Kategori: Öyküler

Dürüst Hırsız (Kim Olduğu Bilinmeyen Bir Adamın Anı Defterinden) Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin 1848 yılında yazdığı Dürüst Hırsız (An Honest Thief) isimli kısa öyküsü, isminden anlaşılacağı üzere bir hırsızın insancıl gerçekler ile yaşadığı çelişkiyi anlatıyor. Dürüst Hırsız (Kim Olduğu Bilinmeyen Bir Adamın Anı Defterinden) “Bir sabah, tam işime gitmek üzereyken, hem ahçım hem çamaşırcım olan, hem de evimi yöneten Agrafena içeri girdi; benimle konuşmaya başlayınca,

okumak için tıklayınız

Avcı Gracchus adlı öykü – Franz Kafka

İki oğlan çocuğu rıhtım duvarının üstüne oturmuş zar atıyorlardı. Adamın biri, bir heykelin basamakları üstünde, kılıç sallayan kahramanın gölgesinde gazete okuyordu. Kızın biri çeşme başında bakracına su dolduruyordu. Bir meyve satıcısı malının yanı başına uzanmış gölü seyrediyordu. Bir meyhanenin iç tarafında iki adamın şarap içtiği, açık kapı ve pencere deliklerinden bakınca görülüyordu. Meyhaneci ön tarafta

okumak için tıklayınız

Köylü Genç Bayan adlı öykü – Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in 1830 yılının ürünü olan “Köylü genç bayan” adlı öykü, yalın bir üslupla yazılmış, gerçekçi, özlü sanat ürünlerinden biridir. Bu öyküde Puşkin, halk insanlarını büyük bir yalınlık, gerçekçilik ve ustalıkla çizmiştir. “Köylü genç bayan”da hizmetçi kızlar, uşaklar, sevecen bir alaycılık ve duyguyla çizilerek, gerçekçi Rus yazınına örnek oluşturmuşlar; Dostoyevski, Nekrasov, Tolstoy, Çehov vb.

okumak için tıklayınız

Başkasının Karısı adlı öykü – Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

“Başkasının Karısı”, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin ‘Kıskançlık’ üzerine kurduğu ve onun, ruhsal çözemlenin ustası olduğunu kanıtlayan uzun öykülerinden biridir. “Başkasının Karısı” öyküsünde İvan Andreyeviç ismindeki kıskanç kocanın, karısını takip etmesi sırasında yaşadığı ilginç ve ilginç olduğu kadar da komik olan olaylar anlatılıyor… Tabii, İvan Andreyeviç oluyor her zaman komik duruma düşen ve karısını asla ama asla

okumak için tıklayınız

Çapo’nun Öyküleri (2) Eşeğin Namusu – Mehmet Ercan

Eğer köylük yerde yaşıyorsanız, mutlaka kapınızda beslediğiniz bir kaç tane hayvanınız vardır. Koyun-unuz yoksa, ineğiniz, ineğiniz yoksa, keçiniz vardır, keçiniz de yoksa, en azında bir kaç tane tavuğunuz, mut-laka bulunur. Benim hiç hayvanım yok diyenin bile, kapısında havlayan bir köpeği ya da çayırlarda zırlayan bir eşeği vardır. Bu biraz da köyün doğal yaşamından kaynaklandığı için

okumak için tıklayınız

Soru İşareti – Erinç Büyükaşık

Geniş ve büyük boşlukları sevmezdi yaşamında. Anlam arayışında çözemediği her sorunun bir heyula gibi gözlerinin önünde birikmesinden pek de haz ettiği söylenemezdi. Hele de hafta sonunun geçip bitmez gibi görünen boşluk hissini hiç kaldıramamıştı. Akşam saatinde (Saatine baktığında yedi buçuk olduğunu saptamıştı. Gözleriyle zamanı belirlemenin en iyi yolunun akrep ve yelkovanın saatin rakamları üzerindeki olağan

okumak için tıklayınız

Çapo’nun Öyküleri: (1) Kavakların Gölgesi – Mehmet Ercan

Çapo?yla tarlalarımız yan yanaydı. Yıllardır bu konuda Çapo?yla aramızda hiçbir sorun yaşanmamıştı. Çapo?nun çok ters bir adam olduğunu söylemişlerse de, ben o güne kadar kendisinden hiçbir kötülük görmemiştim. Ta ki ben tarlamın etrafına kavak fidanları dikene kadar. Yıllardır kuru, düz, boş arazimize yaz geldiğinde, altında serinleyecek bir gölge bulamazdık. Ben de bunun için hem tarlamın

okumak için tıklayınız

Gök Yalnızlığı – Erinç Büyükaşık

Göz göre göre birbirlerini yitirmeyi onaylamışlardı. Belki tanımıyordu iki ten de birbirini, henüz keşfedilmemiş, sorgulanmamış ve yıpranmamış tin ve tenlerine dair ayrıntılardan korkmuştu adam. Ya sınandıkça, alışıldıkça bedenler bir et yığınının yavan halinden öte görünmezse gözüne. Sevmeyi bilmeyen insanlar arasında sokak sokak, cadde cadde coşkun hallerini yitirdiğini anladı. Onun düşlerine bulaşmasını, dokunmasını istemiş, ancak düşlerini

okumak için tıklayınız

“Geriye Kalan” gözyaşlarımdan süzdüğüm bir avuç kahkahadır, Aziz Nesin

Bir gün bir sinir hastalıkları uzmanına bir hasta gelir.  “Doktor, der, hastayım, hayattan zevk alamıyorum. Açlar aklıma geliyor, yemek yiyemiyorum. Çıplaklar hatırıma geliyor, onlarla birlikte üşüyorum. Her cinayette kendimi suçlu buluyorum. Her katil bıçağının kabzasını sanki benim ellerim tutmuştur. Her atılan kurşun benim kalbime saplanıyor. Bütün bu toplumun suçları benim omuzlarıma yüklenmiş. Artık gülmesini unuttum.

okumak için tıklayınız

Mezar – Mehmet Ercan

Saçı ağarmış, püskül bıyıkları dudaklarını kapatmıştı. Sakalları uzamış, giyile giyile yıpranmış, siyah bir takım elbise vardı üstünde. Ayakkabısının aylardır boya yüzü görmediği her halinden belliydi. Ceketinin altında ki gömleğin, uzun süredir değiştirmediği hemen anlaşılıyordu.  Yere devrilmemek için kendisini zor tutuyordu. Öfkeli rüzgârlara dayanmaya çalışan, sonyaz yaprağı gibiydi. Yaşlı elleri titriyor,

okumak için tıklayınız

Gülün Yakıldığı Yer – Mehmet Ercan

Gece yabani kuşların, cırcırböceklerinin ve göldeki kurbağaların sesleriyle yankılanıyordu. Kuşlar ve kurbağalar anlaşmışçasına koro halinde birbirlerine eşlik ediyorlardı. Zaman zaman baykuşlar, koro halinde söylenen bu şarkılara zamansız giriş yapsalar da kurbağaların buna pek aldırdıkları yoktu. Yıldızlar karşılıklı göz kırpmaya devam ediyor, kayan her yıldız, karanlığın içinde kısa bir iz bıraktıktan sonra, bir yerlerde yitip gidiyordu.

okumak için tıklayınız

Yaşlı Kavak – Lev Nikolayeviç Tolstoy

“Köpekbalığı çocuklara yaklaşırken, denizciler çocuklardan hâlâ uzaktaydılar. Çocuklar “Köpekbalığı!” diye bağıranları duymadıkları gibi köpekbalığını da görmediler. Fakat daha sonra içlerinden biri geriye bakınca… Sonra ne oldu dersiniz? Bu heyecanlı öykünün sonunu merak ediyorsanız, kitabınızın sayfalarını çevirmeye başlayın. Ünlü yazar Lev Tolstoy’un yazdığı bu kitapta birçok heyecanlı öykü,

okumak için tıklayınız

“Babamın Kuşu Ötmüyor” – Mehmet Ercan

Bu memlekette herkesin bir hastalığı var vesselam. Kimi araba hastasıdır.  Kimi pul hastası. Kimi av hastasıdır. Ne eder eder, bir yolunu bulur ava gider. Kimi futbol hastasıdır. Son kuruşunu takımı için harcar. O para, ekmek parası olsa bile. Kimi yeme hastasıdır. Memleketi verseniz ?yok? demez. Kimisi moda hastasıdır. Yoksulluğuna aldırmadan, modaya uymaya kalkar. Hani derler

okumak için tıklayınız

Ateşin Dili – Mehmet Ercan

-?Hayata Dönüş Operasyonunda? Çankırı Cezaevinde katledilen kuzenim Hasan Güngörmez?in anısına saygılarımla. Dakikaların ay, saatlerin yıl kadar uzadığı anları yaşadınız mı hiç? Saçı ağarmış, avurtları çökmüş, beli bükülmüş, Hace Kadın, böyle anları fazlasıyla yaşamış ve yaşamaya da devam ediyordu.  Kendisi, yetmişine merdiven dayamıştı. Yedi çocuğu, yirmiye yakın torunu olan, köylü bir kadındı.

okumak için tıklayınız

Şansla hüzün kardeştir ? Celal İlhan

Altmışımdan sonra edindiğim bir yazlığım var şimdi Burhaniye?nin İskele mahallesinde. Çok seviyorum buraları. Kaz dağlarından beri esen, bitip tükenmeyen rüzgârını, halısaha denizini, zeytine kesmiş yamaçlarını, fıstıkçamlarını, yaylalarını, koylarını, adım başı gürül gürül akan soğuk sularını. Bursa-Balıkesir arası yer yer tekdüze bir görünüme bürünse de her bahar zevkle direksiyon salladığım, bakmaya doyamadığım bir yolculuk oluyor. Hele

okumak için tıklayınız

Düş Satıcısı – Mehmet Ercan

Dersine öylesine yoğunlaşmıştı ki kapı zilinin çaldığını geç duydu. Böyle zamanlarda saatlerin nasıl akıp gittiğini unuturdu. Başarılı bir öğrenciydi. Başarılı olmasını çalışkanlığına borçluydu. Üniversitenin üçüncü sınıfındaydı. Sınavlara hazırlanıyordu. Zilin sesini duyduğunda çalışma masasından kalktı, kapıya yöneldi. Zilin çalması kendisini rahatsız etmişti. ?Bu saate kapımızı kim çalar ki?? diye, düşündü içinden.

okumak için tıklayınız

Bekleyiş – Mehmet Ercan

Yıllardır doğru dürüst tatile çıkmamıştım. Artık tatil yapmamın zamanıydı.  Yılların yorgunluğunu üstümden atmalıydım. Yorgun bedenimin deniz suyuyla tanışma zamanı gelmişti. Kumların üzerinde uzanarak, güneşin tadını çıkarmayı çoktan hak etmiştim.  Deniz kenarında yazlık alalı on yıl olmuştu. İşlerimin yoğunluğundan dolayı gitmek bir türlü kısmet olmamıştı. Bizimkiler her yıl denize gidiyor, mavi gözlü dilberin tadını çıkarıyorlardı. “Belki

okumak için tıklayınız

Sırtcı adlı öykü – Mehmet Ercan

Rüzgâr, dağın yükseklerinde, uzun otlara, dikenlere ve bodur çalılara çarparak, yıllardır bildik türküsünü söylemeye devam ediyordu. Ne rüzgâr, bu türküyü söylemekten usanıyor, ne de dağ, onu dinlemekten bıkıyordu. Karaya sevdalı dalgalar; kendilerini nasıl sahillere vururlarsa, rüzgâr da yüreğini dağlara öyle vuruyordu. Kimi zaman, yârini yitirmiş âşıklar gibi ağlamaklı oluyor, kimi zaman yüreği kabarmış ırmak gibi

okumak için tıklayınız

Denizde – Anton Çehov (Çeviren: Nazım Hikmet)

Göze görünen, yalnız, gerideki limanın ürperen ışıklarıyla katran gibi kara bir gökyüzüydü. Soğuk, ıslak bir yel esmekte. Üstümüzde ağır bulutları, onların yağmur olup boşanmak dilekle­rini duyuyor ve soğuğa, yele bakmaksızın sıcaktan boğuluyorduk sanki. Biz, gemiciler, baş altında toplanmış zar atıyorduk. Bizimkile­rin gürültülü, sarhoş kahkahaları yükseliyor, içimizden birisi, alay olsun diye, ara sıra horoz gibi ötüyordu.

okumak için tıklayınız

‘Tipi’ adlı öykü – Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Atlar tümseklerden tümseklere Dörtnala koşuyorlar karları savurarak… Yolun tenha bir kıyısında, bir köşede, Görünüyor yapayalnız bir tapınak. ………………… Tipi birden bire bastırıyor Kar yağıyor lapa lapa, Kızağın üzerinde dönüp duruyor Kanatları ıslık çalan kara bir karga Havada yüreği ezen bir şey var:

okumak için tıklayınız