1968 Devrimci Eğitim Şurası / Genel Başkan Fakir Baykurt?un Devrimci Eğitim Şürası?nı Açış Konuşması

1968 Devrimci Eğitim Şurası / Genel Başkan Fakir Baykurt’un Devrimci Eğitim Şürası’nı Açış Konuşması

Çok Değerli Konuklar;
Ve Devrimci Eğitim Şûrasının Çok Değerli Üyeleri;
Türkiyet Öğretmenler Sendikası’nm düzenlemiş olduğu “Devrimci Eğitim Şûrası”nı açıyorum. Bu şûra, resmî geçmişi 120 yılı aşan mesleğimizin, eğitim sorunlarını, ülke sorunlarının bütünü içinde inceleyen ve bugünkü çıkmaza bilimsel ve devrimci bir çıkar yol arayan ilk derlitoplu girişimidir.
Böyle bir görevi huzurunuzda yerine getirirken gerçekten heyecan duymaktayım.
Sayın Konuklar ve Üyeler; “Devrimci Eğitim Şûrası”na katıldığınız için sizlere en içten duygularla teşekkür eder, hepinizi saygıyla selâmlarım.
Türkiye Öğretmenler Sendikası, bu şûranın böyle güç koşullar altında toplanmasına pek çok zorlayıcı nedenlerden dolayı razı olmuştur. Çalışmalarımız, sizlere dar gelen bu salonda ve S.B.F.’nin dersliklerinde beş gün sürecektir.
Şûra hazırlıkları için Sendikamız ancak iki aylık bir süreye sahipti.
Daha geniş bir hazırlık süresi, daha geniş bir salon bulunamaz mıydı?
Çalışmalar beş güne sıkıştırılacağına on güne çıkarılamaz mıydı?
Bir atasözünü hatırlatmama izinlerinizi rica edeceğim: “En iyi, iyi’nin düşmanıdır.” En yeterli süreyi ve en uygun salonu aramaya devam etseydik bu şûrayı, en azından, vaktiyle yapamazdık. Bazı görevleri, elverişsiz koşullarda yapmak zorundayız.

Beş gün önce bir kutlama görevi için TÖS ve TÖDMF’nun Sayın ikinci Başkanlarıyla birlikte Genel Kurmay Başkanlığına gitmiştik. Orada, odaların birinin duvarında asılı bir fotoğraf dikkatimi çekti: Bir yanıyla, yeryüzünün bütün ezilen uluslarına örnek ve önder olan Kurtuluş Savaşımızın kumandanları açık havada bir görüşme halinde bulunuyorlar. Kimisi birer iskemleye oturmuş, kimisi ayakta. Hepsinin oturmasına yetecek iskemle yok; ve var olan iskemlelerin biri ötekini tutmuyor. Ayrı ayrı… Kurtuluş Savaşı askerlerimizin, bu askerleri veren halkımızın ve kumandanlarımızın, gerektiği gibi hazırlanmaya, doyunmaya ve dinlenmeye yerleri ve zamanları olmadığını çok iyi hatırlıyoruz. Böyle olduğu halde, ordumuz, canını dişine takarak, 3 yıl, 3 ay ve 20 gibi bir sürede, bu ülkeyi, bizi yutmak isteyen emperyalizmin askerlerinden temizlemeyi başarmıştır.

Siz, Devrimci Eğitim Şûrasımn Sayın Üyeleri de, burada kiminiz ayakta, kiminiz bir kişilik yeri iki kişi paylaşarak çalışacaksınız ve beş gün içinde bu Şûrâ’yı amaçlarına ulaştıracaksınız. Elverişsiz koşullar içinde de olsa.
Devrimci Eğitim Şûrası, iyi bir Şûra olacaktır; çıkmazda olan toplumun eğitimine diri, taze ve devrimci çıkar yollar ortaya koyacaktır. Buna içtenlikle inanmış bulunuyorum.

Çünkü sürüp giden Kurtuluş Savaşı günlerinin büyük yoklukları içinde bizi yetiştiren ve besleyen Türk toplumu, hepimizden, vaktinde yerine getirilmesi gereken görev ve hizmetler beklemektdir. Aslında bu görev ve hizmetlerin ödenmesi gereken zaman gelip geceli çok olmuştur. Ezilen uluslara örnek ve önder olan Kurtuluş Savaşımızdan sonra, Kurtuluş savaşlarını bütünleyen temel yapı değişikliğini sağlayacak köklü reformları yapmalı; toprakta, maliyede, eğitimde ciddî tedbirler almalı ve ulusumuzu, içerde ileri, borçsuz, bayındır; dışarda “tam bağımsız” duruma getirmeliydik. Kurtuluş Savaşından sonra, büyük çoğunluğu tarlada, tezgâhta çalışan halkımızın tümünü İlköğretimden geçirmeli; ona Orta ve Yüksek Öğretim kurumlarının kapılarını açmalı; onu hiçbir bakımdan yad’a yabana muhtaç olmayan, çağdaş anlamda bilgi ve beceri sahibi, başı dik bir ulus haline getirebilmeliydik.
Değerli Üyeler; toplumların kurtulmasında ve kalkınmasında, eğitimcilere düşen başlıca görev, onları uyandırmak ve yetiştirmektir. Kurumlarda ve kurum dışında, eğitimciler, bu görevlerini tam yapmıyorlarsa, yada yapmaları engelleniyorsa; toplumlar bunun olumsuz sonuçlarına mahkûm edilemezler. Eğitimciler; toplumları uyandırma ve yetiştirme görevlerini tam yapmanın yolunu ve olanağını arayıp bulmak zorundadırlar. Bu zorunluk; eğitimin meslek olarak taşıdığı büyük sorumluluktan çıkmaktadır.

Türk Millî Eğitim ve Devlet kadrosu, hiç değilse Kurtuluş Savaşından bu yana gelip geçen uzun yıllar içinde bu görevini, esefle belirteyim ki, başaramamıştır.
Bu görevin başarılması için Türk halkı, inancımca hiçbir zahmetten çekinmemiş, en kötü giden ürün yıllarında bile, bu kadroların yetişmesini sağlıyacak bütçeleri, çalışmalarına yarıyacak bina ve kuruluşları önümüze koymuştur. Türk devletinin bu yıllarda karşılaştığı iç ve dış güçlükler bile; bu başarısızlığın özürü olarak kabul edilemez. Yeryüzünde uluslar biliyoruz ki, 18-20 yıl içerisinde İlköğretimi % 100; Orta ve Yüksek Öğrenimleri de yüksek oranlarda gerçekleştirmişlerdir. İnsan gücü, maddî kaynak ve olanak bakımından bu uluslardan hiçbir eksiğimiz olmadığı halde, bizim bugünkü gerilik ve yoksulluk içinde kalışımız ve bu gidişle bir süre daha kalmak zorunda oluşumuz, doğrudan doğruya toplumsal yapının ve devlet kuruluşumuzun temelinde yatan bozukluklarla ilgilidir. Bu bozukluklardan kurtulmak için bugüne kadar pek çok görüşler ortaya atılmıştır.

Hattâ şifâ getireceği umut ve iddiasıyla bazı değişiklikler de yapılmıştır.
Ancak bütün bu değişiklikler köke inmeyen “biçimsel” değişiklikler olmuştur.
Ekonomik alt yapıyı, mülkiyet ve üretim ilişkilerine dokunmadan, politik yapıyı ana çizgileri ve işleyişiyle olduğu gibi bırakarak, yazıyı, kılığı; zaman, ağırlık ve uzunluk ölçülerini, hukukun bazı bölümlerini, eğitimin bazı metod ve kurumlarını değiştirmek; Türk toplumunun gelişmesine, dünya ulusları arasında hak ettiği çağdaş yeri almasına etken olamamıştır.

XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren Batı Avrupa ülkelerinin toprak düzeninde, ekonomi, hukuk ve eğitiminde köklü değişiklikler oluyordu. Osmanlı Devleti tipik bir din ve gaza devleti olduğu için Batıyla ilişkilerimiz, savaş ve fetih ilişkisiydi. Padişahlar ve paşalar, değişme diye bir şeyi anlamıyorlardı. Onlara göre var olan düzen, bir “nizam-ı âlem”, Tanrının takdir ettiği bir düzendi. Bozuklukların giderilmesi için “düzeni eski duruma getirmek” lâzımdı. Savaş ve fetih politikası askerlikte güçlü devletleri yanımıza almamızı gerektiriyordu/Batı kapitalizminin merkezi durumundaki İngiltere; nerdeyse İstanbul’a yürüyecek olan Mehmet Ali’ye karşı bize destek olabilirdi.
İngiliz Ticaret Antlaşmasını bunun ödünü olarak imzaladık. Tanzimat Fermanı da yakamızı kaptırmanın bir hukuk işlemi oldu. Batı kapitalist endüstrisinin ürünleri pazarlarımıza akmaya başladı. 1827’de İngiltere bize ve Yunanistan’a yılda 2,5 milyon dolarlık mal satardı. Bu antlaşmadan sonra yalnız bize 12 milyon dolarlık satmaya başladı.

Pahalı fabrika üretimi alıp bunun bedelini ucuz tarım ürünleriyle karşılamak olanağı yoktur. Üstüne maden, petrol, askerlik ve dış politika yönünden tâvizler vereceksiniz. Yabancıların eğitim ve kültür kurumlarınıza bu dengesiz ilişkileri sürekli kılacak biçimde etki yapmasına göz yumacaksınız.
Gelip birtakım yabancı okul açacaklar. Yayınlarım, sinema ve “show”-larim sokacaklar. Halkın ve körpe kuşaklarını yozlaştınlmasma hız verecekler.
En zeki ve çalışkan çocuklarınızı seçip muhasebe, piyasa ve yabancı dil bilen iş adamı yapacaklar. Kız kolejleri açıp bunlara uygun ev kadınları yetiştirecekler. Bu yetişkin aracılar. Batı kapitalizminin çoğalan üretimini.
Tanrının takdir ettiği bir “nizam-ı âlem” içinde yaşıyan ülkelere dağıtıp kâr toplayacaklar. Kârdan komisyon alarak konak, köşk yaptıracaklar.
Yatları, çatları, kaptıkaçtıları olacak. Çocukları gidip Avrupalarda, Amerikalarda okuyacak. Bu gidişi sürdürmek için özel yüksek okullar açacaklar, vakıflar kuracaklar. Gene en zeki, en çalışkan çocuklarınızı sömürücü bir evreye girmiş olan sermayenin istek ve ölçülerine göre yetiştirmeye devam edecekler. Hattâ bunları sadece içerde kullanmakla kalmayıp, doktor diye, mühendis ve bilgin diye dışarıya ihraç da edecekler…
Bütün bu olup bitenlerden bize kalan, sadece hayatımıza küskünlük: ve içinde boğulabileceğimiz kadar borç olacak.

Pahalı fabrika ürünü alıp ucuz tarım ürünü vermek, sürekli olarak açık veren bir ticaret rejimi demektir. Maden ve petrol yetmez bu açıkları kapamaya. İnciri, kuru üzümü, fındığı, cevizi de vermeniz gerekir. Bize sattıkları makinelerin ağaç aksamını ve kapçuğunu yapsınlar diye ceviz ağaçlarını da vermeniz gerekir. Ticaret açığı gene kapanmaz. Borçlar senede bağlanır. İlk borç bağlantısını biz 1854’te yaptık. 1882’de Düyun-u Umumiye’ yi kurdular. Düyun-u Umumiye, borçlu devletin gelirlerine, alacaklıların koyduğu haciz demektir. Alacaklı devletlerin temsilcilerinden kurulu bir “hey’et” ekonomiyi ve maliyeyi yönetmeğe başlar. Siz de Tanrının takdir ettiği ”nizam-ı âlem” içinde yaşamağa devam edersiniz. Ülke bakımsız düşer. Halk bitkinlesin Yeteri kadar yol, köprü, hastahane, okul yapamazsınız, fabrika açamazsımz. Bu bozuk ve kötü döngüyü sürdürmek için durmadan yeni antlaşmalar imzalamak zorunda kalırsınız.

1922’de sömürgeci devlet askerlerini topraklarımızdan kovduğumuz zaman Düyun-u Umumiye’nin alacakları bitmemişti. Lozan’da yeni senetlere bağlanan borçların son taksiti 25 Mayıs 1964’te kapandı. Kurtuluş Savaşı günlerinde Amerika bize mandaterlik öneriyordu. Mustafa Kemalciler bunu reddettiler. 1947’de Truman Doktrini ve Marshall Plânı çerçevesi içersinde, dış yardım ve kredi olarak belki daha kötüsünün içine düştük. Alım satımda, askerlikte, eğitimde yeniden bağımlı koşullara girdik. 21,5 milyara yükselen yeni borçlarımız, bütün ulusçu çırpınmalarımızı engeller hale geldi.

Çayır ve meralar hariç 126.120.000 hektar ekilebilir topraklarımızın % 52’sini, çiftçi nüfusun % 13’ü kullanıyor. Çiftçi nüfusun % 69’u ise toprakların sadece % 24’ünde sürünüyor. Endüstri, iç ve dış ticaret, bankacılık ve sigortacılık olanaklarından nüfusun ellide biri yararlanıyor. Ve en az kazananla en çok kazanan arasında 22.000 dilim gelir farkı var. Böyle bir “Nizam- ı âlem” içinde yaşayarak, yaşamağa devam ederek, buna razı olarak sermayeci bir kalkınma yoluyla, bu çıkmazlardan kurtulmayı düşünmek, gelişmiş ülkelere özentidir, yanlış bir tavırdır.

Bu ekonomik yapı, bu mülkiyet ve kazanç ilişkileri 1924 ve 1961 Anayasası’ndan önceki yıllardan beri sürüp geldiği ve bugün de baki kaldığı için, gelişmiş sermayeci uluslardan aldığımız bütün yasalar, yöntemler, kurumlar; ister eğitimde, ister hukukta, ister politikada, hiçbirinde şifalı bir sonuç vermemektedir.

Mülkün, yani devletin temeli adalet iken bu adaletsiz temel, bütün kurumlarımızın ve kamu girişimlerimizin “adaletsiz işlemesine ve adaletsiz sonuçlar vermesine yol açmaktadır.

Cumhuriyetten önce köyden kaç kişi okuyabiliyordu? Köyün yada bölge beyinin çocuğu çıkıp kasabaya gelirdi. Kasabadan kente, kentten büyük kente varır, avukat yada hekim olur dönerdi. Uzmanhekim, doktora yapmış avukat, yüksek mühendis olmak için Avrupa başkentlerine kadar yolu açıktı. Türkiye’de köy ve bölge beylerinin çocukları için bu olanaklar bugün de işlemektedir.

Orta ve yoksul köylüden çocuklarını okutabilen çıkmaz mıydı? Çıkmazdı!
Çok zekî bir çocuk, gökteki yıldızlardan biri kadar bir olasılıkla; acıyan bir zengine yada devlet büyüğüne raslarsa, bir askerlik okuluna gidip subay çıkardı, ortaokul bitirip kâtip olurdu. Bu kapalı çember cumhuriyetten sonra ne kadar kınlabilmiştir? Parasız yatılı bursları dahi zengin çocuklarına verilmektedir. Köy Enstitüleri, yönü, yöntemi ve kapsamı değiştirilerek yok edilmiştir. Köy çocuklarının tamamı ilkokula kavuşmamış: ilkokuldan sonra büyük çoğunluğu köyde kalmak suretiyle ve ancak gücü yeten küçük bir bölümü kasabaya gelerek ortaokula kavuşabilmektedir. Lise; yıllık geliri 1000-2000 lira olan yoksullar için ağır bir masraftır. Kentte liseyi okutabilen orta gelirli köylülerin, büyük kentte üniversite okutması bir hayaldir. Üniversitelerde, kırlık bölgelerden gelmiş halk çocukları hiç mi yoktur? Onların oranını bu şûranın bildirileri arasında bulacaksınız; bunlar Türk halkının dev gövdesinde birer küçük kulak bile değildir. 100 öğrencinin gireceği öğretmen okuluna yılda 1200, 1500 köy çocuğu koşuyor. Üstelik önü kapalı ortaokullar, liseler… Üstelik öğretmensiz, araçsız orta eğitim kurumları… Devletin eğitim harcamalarında, Urfa’da bir nüfusa 22 lira, Ankara’da bir nüfusa 106 lira… Fen lisesinde bir öğrenciye 6500 lira… Ankara Üniversitesi’nde okuyan öğrencinin % 85’i memur, subay, büyük esnaf ve zengin köylü çocuğu; °/o 5.7’si işçi çocuğu… istanbul Üniversitesinde de durum buna yakın… Bunlar hiç değilse 1923’ten beri aynı devletin ve aynı yasaların çocuklarıdır. Köyde doğanlarla kentte doğanların yaradılışları ayrı mıdır? Doğulu ile Batılıların ana karnında kaldığı süreler başka başka mıdır? Kız doğmakla oğlan doğmak çocuğun geleceğine bukadar büyük etkiler yapmalı mıdır?

Yoksul köylü çocuklarının orta kolaylıkta girebileceği okullar imam Hatip okullarıdır. Yoksul köylü çocukları buralarda orta derecede meslekî öğretim görüyorlar. Yüksek öğrenime atlamaları ancak bu okullardan geçmekle mümkün oluyor. Sistem, bir teokratik eğitime girip çıkmadan yüksek öğrenime kavuşmanın yollannı yoksul çoğunluğun çocuklarına kapamıştır. Devletin ve eğitimin resmî yöneticileri ne derlerse desinler, hâlâ beyin oğlu bey, ırgatın kızı ırgattır. Ve bu kötüdür. Kötülük, Devlet Başkanımızın yada Bakanın acımasız oluşundan değil, sistemin bozukluğundandır. Nitekim, 27 Mayıs 1960’tan sonra Orgeneral Cemal Gürsel, Ankara’da kimsesiz dolaşan Erzincanlı bir çocuğa özel ilgi göstermiş, evlât edinerek onun okumasına çare bulmuştur. Ama herkesin kolayca takdir edebileceği gibi, sorun 8 milyon çocuktan birini yada birkaçını kurtarmak değil, bütünü kurtarmaktır. Bu yolla milyonlarca öğrenciyi kurtarmak için milyonlarca orgeneral ve büyük adam mı arayacağız? Bukadar büyük adam çıkarmaya ne takatimiz yeter, ne de piramidin tepesinde bunlara yer bulunabilir!..

Herkesin okumasını savsaklamak gibi tutumun yanısıra, okutulanların nasıl okutulduğuna da dikkatle bakmak zorundayız, özellikle, geri bırakılmış ülkelerde, sermayeci azınlık, uygun tedbirleri alarak, insanın daha kolay sömürülebileceği bir eğitim öngörüyor ve uyguluyor. Sadece bunlar değil, emperyalistler de bu konuya ilgi göstererek çocuklarımızın beslenmesine, 90 -100 tanesinin seçilip el bebe, gül bebe okullarda okutulmasına kadar karışıyorlar ki, bu seçkin beyinleri burada daha ucuz yatırımlarla yetiştirip kendi yurtlarına transfer edebilsinler. Çok uzun olan bu konu üzerinde ayrıca durulacağı için bukadar değinmekle yetiniyorum.

Cumhuriyet döneminde, Türkiyenin sorunlarını çözmek amacıyla çok toplantılar yapılmış, kongre ve şûralar toplanmıştır. Yalnız eğitim alanında toplanan resmî şûraların sayısı 7’dir. 10 Haziran 1933’te çıkan 2287 sayılı ve “Maarif Vekâleti Merkez Teşkilâtı ve Vazifeleri” adını taşıyan bir yasanın (3), (5) ve (6) ncı maddeleriyle düzenlenen Millî Eğitim Şûralarının ilki İ939’da, sonuncusu da 1962’de toplanmıştır. Üç yılda bir toplanması gereken bu şûralar, sonuncusunun üzerinden 6 yıl geçtiği halde toplanmamaktadır.
Toplandığı zaman da, Türkiye’nin eğitim sorunlarını, temel alt yapı sorunlarından ayrı ele aldığı için, kararları bakımından, gerektiği kadar yapıcı olamamış, yapıcı kararlan da, sistemin engellemesi yüzünden uygulunamamıştır.

Zaman zaman Genel Eğitim, Orta Öğretim, Meslekî ve Teknik Öğretim; Halk Eğitimi, Öğretmen Yetiştirme gibi sorunlar Millî Eğitim şûralarının çalışma konusu olmuş; ama bunları Türkiye’nin temel çelişkilerini ve halkın belli başlı isteklerini de hesaba katan bir düşünüş ve uygulamaya gelinememiştir. Varlıklı egemen sınıflann çocuklanna fırsat veren eğitim biçimi, geniş ölçüde baki kalmıştır. Toplum, ekonomide ve özellikle ticarette dış etkilere açık olduğu için, eğitim ve kültürümüzdeki dış etkileri arıtıcı çareler uygulanamamıştır. Ford Vakfı temsilcilerinin önerisi üzerine 14 Ağustos 1958 tarihinde Bakanın onayı ile kurulan “Eğitim Millî Komisyonu” Türkiye, Japonya, Amerika, Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya’yı gezmiş, bulup getirdiği tedbirler, 27 Mayıs’tan sonra, içlerinde Hasan Âli Yücel gibi tecrübeli ‘ bir eğitimcinin de bulunduğu “Onbirler” komisyonunda görüşülmüş; ama eğitim kurumlarımızı ve toplumu olumlu yönde etkilemek mümkün olmamıştır.

Bozuk giden eğitim düzeni; bazı devlet ve eğitim yöneticilerimizi okullara din ve ahlâk dersi koymak gibi çarelere yöneltmiş; onları, bu suretle bozulan ahlâkın okullardaki derslerle düzeltilebileceği gibi çağdaş bilime ve pedagojiye aykırı düşüncelere, aykırı uygulamalara itmiştir. Zeytin yağlarımızın içine parafin, satışlık üzümlerimizin içine keçi gübresi karıştırılması, “Nembutal” gibi uyuşturucu ve düş kurdurucu ilâç ve maddelerin Batı Anadolu köylerine kadar girmesi, kavgaların ve adlî olayların artması onlarda, ekonomik yapının değil, ahlâkın bozukluğu sanısını uyandırmış, çarenin de sadece eğitimde saklı olduğu inancını yaratmıştır. Ama zeytin yağma parafini satışlık üzümlere keçi gübresini karıştıranlar; “Nembutal” ve benzeri ilâç ve maddeleri köylerimize kadar sokanlar; artan kavgaların ve adlî olayların kahramanları okul öğrencileri olmamış, tersine büyükler ve yetişkinler olmuştur.
Netekim, eğitimde, bu düşüncelere paralel uygulamalar da yapıldığı halde şikâyetlerin sonu gelmemiştir.

Bugün bile durum ‘bütüncü’ bir açıdan ele alınamıyor. Ankara Üniversitesi Senatosu’nun bu yıl yayınlanan rapor ve kararlan da, varolan bozukluklara, ilk öğretim, orta öğretim, teknik öğretim, yüksek öğretim gibi bir açıdan bakmakta, rapor ve önerilerin uygulanmadığından acı acı yakınarak geçmiş yıîlardakilere benzer çareler önermektedir. Gerçekten Türkiye, eğitimde, bu koşullar içinde, uygulanmıyan rapor ve öneriler ülkesi haline gelmiştir.
Millî Eğitim Bakanlığının tahta ve çelik dolapları, yerli, yabancı, ünlü, ünsüz kimselerin ve grupların verdiği raporlarla dolup taşmıştır. Bakanlıkta bu dolapları koyacak yer kalmamış; yeni ve yüksek bir binaya geçildiği halde, eski bina boşaltılamamış, Bakanlık Arşivi, İstanbul’a taşınmıştır. Ülkemizin iyi niyetli eğitim yöneticileri; yerdeki minare gölgesine bakarak gölgeyi eğri gören ve bu eğriliği düzeltmek için çırpman saf insanın yaptığını yapmaktadırlar. Teşbihi mazur görürseniz belirteyim ki, bozukluk, gölgede değil, aslında, minarenin kendisindedir. Gölgesinin düzgün olabilmesi için kendisinin düzgün olması gereklidir.

Temel ekonomik yapının, mülkiyet ve üretim ilişkileri sisteminin birer gölgesi olan Hukukta, Ahlâkta, Eğitimde düzeltmeler yapılabilmesi için alt yapıdaki bozuklukların düzeltilmesi gerektiği, tartışılmaz yalın bir gerçektir.
Varlıklı ve dört başı bayındır sınıf ve tabakaların mutlu ve egemen olduğu bir sistemde; yönetim de, eğitim de doğal olarak bu sınıf ve tabakaların yararına işleyecektir. Çoğunluk mutsuz, eğitimsiz, bakımsız, işsiz ve kazançsız olabilir! Mutlu azınlıktan eğitimsiz, bakımsız ve işsiz, kaybolmuş haklarını alamayan ve çalışmak için Almanya’ya giden, geçinmek için suç işleyen insan görüyor muyuz? Yoksul çoğunluğun çocukları bilinçlenir ve yozlaşmadan yetişirse sistem düzelir. Anayasa başta olmak üzere âdil yasaların tümüne aykırı olan bu düzenin sürüp gitmesine olanak ve olasılık kalmaz!
Bu kadar yalın bir gerçeği halka anlattığımız gün, onu da uyarmış ve bilnçlendirmiş oluruz. Eğitim ve temel sistemdeki bozuklukları da mantıkla eleştirdiğiniz zaman devrimci çıkar yollan ortaya koymuş oluruz. Eğitimikendi içinde ve devrimci öğretmenler eliyle bu demokratik çözümü çabuklaştıracak biçimde uyguladığımız zaman görevlerimizi tam yapmış oluruz.

Bugün belli sınıfların egemen olduğu bu sınıfsal sistem, demokratik yollarla sınıfsız, toplumcu ve gerçekten bir halk yönetimi durumuna getirilemezse, halk kitleleri acaba sonuna kadar bu suskuya devam eder mi?
Biliniyor ki, ulaşım ve haberleşme araçları alabildiğine gelişmiş, ucuzlamış ve yayılmıştır. Bugün karayolları trafiği ve transistorlu radyolar, bir bakıma, kütleler üzerinde okullar kadar etkin olmaktadır. Gözü açılan ve sistemin temelden bozuk olduğunu gören halk kitleleri, onun demokratik bir süreç içersinde yenileşmesini ve adaletli bir duruma getirilmesini bir süre bekler. Ama beklediği gerçekleşmezse, bütün baskı yasalarını, zorcu uygulamaları bir yana iterek, düzen değişikliğini kendisi yapar.
Uluslar, afyondan uyanıp kurtuluşa varmışlardır. Uluslar Abdülhamidin, Sevr Devletlerinin, Hitler ve Mussolini’nin, Batista’nm zincirlerinden kurtulmuşlardır. Halkımız da, bu mutlu ve zengin azınlığın egemenliğinden, ulusal ve uluslararası nedenlere dayalı gerilik ve yoksulluktan kurtulup sınıfçı değil, toplumcu bir düzene, toplumcu bir eğitime kavuşmayı başaracaktır.
Bunun demokratik yollardan, kansız ve kınmsız olması mümkündür.
Biz öğretmenler bunu istiyoruz. Ulusumuzu, kanlı ve kırımlı düzen değişikliklerine zorlamaya kimsenin hakkı yoktur; olmamalıdır.

Biz, öğretmenler/ “Devrimci Eğitim Şûrası”ni bunun için topluyoruz ve devrimci, demokratik yenileşmenin çarelerini araştırıyoruz. Biz öğretmenler biliyoruz ki, ne kadar baskı altında olursak olalım, geçim sıkıntısı çekersek çekelim, yoksul çoğunluğumuzdan, köyde bıraktığımız ana babamızdan, kardeşimizden, komşumuzdan, kasabada, kentte, Zonguldak’ta ve Münih’te, Stutgart’ta çalışan yakınımızdan daha iyi durumdayız. Onlar kadar baskı altında ve geçim sıkıntısı içinde değiliz. 1968 yılının bu ayında, dünyanın ve ülkemizin gençleri bile bu zorunluğu kavrayıp eyleme geçmişken, kişisel ve sınıfsal mutluluğumuzla yetinmeyip toplumcu bir mutluluğun arayıcısı, çarelerini bulup söyleyicisi oluyoruz. Altı yaşından yukardak inüfusumuzun yandan çoğu imza atmayı bilmediği için biz onun söyleyen dili, köyüne getirilip bedava dağıtılan tohumluk buğdayın arkasından, gemilere yüklenip götürülen, bakın, boraksı, kromu göremediği için gören gözü oluyoruz. Tıpkı gençlik gibi, tıpkı namuslu aydınlar ve bilniçlenen emekçiler gibi, çağdaş ölçüler içinde görevimizi yapıyoruz. Bize “Siz programların dışına çıkmayın, işte kitaplar, bunları okutun!” diyorlar. Programlarımız, gerçekleri ulusumuza anlatmamıza asla engel değildir. Programlarımız yurdun yer altı, yer üstü servetlerini, doğal ve beşerî kaynaklarını koruyucu biçimde eğitim yapmamızı istiyor. Millî Eğitimin ve devletin büyükleri, bizi “ağır ve oturaklı” bulmuyorlar; bizi sapık ideolojiler peşinde görüyorlar. Hata ediyorlar. Bugünün ağır ve oturaklı eğitimcisi, eğitimi tutucu değil devrimci; sınıfçı değil toplumcu; geriye değil ileriye, topluma, insana dönük olarak anlayan ve uygulayan eğitimcidir. Bu, yüzde yüz doğru bir dünya görüşü, bilimsel bir ideolojidir. Sapık ideoloji, toplumcu değil, smıfçı olan ideolojidir. Öğretmenlerimizin bu ideolojisine kimse sapık diyemez, dememelidir. Devletin vb Eğitimin yöneticileri, bizim tarafsız kalmamızı istiyorlar.
Kurtla kuzunun âdil olmayan mücadelesinde tarafsız kalmak, güçsüz kuzunun karşısındaki güçlü kurdu kendi gücümüz kadar daha güçlendirmek demektir.
Bugün güçlü sınıfların karşısında, gücünü bulamamış halkın yanında yer almamak; toplumcu olmamak; sınıfçılara arka vermek demektir. Tatarfsızlık, çağdaş aydının, çağdaş eğitimcinin şiarı olamaz: Çağdaş aydın, çağdaş eğitimci halkın ve hakkm tarafmdadır. Bu her zaman böyle olacaktır.

Sayın Üyeler;
Şûramızın amacı; ülkemizin genel koşulları ve temel çelişkileri içinde bugünkü eğitim düzenimizi, ilkeleri ve kurumlarıyla, toplu bir eleştiriden geçirmek; ondan sonra toplumun ihtiyaç duyduğu yeni eğitim biçimini gene ilkeleri, amaçları ve bu amaçlara vardırıcı mefod ve kurumlarıyla saptamakdır.
Bir üçüncü amacımız ise, yeni eğitim biçiminin uygulamasıyla ilgili metod ve görüşleri ortaya koymaktır.

Bu amaçlara ulaşmak için şûramız, on iki ana konuyu ele alacak; bunlar üzerinde hazırlanmış bildirileri dinliyerek tartışacak, komisyon çalışmaları yapacak ve kararlar alacaktır. Konular şunlardır:
1 ? Ülkemizin temel çelişkileri ve bu çelişkilerin eğitime etkileri.
2 ? Geri kalmış ülkelerde eğitim sorunları ve devrim ihtiyacı.
3 ? Türk kültür ve eğitiminde emperyalist etkiler.
4? Kapitalist düzende eğitim kurumları ve işleyiş biçimleri.
5 ? 1961 Anayasa’sında devrimci eğitimin kökleri.
6 ? Türk devrimci eğitiminin amaçları, ilkeleri, metodu ve ulusal tercihler.
7 ? Türk toplumunun ihtiyaç duyduğu yeni eğitim ve kültür kurumları:
a) Herkese açık kurumlar, *
b) Üniversite ve Yüksek Okullar,
c) Ulusal amaçlara vardıncı uzmanlık ve araştırma kurumlan,
d) Çalışanların çocuklan için kurumlar,
e) Kültür ve Sanat kurumlan,
f) Halk Eğitimi,
g) Beden Eğitimi ve Spor,
h) Din Eğitimi.
8 ? Öğrencilerin temel ihtiyaçlan:
a) Biyolojik ihtiyaçlar,
b) Sosyal ihtiyaçlar,
c) Araçlar.
9 ? Eğitim Devrimini gerçekleştirme ve toplumu yeni amaçlara ulaştırmada siyasal ve toplumsal kuruluşların izleyeceği yollar: Plânlama, Finansman ve Yönetim.
10 ? Cahilliğin ve teknik yetersizliğin giderilmesinde Köy Enstitüleri uygulamasından çıkan sonuçlar.
11 ? Ülkemizin teknolojik açığını kapamak için eğitim kurumlarımızı nasıl düzenlemeli ve çalıştırmalıyız?
12 ? öğretmen yetiştirme, yerleştirme, geçim, güvenlik ve örgütlenme,

Belirtilen konular dışında kalan görüşler ve öneriler de saptanacakta*.
Tartışmalarınızı gerçi sizlere sunulan bildiriler üzerinde yapacaksınız ama bunlara kesinkes bağlı kalmak durumunda değilsiniz^ Bildiriler, yetkili kimseler ve gruplar tarafından, sizlere yardımcı olmak üzere hazırlanmıştır.
El attığınız zaman bulamıyacağınız bazı kaynak bilgileri ve temel görüşleri toparlamışlardır. Bildirilerden sonra, konu üzerinde kısa tartışmalar yapılacaktır.
Tartışmaların kısa tutulması vaktin çok dar oluşu yüzündendir. Ayrıca, komisyonlarda daha geniş tartışma olanakları bulacaksınız. Komisyon çalışmaları sırasında, özellikle somut öneriler ve karar taslakları getirmenizi rica ediyoruz. Ortaya koyacağımız kararların, ülkemizin gerçekleriyle bağlantılı olacağına, halkımızın ihtiyaçlarına karşılık vereceğine inancımız tamdır.
Burada zihinlerinizdeki bazı sorulara da dokunmak isterim: “Biz bu kararları alacağız, önerilerimizi ortaya koyacağız da ne olacak? Hükümet bunlara kulak asar mı? Sayın Bakan, her söylediğimizi politik faaliyet olarak görüyor. Sosyal sorunlarla uğraşacakların istifa edip karşısına çıkmasını istiyor.
Sonuçları uygulanmıyacak bir şûrayı biraz boşa yapmıyor muyuz?”
Belirtelim ki bu sorular, bizim de zihinlerimizi kurcalamıştır. Ama böyle bir şûraya pek çok bakımlardan gereklilik vardı. TÖS’ün Tüzük ve Programında yer alan çalışmalardan biri, meslekî konular ve sendikal sorunlar üzerinde iki yılda bir, bütün şubeler ölçüsünde geniş toplantılar yapmaktır.
Biz, “Devrimci Eğitim Şûrası”nı toplamakla Millî Eğitim Bakanlığını, geciktirdiği resmî “Millî Eğitim Şûrası” hakkında uyarmış olduk. Netekim, bizim kararımızdan sonra Bakanlık da 1969’un Mayıs ayında şûrayı toplayacağını kamu oyuna bildirdi.

Biliyorsunuz, 1967/68 öğretim yılı başlarında yürürlüğe giren “Orta Öğretim Sınıf Geçme ve Sınav Yönetmeliği” üç ay sonra, Mersin’de, sonra, öteki büyük kentlerde, Orta Öğretim öğrencilerinin tepkilerine yol açtı. Bakanlık, 15 Şubata kadar yönetmeliği düzelteceğini açıklayarak tepkileri yatıştırdı.
Yönetmelik bir değişiklik daha geçirdi. Bundan öğretmen kuruluşlarımız haberdar edilmediler… Bahar geldi, Paris’te, Berlin’de; Roma, Amsterdam, Brüksel, Madrid, Tokyo, Prag, Varşova’da; Kuzey Amerika’da, Mexico City’de Ankara ve İstanbul’da yüksek öğrenim gençleri, dersleri boykot ve üniversiteleri işgal ettiler. Gençlik, olgunlaşma enstitüsü öğrencilerine kadar eyleme geçti. Genel ve temel sebeplerden, biribirleriyle psikolojik ve düşünsel bağlantıları olan bu davranışlar, eğitim hizmetlerinin işleyiş biçiminden öğrencilerin hoşnut olmadığını, köklü yenileşmelere gidilmesi gerektiğini ortaya koyuyor… Ama bu yenileşmeler nasıl olacaktır? Bazı kimseler parça parça sağlam düşüncelerin sahibidir. Ama bunların biribirleriyle ilişkileri nedir? Eğitim devriminin amaçlan, ilkeleri, yöntemi neler olacaktır? Bakanlığın ne yaptığını bilmiyoruz. Köylere ortaokul açıyor, imam-Hatip Okullarının sayılarını artırıyor, öğrenci velilerine ansiklopedi, atlas, yardımcı ders kitabı gibi araçların aldınlmasmı yasaklıyor ama, öğretmenlere ve öğretmen kuruluşlarına sormuyor, danışmıyor..

Türkiye Öğretmenler Sendikası, ilgililere ışık tutacak yollan yöntemleri bulup saptamak için bu çalışmalara lüzum gördü. Bakanlık sormuyor diye bir süre daha susamayız. Görüşlerimize itibar edilmezse, onların da bizim de tatlı canlarımız sağ olsun! Bu hep böyle gelmiş ama bundan sonra da böyle gidecek değildir. Türk ulusu, Anayasasına içtenlikle bağlı, onu tastamam uygulamaya candan istekli, sınıfçı değil toplumcu hükümetlere de kavuşacaktır.
‘O zaman Devrimci Eğitim Şûrası’nın karar ve önerileri yeni plân ve uygulamalara ışık tutacaktır.

Çalışmalarımızın bir kararı da şu olabilir ki, bunların sonuçlarım kamu oyuna iletmekle, onu aydınlatmış, yürütme ve yasama organları üzerinde demokratik baskı sağlamış oluruz. Meslek kuruluşlarının bir işlevi de bu değil midir?
Sayın Üyeler; Meslek kuruluşlarıyla Millî Eğitim ve Devlet otoriteleri arasındaki ilişkiler üstüne çok konuşmaya gerek yoktur. Biz kurulduğumuz çünden beri iki ayak, beş ayak gittik, bir ayak gelinmedi bize doğru. Temel görüş ayrılıkları sebebiyle, her sözümüz “politik faaliyet” olarak nitelendi. Dünkü öğrencilerimiz, eski öğretmenlerini hizaya getirmeğe kalktılar. Direnen devrimci arkadaşlarımız sürülüp açığa alındılar. Devlet Şûrası’nın durdurduğu ve bozduğu her kararda Bakanlık bir yanlış eylemini tescil ettirmiş oldu. Bakanlığın tutumu, öğretmenlerimizi sindirmedi, daha da biledi, onlari’ daha yapıcı, daha devrimci eylemlere yöneltti. Örgütümüzü güçlendirdi.
Öğretmen çoğunluğumuz, eğitimin yönü ve yönetimi konusunda, resmî otoritelerle mutabakat halinde değildir. Bu anlaşmazlık, sadece bugünün konusu değil, kökü derinlerden sürüp gelen bir konudur. Devlet ve hükümet yetkilileri, öğretmen çoğunluğunu ve yüksek öğrenim gençliğini zararlı düşünceler içinde görmekte ve ülkenin geleceğini kendi ölçülerince sağlama bağlamak için, imam-Hatip Okullarını çoğaltıp, hattâ adlarını da değiştirerek, buradan çıkanlara yüksek öğrenim yaptırmak suretiyle, yönetimi gelecekte bunların eline vermeyi hayal etmektedirler. Lâik eğitimi, çağdaş pedagojiyi bir yana itip, tek yanlı karar ve tasarılarla eğitimi plânlamak ve Çürütmek, bir demokratik ülkede olacak işlerden değildir.

Elimizde UNESCO Genel Merkezinin (ED. 226) numara ile Bastırdığı bir belge var. 21 Eylül ile 5 Ekim 1966 tarihleri arasında Paris’te toplanmış olan “Öğretmenlerin Durumu Hakkında Devletlerarası Özel Konferans”m karar*larmı kapsayan bu belgeyi kısaca gözden geçirmekte fayda vardır. UNESCO bu konferansı, “Uluslararası îşçi Örgütü” (ÎLO) ile birlikte düzenlemiştir. UNESCO üyesi devletlerin temsilcileri yanında bizim de üç temsilcimizin imza koyduğu karar, kısaca eğitimin önemini, uygulamasında göz önünde bulundurulacak ulusal ve uluslararası ilkeleri, öğretmenlerin görevlerini, sorumluluklarını, haklarını ve yetkilerini saptamaktadır. Kararın tam 12 maddesi, ulusların eğitim politikasının öğretmenlerle birlikte çizilmesini, güçlüklerin giderilmesi için Öğretmen kuruluşlarının görüşlerinin alınmasını, anlaşmazlıkların birlikte yapılacak görüşmelerle çözülmesini öngörmektedir.
Bu belgeden, iki maddenin çevirisini okuyorum:
“Madde 9 ? Öğretmen kuruluşları, eğitim alanındaki ilerlemelere yardım edecek bir güç olarak düşünülmeli ve eğitim politikasının saptanmasında kendileriyle işbirliği yapılmalıdır.”
“Madde 76 ? Resmî makamlar, eğitim hizmetlerinin geliştirilmesinde, eğitim araştırmalarında ve yeni metodların geliştirilmesinde öğretmen kuruluşları ile işbirliği yapmanın önemini kavramalıdırlar.”

UNESCO, kararının altında imzası bulunan üç hükümet temsilcimizin adları şunlardır: Osman Bener, Aysel Yüceışık, Güngör Salman…
Kendi resmî makamlarımızın, eğitim sorunlarımız üzerinde, resmî öğretmen kuruluşlarıyla ahenkli çalışamaması, yurdumuzdaki yabancı okul müdürlerine bile cesaret vermekte ve onların başlarından büyük çıkışlar yapmalarına yol açmaktadır, istanbul’daki Amerikan Kolejleri Müdürü Dwight Simpson, 6 Mayıs 1966’da Amerikan ve Türk hükümetlerine verdiği raporda, Amerikan kolejlerinin Türk eğitimine öncülük edecek biçimde çalışması gerektiğini öne sürmekte ve “Buradaki varlığımızın anlamı budur.” demektedir.
20 yıldan fazla bir süredir Türk eğitim ve kültürü yabancıların, özellikle Amerikalıların bol uzman, teknik yardım ve malzemesinin etkisi altına girmiştir.
Kılavuzu Amerika olan Türk eğitimi, gene Amerika’nın kılavuzluk ettiği bozuk ve zayıf bir ekonomik temel üzerinde, bir türlü belini doğrultamamakta ve çıkmazdan kurtulamamaktadır. 20 yıldır Amerikalıların Türk eğitimine sokup uyguladığı proje sayısı, program geliştirmeden Barış gönüllüsüne ve öğretmen yetiştirmeye kadar 2Û’yi bulmuştur. Amerikalı uzmanlar AID Türkiye Misyonu yoluyla, eğitimin en nazik alanlarına kadar girmişler, nattâ onun plânlamasına kadar sokulmuşlardır. Millî Eğitim Bütçe ve Plânlama Dairesi Başkanlığında her ne kadar bir Türk yetkili bulunmaktaysa da, aslında işlere yön veren dört tane Amerikalı uzman vardır. Bunların ikisi sürekli çalışmakta, ikisi belirli aralarla gelip gitmektedir. Bir eğitimin plânlamasına kadar yabancılar karışırsa, ö eğitimin adının başındaki “millî” sözünü kaldırmak gerekir. Bu gerçek açıklandığı zaman sorumlular asabileşmekte; ve bunun yalan olduğunu söylemektedirler. Bugün dahi var olan ve devamlı çalışan iki uzmamn adlarını söylüyorum: Dr. Donald A. Bohnhorst; Dr. Philip Kenneth Ness…

Tarihimizin hiçbir döneminde, yabancı etkiler, ulusal kültür ve eğitimimiz üzerine” bu kadar çullanmamıştır, yabancı etkilere kapılar bu kadar açılmamıştır.
Kaynaklan ulusal olmayan bir eğitim ulusal olamaz. Plânlaması, yönü, yöntemi yabancılar tarafından çizilen bir eğitim ulusal değildir. Türk eğitimine Mr. Simpson yada Dr. Falan ile Filân yön veremezler. Türk eğitimine yön vermek herkesten önce Türk eğitimcilerinin, Türk aydınlarının görevidir, bu yetki onlarındır. Eğitimi; piâmnda, programında ve finansmanında ulusal ölçülerle yürütmek, Türk öğretmenlerinde köklü bir bilinçtir. Devrimci Eğitim Şûrası ile ulusumuza bunu anlatacağız.

Türk eğitim ve kültüründeki emperyalist etkiler üzerinde önemle duracağız.
Eğitimimizin ve ülkemizin büyük ızdırabı bu etkilerden gelmektedir.
Emperyalizmin eğitimimizde ve ülkemizde tozunu, süttozunu bile “bîrakmıyacağız.
Onu arıtıp tertemiz edinceye kadar devrimci meslek savaşımızı sürdüreceğiz.

Türk eğitimini emperyalist etkilerden arındırmaktan başka yapılacak işlerin pek çok olduğunu, gencimizin yaşlımızın bu konulara kafa yorduğunu biliyorsunuz. Eğitimin yönünü, halkın ve ülkenin sorunlarına döndürmek, eğitim fırsatında dağ başındaki yoksul çobanın çocuğuna kadar eşitlik sağlamak, köylerin ve Doğu Anadolunun uzak okullarına varmadan, başkentin yanıbaşındaki okullarda bile belirgin hale gelen kalite düşüklüğü ve bunun nedenleri için çareler bulmak zorundayız.

Yetiştirdiğimiz gençler, hepimizi mutlu kılacak bir kahramanlıkla ciddi eylemlere girişmişlerdir. Gençler bizim, en duyarlı, en hassas yanımızdır.
Bozuk düzenin tümüne, özel okullara, yabancı filolara onlar karşı çıkmışlar, onlar hepimizden önce ilk adımlarını atmışlardır. Smıfçı değil toplumcu bir ülkü uğruna giriştikleri kutsal savaşta ilk şehitlerini de vermiş olan gençlerimizi en candan öğretmenlik duygularımızla kutlar, Vedat Demircioğlu’nun, Atalay Savaş’ın körpe adlarını sevgilerle, saygılarla artarım.
Sayın Üyeler; sözlerimin sonuna geliyorum. İhmal içerisinde olan kültür ve sanat konularımıza da değinmek istiyorum. Ekonomik yapıyla üst yapı kurumlarının bir bileşimi olan kültür, ulusları vareden, ulusal bağımsızlık lara dayanak olan çok önemli bir konudur. Yozlaştıncı dış baskılarla, teknolojik farklılığın yarattığı eziklik bir yana, halktan gelip halka gitmesi gereken kültür ve sanat hareketleri, esefle söylemek isterim ki, bugün bu geliş gidiş için kanal bulamamaktadır. Çoğunluğu okutulmayan halkımız, kendi karanlığı içinde üç telli sazını çalıp inlerken, sadece birkaç büyük kentin belli sınıftan aileleri için çalışan bol ödenekli devlet tiyatro, opera ve balesi; heykel ve resim sergileri, flârmoni orkestraları koskoca bir Türkiye için hâlâ ne kadar azdır! Ve bu ne efendi keyfi çattırıcı bir sanat anlayışıdır!..
Kültür ve sanat ürünlerini geniş halk kitlelerine iletmek, kültür ve sanatı besleyen sütü halkın bereketli göğüslerinden emmek, grekli özümlemeyi yaptıktan sonra onu gene halka sunmak, bugünkü toplumcu yönetimlerin belli başlı ilkesidir. Türkiyemizi böyle toplumcu bir kültür ve sanat çığırma sckamadıkça, anlamsız bazı söz oyunlarını edebiyat, renk ve çizgi oyunlarını resim, yontulmamış taşları, döğülmemiş demirleri heykel; içinde çocuklarımıza yatacak yer bulunmayan kibrit kutulanyla, sel basan, dumandan boğulan kentleri mimarî; ve Atlantiğin ötesinden sızıp gelen Ça ça ça’ları da müzik sayarak, bir çölün ortasında bocalar dururuz.

Devrimci Eğitim Şûrası üyelerinin, sunulacak olan “Kültür ve  Sanat Kurumları” bildirisine gereken dikkati göstermelerini dilerim.
Sayın Üyeler; bu çalışmalarınız sırasında çok yorulacaksınız, fakat bunun mutlu bir “yorgunluk olduğunu biliniz. Burada eğitimci, gençlik, işçi, hükümet komiseri, bilim ve sanat adamı bir arada bulunuyorsunuz. Ülkemizin en önemli sorunlarından biri olan Eğitim üzerinde çalışırken hepinizin tartışmalara katılmanızı dilerim.

Devrimci Eğitim Şûrası’nı açarken, huzurunuzda bazı teşekkür borçlarımı da ifade etmek arzusundayım. Böyle bir şûrayı düzenlemek için sınırlı olanaklarını veren sendikamız üyesi öğretmenlerimize ve onların değerli temsilcilerine, Şûraya sunulacak bildirileri hazırlayan eğitim, bilim ve sanat değerlerimize, bunları sıkışık bir sürede basan TÖYKO, BÎLGÎ, tŞ, SEVİNÇ ve YENlGÜN basımevlerinin işçilerini, toplantımız için SBF’nin salonunu ve dersliklerini bir karşılık beklemeden bizlere açan Sayın Dekan’a ve değerli çalışma arkadaşlarına, şûramızı ilk kararlaştırıldığı günden beri kamu oyuna duyuran basınımızın yorulmak bilmez emekçilerine, katılan siz konuklarımıza ve üyelerimize, hazırlık çalışmalarını sabırla yürüten arkadaşlarımıza, en candan saygılarla teşekkür ederim.
Barış ve adalet içindeki mutlu ve güzel günler ülkemizin, ulusumuzun ve dünyamızın olsun. Devrimci Eğitim Şûrası ulusumuza ve çocuklarımıza yararlı olsun, arkadaşlar..

“Toplumlarm kurtultulmasmda ve kalkınmasında, eğitimcilere düşen başlıca görev, onları uyandırmak ve yetiştirmektir. Kurumlarda ve kurum dışında, eğitimciler, bu görevlerini tam yapmıyorlarsa yada yapmaları engelleniyorsa; toplumlar bunun olumsuz sonuçlarına mahkûm edilemezler.
Eğitimciler; toplumları uyandırma ve yetiştirme görevlerini tam yapmanın yolunu ve çarelerini arayıp bulmak zorundadırlar.”
Genel Başkan Fakir Baykurt

DEVRİMCİ EĞİTİM ŞURASI
İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ Sayfa(Bş-Bt):5-8

GENEL BAŞKAN FAKİR BAYKURT?UN DEVRİMCİ EĞİTİM ŞÜRASI?NI AÇIŞ KONUŞMASI Sayfa(Bş-Bt):15-28

KOMİSYON – 1 DEVRİMCİ EĞİTİMİN AMAÇLARI İLKELERİ YÖNTEMİ Sayfa(Bş-Bt):29-36

KOMİSYON – 2 GERİ KALMIŞ ÜLKELERİN EĞİTİMİ ÜZERİNDE EMPERYALİST ve KAPİTALİST ETKİLERİ Sayfa(Bş-Bt):37-115

KOMİSYON – 3 ANAYASADA EGlTİM İLKELERİ ve ÜLKEMİZDEKİ TEMEL ÇELİŞKİLER Sayfa(Bş-Bt):117-138

KOMİSYON – 4 BUGÜNKÜ EĞİTİM KURUMLARI ve YENİ KURUMLARA İHTİYAÇ Sayfa(Bş-Bt):139-250

KOMİSYON – 5 TÜRK TOPLUMUNUN KÜLTÜR ve SANAT SORUNLARI Sayfa(Bş-Bt):251-300

KOMİSYON – 6 TÜRK EĞITIMINDE ÖĞRENCI SORUNLARI Sayfa(Bş-Bt):301-366

KOMİSYON – 7 KÖY ENSTİTÜLERİ UYGULAMASINDAN ÇIKAN SONUÇLAR Sayfa(Bş-Bt):367-394

KOMİSYON – 8 EKONOMİK ve TEKNOLOJİK AÇIDAN DEVRİMCİ EĞİTİM Sayfa(Bş-Bt):395-422

KOMİSYON – 9 TÜRK EĞİTİMİNDE ÖĞRETMENİN YERl ve SORUNLARI Sayfa(Bş-Bt):423-474

KOMİSYON – 10 TÜRK EĞİTİMİNİN PLANLANMASI Sayfa(Bş-Bt):475-498

ŞÛRA BİLDİRİSİ Sayfa(Bş-Bt):499-502

TÜRKİYE ÖĞRETMENLER SENDİKASI GENEL BAŞKANI FAKİR BAYKURT?UN KAPANIŞ KONUŞMASI Sayfa(Bş-Bt):502-505

DEVRİMCİ EĞİTİM ŞÜRASI’NDAN NOTLAR Sayfa(Bş-Bt):507-508

ŞÜRA’YA KATILANLAR Sayfa(Bş-Bt):509-521

Yorum yapın

Daha fazla Eğitim
1968 Devrimci Eğitim Şurası / Önsöz

1968 Devrimci Eğitim Şurası / Önsöz Türkiye Öğretmenler Sendikası-TÖS, henüz üç yıllık bir kuruluş iken, mesleğin ve ülkenin temel sorunları...

Kapat