Kutsal ve Kültürel Prangalar: Utanç, Suçluluk ve İstırabın Psikanalitik Anatomisi

Bireysel birer “içsel sorun” gibi hissettiğimiz utanç, suçluluk ve ıstırap, aslında içinde yaşadığımız din ve kültür yapılarının öznelliğimiz üzerindeki derin izleridir. Bu duyguların sadece kişisel talihsizlikler değil, toplumsal ve ideolojik inşa süreçlerinin birer sonucu olduğunu gündelik yaşantımız üzerinden hepimiz deneyimliyoruz. Din, “İlk Günah” ve Suçluluğun Kökeni Dinlerin psikanalitik süreçler üzerindeki etkisi, özellikle Batı ve Doğu

okumak için tıklayınız

Cinselliğin Görünmez Yükü: Utanç, Suçluluk ve İstırap

Modern dünyada cinsellik, genellikle bireyin en “mahrem özü” veya gizli bir parçası olarak deneyimlenir. Ancak, bu mahremiyet algısı aslında kapitalist ataerkinin (heteroataerki) bir ürünüdür ve beraberinde ağır bir psikolojik yük getirir. Birçok insan için cinsellik; sadece haz değil, aynı zamanda utanç, suçluluk ve bitmek bilmeyen bir ıstırap kaynağıdır. Peki, bu duygular nasıl oluyor da en

okumak için tıklayınız

Cinsellik ve Kapitalizm Üzerine Notlar 1

Cinsellik; yalnızca biyolojik bir dürtü değil, kapitalist ataerki (heteroataerki) tarafından şekillendirilen, mülkiyet ilişkileriyle sarmalanmış ve toplumsal güç mücadelelerinin merkezinde yer alan semptomatik bir çekirdektir. 1. “Mahrem Öz” Yanılsaması ve Toplumsal Denetim 2. Heteroataerki ve Normatif Baskı 3. Cinsellik, Mülkiyet ve Kapitalizm 4. Psikanalizin Cinselliğe Yaklaşımı 5. Arzu ve Yasak İlişkisi Özetle ; cinselliği bireysel bir

okumak için tıklayınız

İbrahim Murat Gündüz’den meydan okuyan manifesto: özgür yaratılan boyun eğmez

Söylemleriyle gri alanları reddeden, net duruşuyla dikkat çeken İbrahim Murat Gündüz, sosyal medya ve kendi yayın platformu üzerinden yaptığı paylaşımlarla özgürlük, irade ve sınır kavramlarını yeniden tartışmanın merkezine taşıdı. Gündüz’ün mesajları bir açıklama değil, açık bir meydan okumaydı. Gündüz’ün paylaşımında yer verdiği görseldeki sözler bu duruşu güçlü bir biçimde özetledi: “Karnın aç ise ekmeğimi bölüşürüm

okumak için tıklayınız

Varlık ve Zaman Işığında Siddhartha: Otantik Varoluş, Deneyim ve Sessiz Bilgelik

Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman adlı eseri, modern felsefede özne merkezli bilgi anlayışına radikal bir eleştiri getirerek insan varoluşunu (Dasein) “bilme” değil, var-olma temelinde düşünür (Heidegger, 1927/2018). Hermann Hesse’nin Siddhartha romanı ise bireyin hakikati öğretilerde değil, yaşantının kendisinde aramasını konu edinir. Bu çalışma, Siddhartha’yı Heideggerci kavramlar olan Dasein, otantik/otantik olmayan varoluş, gündeliklik (Alltäglichkeit), kaygı (Angst),

okumak için tıklayınız

Kapitalist Ataerkil Sistemin Cinselliği Metalaştırmasının ve Sömürmesinin Psikanalizi

Pornografi sadece bireysel bir tercih veya alışkanlık değil, kapitalist ataerki (heteroataerki) sisteminin cinselliği metalaştırmasının ve sömürmesinin en keskin örneğidir. Bir terapistin veya analistin bu konuyu ele alırken bireysel bir yaklaşımdan öte, toplumsal ve sistemik bir perspektif geliştirmesi gerektiği vardır. 1. Metalaşma ve Nesneleştirme 2. Toplumsal Bir Semptom Olarak Pornografi 3. Terapistin Görevi: İdeolojik Zehirlenmeden Arındırmak

okumak için tıklayınız

Siyasetin Kısır Döngüsü: “Demokratik Dürtü”ye Karşı “Devrimci Arzu”

Bugün siyaset dendiğinde aklımıza ne geliyor? Bitmek bilmeyen seçim döngüleri, sosyal medyadaki sonu gelmeyen tartışmalar, aynı vaatlerin farklı paketlerle sunulması… Bir şeyler sürekli hareket ediyor gibi görünüyor ama aslında hiçbir şey değişmiyor. Jodi Dean’in analizleri bu durumu psikanalitik bir teşhisle açıklıyor: Bizler devrimci bir “Arzu”yu değil, demokratik bir “Dürtü”yü yaşıyoruz. Peki, bu ikisi arasındaki fark

okumak için tıklayınız

Modern Çağın Görünmez Hapishanesi: Standartlaşmış Acılar ve Lacancı Yanıt

Lacancı perspektif, günümüzün “tek tipleştirici” tedavi yöntemlerine karşı çok güçlü ve insani bir duruş sergiliyor. Günümüz dünyasında ruhsal acı çekmenin bile bir “protokolü” var. Depresyonda mısınız? Standart bir ölçekle puanlanırsınız. Bağımlı mısınız? On basamaklı bir programa dahil edilirsiniz. Yeme bozukluğu mu yaşıyorsunuz? Size uymanız gereken bir davranış listesi verilir. Bugün psikoloji ve psikiyatri dünyası, büyük

okumak için tıklayınız

Artık Eskisi Gibi Acı Çekmiyoruz: Žižek, Malabou ve Modern Travmanın Yeni Yüzü

Slavoj Žižek’in Catherine Malabou’nun “Yeni Yaralılar” (The New Wounded) tezi üzerine yaptığı bu derinlemesine analiz, modern travma anlayışımızı kökten sarsıyor. Bu yoğun felsefi metni, “öznenin silinmesi” ve “duygusal boşluk” temaları etrafında şekillenen, ilgi çekici bir blog yazısına dönüştürdüm: Felsefe dünyasının iki devi, Slavoj Žižek ve Catherine Malabou bir araya geldiğinde ortaya çıkan soru şudur: Eğer

okumak için tıklayınız

“Keşke Gezi Gibi Olsa”: Türkiye Siyasetinde Melankoli Tuzağı ve Çıkış Yolu

Siyaset sadece sandık veya meclis değildir; siyaset bir duygu yönetimidir. Türkiye’de son on yıla baktığımızda, muhalif kesimin ruh halini en iyi tanımlayan kelime belki de **”Sol Melankoli”**dir. Jodi Dean’in Wendy Brown’a getirdiği eleştiriler, bizim mahallemizdeki o bitmek bilmeyen “yas havasını” anlamak için eşsiz bir anahtar sunuyor. 1. “O Eski Güzel Günler”: Bir Direniş Nesnesi Olarak

okumak için tıklayınız

Sol Melankoli mi, Yoksa Mücadele Korkusu mu? Jodi Dean’in Sarsıcı Eleştirisi

Siyasetle ilgilenen hemen herkes şu duyguyu tanır: Geçmişin büyük ideallerine, o eski şanlı devrimci günlere duyulan özlem ve bugünün “parçalanmış” gerçekliğine karşı duyulan derin karamsarlık. 1999 yılında Wendy Brown, bu durumu “Sol Melankoli” olarak tanımlamıştı: Solun, değişimin kendisine değil, değişimin “imkansızlığına” aşık olma hali. Ancak Jodi Dean, bu teşhisi bir adım ileri götürerek şu soruyu

okumak için tıklayınız

Benliğin Aynadaki Kırılması: Lacan, Otizm ve “Ayna Evresi”

“Failure of Mirror Stage: Autism” (Ayna Evresinin Başarısızlığı: Otizm) başlıklı bu ufuk açıcı makalede Jacques Lacan’ın ünlü “Ayna Evresi” kuramını otizm üzerinden ele alınıyor. Yazı, otizmin bir “hastalık” değil, benliğin ve imgesel dünyanın kuruluş aşamasındaki farklı bir yol ayrımı olduğunu savunuyor. Her bebek, yaşamının bir noktasında (genellikle 6-18 aylar arasında) aynadaki yansımasına bakar ve o

okumak için tıklayınız

Dikkat Eksikliği mi, Dikkat Suikastı mı? Stiegler ve Dijital Çağda “Bakım” Sanatı

Bernard Stiegler’in “Bakım” (Care) başlıklı bu derinlikli metni, dijital çağın en büyük trajedisini ele alıyor: Dikkatin yok edilişi. Stiegler, iklim krizini sadece çevreyle değil, zihnimizin “ekolojisiyle” birlikte düşünmemiz gerektiğini savunuyor. Bugün bir makaleyi sonuna kadar okumakta, bir filmi bölünmeden izlemekte veya sadece derin bir sohbete odaklanmakta zorlanıyor musunuz? Yalnız değilsiniz. Bernard Stiegler’e göre bu, sadece

okumak için tıklayınız

İklim Krizi Sadece Havayı Değil, “Cinsiyeti” de Değiştiriyor: Cinsel Kayıtsızlık Çağına Giriş

Claire Colebrook’un “Cinsel Kayıtsızlık” (Sexual Indifference) başlıklı bu yoğun ve sarsıcı makalesi, iklim krizi ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiyi alışılagelmişin dışında, radikal bir teorik düzlemde ele alıyor. Bugün dünyayı kurtarmaktan bahsettiğimizde genellikle karbon emisyonlarını, güneş panellerini veya sürdürülebilir tarımı düşünüyoruz. Ancak Claire Colebrook, Telemorphosis kitabındaki makalesinde bizi çok daha derin bir uçuruma davet ediyor: İklim

okumak için tıklayınız

Telemorfosis: Dünyanın Sonu Değil, “İnsanın” Son Biçimi mi?

Bugün hava durumuna baktığımızda sadece yağmurun yağıp yağmayacağını görmüyoruz. Aslında baktığımız şey, kontrolden çıkmış bir sistemin, binlerce yıllık insanlık tarihinin ve “ilerleme” dediğimiz o devasa makinenin çıkardığı gürültü. Tom Cohen ve ekibinin Telemorphosis kitabında tartıştığı gibi; iklim değişikliği sadece buzulların erimesi değil, bizim dünyayı okuma biçimimizin erimesidir. 1. 20. Yüzyılın Gözlükleriyle 21. Yüzyılı Göremeyiz Eski

okumak için tıklayınız

Bilgi Arzusunun İki Yüzü: Siddhartha ve Faust Arasında Benzerlikler ve Ayrışmalar

Batı edebiyatında bilgi arayışı, insanın sınırlarını aşma isteğinin en güçlü anlatı motiflerinden biridir. Goethe’nin Faust’u (1808/1832) ile Hermann Hesse’nin Siddhartha’sı (1922), bu motifin iki farklı tarihsel ve felsefi yorumunu temsil eder. Faust, Aydınlanma sonrası Batı aklının doyumsuz bilgi hırsını simgelerken; Siddhartha, modern bireyin deneyim ve bilgelik yoluyla hakikate ulaşma arzusunu dile getirir. 1. Bilgi Arzusunun

okumak için tıklayınız

Siddhartha’nın Buda’nın Öğretisini Reddedişi: Dinî Otoriteye Yönelik Felsefi Bir Eleştiri

Hermann Hesse’nin Siddhartha (1922) adlı romanında başkahramanın Buda (Gotama) ile karşılaşmasına rağmen onun öğretisini bilinçli biçimde reddetmesi, eserin en kritik felsefi düğüm noktalarından biridir. Bu sahne, yalnızca bireysel bir yol ayrımını değil; dinî otorite, kurumsallaşmış hakikat ve öğretisel bilgi anlayışına yöneltilmiş sistematik bir eleştiriyi temsil eder. Siddhartha’nın reddi, ne Buda’nın hakikatini inkâr eder ne de

okumak için tıklayınız

Siddhartha’daki Nehir Metaforu ile Herakleitos’un Nehir Öğretisi Arasında Kavramsal Bir Bağ

Nehir metaforu, felsefe tarihinde varlık, zaman ve değişim sorunlarını düşünmek için kullanılan en güçlü imgelerden biridir. Antik Yunan’da Herakleitos, varlığı sürekli bir oluş (γίγνεσθαι) olarak kavramsallaştırırken nehir metaforunu merkezî bir konuma yerleştirmiştir. Modern edebiyatta ise Hermann Hesse, Siddhartha (1922) adlı romanında nehir metaforunu bireyin bilgelik, zaman ve benlik anlayışını dönüştüren temel bir ontolojik figür olarak

okumak için tıklayınız

Siddhartha’daki Nehir Metaforu ile Nietzsche’de Ebedi Dönüş Arasında Kavramsal Bir İlişki

Hermann Hesse’nin Siddhartha (1922) adlı romanı ile Friedrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt (1883–85) eseri, farklı kültürel ve felsefi geleneklere yaslanmalarına rağmen, modern bireyin anlam arayışını merkezine alan iki temel metindir. Siddhartha’da bilgelik, nehir metaforu aracılığıyla sezgisel ve bütünsel bir kavrayış olarak sunulurken; Zerdüşt’te bu kavrayış, ebedi dönüş düşüncesiyle ontolojik ve etik bir sınamaya dönüştürülür. 1.

okumak için tıklayınız

Hermann Hesse’nin Siddhartha’sında Hakikatin Öğretilemezliği: Deneyim, Dil ve Bilgelik Problemi

Hermann Hesse’nin Siddhartha (1922) adlı eseri, hakikat kavramını klasik epistemolojik aktarım modellerinin dışına yerleştirerek, onu öğretilebilir bir bilgi nesnesi olmaktan ziyade bireysel deneyim yoluyla edinilen varoluşsal bir idrak olarak konumlandırır. Romanın merkezindeki temel sav, hakikatin (Wahrheit) doktriner bilgiyle değil, yaşantı, sezgi ve içsel dönüşüm aracılığıyla kavranabileceğidir. 1. Öğreti ile Hakikat Arasındaki Ayrım Roman boyunca Siddhartha,

okumak için tıklayınız