Kategori: Necati Tosuner

“Öykü mü roman mı? Bu soru her okur ve genç yazar için bence hâlâ anlamlı bir soru…” Necati Tosuner yanıtlıyor

Biliyorsun, eskiden bir edebiyat dergisinin kapısından girip orada tutunmadan yazar olunamazdı. Şairler şiir matineleriyle falan ayrı bir halay çekseler de, temel hedef edebiyatçı olmaktı. Büyük heveslerle yayımlanan ilk kitapları, bazen yazarın kendisi unutmaya çalışırdı. Roman yazmak için acele edilmezdi. Acele edilirse, gazetelerde tefrikaya uygun romanlar yazmak ekmek parası diye bağışlanır

okumak için tıklayınız

“Diyalogları nasıl kullanıyorsunuz?” Necati Tosuner yanıtlıyor

Gündelik yaşamda çok sık karşılaşılır. “Canım, o öyle söyledi, ben de öyle söyledim!” denir. Demek ki, yazar ona nasıl söyletecek ki, ötekinin şöyle söylemesi kaçınılmaz olsun. Konuşan kişiler, yazarın diliyle değil, kendi ayrı ayrı dilleriyle konuşmalı. Şiveyle konuşulması, konuşulana gerçeklik katmaya yetmez. Susmayı iyi kullanmak, konuşmayı inandırıcı kılar. Moda olmuş

okumak için tıklayınız

“Okuru sarsmak gibi bir amacınız da oldu mu?” Necati Tosuner yanıtlıyor

Sarsıcı olmak bir içtenliğe dayanmazsa, okur onu fark eder. Oysa yazar, okurun onu fark ettiğini asla bilemeyecektir. Ve kendini kandırmayı sürdürecektir. Elbette yazık olacaktır. Biliyorsun, ben yıllarca “kambur” öyküleri yazdım. Ama bir öykü ötekine hiç benzemezdi. O yüzden de her öykünün sarsıcılığı kendine özgü oluyordu. Belki bu nedenle, “Aman ya,

okumak için tıklayınız

“Tam istediğiniz gibi bir dil kurduğunuzu düşünüyor musunuz?” Necati Tosuner yanıtlıyor

Demin bir bilinçten söz ettim, zorunlu hareketler, dil. Bu gerçekte her yazar için geçerli. Kendi yazdıklarını güç beğenirlik, kendini sürekli bir denetleme altında tutmak oluyor. “Ben yazdım, oldu!” anlayışından sakınma, bende yerleşti, alışkanlığı da geçen bir ”kendiliğinden öyle” durumuna dönüştü. Yazarken, kalem nereye gidiyorsa, bırak gitsin! Çağrışımların bizi ulaştırdığı yerden

okumak için tıklayınız

“Yazar yazdıklarının etkisini, okurda bulduğu karşılıkla mı tam olarak fark ediyor?” Necati Tosuner yanıtlıyor

Bu olmaz, yazar okurunu görmez. Şimdi, paylaşmak diye bir şey var ya, Sait Faik okurlarıyla bir şey paylaşmazdı. Öyle bir derdi yoktu, oturur hikâyesini yazardı. Yazar bilmez, sadece etkilemeyi arzu eder. Ben 20 yaşımda İstanbul’a yazar olmaya geldim. Ufacık bir bekâr odası, uyduruk kontraplak bir masam, çekmecesinde öykülerim var. Köşede

okumak için tıklayınız

“Çocukluğunda kaptan olmak istemenin o günlerde okuduğun kitaplarla ilgisi var mı?” Necati Tosuner yanıtlıyor

Yok yok hiç ilgisi yok. Biraz matrak olması da beklenir bir kitaptan. Sulhi Dölek’in “Korugan” kitabı matrak bir kitaptır. Sulhi zaten yakayı kurtaramamıştır mizahçı olmaktan… Edebiyatçılar arasında anlaşılmaz bir şey var; bir kitabı okuyup hüngür hüngür ağlarsan yazınsal değeri yüksek, gülersen edebiyat dışıdır. Mizah gibi. Hâlbuki işte orada çocuğun serüvenlerinde, yetişkinler kendi çocukluklarından izler

okumak için tıklayınız

“Siz çocukluk ve ilkgençlik dönemlerinde okuduğunuz kitaplarda neye dikkat ederdiniz? Sizi etkileyen ne olurdu?” Necati Tosuner yanıtlıyor

Bir kere, çocuk kitabı diye özel olarak kitap okumadım. Kitap okurdum. Çünkü sakatlık nedeniyle uzun süreli yatmak zorunda kaldım. Hani kitap arkadaştır denir ya, geçekten de o yaşındaki Necati için en iyi arkadaş kitaptı. Evde kitap vardı. Babam da İstanbul’dan bir sürü kitap getirdi. O zamanlar çocuk kitabı diye bir ayrım yoktu. Kazım Taşkent’in Doğan

okumak için tıklayınız