Kategori: Öyküler

Mezar Bekçisi – Franz Kafka

Mezar Bekçisi Bu oyunun üç değişik özgün metni var. Bunlardan biri mavi renkte büyük boy defterlerden birine yazılmıştır. Ayrıca, Kafka’nın üzerinde düzeltmeler yaptığı bir manüskri de daktilo yazısıyla elimizde bulunuyor. Daktiloyla yazılmış manüskri, elle yazılmış manüskriye göre birkaç değişikliği, ayrıca kimi kısaltmaları içeriyor, örneğin büyük boy defterdeki manüskri şu sözlerle başlıyor:

okumak için tıklayınız

Bencil Dev – Oscar Wilde

Her gün öğleden sonra, okuldan dönerlerken, çocuklar gidip Dev’in bahçesinde oynarlardı. Yumuşacık yeşil çimenleri olan büyük, güzel bir bahçeydi. Çimenlerin şurasında burasında gökyüzündeki yıldızlar gibi güzel çiçekler ve bahar gelince pembe ve inci rengi nazlı çiçekler açan, güz gelince bereketli meyveler veren on iki tane şeftali ağacı vardı. Ağaca konan kuşlar öyle güzel ötüyorlardı ki,

okumak için tıklayınız

Rainer Maria Rilke: Taşların Sesine Kulak Kabartan Adamın Öyküsü

Taşların Sesine Kulak Kabartan Adamın Öyküsü Yine kötürüm dostumun yanındayım. Kendine özgü bir edayla gülümseyerek, “İtalya’ya ilişkin bana henüz bir şey anlatmadınız”, diyor dostum. “Yani bir an önce bunu telafi etmem gerektiğini mi söylemek istiyorsunuz?” Dostum Ewald, evet öyle der gibi başını sallıyor; hemen gözlerini kapayıp beni dinlemeye hazırlanıyor.

okumak için tıklayınız

Rainer Maria Rilke: Tanrı’nın Ellerinin Masalı

Tanrı’nın Ellerinin Masalı Bu yakında bir sabah yolda giderken komşu kadına rastladım. Selamlaştık. Kısa bir aradan sonra, “Bu ne güzel bir sonbahar!” dedi komşum, başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Ben de onun gibi yaptım. Gerçekten de sonbaharla bağdaşmayacak kadar ışıl ışıl, nefis bir sabahtı. Ansızın aklıma bir şey geldi, “Bu ne güzel bir sonbahar!” dedim yüksek sesle, ellerimi biraz sağa sola oynatarak.

okumak için tıklayınız

Sait Faik Abasıyanık’ın ilk öyküsü: İpekli Mendil

Sait Faik Abasıyanık, İlk öyküsü olan İpekli Mendil’i Bursa Erkek Lisesi’nde edebiyat dersi ödevi olarak yazdı. İpekli Mendil adlı ilk öyküsü 15 Nisan 1934 tarihli Varlık Dergisi’nin 19. sayısında çıktı. İPEKLİ MENDİL İpek fabrikasının geniş cephesi ayla ışıldadı.Kapının önünden birkaç kişi,acele acele geçtiler.Ben isteksiz,nereye gideceği mechul adımlarla yürürken,kapıcı arkamdan seslendi: -Nereye? -Şöyle bir gezineyim,dedim. -Cambaza

okumak için tıklayınız

“Çek!” – Müslüm Kabadayı

Pankartlar, flamalar, dövizler, kızıl bayraklar, bandolar, davul zurnalar eşliğinde kortejler alana ilerliyordu. Basın emekçileri, belgeselciler, fotoğraf sanatçıları oradan oraya koşturuyor, yürüyüşten genel ve yakın çekim yapıyorlardı. Sadece onlar mı? Fotoğraf makinesi, kamerası olmayanlar da cep telefonları ya da tabletlerine sarılıyorlardı; selfi çekenler de az değildi.

okumak için tıklayınız

Diken Kuşları – Müslüm Kabadayı

İlkokula gidiyordum. Havaların ısınmaya başladığı ilkbaharla birlikte hafta sonları oğlakları, kuzuları ve buzağıları otlatırdık dağlarda. Yaz tatiline girince de biçin için yaylanın yolunu tutardık. Siz deyin iki ay, ben diyeyim üç ay yaylada kalırdık. Büyükler, oraklarla ekinleri biçip atlara, eşeklere yük vurarak harmana taşımakla uğraşırken, bizler de hasadı toplanan tarlalarda hayvanları otlatırdık. Onların kuyularda sulanması

okumak için tıklayınız

Mahkeme Kapısı: Modern Bir Karı Koca – Sait Faik Abasıyanık

Cürmümeşhut hâkimi evvela onlara barışmalarını teklif etti. İkisi de ayak dirediler. Her ikisi de suçlu, her ikisi de davacı. Karı kocadırlar. Sirkeci’de (adını yazmamışım) bir otelde otururlar. Kadın orada müdür sıfatıyla çalışır, kocası aslen şofördür. Kadın otuz beş yaşını aşmış; erkek 330 doğumlu*. Erkeğin ismi Ahmet, anasının güzel bir ismi var; Nene. Erkek Mersin’in, ismi

okumak için tıklayınız

Mahalle Kahvesi – Sait Faik Abasıyanık “İnsanların susması korkunç bir şeydir. Dehşetli sükut.”

Yazın bu küçük mahalle kahvesinin bahçesine sık sık gittiğim için, karayelin, tipinin çılgınca savrulduğu akşam, içeriye girdiğim zaman yadırganmadım. Kahve, sapa bir yerdeydi. Yapraklarını dökmüş iki söğüt ağacı ile üzerinde hala üç dört kuru yaprak sallanan bir asmayı kar öyle işlemişti ki, bahar akşamları, yaz geceleri pek sevimli olan bahçenin mora kaçan beyaz bir ışıkla

okumak için tıklayınız

Sınananlar – Müslüm Kabadayı

Kilim desenli kırmızı şalı omuzlarında olan, saçına ak düşmüş kadın, gözlüklerinin üzerinden masadaki öğretmene baktı önce. Dudaklarını hafif büzüştürdükten sonra, sol bloktaki sırada oturan kadını göz ucuyla taradı. Suratı asılır gibi oldu ama bozuntuya vermeden önündeki soru kitapçığına gömüldü. Dudaklarını kıpır kıpır ettirerek soruları okumaya ve ağır, kendinden emin hareketle cevap kâğıdını işaretlemeye devam etti.

okumak için tıklayınız

Ressamın Tablosu – Günay Aktürk

Yetenekli bir ressamdı adam. Yüzlerce tablo, sayısız ödül sahibiydi. Birazcık abartılı da olsa her yerde övgüyle bahsediliyordu. Hatta o kadar övülüyordu ki onun, Davinci’nin ruhunu taşıdığına inananlar bile vardı! Gelin görün ki gerçekte kimdi bu ressam, adı nedir, nerede yaşar, yüzü neye benzer bilen yoktu. Kimliğini saklamayı seçmişti kendince. Bu yüzden hayranları ona, hayalet anlamına

okumak için tıklayınız

Franz Kafka: Mahkeme

Kanun önünde bir kapı görevlisi vardır. Köylü bir adam, kanuna giriş izni ister bu görevliden. Fakat görevli ona bu izni şimdilik veremeyeceğini söyler. Adam düşünür, sonra girmesine izin verilip verilmeyeceğini sorar. ‘Sonra belki girebilirsin, der kapı bekçisi. ama şimdi değil’. Kanunun kapısı sürekli olduğu gibi açık durur ve kapı görevlisi kenara çekilir.

okumak için tıklayınız

“Mesut Kimdir?”: Sait Faik’in hiçbir kitabına girmemiş öyküsü

Muhteşem bir finali olan hikâye “Mes’ut Kimdir?”, 12 Haziran 1948’de Yedigün’de (sene 16, No 13) yayınlanmış. Bu dönemde yazdığı başka metinleri de başka araştırmacılar bulursa hiç şaşmam. Zira o sıralarda zaten hep belli bir geleneği olmuş bu tür “edebiyatlı magazin” dergilerinde (bunu özel bir tür adı olarak teklif etmek isterim) bir tür patlama yaşanmıştı ve

okumak için tıklayınız

“Sokaktan Geçen Kadın”: Sait Faik’in hiçbir kitabına girmemiş öyküsü

“Sokaktan Geçen Kadın” Salon dergisinin 1 Şubat 1949 tarihli 31 nolu sayısında yayınlanmış. Sait Faik, yine bu dergide yayınladığı diğer üç hikâyeyi (“Karanfiller ve Domates Suyu”, “Ermeni Balıkçı ve Topal Martı” ve “Sinağrit Baba”yı), 1950’de çıkan Mahalle Kahvesi kitabına almış ama nedense bunu almamış. Belki bu metni ileride çıkacak bir kitabına daha çok yakıştırmıştır (bunu

okumak için tıklayınız

Yollar söner de yatağını kaybetmez – Ergün Doğan

Kartal Tepesi’nde oturmuş düşünüyordu. Şu dalgalar boyunca yosun tutmuş kıyılara vuran nice zerrecik, içindeki balıkçı tekneleri, tonlarca ahşap, demir, et, kemik yığınları… Nasıl anlatacağını bilemiyordu! Yani biriktirdikleri, Kıyıköy, baharı karşılarken yaprakların aldığı renkler… Deniz, suyunu hiç kaybetmez, döner döner yatağında bulur kendini, üzerinde yollar söner de kaybetmez kendini… O yüzden mi haber almıştı ondan? Kapısını

okumak için tıklayınız

“Saatin doğru gitmesi gerektir, ama hayat doğru gitmiş, gitmemiş, o başka mesele” – Anton Çehov (çeviren: Nazım Hikmet)

SAAT Yeryüzünde ne kadar çok, ne kadar çeşit çeşit saat vardır : Cep saati, kol saati, duvar saati, kule saati, dik duran saat, sallanan saat… Her sokakta bir saatçi dükkanı. Her meydanda bir saat. Herkesin cebinde, kolunda bir tik tak… Vakit, öyle önemli bir rol oynamaya başlamış ki hayatımızda, saatiniz bir çeyrek geç kalsa, bir

okumak için tıklayınız

“Bir kentin mutluluğu, her gün bir kızın işkence görmesine bağlı olsaydı, o kentin halkı ne yapardı?” Dostoyevski

Ursula K. Le Guin’in Omelas’ı Bırakıp Gidenler öyküsünün çıkış noktası Dostoyevski’nin şu sorusu: “Bir kentin mutluluğu, her gün bir kızın işkence görmesine bağlı olsaydı, o kentin halkı ne yapardı?” Ursula K. Le Guin’in Omelas’ı Bırakıp Gidenler öyküsü:

okumak için tıklayınız

Aynaya Bakıyoruz – Ergün Doğan

Şu anda bana en korku veren şey, belki de posta memurlarımızın yazgıları… Ingeborg BACHMANN Açık pencereden dolan rüzgarın tül perdeyi havalandırmasıyla belden yukarısı açık seçik görünmeye başlamış, onu suçüstü yakalayan ilk biz olmuştuk. Gerçi tülperdenin dalga dalga akarak tekrar kapanması yüzünden, onu görebildiğimiz bütün zaman, zarfı açtığı birkaç saniyeyle sınırlı kalmıştı, ama kentte kulaktan kulağa

okumak için tıklayınız