Kategori: Öyküler

“Ne çok acı var!” – Yılbaşı Ağacı ve Düğün – Fyodor Dostoyevski

Geçen gün bir düğün gördüm…Fakat hayır! Size bir yılbaşı çamından söz etsem daha iyi olacak. Düğün harikaydı. Çok beğendim. Fakat diğer olay daha da güzeldi. Düğünün neden yılbaşı çamını hatırlattığını bilmiyorum. Olay şöyle oldu: Tam olarak beş yıl önce, yılbaşında iş dünyasının önemli bir adamının verdiği bir çocuk balosuna davet edildim. Çok tanıdığı, geniş bir

okumak için tıklayınız

Sen sussan, kan konuşur – Ahmet Ümit

Faili meçhul bir cinayeti ancak resmin tümünü göz önünde bulundurarak çözebilirsiniz, kaçırdığınız en küçük detay, bir masumun yıllarca hapis yatmasına neden olabilir. Merter?de işlenen o meşum cinayet de az kalsın böyle sonuçlanacaktı… Cinayet mahalli, üç katlı bir tekstil atölyesinin ikinci katıydı. Genç kızın cansız bedeni, büyük ütü tezgâhının yanına düşmüştü. Makyajsız yüzüne savrulan siyah saçları,

okumak için tıklayınız

Harami Mağarası’ndaki ceset – Ahmet Ümit

İri gövdesi mağaranın zeminine yayılmıştı. Yüzünün ön tarafı ezildiği için gözlerinin rengini kestirmek imkânsızdı. Bu türden vahşi manzaralarla defalarca karşılaşmış olmasına rağmen Ali bile yüzünü buruşturmadan bakamıyordu cesede. Ama Zeynep sanki ellerinin arasında cansız bir manken varmış gibi maktulün başını dikkatle incelemeyi sürdürüyordu. ?Çıpa benzeri sert bir cisimle vurmuşlar Başkomiserim,

okumak için tıklayınız

Köpeğe Kahkaha – Müslüm Kabadayı

Hamile olduğundan beri, her asansöre bindiğinde yüreği ağzına geliyordu. İneceği kata gelince sarsıntılı duran asansörde, eşine sarılıyordu. İyi ki sarılacağı bir insan vardı hayatında? O sabah, mahallenin pazarına gitmek üzere evden çıktılar eşiyle; bindikleri asansör, zemin kata gelince gene sarsılmış, bu kez eşi onu sararak korumaya çalışmıştı. Bu, daha da hoşuna gitmişti Diyabijan?ın. İçinden akıp

okumak için tıklayınız

Çocukluğumun Bayramı ve Kırmızı Kunduram – Selma Sayar

Yıllar önce… Her milliyetten, dinden ve sınıftan insanla beraber olmanın erincini yaşadığımız yıllardı. Doğduğum yerde yan komşularımız Hristiyandı. Onlar Noel ve Yumurta Bayramlarında bize ikramlarda bulunur, bizimkilerde Ramazan ya da Kurban?da. Bir Ermeni ailesi yaşardı evimizin karşısında. Onların da kendilerine ait gelenekleri vardı. Biraz daha ötedeki komşumuz, ateistti. Uzun süre onun neden dini bayramlarda büyüklerle

okumak için tıklayınız

Sürpriz Okur – Semra Güney Eren

Yaz tatilinde bir arkadaş grubuyla, ülkenin belki de en sıcak yerine, serinlemeye gittik. Şu deniz tatili kadar saçma, kısır, anlamsız kaç eylem sayabilirsiniz bana? Öyle çok sevilir ki deniz tatili,sevmeyen de seviyor numarası yapmaya mahkum edilir. Sabah kahvaltı yapar, güneşin en dik geldiği saate kadar kar etmeye çalışırcasına yüzersin, öğle yemeğine gider, yorgun düşer uyursun,

okumak için tıklayınız

Rüveyde – Semra Güney Eren

Bu topraktan, bu renkten, bu ruhtan olmadığımı benim hissediyor olmam bir yana bütün bakışlar zaten her şeyi anlamaya ve anlatmaya yetiyordu. Yatmam için verdikleri yer, evin en elverişsiz, kendimi kötü hissetmem için özellikle ayarlanmış yeriydi. Somyalar, sedirler hatta köy evi için oldukça lüks sayılabilecek koltuklar dururken yerde yatırılışım bu yüzdendi, ne için cezalandırıldığımı bilmeden cezamı çekiyordum

okumak için tıklayınız

Yürek Çatlağı – Müslüm Kabadayı

Çömlekçi sırtındaki evlerinin balkonundan Ganita Burnu?na doğru süzülen bakışlarındaki nemi, o anda hiçbir şey ifade edemezdi. Sanki dipsiz bir uçurumda her tutunmaya çalıştığı çentiğin eline geldiği, aşağıya doğru çarpa çarpa indiği, her çıkıntıda bir organının takılı kaldığı, en çok da damar damar kabarmış acılı yüreğinin tutunacak hiçbir yer istemediği bir karmaşıklık içinde hissediyordu kendini. O

okumak için tıklayınız

Türkülerin Kelebeği – Müslüm Kabadayı

Balkonundan kırk yıldır karanfil ve güllerin sarktığı evin tahta bir sedirinde uzayan gecelerin ve sabahların ışığını alamayan gözlerin insanıydı Aşkar Mehmet. Ellisine merdiven dayadıktan sonra, bedenine sinen büyük yorgunluk ve çevresinden gördüğü vefasızlık, şeker ve tansiyonunu daha çok tetikledikçe iradesine hakim olamıyordu. İradesini yitirdikçe de hastalık onu esir almaya başlıyordu. Birkaç yıl içinde önce gözlerinin

okumak için tıklayınız

Vicdan Bülbülleri Nerede Öter? Müslüm Kabadayı

Gün ışımadan bostanı sulamak için, Gülgözü?nde soluğu almıştı Halalı Mücahittin. Sabahın serinliğinde şak şak ayrılmış sultani ile bostan incirinden birer tane koparıp kabuklarını soyarak dilinin üzerinde tadına varacak biçimde yuvarlayıp yedikten sonra, su kanalından yürümeye başladı. Suyun gözüne doğru ilerlerken, birden irkildi. Dönemeçteki defne çalılarının alt tarafına çömelmiş, ellerinde taşlarla kendisine bakan iki genci gördü.

okumak için tıklayınız

Çubuk Bükümü – Müslüm Kabadayı

Babam, büyük kardeşlerimi alarak pamuk toplamak üzere Çukurova?ya gitmişti. Annem, ben ve küçük kardeşim de köydeki işleri yapıyorduk. İlkokulu bitirmiş, parasız yatılı sınavlarına girmiştim ama sonuçlar bir türlü adresimize bildirilmemişti. Annem haftada bir Antakya?ya gidiyor, İl Milli Eğitim Müdürlüğü?ndeki görevlilerin duyarsızlığı nedeniyle kavga edip geliyordu. Okulların açılmasına bir hafta kala, canı burnunda olan annem beni

okumak için tıklayınız

Keriz – Mehmet Ercan

Kendisi tarikatçıların, cemaatçilerin önde gelenlerindendi. Bu düşünceleri savunan ve iktidarda olan Aldı Kaçtı Partisi?nin hızlı ve ateşli bir üyesiydi. Bileklerini kesseniz, kırmızı kan yerine yeşil kan akardı damarlarından. Bu partinin muhteşem ve muhterem başkanına olumsuz bir şey söylenmesine, zinhar müsaade etmezdi. Kendisine laf sokulmasına katlanır, fakat bu partiye ve onun Genel Başkanına toz kondurmazdı. Bu

okumak için tıklayınız

Tonton Miyam Miyam* – Mehmet Söğüt

Bir yıl boyunca durmadan çalışmıştı fabrikada. Saat kordonlarını parlatırken kemiklerine kadar işlemişti yorgunluk. Yorgun argın yüzleri görmekten bıkmıştı artık. Farklı ve yorgun olmayan yüzler görmek istiyordu. İçi mengeneyle sıkılıyordu sanki. Mutsuzdu. Cebindeki parasıyla bir hafta boyunca yiyip içip dinlenecekti. Bunları düşünürken susadığının farkına vardı. İlk dinlenme yerinde durdu. Çeşmeden doyasıya su içti. Sıcaktan ortalık kavruluyordu.

okumak için tıklayınız

Sanık – Ezgi Gençtürk

Giriniz efendim, çekinmeyin. Uzundur bekliyordum. En ağırlayan yerlerimizi size ayırdım. Gelişinize engel olmasın diye bütün kapı kilitlerini gazoz kapakları arasına koydum, neme lazım? Şenlik yerinde yaşıyorum şimdi, duvar köşelerinden saklambaç oynayan çocuklar çıkıyor. Yalnız kedilerle halimiz fena. Otoriteyi ortada unutmuşum, holdeki eski halının üzerinde, onu çaldılar. Çok eminler. Kuyruk hareketlerinden anlıyorum. Hep dik? Hep dik?

okumak için tıklayınız

Malva – Maksim Gorki

“Deniz gülüyordu. Kızgın bir rüzgârın hafif esintisiyle titriyor, güneşi göz kamaştırıcı bir parlaklıkla yansıtan küçük kırışıklıklarla kaplanıyor, mavi gökyüzüne gümüş renginden binlerce gülümseme gönderiyordu. Denizle gök arasındaki engin boşlukta, denize uzanan kumsal burunun eğimli kıyılarına birbiri arkasına tırmanan dalgaların neşeli şıpırtısı yayılıyordu. Denizdeki kırışıkların binlerce kez yansıttığı güneş ışığıyla bu ses, canlı bir sevinçle, durmadan

okumak için tıklayınız

Uyuyabilmek – Anton Pavloviç Çehov

Gece, on üç yaşında bulunan dadı Varka çocuğun beşiğini sallıyor ve ancak işitilir bir sesle mırıldanıyor: Uyusun yavrum ninni! Büyüsün yavrum ninni? Mukaddes suret’in önünde yeşil bir kandil yanıyor. Odanın bir köşesinden öbür köşesine bir ip geçirilmiş. Üzerine, birçok çocuk bezleriyle büyük siyah pantolonlar asılmış. Kandilden döşemeye büyük, yeşil bir leke vurmuş? Bezlerle pantolonların uzun

okumak için tıklayınız

Eflâtun’un Rüyası – Voltaire

Eflâtun çok rüya görürdü; o zamandan beri de daha az rüya görmüş değiliz. Eflâtun insan yaradılışının eskiden ikiz olduğunu; işlediği günahların cezası olarak da erkek, dişi diye ikiye ayrıldığını düşünmüş. Eflâtun matematikte yalnız beş muntazam cisim olduğu için, ancak beş mükemmel dünya olabileceğini ispat etmişti. Onun Devlet’i de büyük rüyalarından biri oldu. Bundan başka uykunun

okumak için tıklayınız

Menzil Bekçisi – Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in  1830 yılının ürünü olan Menzil Bekçisi Öyküsü, yalın bir üslupla yazılmış, gerçekçi, özlü sanat ürünüdür. Bu öyküde Puşkin, halk insanlarını büyük bir yalınlık, gerçekçilik ve ustalıkla çizmiştir. ‘Menzil Bekçisi’ öyküsünde bekçi kızı da diğer öykülerin karakterleri gibi  sevecen bir alaycılık ve duyguyla çizilerek, gerçekçi rus yazınına örnek oluşturmuştur; Dostoyevski, Nekrasov, Tolstoy, Çehov

okumak için tıklayınız

Yuri Davidov’un özgürleşmenin ve yabancılaşmanın yılan hikayesi

“Okyanusta her nasılsa bir gemi alabora olup içindekilerle beraber batıyor. Biri dışında yolcuların tümü okyanusun dibini boylamıştır. O biri boş bir fıçı veya tahta parçasına sıkı sıkı tutunmuştur. Hayatta kalmak için var gücünü kullanıyor, derken ıssız, hiç bir insanın yaşamadığı küçük bir adacığa yetişiyor güç bela. Yorgunluktan tükenmiştir.  Ne bulduysa yeyip karınını doyurduktan sonra dinlenmek

okumak için tıklayınız

Tünel, Maksim Gorki

Durgun mavi göl, sonsuz karların taçlandırdığı yüksek dağlarla çevrili. Bahçeler, zengin kıvrımlar halinde suyun kıyısına kadar iniyorlar. Şekerden yapılmış izlenimini veren, bembeyaz, evler, suya bakıyor. Sessizlik, bir çocuğun tatlı uyuklaması gibi. Henüz sabah. Tepelerden baygın çiçek kokuları yayılıyor. Güneş az önce yükselmiş; çiy taneleri ağaçların yapraklarında, otların üstünde parıl parıl. hâlâ. Yol, dağlar arasına atılmış

okumak için tıklayınız