Tolstoy: Güzel bir öyküdür Çehov’un Duşeçka’sı

Moavitlerin kralı Valak’ın, sınırlarına yaklaşan İsrail halkını lanetlemesi için Valaam’ı yanına çağırışını anlatan Sayılar Kitabı’nda yer verilen öykünün derin bir anlamı vardır. Valak, hizmeti karşılığında Valaam’a pek çok şey vaat eder; kazanacağı armağanlarla başı dönen Valaam yola koyulur, ancak yolda bir melek kendisini durdurur; eşeği meleği görmüş, ancak Valaam görememiştir. Bu duraksamaya karşın Valaam yola devam eder, Valak’ın yanına varır; ikisi birlikte bir dağa çıkarlar: Burada kurbanlık danalar ve koyunlar ile bir de kurban taşı hazırlanmıştır. Valak lanet beklemektedir, ancak Valaam lanetleyecek yerde İsrail halkını kutsar.

23. bölüm  “Ve o zaman Valak, Valaam’a şöyle dedi: Nedir bana bu yaptığın? Düşmanlarımı lanetlemen için getirdim seni ben buraya, sense tutmuş onları kutsuyorsun?”

“Ve Valaam yanıt olarak şöyle dedi: Tanrı ağzıma söz olarak ne koyduysa, yalnızca onları söylemek zorunda değil miyim?”

“Ve Valak ona şöyle dedi: Hadi gel, başka yere gidelim… oradan oku lanetini.

Yine kurbanlıkların hazır edildiği bir başka yere gittiler birlikte.

Ama Valaam lanetleyecek yerde yine kutsadı İsrail halkını.

Üçüncü gittikleri yerde de aynı şey oldu.”

24. bölüm  “Ve Valak, Valaam’a çok kızdı, heyecandan ellerini çırptı ve ona şöyle dedi: Ben seni düşmanlarımı lanetlemen için çağırdım, sen ise üçüncü kezdir ki onları kutsuyorsun.”

“Onun için yerin nereyse oraya git; ben seni onurlandıracaktım, ama Tanrı seni bu onurdan yoksun bıraktı.”

Böylece Valaam, Valak’ın düşmanlarını lanetleyecek yerde kutsadığı için armağanları alamadan gitti.

Valaam’ın başına gelenler, sık sık gerçek ozansanatçıların da başına gelir. Valak’ın vaadleri, popüler olma hevesi başını döndürdüğünden mi, yoksa kendi yanlış, savruk düşüncelerinden mi, önüne çıkan, onu durduran –eşeğinin bile gördüğü– meleği ozan göremez; lanetleyecek yerde kutsar.

O güzelim Duşeçka adlı öyküsünü yazarken gerçek ozansanatçı Çehov’un başına gelen de bundan başka bir şey değil.

Aklınca (ama duygularınca değil), zavallı bir varlık olan Duşeçka’yla alay etmek istemiş Çehov. Kukin’in tiyatrosuyla ilgili sıkıntılarını paylaşırken gördüğümüz Duşeçka’nın bunun hemen ardından kendini orman ürünleri ticaretine kaptırdığını görürüz; derken bir veterinerin etkisiyle büyükbaş hayvanlarda görülen bilmem ne hastalığıyla mücadeleyi dünyanın en önemli işi saymaktadır; derken son olarak, bir de bakarız, boğazına dek dilbilgisi sorunlarına gömülmüş… kocaman şapkalı bir liselinin sorunlarıyla uğraşmakta… Kukin’in adı gülünçtür[119] , hastalığı gülünçtür, hatta ölümünü bildiren telgraf bile gülünçtür. Bitmedi; bütün o ağırbaşlı, vakur halleriyle kereste tüccarı gülünçtür; veterinerle liseli oğlan da gülünçtürler… Ama her kimi seviyorsa, bütün varlığıyla kendini ona adayabilen Duşeçka gülünç değildir; kutsal bir ruhu vardır Duşeçka’nın.[120]

Duşeçka’yı yazarken, duygusal planda değilse de zihinsel planda –kafasında henüz bütün çizgileriyle belirmemiş de olsa–, sanırım yeni bir kadın tipi tasarlıyordu Çehov: Erkeklerle eşit haklara sahip, bilgili, kendini yetiştirmiş, bağımsız, toplumsal çalışmalarda erkeklerden daha iyi değilse de, daha kötü de olmayan; kadın sorununu ortaya atan ve ona arka çıkan yeni tip bir kadın… Ve Duşeçka’yı yazmaya başladığında, kadın nasıl olmamalıdır’ı göstermekti amacı. Kamuoyu (Valak), Çehov’u erkeğine sadık, ona boyun eğen, gelişmemiş kadını lanetlemeye davet etmiş; Çehov da bunun üzerine buzağıların, koyunların kurban taşına yatırılarak hazır bekletildikleri dağa tırmanarak lanet sözleri söylemek üzere ağzını açmış… ve ozan lanetlemek istediği şeyi kutsamıştır. Ben kendi adıma, yapıtın tümüne yedirilmiş olan gerçekten olağanüstü ustalıktaki güldürü öğelerine karşın, bu insanı alıp götüren öyküde kimi yerleri okurken gözyaşlarımı tutamadım. Duşeçka’nın tam bir özden geçişle Kukin’i ve Kukin’in sevdiği her şeyi sevişi, kereste tüccarında ve veterinerde aynı durumun yinelenişi, hele hele en sonunda, artık seveceği kimse kalmadığında, artık yapayalnızlığın acıları içindeyken, kendisinin dolaysız olarak hiç yaşamadığı bütün o analık duygularını, kadınlık duygularını sınırsız bir sevgiyle geleceğin insanına, koca kasketli liseli oğlana adayışı doğrusu beni çok duygulandırdı.

Yazar, gülünç Kukin’e, hiçbir artamı olmayan, önemsiz kereste tüccarına ve sevimsiz veterinere âşık eder Duşeçka’yı; ama aşkın hedefi ister Kukin olsun, ister Spinoza, Pascal ya da Schiller; isterse Duşeçka’da olduğu gibi bu hedef hızla değişsin ya da hiç değişmesin, ömür boyu hep aynı kalsın… aşkın daha az ya da daha çok kutsal olmasını belirleyen şeyler değildir ki bütün bunlar.

Epey bir zaman önce Novoe Vremia’da Bay Ata’nın kadınlara dair güzel bir yazısını okumuştum. Kadınlar üzerine gerçekten derin bir düşünce dile getiriliyordu bu yazıda: “Kadınlar,” diyordu Ata, bu çok akıllıca yazısında, “biz erkeklerin yaptığı her şeyi yapabileceklerini kanıtlamaya çalışıyorlar. Hiç itirazım yok buna; kadınların erkeklerin yaptığı her şeyi yapabileceklerini, hem de hatta çok daha iyi yapabileceklerini kabul ediyorum; ama bence asıl sorun şudur: Erkekler, bırakın kadınların yapabildiklerinin aynını, ona yakın derecede bir şeyi bile beceremezler.”

Evet, bu kesinlikle böyle. Yalnızca doğurma, bebeği besleme, çocuklara ilk eğitimlerini verme… gibi şeyler değil burada söz konusu olan; erkekler asıl en yüce, en göz kamaştırıcı, insanı Tanrı’ya en yaklaştıran şeyi beceremezler; bütün iyi kadınların öylesine güzel, öylesine kendiliğinden, doğal bir biçimde yapageldikleri ve hep yapacakları şeydir bu: Sevmek, kendini olduğu gibi sevdiğine vermek. Eğer kadınlarda bu beceri olmasaydı, bu becerilerini sürekli uygulamasalardı, dünyanın ve biz erkeklerin hali nice olurdu? Kadın doktor, kadın telgrafçı, kadın avukat, kadın bilimci, kadın yazar olmaksızın idare edebilirdik, ama annelerimiz, yardımcılarımız, kadın arkadaşlarımız, bizi avutan, bizde iyi olan her ne var ise onu seven, hiç fark etmediğimiz telkinleriyle bütün bu iyi şeyleri ortaya çıkaran ve ayakta tutan kadınlar olmasa, herhalde şu dünyada yaşamımız çok zor olurdu. Her şeyden önce İsa’nın yanında Meryem ve Magdalena olmazdı; Francis’in yanında Clara; sürgüne yollanan Dekabristlerin hemen yanı başlarında yer alan karıları; Duhoborların, başlarına bir şey gelmesin diye kocalarına engel olacak yerde, haklı bildikleri dava uğruna seçtikleri acılı yolda onlara destek olan karıları ve bütün o binlerce adsız kahraman içinde adları bilinmeyen o binlerce kadın: Sarhoş, zayıf karakterli, yoldan çıkmış erkeklerine dünyada herkesten çok gereksindikleri şeyi, aşkın tesellisini veren, onlara destek olan o binlerce kadın da olmazdı o zaman. İster Kukin’e, ister İsa’ya dönük olsun, bu sevgide kadının varlığı ve gücü, yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak en temel, en yüce güçtür.

Kadın olsun, erkek olsun, çoğunluğun kafasında şu kadın sorunu denen konuyla ilgili olarak nasıl da bir şaşkınlık sürer gider!

“Efendim, kadın kendini geliştirmek, mükemmelleştirmek istiyor.” Bundan daha doğal, daha haklı ne olabilir?

Ama varlık nedenine bağlı olarak kadının durumu erkeğinkinden farklıdır. O nedenle de kadının mükemmellik ideali, erkeğin mükemmellik idealinin aynısı olamaz. Diyelim ki, kadının mükemmellik idealinin ne mene bir şey olduğunu bilmiyoruz; yine de hiç kuşku yoktur ki, erkeğin mükemmellik idealinden çok farklı bir şeydir. Oysa günümüzün moda kadın hareketlerinin kadınların kafalarını karmakarışık eden bütün o gülünç, saçma eylemleri hep erkek mükemmellik idealine yönelmiş durumdadır.

Korkarım, Duşeçka’yı yazarken Çehov da bu kafa karışıklığı içindeydi.

Tıpkı Valaam gibi lanetlemek niyetindeydi, ama şiir tanrısı, yazın tanrısı ona bunu yasakladı, kutsamasını buyurdu ve o da kutsadı, elinde olmadan bu sevimli varlığın üzerine öyle mucizevi bir ışık düşürdü ki, Duşeçka’nın sonsuza dek, bir kadının hem kendini, hem de yazgısının onu birleştirdiği insanları nasıl mutlu edeceğinin simgesi olarak kalmasını sağladı.

İstençdışı ortaya çıkmış bir öykü olduğu için güzel bir öyküdür Çehov’un Duşeçka’sı.

Moskova’da, ordu birliklerinin teftişlerinin de yapıldığı manej alanında bisiklete binmeyi öğreniyordum. Manejin öbür ucunda da bir bayan benimle aynı çaba içindeydi. Bisikletin üzerinde sarsak sarsak giderken, nasıl ederim de bu hanıma bir rahatsızlık vermem diye düşünüyor ve sürekli ona bakıyordum… Bakarken bakarken hiç elimde olmadan kadının üzerine doğru gittiğimi fark ettim… Kadın, tehlikeyi fark etti, kaçmaya çalıştı, ama bir anda bisikletinden yere düştü. Sonuçta hiç istemediğim, kaçınmaya çalıştığım şey gerçekleşmiş oldu; çünkü dikkatimi bütünüyle ona yönlendirmiştim.

Çehov’da olan da aynı şey; yalnız ters yönde: Duşeçka’yı gülünç duruma düşürmek niyetiyle yola çıktı Çehov, sonra da o yoğun şair dikkatini bütünüyle ona yöneltince, gülünç düşürecek yerde, Duşeçka’yı yüceltti.

L.N. TOLSTOY
SANAT NEDİR?
Türkiye iş bankası kültür yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here