Kategori: Öyküler

Aynalar – Celal İlhan

Çıktığımızda alacakaranlıktı kent. Tarsus?a ulaştığımızdaysa ortalık yeni aydınlanmıştı. Harap haliyle bile, görkeminden bir şey yitirmemiş ünlü Kleopatra Kapısı?ndan geçerken, o ana kadar sesi çıkmayan Yusuf, ?Ahh Kleopatra ahh.? diyerek içini çekmiş, doğup büyüdüğü çevrenin bu önemli anıtını fark etmemizi sağlamıştı. Mersin?i ve Tarsus?u arkamızda bırakıp yönümüzü Toros dağlarına çevirince, doğudan, Adana üstünden beri ovanın bir

okumak için tıklayınız

Çukurca’nın Yolları (I) – Doğan Soydan

Güneş şubatın soğuğuna yenik düşmüş gibi, ölgün ve solgun. Elazığ?a gidecek dolmuş durağını arıyorum. İki elimde iki valiz. Bir belediye otobüsüne atladım; biletçisi: ?valizlerle binemezsin, in aşağı!? diye çıkıştı. Ben inmeye kalmadan otobüs hareket etti de kurtuldum biletçinin nazından. İki durak ötede bir kalabalıkla karşılaştık. Yüzlerce kişi; ellerinde sopa? En önde kocaman bir adam, bağırarak

okumak için tıklayınız

Şaşı Bunların Hepsi! – Celal İlhan

Otobüs durağının yıpranmış, kir pas içindeki plastik koltuğuna bıraktı kendini. Gelen ilk belediye otobüsüne binip hem dinlenecek, hem de şu kundura işini enine boyuna bir kez daha düşünecekti. Biletli yolcular; yaşlıların avare gezmelerinden, koltuk kapatmalarından hoşnut değiller ya olsun. Önünde duran otobüsün alınlığındaki semt adlarına bakmadı bile. Kısa bir gezintiydi istediği. Nereye gittiğinin ne önemi

okumak için tıklayınız

Sen Yine de Üzülme – Doğan Soydan

?Akıl yaşta değil, başta? derler ya, eskiden gülüp geçerdim bu söze. ?Çocukta akıl mı olur?? derdim. O yüzden, ?Kırkına merdiven dayamış? oğlumun bile aklını beğenmez, durup durup azarlardım onu. Ben de yaşımın büyüklüğünü nimetten sayarmışım meğer; geçen gün daha iyi anladım bunu? Yeni icatlar, yeni buluşlar çıktıkça çocukların her şeyi hemen kavradığını, benimse aklımın ne

okumak için tıklayınız

Melek Ana’mın Ekmeği – Doğan Soydan

Köyümüzdeki toprakların çoğu, köylülerimizin değildi. Öküzü olup da karasaban koşabilenler, toprak sahiplerinin ortakçılığını yaparlardı. Bizim ne tarlamız, ne öküzümüz, ne de karasabanımız vardı. Babam, köyde dirlik düzen kuramayacağını anlayınca, ilçeye gidip bir ev kiraladı. Birkaç gün sonra da bizi ve eşyalarımızı, Arif Ustanın kamyonuna yükleyip ilçeye götürdü. Şimdi, o kamyonun rengini bile unuttum; yalnız, arif

okumak için tıklayınız

Ateşle Dans – Celal İlhan

Hikmet Usta, yaklaşık beş bin metrekare kapalı alan üstüne kurulu çelikhanenin kapısından henüz girmişti. İlk bakışta her şey yolunda görünüyordu. Görevli olduğu kumanda odasının bulunduğu altı metre koduna çıkmak için merdivenlere doğru yönelmişti ki ocak tarafından gelen bir patlamayla irkildi. Ark ocağı yöntemiyle çelik üretilen fabrikalarda, daha hafifleri çoğunlukta olmak üzere, benzeri patlamaların olması kaçınılmazdı.

okumak için tıklayınız

Lizbon Limanında.. – Alkan Darcan

Çimenlerin nemi avuçlarımda, başımın üzerinde dönüp duran martıları izliyorum. Ne Şirket-i Hayriye vapurları, ne simit bilir martılar, hiç biri yok oysa. Martılar denizle, ben onlarla konuşuyorum. Ne kadar da değişik hikayeler anlatıyorlar, boğazın martılarından? Uzaklara yelken açan gemiler yok artık, pervane köpüklerine el sallıyorum, kaşif olmadıklarını bile bile? Cebelitarık görmüş bir martı, kahkahalarla gülüyor benim

okumak için tıklayınız

Altmış Beş Metrede – Celal İlhan

Makine mühendisi Kartal Bey, işletmenin sınırları içinde bulunan lojmanında, uykusunu bölen siren sesiyle açtı gözlerini. Kararsızlığı, siren sesine az bir gecikmeyle katılan telefon sesiyle son buldu. Temkinli, ağır çekim devinimlerle doğruldu yatakta. Sokak lambalarından her gece odaya çağrısız dolan loş aydınlık, yerini kör bir karanlığa bırakmıştı. Almacı bulmakta zorlandı, kulağına götürdüğünde, gözde elemanı teknisyen Ömer,

okumak için tıklayınız

Kullanılmış zamanların ardından – Weydonun Trajedisi

Karanlık, havasız odasında, en az kendisi kadar yaşlı iskemlesinde oturuyordu ihtiyar. Sol kolunu sol dizine yatırmış, onun üzerine de vücudunun belden yukarısının ağırlığını yüklemişti. Uzun süredir hasta yattığı yatağından ilk kez ayrılmış fakat fazla uzağa da gidememişti. Oturduğu yerde vücudunu tanımaya çalışır gibi davranıyordu. Kollarını ve bacaklarını çeşitli testlerden geçirmişti. Boynunda sallanan deriyi ölçmüştü. Saçlarını

okumak için tıklayınız

Ölü İhbar – Weydonun Trajedisi

Dün gece olan biten her şeyi anlatacağım. Söyleyeceklerimi, yaşayan kulaklarınızla duyacağınızdan eminim. Uzun sürmüş bir mesaiden sonra yemek için girdiğim lokantadan ayrılmış, evime doğru yollanıyordum. Sokaklarda, caddelerde, kalabalık oldukça seyrelmişti. Gökyüzü yıldızlı mıydı yoksa bulutlu mu? Hatırlamıyorum. Yılın bu mevsiminde ikisi de görülen manzaralardır. Bir gece bakarsınız ki ayın etrafında kocaman bir hale, onu kucaklamış,

okumak için tıklayınız

Dava – Kafka Değilim – Weydonun Trajedisi

Mesainin başlamasına dakikalar kaldı. Bugün sadece tek bir dava görülecek. Buna rağmen koridorlarda gürültüsüz bir telaş var. Davanın başlamasına doğru bu işin görevlilerinin böyle bir telaş içerisinde olmaları sıradan, ama, bunun haricilerinin davaya duydukları ve nedendir bilinmez gizlemeye çalıştıkları alaka garipsenmeye değer. Kimse, onların mesainin bir an önce başlamasını arzulamalarını çalışma aşklarına yorumlayamaz. Pusuda bekliyor

okumak için tıklayınız

Köprü – Franz Kafka

Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen balçık toprağa sımsıkı geçirmiştim dişlerimi. Giysimin etekleri iki yanımda uçuşuyor, derinlerde o buz gibi suyuyla alabalıklı dere gürül gürül akıyordu. Hiçbir turist yolunu şaşırıp da bu geçit vermez yücelere uğramıyordu, henüz haritalara geçirilmemişti köprü. Böylece

okumak için tıklayınız

Kabuğuna Sinmiş Adam adlı öykü, Anton Çehov

Geç kalan avcılar, Muhtar Prokofıy’in Mironositskiy Köyünün ucundaki samanlığında gecelemeye hazırlanıyorlardı. İki kişiydiler: Veteriner İvan İvanıç ile lise öğretmeni Burkin. İvan İvanıç’in ‘Çişma Himalayskiy’ diye kendisine hiç de yaraşmayan iki isimden oluşan pek acayip bir soyadı vardı. Bu yüzden çevrede herkes yalnız küçük adıyla çağırırdı onu. Kent dışındaki harada kalırdı. Temiz hava almak için arasıra

okumak için tıklayınız

Başlangıç – Melanet Sigarası – Weydonun Trajedisi

Kalabalık, karanlık bir metropol caddesi. Hava bozacak gibi. İnsanlar, bir anda kümelenen karabulutlara bakıp şemsiyelerini açacakları ya da bir saçağa sığınacakları; yağmurun başlayacağı anı kolluyorlar. Bu gündelik kargaşada, renklerini yitirmeyen tek nesne trafik lambası; insanların kendisine verdiği yetkiyle yine insan topluluğunu kontrol altında tutmaya çalışan saygıdeğer bir düzenek. Seyyar satıcılar, kornalar, kampanya bildirileri; bir orkestranın

okumak için tıklayınız

“Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu kavgayı!”

Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış… Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları… Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye… Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları… Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı… “Herhalde bize bu otlağı terk etmek

okumak için tıklayınız

Kitapseverler Arasında – Yaroslav Haşek

İnsanın başına gelecek en kötü şey, kitapseverleri evine çağırıp edebiyat toplantıları düzenleyen, konuklarına da çayla birlikte sadece ikişer kurabiye ikram eden bir sanat dostuna rastlamaktır. Orası öyle, Bayan Herzan?ın evindeki o edebiyat toplantılarına gitmek zorunda değildim. Ama arkadaşlardan birinin davetini de geri çeviremedim doğrusu; Hafız?ın şiirlerinin insan derisiyle ciltlenmiş el yazması kopyasının bende bulunduğunu söylemiştim

okumak için tıklayınız

“Başına Gelecekleri Biliyordu” adlı öykü – Nuray Bayındır

Osmanbey?de bulunan ünlü bir kitabevinin kapısının önüne gelmişti. Kalbi küt, küt çarpıyordu. Hayatında ilk kez yalan söyleyecekti acaba yüzüm kızarır, sesim titrer mi? diye düşündü. Heyecanı daha da arttı. O gün bir arkadaşından öğrenmişti. Falanca kitap evi, kitabevinde çalışacak eleman arıyordu. Bu iş biçilmiş kaftandı onun için. Bir yıldır Boğazdaki üniversite ile bağlantısını kesmiş beş

okumak için tıklayınız

Düğüm – Ezgi Gençtürk

Oda, mahallede oynayan çocuk sesleriyle dolmaya başladığına göre öğlen olmalı. Saatin biri vurması bu vakti belirsizlikten kurtarıyor. Vuruşu sadece Ali Ersan fark ediyor. Gece boyu gözünü kırpmayıp, tavana, tavandaki girintilere, lekelere hapsolmasına rağmen uykusu yok. Saatlerdir soluğunu ilk defa bir sesle dışarı bırakıyor. İç çekmesi rahatlatıyor biraz. Yatağından kalkıp bir iki adım uzaklıktaki sandalyeye oturuyor.

okumak için tıklayınız

“Bir Başına” adlı öykü ? Nuray Bayındır

Henüz beş ay olmuştu üniversiteye başlayalı. Günler ne kadar da çabuk geçiyordu. Kaldığı öğrenci yurdunun penceresinden dışarıyı seyrederken bunu düşündü. Karşı karşıya kaldığı tehlikelerden habersizdi. Arsız bir rüzgar esti birden, üşüdü. Nedenini bilmeden kalbi hızlı, hızlı çarpmaya başladı. Yaşam ona nasıl sürprizler hazırlıyordu acaba? Ana tarafından köken olarak Avrupalı ama kafa yapısıyla daha çok taşralıydı.

okumak için tıklayınız

Makar Çudra adlı öykü ? Maksim Gorki

Kıyıya çarpan dalgaların şıpırtısından ve kıyı çalılarının hışırtısından doğan düşündürücü ezgiyi bozkıra yayarak, nemli soğuk bir rüzgâr esiyordu denizden. Kimi zaman hızlanarak, taşıyıp getirdiği buruşuk, sarı yaprakları ateşe fırlatıyor; çevremizi kuşatan güz gecesinin sisi titriyor ve ürkerek geriye çekilip, bir an için, solda sınırsız bozkırı, sağda sonsuz denizi, tam karşımda da elli adım ötemize konmuş

okumak için tıklayınız