolu monoloğuna” katılıp katılmadığı ile ilgilenmektedir. Bu ilgi ister istemez, iktidarın kendini temize çekmesini amaçlamakta. Halk yeterince bastırılıp, sindirildikten, ardından da istikrar yalanına

okumak için tıklayınız