1968 Devrimci Eğitim Şurası / Komisyon 8: Ekonomik Ve Teknolojik Açıdan Devrimcî Eğitim

1968 DEVRİMCİ EĞİTİM ŞURASI / KOMİSYON 8:
EKONOMİK VE TEKNOLOJİK AÇIDAN DEVRİMCÎ EĞİTİM

Abdülgafur DEMlR
Arel EROL
Aydın GÜRPINAR
Bahaittin UYAR
Bülent GÖZEN
Halil KORKMAZ
Hüseyin UĞUR
Emin ZORKUN
Metin DURGUT
Mustafa PEKER

Sami URFALI
Toygun ERASLAN
Tufan ÇETİN
Uğur CİLASUN
Ülker İNCİRLİOGLU
Veli YAVUZ
Yalçın KÜÇÜK
Yüksel APAYDIN
Ziya DARENDELİ

BİLDİRİLER:
1) Kalkınma, Teknoloji ve Eğitim;
Yalçın KÜÇÜK.

BİLDİRİ:
KALKINMA, TEKNOLOJİ ve EĞİTİM
Bildiriyi sunan:
Yalçın KÜÇÜK,
Orta Doğu Teknik Üniversitesi
1. TARTIŞMANIN YERİ
Üç Tip Yanılma:
Kalkınmanın son zamanların en önemli sorunu olması, kalkınma amacı
ile çelişen bir eğilimin kuvvet kazanmasına yol açmıştır. Kalkınma amacının
prestij kazanması, her türlü girişimi kalkınma kavramına bağlanmak eğilimini
doğurmuştur. Bugün, bir azgelişmiş ülkede kalkınma için yapıldığı
kuvvetle ileri sürülmeyen bir tek girişim bile bulmak güçtür. Buna karşın,
bu ülkelerin kalkınma sürecine giremeyişleri, temelde bazı yanılmaların
olduğunu göstermektedir.
Bir kez, genellikle ve kolaylıkla kabul edilebilir ki, gerçekte de herşey, bir
ölçüde, kalkınma için gereklidir. Fakat, bu durum bunların mutlaka gerçekleştirilmesini
zorunlu kılmamaktadır. Çünkü kalkınma hızını artırmak yada
kalkınma sürecine girmek için bir ölçüde gerekli olan her şeyi yapmak demek
değildir. Tam tersine, bazılarının hiç yapılmaması pahasına, bazı stratejik
gereklere bütün kaynakların kaydırılması hızlı kalkınmanın ön koşulu
olmaktadır.
îkinci olarak, kalkınma adına sürdürülen çabaların bazıları, gerçekten
de, belirli gelişme çizgisinde, kalkınmanın stratejik gerekleridir. Yalnız, bunların
belirli gelişme çizgisinde önem kazanmaları, her zaman önemli oldukları
anlamına gelmez. Başka bir deyişle, yarın yararlı olabilecek herşey bugün
de yararlı değildir. Üstelik eğer bu gerek yada araç özelliği dolayısıyla
yarma saklanamazsa, bunun için kullanılan kaynağın kalkınma katkısı
negatifdir.
Üçüncü olarak, her kalkınma aracı, yararlı olmakla birlikte, doğrudan
kullanılamaz. Bazılarının bir ürün verebilmesi için ,en azından bir başka
araçla birlikte kullanılması zorunludur. Bu araçlar arası bağımlılık yada
tamamlayıcılık sorunudur. Böyle durumlarda tamamlayıcı aracı hesaba kat-
396
maksızm, diğer araç için kaynak ayrılması, o kaynağın israfından başka bir
anlama gelmez.
Bu üç tip yanılma, son derece yaygındır. Kalkınma politikalarının çeşitli
uygulamalarından her birine örnekler bulmak mümkündür. Fakat son zamanlarda
tartışılan “teknolojik açığı” kapatma ve bilimsel araştırma konusu
örnekler de büyük ekonomi sağlamaktadır. Çünkü örgün (resmî) politikası,
bu üç tip yanılmanın da birlikte bulunduğu ender örneklerden biridir.
Bu çalışma, bu açıdan bakıldığında, eğitim ve bilimsel araştırma politikasını
ele alarak, böyle yanılmalara dikkati çekmek amacındadır. İlerideki
sayfalarda ilgili açıklamlar yapılacaktır. Yalnız bu yapılırken, ilgili ekonomi
kuramının bazı ilginç yanlarına da zorunlu olarak değinilecektir. Ayrıca, çalışmadan
konuyla ilgili yazın (literatür) belirli tezler çerçevesinde özetlenecektir.
Bunun nedeni, konunun, sosyal bilimcilerin ilgi alanına girdiğini,
kuşkusu olanlara göstermektedir.
Kuramın Yanılmalara Katkısı:
Kalkınma için kalkınmış ülkelerdekilerin düzeyinde bilim adamlarına
ve eğitim düzenine sahip olmak gerekir. Bu bilim adamları, gelişmiş ülkelerdeki
meslekdaşlanmn yaptıkları tipde araştırma yapma olanaklarıyla
donatılmalıdır. Eğer bu koşullar gerçekleşirse, Türkiye’nin kalkınması hız
kazanır. Görünen ve yanlışlığı ileri sürülen bilim politikası budur.
Biraz daha teknik terimlerle söylenirse, mevcut politikanın en önemli
özelliği teknik ilerlemeyi ekonomiden bağımsız ve kalkınmanın ekzojen bir
değişkeni olarak düşünmesidir. Eğer teknik ilerlemenin hızı artırılabilirse,
kalkınma hızı da artırılmış olacaktır. Teknik ilerleme hızmı artırmak için
de, bunları gerçekleştirecek bilim adamları ve araştırıcıların yetiştirilmesi
zorunlu olmaktadır.
Modern makro-büyüme kuramında büyük ölçüde, teknik ilerlemenin
ekzojen yada bağımsız olduğu varsayımı yapılmaktadır. Teknik ilerlemenin
kendine özgü bir gelişme çizgisi vardır ve bu çizgi ekonominin, örneğin sermaye
stokunun; gelişme çizgisinden bağımsızdır. Bu, bağımsız olan, artış hızı
ile, aynı îbiçimde bağımsız olan nüfus artış hızı, ekonominin gelişebileceği
en yüksek hızı belirlemektedir. Böylece ortaya çıkacak büyüme tavanı ile,
yatırım kararlarını dengeleyen sermaye stokunun artış hızı arasındaki ilişki,
gelişmiş ülkelerin bir durgunluk yada devamlı bir büyüme ile karşılaşacakları
sorusunu cevaplamaktadır.
Bu sorunun cevaplandırılmasında ve hattâ sorunun ortaya konulmasında,
teknik ilerlemenin kökenleri ve biçimi ile ilgili olarak yapılacak varsayımlar
son derece önem kazanmaktadır. Yukarıda söylendiği ve aşağıya kuramın
kurucusunun sözlerinin de belirttiği gibi, teknik ilerleme sistemin
kendisine uydurulduğu bağımsız bir değişkendir.
“Daha önce sözünü ettiğim üç değişkenden (iş gücü, prodüktivite, ser-
397
maye stokunun, gelişme çizgisinden bağımsızdır. Bu, bağımsız olan, artış hızı
sun prodüktivitesidir, diğeri ise en azından kısmen bağımlıdır.” (1)
Neoklasik kuramda düşünce daha da yalın bir biçim almaktadır. Geleneksel
üretim faktörlerine (işgücü, sermaye) dokünmaksızm teknik ilerlemenin,
üretimi artırması, söz konusudur. Yine teknik deyimi ile, neoklasik düşüncede,
teknik ilerlemeye, üretim işlevini (fonksiyonu) devamlı olarak kaydırma
rolü verilmektedir. Üstelik neoklasik düşüncenin önde gelen bir üyesinin
yaptığı bir amprik çalışmaya göre bu rol sanıldığından da büyüktür.
İşçi prodüktivitesinde artış hızının hemen hemen % 9O’ı teknik ilerleme nedeni
ile meydana gelmiştir. (2) Ancak geriye kalan, işçi başına sermaye artışı
ile açıklanabilmektedir.
Bulgunun gerek büyüme kuramı ve gerekse eldeki tartışma bakımından
önemi ortadadır. Fakat, çözümleme gerek yöntem ve gerekse içerik bakımdan
oldukça sert eleştirilerle karşılaşmıştır. Bunların bütününün. tartışılması bilimsel
araştırma konusunun aydınlanması için gerekli değildir. (3)
Yalnız, söz konusu çözümlemenin bir yanı vardır ki, bilimsel araştırma
ile kalkınma ilişkisi üzerinde yapılacak bir tartışma bakımından son dercee
önemlidir. Bu da, herhangi bir buluşun teknik ilerlemeye yol açabilmesi
için, buluşun bir sermaye ile birleşerek somut bir biçim alması zorunluluğudur.
Başka bir deyişle, yeni bir ürün ,yada üretim süreci demek olan buluşların,
üretimde artış meydana getirebilmesi, ancak bunların bir makinada
cisimleşmesi ile mümkün olabilir. Bu buluşların teknik ilerlemeye imkân
vermesinin, teknik ilerlemenin olmasının, ancak sermaye birikimi ile birlikte
düşünülebileceği anlamına gelmektedir.
Kaldor’un “teknik ilerleme fonksiyonu”nun önemli dayanaklarından biri
olan bu düşünce, teknik ilerlemenin bağımsızlığı düşüncesineden temelli
bir ayrılıktır. Çünkü, bu düşünceye göre;
“…bir toplumun yeni tekniklerden yararlanma ve onları (absorbe)
edebilme hızı, o toplumun sermaye birikim yeteneği ile sınırlıdır.” (4)
Bu görüş yukarıda sözü edilen üçüncü tip yanılmaya değinmektedir. Buluşları
makina biçimine sokacak endüstri ve dolayısıyla sermaye birikimi
(1) R. Harrod: Tovvards a Dynamic Economics, London, 1960, s. 21
(2) R. Solow: Technical Change and Aggregate Production Functions RES,
1967
(3) J. Hicks : Capital and Growth, London, 1965, 15. kesim.
S. T suru: The Effects of Technology on Productivity,
Problems in Ecnomic Develpment, E. A. G.
Robinşon (ed.) London, 1965 ??
(4) N. Kaldor: A model of Economie Growth, E. J., 1967
Aynı zamanda ?. .-.
Essays on Economie Stabilûy and Growth, 111. 1960 içinde»
s. 265
398
yoksa, teknik ilerlemenin gerçekleşmesi olanağı da yoktur. Yalnız, bu düşüncede,
lüç olmazsa, Kaldor’un sunuşunda, teknik ilerleme henüz bağımsızlık
özelliğini yitîrmemiştir. Henüz burada teknik ilerleme ile sermaye birikimi
arasında ilişki tek yönlüdür. Gerçi teknik lerlemenn gerekli sermaye
birikimini sağlaması söz konusu değildir; fakat aynı biçimde sermaye birikim
hızının, toplumun buluşçuluk düzeyini etkilemesi de söz konusu değildir.
Açık bir deyişle teknik ilerleme, sermaye birikimi olmadan gerçekleşemez,
fakat sermaye birikim hızının, teknik lireleme hızı üzerinde hiçbir etkisi yoktur.
Bu görüşe J. Robinson oldukça hayret etmiş görünmektedir:
‘?’… birikim arzusunun kuvvetinin teknik ilerleme hızı üzerinde (teknik
ilerlemenin eğiminden ayrı olarak) hiçbir etki yapmaması (ki bu Kaldor’un
genel bakış açısı ile hiç de uyum halinde değildir) çok gariptir.” (5)
II. BULUŞLARIN NEDENİ ÜZERİNDE
Buluş Buluşu Doğurur:
Buraya kadar yapılan, temel tartışmaya bir giriş olmaktadır. Temel tartışma,
aslında yukarıda açıklanan makro-büyüme modelleri yaklaşımından
ayrı sürmektedir. Bu tartışma buluşların nedeni üzerinedir ve teknik ilerlemenin
bağımsızlığı varsayımını yapabilmek için, bu tartışmayı bilmek gerekecektir.
Buluşların doğuşu ile ilgili olarak da iki düşünce akımı vardır. Bunlardan
biri, ki “buluş buluşu doğurur” biçimde özetlenmektedir, neoklasik düşünce
ile bütünüyle uyuşmaktadır. Ogburn tarafından geliştirilmiş bu görüşe
göre, buluşları doğuran bir toplumun kültür bazıdır, ve buluşlar bu kültür
bâzını genişleterek ilerdeki buluşları artırmaktadır. (6) Bilgi düzeyince, buluşların
doğuşu bakımından daha “sofistike” olanına göre: Kültür bazı kavramı,
bilimsel teknolojik ve benzeri her türlü bilgiyi kapsamaktadır. Daha
“popüler” yorumda ise buluşlar bakımından ilginç olan bilgi sadece bilimsel
bilgidir. (*)
Açıklanması oldukça basit olan bu görüşün, kolaylıkla akla gelebilecek
bazı soruları cevaplandırmakta büyük güçlükle karşılaştığı görülmektedir.
Bunlardan biri, buluşlar için vazgeçilmez olduğu varsayılan bilginin ortaya
çıkışı ile buluşların oluşu arasındaki zaman – aralığının nasıl belirlendiğidir.
Diğeri ise bir temel bilgi kümesinden çok çeşitli buluşlar doğabilecekken,
neden sadece bazılarının ortaya çıktığıdır. Başka bir deyişle buradaki seçme
(5) , J. Robinson: Essays in the Theory of Economie Growth, London, 1964,
s. 119
(6) W. F. Ogburn. Social Change, 192S, N.Y.
(*) Bu görüşün ve özellikle popüler yorum biçiminin politika yargıları üzerinde
ileri de durulacaktır.
399
süreci nedir ve nasıl olmaktadır. (7) Bu iki soru daha temel bir soruya yol
açmaktadır: Eğer buluşların nedeni bilgi düzeyi ve bu bilgi düzeyindeki evrimler
ise, bilgi düzeyini bir toplumdan diğerine farklı yapan nedir? Sadece
bilgi yaratan endüstriye kaynak ayırmak ise, bazı toplumlar neden bu ‘kadar
akılsız olabilmişlerdir?
Bu görüşü savunanların görüşlerini dayadıkları tek olgu eş-zamanlı
buluşlardır. İleri sürülmektedir ki bilgi düzeyindeki, önemli bir gelişme bazı
buluşları kaçınılmaz yapmaktadır ve dolayısıyla bir buluş aynı zamanda,
ayrı kişiler tarafından ve ayrı yerlerde yaratılabilmektedir. Fakat, tek
olgu bu olunca ileri sürülen düşünce bilimsel bir kuram özelliğine ulaşamamaktadır.
Çünkü “milyonlarca buluş arasından, sadece birkaç yüz eş-zamanlı
buluş göstermek, bir kuram için yeterli olmaktan çok uzaktır.” (8)
İhtiyaç Buluşların Anasidır:
Kaldı ki aynı olgu tam karşıt bir görüş için, belki de daha haklı olarak,
kullanılabilmektedir. İhtiyaçlar o kerteye gelmiştir ki, artık söz konusu buluş
kaçınılmazdır ve kesin olarak ortaya çıkacaktır. Bazı durumlarda, farklı
yerlerde aynı zorunluluğun duyulması, bir buluşun aynı zamanda yaratılması
sonucunu doğurmaktadır.
Gilfillan’ın (9) bu buluşları zorunlulukla açıklayan görüşü, ilk görüşün
daha “popüler” olmasına karşın, buluşlar tarihçesi ile büyük bir uyum için-,
dedir. Gilfîllan özellikle denizcilik alanından alınmış örneklerle göstermektedir
ki sadece aynı zamanda bir buluşun tekrarlanması olgusu değil, daha
yaygın olan “özdeş buluşlar” olgusu da, buluşların ihtiyaçlardan doğduğu
görüşünü desteklemektedir. Özdeş buluşlar biribirinin aynı olmayan fakat
aynı ihtiyacı karşılayan buluşlardır. Eğer “buluş buluşu doğurur” görüşü
gerçeği yansıtmış olsa, özdeş buluşların ortaya çıkmaması gerekir. (10)
Çünkü bilgi düzeyindeki gelişmenin aynı buluşa yol açması, bu buluşun da
aynı ihtiyacı giderecek diğer çözümlere harcanacak çabalan gereksiz kılması
icabeder.
Buluşların nedenini, ihtiyaçlarda bulan görüşe tarihi örnekler vermeden
önce, bu görüşün aynı zamanda, son derece yaygın “büyük” buluşcular anlayışını
reddettiğini de beilrtmek gerekir. Buluşlar ihtiyaçların zorlaması sonucu
ortaya çıktığına göre, nasıl olsa ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkaran bu
zorunluluğa en yakın olan ve bunu duyanlardan biridir. Örneğin eğer “Goodyear
1839 da kauçuğu vulkajıize ederek iyileştirmenin bir yolunu bulmasa
(7) J. Schmorkler, Changes in Industry and in the Etate of Knowledge as
Determinants of Industrial Invention The Rate and Direction
of Invention Activity, 1962, Princeton, içinde s. 197
(8) B. S. Sonders, Some Diffculties in Measuring Inventive Activity Ibid.
içinde, s. 67
(9) S.C. Güfillan, The Sociology Invention, 1935, Chicago
(10) Örnekler için bkz- Ibid., s. 137
400
idi bir başkası muhakkak bulacaktı. (11) Aynı biçimde, Watt’m yaptığını Watt
yapmasaydı bir başkası yapacaktı. (*)
Açıktır ki bu görüş buluşları ve dolayısıyla teknik ilerlemeyi ekonominin
etki alanının içine sokmaktadır ve ekonomik gelişmeyi bilimdeki bağımsız
ilerleme ile açıklama yerine, bilimdeki ve ilk önce buluşlardaki gelişmeyi,
ekonominin gelişmesi ile açıklamaktadır. Eğer bu görüşün olaylara uygunluğu
güvenilir bir biçimde ortaya konabilirse, görüş gerek eldeki tartışma
ve gerekse modern büyüme kuramları bakımından son derece önemli sonuçlara
yol açabilecektir. Örneğin bazı ulusların kalkınmış olmaları, doğanın
o uluslara zamanında ve devamlı olarak, yeni buluşlar yaratacak dahîler
hediye etmiş olması ile açıklanamayacaktır. Aynı biçimde, geri kalmışların,
böyle dahîleri sağlamak îçin gösterecekleri aşırı çabaların umutsuzluğu ortaya
çıkmış olacaktır.
Endüstriyel devrimin XVIII ve XIX. yüzyıllar yerine XVI ve XVII. yüzyıllarda
başladığım ve önemli aşamaların bu dönemde geçirildiğini ileri süren tarihçiler
vardır. Yada söz konusu gelişmeye, bu kadar uzun bir zamana yayıldığı
için devrim adım çok gören ekonomi tarihçileri bulunmaktadır. Tartışma ne
olursa olsun büyük endüstriyel buluşların XVI. yüzyılın sonunda başladığı genellikle
kabul edilmektedir. Bu buluşlar ingiltere’de başlamıştır ve ingiltere o
zamana dek teknik bakımdan Avrupa’dan geri bir durumdadır ve buluşların
olduğu endüstrilerde Avrupalı teknisyenler çalışmaktadır. Zamanın teknolojisi
odun enerjisine dayanmaktadır ve söz konusu dönemde İngiliz adasında
kerestenin kıtlaştığı ve doyayısıyla fiyatların yükseldiği görülmektedir. Ayn:
durum kıta Avrpası için söz konusu değildir. Bu durumun yol açtığı değişiklikleri,
dönemin bir inceleyicisi şöyle açıklamaktadır:
“Kereste kıtlığının kritik bir düzeye ulaşması nedeniyle, yakıt ekonomisi,
Elizabeth İngilteresinde, Kıta Avrupasmdakine göre, daha çok hayatî bir
sorun oldu ve İngiliz buluşcuları, zamanlarının ya odun tüketimini azaltacak
yada kömür kullanmayı mümkün kılacak yeni ısıtma araçları bulmaya
harcadılar. Kömür ateşi, kullanılan ham maddeye zarar verdiği için, ya şimdiye
dek kullanılan fırınlardan daha dayanıklı ve pahalı fırınlar kullanmak
yada kömürü temizlemek gerekti.” (12)
Bu arayışın sonucunda bir yandan yeni fırınlar bulundu, bir yandan da
uzunca bir dönem önemli “keşif” olarak kalacak olan kok bulundu ve sanayiye
uygulandı.
Daha sonraki, XVIII. yüzyıl sonları ve XIX. yüzyıl başlarındaki buluşların
özelliklerini anlamak için 1761 yılında, yeni kurulmuş “Sanat ve imalâtı
özendirme derneğinin” şu notunu hatırlamak yararlı olacaktır:
(11) R. R. Nelson, The Economies of Invention
Journal of Business, 1959, s. 104
(*) Güfülan’ın görüşleri ile Marx’cı mantığın zorunluluk – özgürlük ilişkisi
üzerindeki görüşleri arasında büyük paralellik vardır.
(12) J. U. Nef, TheProgress of Technology and The Growth of Largescale
401
“Derneğimiz, eğiricilerin haşata gittikleri zamanlarda, yünlü, keten ve
pamuklu imalâtçılarımızın, dokuyucularını çalışır durumda tutabilmek için,
yeterli işgücü bulmada büyük güçlüklerle karşılaştıklarını haber almıştır.
İmalâtımızın bu kolundaki bu dengesizlikten dolayı, tüccarların siparişleri
büyük ölçüde yerine getirilememekte ve bu yüzden de, imalâtçılar, tüccarlar
ve bütün ulus zarar görmektedir.”
Bu duruma çare olarak dernek, “altı yün, keten, pamuk veya ipek ipliği?
ni aynı zamanda eğirecek fakat işletmek ve kontrol etmek için sadece bir
kişi gerektiren en iyi makinanın bulunuşuna” iki ödül vereceğini ilân etmektedir.
(13)
İlânın verildiği tarihlerden hemen sonra iplik eğirmede önemli buluşların
olduğu görülmektedir. Hergreaves’in Jenney’si ve Arkwright’in adma bağlanan
fakat bir berber olan Arkwright’a ait olmadığı ileri sürülen su enerjisi
ile işleyen eğirme tezgâhı bunlar arasındadır. (14) Bunlar özellikle Kay’in
uçan mekiğinin kullanılışının hızlandırdığı dokuma üretimi ile eğirme arasında
dengeyi sağlamıştlardır. (*)
Wfett’ın buharlı makinayı buluşunun hikâyesi ve özellikle buharlı makinayı
bulmak için yaptığı deneylerin doğrudan doğruya buharlı makinaya
ihtiyacını açıklıkla bilen iki imalâtçı tarafından desteklenmiş olması, ihtiyaçlar
ile buluşlar arasındaki çok yakın ilişkiye bir başka örnektir. İhtiyaç
olmadan bir buluşun ortaya çıkma olanağının azlığı bir yana, rastgele bir
buluşun sahibine büyük zararlar getirdiği ilginç örnekleri ile bilinmektedir.
Dokuma tezgâhını XII. yüzyılda bulmak şanssızlığını gösteren Polonyalı yakılmıştır.
1592 yılında çorap dokumasında önemli bir buluş sahibi olan Lee, hayatını
ancak İngiltere’yi terkederek kurtarabilmiştir. Uçan Mekiğin bulucusu
Kay ise talebin önemli düzeylere geldiği bir zamana kadar İngiltere’de
bir şehirden diğerine taşınmak zorunda bırakılmıştır.
Yukarıda söylenenler şu biçimde özetlenebilir:
“Endüstriel buluşlar sosyal ürünlerdir; şu anlamda ki… her buluşcu, sorunu
ve çözümde kullanılabilecek araçlardan bazılarını kendinden öncekilerden
almaktadır ve buluşcunun cevap aradığı sorular ve çözümün maddî koşulları,
zamanın sosyal ve ekonomik özellikleri ve ihtiyaçları tarafından şekillendirilmektedir.”
(15)
Ihdustry in Great Britain, 1540 ? 1640. Ecnomic History
Review 1934, aynı zamanda Essays in Economic History,
Carus ? Wüson (ed.),
(13) P. Mantaux, The Industrial Revolution in the Eighteenth Century 1961,
London, s. 215
(14) Ibid., s. 331
(*) Kay’in buluşunun dokuma işçilerinin büyük direnişi ile karşılaştığı
bilinmektedir. Ancak buluşlundan 30 yıl kadar sonra, 1760 da kullanımı
yaygınlaşabilmiştir.
(15) M. Dobb, Studies in the Development of Capitalism, 1963, London
s. 268 ? 269.
402
“Buluş buluşu doğurur” tezini destekleyecek tarihsel olguların azlığına
karşın “ihtiyaç buluşun anasidır” görüşü ile uyumlu, yukarıdaki örneklerin
gösterdiği gibi, birçok buluş saymak olanağı vardır. O kadar ki, bu konuda,
sadece tek tek buluş göstermekten de ileri gidilebilmektedir. Bir iktisat tarihçisi,
uzunca bir dönem için, buluşlar ile faiz oranı aras,mda ters bir korelasyon
saptamıştır. Verilen açıklama, bekleneceği gibi, düşük faizlerin yüksek
yatırımlar ve yüksek yatırımların ise daha çok buluşlarla beraber gözleneceğidir.
(16) Buluşların nedenlerinin bir diğer araştırıcısının bulduğu
sonuçlar, bütün söylenenleri daha da kuvvetle desteklemektedir. Schmookler’in
oldukça güvenilir olarak ortaya koyduğu sonuçlar kısaca şöyle özetlenebilir:
“Bulgular şu iki varsayımı doğrulamaktadır: (1) 1896 ? 1938 dönemi
boyunca, buluşlar düzeyinde görülen dalgalanmalar, kullanılan kaynakların
miktarlarındaki değişmelerden doğmuştur; (2) ve bu dalgalanmalarda, değişken
girdilerdeki değişmeler, sabit girdilerdeki değişmeler, sabit girdilerdeki
değişmelerden daha etkilidir.” (17)
Schmookler’in 1836 ? 1957 dönemini kapsayan ve demiryolu, tarım araçları,
kâğıt ve petrol rafineri alanlarında yoğunlaşan araştırması da aynı sonuçlara
varmaktadır.
“(1) Patentli buluşlardaki trend ve dalgalanmalar, yatırımlardaki
trend ve dalgalanmaları izlemek eğilimindedir.
(2) Hem yatırım ve hem de buluşlar, (prospektif) kârlarla aynı hareketi
göstermektedir, (kâr endeksi sadece demiryolu için olduğundan,
bu sonuç demiryolu için geçerlidir.)
(3) Büyük buluşların küçük buluşlara (run?of?the?will inventions)
yol açması eğilimi varsa da, bu eğilim önemsizdir ve anlamı açık
olmaktan uzaktır.
(4) Söz konusu dört endüstride, bilimsel keşiflerin, büyük buluşları
başlatmada önemli ve görülür bir rolü olmamıştır.” (18)
Bütün bu çalışmalar göstermektedir ki, buluşların doğması için ekonominin
bunlara muhtaç olması gerekir.
(16) T. S. Ashton, Some Statistics of the Industrial Revolution
The Manchester School, 1948,
Essays in Economic History, E. M. Carus ? Wilson
(ed.) Vol. III, N. Y., ~1962
(17) J. Schmookler, The Level of Inventive Activity
Review of Economics and Statistics, 1954, s. 190
(18) J. Schmookler, Changes in Industry and in The State of )Knowledge as
Determinants of Industrial Invention, op. cit., s. 199
403
Ekonominin ihtiyacının özelliği buluşların özelliğini belirlemektedir. Bilindiği
gibi kapitalist gelişme sürecinde, sermaye stoku işgücünden daha hızlı
artmaktadır. Bu durumda, değişen oranlar kanununa göre, sermayenin marjinal
veriminin ve dolayısıyla kâr haddinin devamlı düşüşünü gözlemek gerekir.
Bunun olmaması için sermayenin verimini, dolayısıyla kâr haddini devamlı
artıracak buluşlara ihtiyaç vardır. Başka bir deyişle, eğer, uzunca bir
süredir kâr oranlarında önemli düşmeler olmadıysa, bunun nedeni, ekonominin
ihtiyaç duyduğu buluşları elde etmiş olmasıdır.
Kapitalist sistemde ekonomi firmalardan meydana gelmektedir. Tek
tek firmaların, bütün ekonomi içinde ağırlıklarının çok küçük olduğu dönemler
yaşanmıştır. Bu durumda, ekonominin ihtiyacı ile firmaların ihtiyacı arasındaki
paralelin nasıl sağlandığı üzerinde durulmalıdır.
Piyasa tipi tam rekabete yakın ise, firmalar arası rekabet, ekonominin
ihtiyaç duymadığı buluşlara ve bunların kullanıhmına yol açabilir. Öyle ki,
kâr maksimizasyonu için firmaların, toplam gideri düşüren fakat aynı zamanda
bir üretim faktörüne talebi artıran buluşları uygulamaları söz konusu
olabilir. Eğer bütün firmalar aynı özellikteki buluşları kullanırsa, bir faktöre
olan talebin, o faktörün arzını aşması ve dolayısıyla faktör fiyatının yükselmesini
beklemek gerekir. Bu durumda beklenen kâr maksimizasyonu gerçekleşmeyecek
demektir. Ancak, firmalar, kâr maksimizasyonu için, makro
düzeyde bir faktörü görece olarak kıtlaştırmayacak buluşları uygularlarsa,
bekleyişlerinin gerçekleştirebilirler. Tam rekabet koşullan altında, böyle bir
durum, uzun deneme ve yanılmaların sonucudur. Firmalar önemli faktör israfından
sonra, firma yararı ile ekonominin yararı arasındaki paraleli kurabilirler.
Tam rekabetten uzak piyasa koşullarında durum daha belirlidir. Tanımı
gereği, monopsolist yada oligopolist, piyasadaki faktör durumunu kolaylıkla
kestirebilmektedir. Bu bakımdan, ihtiyaç duyduğu buluşun özelliğini
çok daha gerçekçi bir biçimde ortaya koyabilecek durumdadır. Aynı
zamanda, tam rekabettekine benzer bir paradoks ile karşı karşıya olmadığı
için, buluşlar üzerindeki etkisi daha doğrudandır. Başka bir deyişle sadece
özelliği üzerinde değil, hızı üzerinde de kontrol yeteneği vardır. (19)
(19) Çözümleme için bakınız ?’
W. Fellner, Trends and Cyeles in Economic Activitiy, N. Y., 1956
s. 195 ? 225.
W. Fellner, Does the Market Direct the Delative Factor ? Saving
Effects of Technological Progress?
The Rate and Direction of Inventive Activitiy…
404
III. TEMEL BİLİM İKTİSADI
Bilgi Düzeyleri:
Şimdiye kadarki tartışmanın bazı yargıları ortadadır. En önemlisi buluşların
ortaya çıkışının bir ekonomik ihtiyaç sorunu olduğudur. İhtiyaç yoksa
buluşlar ve dolayısıyla bu anlamda teknik ilerleme söz konusu değildir.
Eğer bu düşünce doğru ise, çeşitli bilgi düzeylerinin teknik ilerleme üzerindeki
etkileri konusunda bazı yargılara ulaşılmaktadır. Bu yargılardan birisi,
“teknik ilerlemenin ekzojenliği”, ve “buluşları buluşların doğurduğu” tezlerinin
temel varsayımı olan, buluşları temel bilimin geliştirdiği düşüncesinin
doğru olmadığıdır. Tartışmadan, eğer temel bilgi düzeyi ile teknik ilerleme
arasında bir ilişki kurulacaksa, bu ilişkide bağımsız faktörün buluşlar
olduğu düşüncesi çıkmaktadır.
.. Burada bu ikili ilişki tartışılacaktır. Yalnız, bunu yapabilmek için önce
ayırım üzerinde durmak gerekmektedir.
Mevcut bilgiyi üç düzeyde düşünmek mümkündür. Bunlar sırasıyla temel
bilgi, uygulamalı bilgi ve rutin üretim bilgisidir. Bu bilgi düzeylerini,
tanımlamada, esas kriter bu bilgilerin çeşitli endüstrilerin doğrudan yararlarına
yakınlık veya uzaklığıdır. Temel bilgi yada temel bilim, en geniş bir
biçimde, madde, doğa ve hareketin özellikleri ve kanunlarıyla ilgilidir. Uygulamalı
bilim ise, ürün ve üretim süreçlerinin üretilmesi ile ilgilidir. Rutin
üretim bilgisi, üretim süreçlerinin işletilmesi sırasında gereken bilgidir. (20)
Bu üç düzeyi biribirinden kesin çizgilerle ayırmanın imkânsızlığı üzerinde
fazla durmamak gerekir. Örneğin uygulamalı bilgi alanındaki bir araştırma
pratik sonuçlan yanında madde veya doğa ile ilgili yeni ufuklar açabilir.
Aynı şekilde, temel bilimdeki bir gelişme, doğrudan pratik uygulamalara
imkân verebilir. Bununla birlikte, temel ve uygulamalı bilim yada özellikle
araştırmayı biribirinden ayırmada çözümsel yararlar vardır.
; Temel bilim yada araştırmanın en belirgin özelliklerinden birisi, doğrudan
bir uygulama için geliştirilmesidir. Temel bilimci yada araştırmacı, pratik
bir uygulama beklememektedir. İkinci önemli özelliği temel bilimin yada
araştırmanın uygulamalı bilim için bir dışsal ekonomi yaratmasıdır. (21)
Temel bilimdeki gelişme bir çok alanlardaki uygulamalı araştırma olanağını
geliştirebilir. Bu bakımdan temel bilim ile uygulamalı bilim arasındaki ilişkialtyapı
yatınmlanyle doğrudan verimli yatınmlar arasındaki ilişkiye benzemektedir,
(20) Benzer ayırım için bkz.
W. E. G. Şalter JPorductivity and Technical Change, Cambridge, 1960.
S. Kurnets, Inventive Activity: Problems of Definition and
Measurtement, The Rate and Direction of Inventive
Activity.., ,
(21) R: R. Nelson, The Simple Ecnomies of Basic Scientific Research
Journal of Politicaî Economy, 1959
405
Uygulamalı araştırma ? sonuçlan buluşlar olmaktadır ? ile rutin üretim
bilgisi ve bunun imkân verdiği düzeltmeler arasındaki ayırım ise her
iki tip faaliyetin girdileri ile ilgilidir. Buluşlar özel bilgi ve çabayı ve buluşların
uygulanması mutlaka yatırımı gerektirdiği halde, rutin üretim bilgisinin
kullanımı ile sağlanacak düzeltmelerde bunlar söz konusu değildir.
Bilgi Düzeyleri Arasındaki İlişki :
Bilgi düzeyleri arasındaki ayırım, aralarındaki ilişki konusunda da bazı
ip uçları getirmektedir. İki türlü ilişki düşünülebilir. Birincisi, etkileme sürecinin
temel bilimden uygulamalı bilime doğru olduğudur. Böyle bir düşünce,
teknik ilerlemenin bağımsızlığı varsayımından farksız sonuçlar verir. Çünkü,
kalkınma hızı, bir bakıma, teknik ilerleme hızı ile belirlendiğine göre, bu düşüncenin
zorunlu sonucu, kalkınmanın bilim adamı sayısı ve üretilebilir bir
kaynak olduğundan, bugünün az gelişmiş ülkelerinin bu çok basit gerçeği
zamanında neden düşünemedikleri, yada düşündükleri halde neden gerçekleştiremedikleri
sorusu ortadadır. Başka bir deyişle, temel bilimden hareket
eden bu “safdil” kalkınma kuramı, bugünün gerçekleri karşısında inandırıcı
olamamaktadır. Eğer kuram inandırıcı değilse, kuramın dayandığı varsayım,
temel bilimin bağımsız değişken olduğu düşüncesi, daha az inandırıcıdır.
Buna karşın ters yönde bir ilişki için, oldukça inandırıcı nedenler bulunabilmektedir.
Örneğin temel bilimin çeşitli uygulamalı bilim alanları için
dışsal ekonomi yaratması üzerinde durulabilir. Temel bilimin dışsal ekonomi
yaratması, ondaki bir gelişmenin (üretim artışım), bir bütün olarak uygulamalı,
araştırmanın maliyetini düşürmesi anlamına gelmektedir. Temel bilimdeki
bir gelişmenin hangi tip uygulamalı araştırmanın maliyetini düşüreceğini
kestirmek güçtür. Daha doğru bir deyişle ıbu gelişmeden hangi endüstri
yada firmanın yararlanacağını kesinlikle bilme olanağı yoktur. Bu, temel
araştırmalarda belirsizlik özelliğinin uygulamalı araştırmadakinden daha
önemli olmasından ileri gelmektedir. Yalnız, bu durumdan, temel bilimin
ekonominin gereklerinden kopuk olduğu sonucu çıkmamaktadır. Çıkacak
sonuç, temel bilimdeki gelişmenin ve bunu sağİayacak araştırmaların, özellikleri
icabı, bütün ekonomi için gerekli olmakla beraber, tek tek fimalafca
finanse edilemeyeceğidir. Tek tek firmaların, temel araştırma yaptırmaları,
firmalar açısından ekonomik olmayan bir davranıştır.
Yalmz, eğer bir firma dışsal ekonominin büyük bir bölüğünden yararlanacak
ve belirsizliği bir ölçüde belirlilik biçimine sokacak kadar büyük ise,
bu firma için temel araştırmaya el atmak zorunlu ve ekonomik olmaktadır.
Böyle firmalar, ancak çok çeşitli teknik özellikleri olan malları üreten firmalar
olabilir. Ancak bu özelliğe sahip firmalar, temel biliminin ilgili dalındaki
bir gelişmenin bütününden yararlanabilirler.
Bell Telephone Laboratories’nin ikinci savaş öncesi ve sonrasında, zamanın
en önde gelen katı-hal fizikçileri toplayarak, onların bütünüyle kuramsal
araştırmaları için önemlice kaynak kullanması çok tipik bir örnektir-
Bu önde gelen kuramcılar, yarı-iletken olgusunu atom kuramı açısından
açıklama işine girişmişlerdir, ve bu girişimi kâr için çalışan bir firma finan-
406
se etmektedir. Bunun açıklanmasını, temel bilimn bağımsızlığı veya temel
araştırmanın uygulamalı araştırmayı etkilediği düşüncesine dayanarak yapmak
imkânsızdır. Gerçekte de, Bell Telephone Laboratories, bu işe girerken
“bu alanda (katı-hal fiziği), bilimde, önemli ilerlemeler yapılabileceğine ve
bu ilerlemelerin komünikasyon teknolojisini geliştirmede yararlı olabileceğine
inanmaktadır.” (22) yani, uygulamalı araştırma yapan bir kuruluş, temel
bilimin o andaki düzeyinden hoşnutsuzdur ve bunu geliştirmek için doğrudan
araştırmaya girişmektedir. Girişmektedir çünkü, katı-hal fiziğindeki bu gelişmeden
bütünüyle yararlanacak kadar çeşitli bir üretim plâm vardır. Nitelim,
araştırmalardan ilk önce, hiç beklemedikleri halde, transistor doğmuştur,
ve asıl ihtimal verdikleri pratik sonuçlan daha sonra gerçekleştirebilmişlerdir.
Doğaldır ki, ekonomik yaşantının her yanında, Bell Telephone Labotories
gibi bir sanayiin belli başlı oligopolist iki firmasının kurduğu araştırma
laboratuvarları yoktur. Bu bakımdan da uygulamalı araştırmanın, temel
araştırmayı itici rolünü yukarıdaki kadar açıklıkla görmek zorlaşabilir.
Fakat, dikkatli bir araştırma aynı yönlü ilişkinin bir eğitim olarak ortada
durduğunu gösterecektir. Örneğin, Birleşik Devletlerde araştırma harcamalarının
yüzde 45’ine yakın bir kısım sanayi tarafından finanse edilmektedir,
ve toplam araştırma harcamalarının yüzde 70’ine yakın bir kısmı, doğrudan
doğruya sanayide kullanılmaktadır. (23)
Bu açıklamalardan, temel bilime sorunların uygulamalı bilim tarafından
verildiği sonucu çıkmaktadır. Daha doğru bir deyişle temel bilimci, herhalde,
ekonominin teknik sorunlarına kuramsal çözümler aramaktadır. Eğer
temel bilimlerin tarihine bu açıdan bakılacak olursa, önemli sıçramaları zamanının
teknik soruları ile açıklamak mümkün olabilir. Örneğin Nevvton’un
çığır açan bulgularının, zamanının mekanik sorunlarının bir yansıtması olduğu
ileri sürülmekte ve genel kabul görmektedir. (24)
Yalnız bu sonucun tersi de bir ölçüde geçerlidir. Sorunlar, uygulamalı
bilimden gelmekle birlikte, temel bilimdeki gelişmeler yeni buluşlara yol açmaktadır.
Temel araştırmalar, buluşlar için gerekli girdileri azaltmaktadır.
Fakat, bu yönlü ilişki, diğeri kadar kuvvetli ve önemli değildir. Amprik araştırmalar
göstermektedir ki, buluşçuların hâlâ önemli bir kısmı part-time
buluşcudur ve yine buluşculann yarısının kolej eğitimi yoktur. (25)
(22) R. R. Nelson, The Link Between Science and Invention:
The Case of the Transistor
The Rate and Direction of Inventive Activity
s. 560
{23) David M. Blank, G. J. Stigler: The Demand and süpply of Scientific
? ? ‘ ? : Personel, N. Y., 1957tablo, 6 ve 7.
(24) B. Hessen, The Social and Economic Roots of Newton’s “Principia”
Science at the cross Roads, London, 1931
içinde, s. 151 <? 152.
(25) J. Schmookler, Inventors Past and Present
Review of Economics and Statistics, 1957, s. 325.
407
IV. AZGELİŞMİŞLİK VE ARAŞTIRMA
Olumsuz Sonuçlar:
Şimdiye dek yapılan tartışmalardan, azgelişmiş ülkeler için birçok sonuçlar
çıkartmak mümkündür Sonuçların bir kısmı yürürlükteki politikanın,
temel çıkmazlarına işaret edeceği için, bütünüyle olumsuz niteliktedir.
Bir kısmı ise neler yapılabileceğini göstermesi bakımından olumlu sayılabilir.
Aşağıdaki iktibas, temel çıkmazın bir yönüne işaret etmektedir : ?.
“Eğer bilimsel ilerleme durdurulsa, gelişmekte olan ülkelerde verimin
artması ve gelişmiş ülkeler düzeyine yaklaşması sürecinin bir süre daha devam
edeceğinde hiç şüphe yoktur. Fakat, çok gelişmiş ülkelerde, verim artışları
birdenbire duracaktır.” (26)
Bu gerçeği anlamamak, bilimin gelişmesi ve rolü konusunda yaniltıcı
düşüncelere sabibolmak ve girişte sözü edilen ikinci tip yanılmayı işlemek
demektir. Gelişmiş ülkeler için zorunlu olan bir üretim faktörü, tartışmasız
olarak azgelişmiş bir ülke için de vazgeçilmez değildir. Her şeyde olduğu gibi
burada da “aşama” kavramı önemini duyurmaktadır. :
Daha önce sözü edilen, temel bilimin bazı özellikleri de azgelişmiş ülkelerin
temel bilime katkı yapma politikalarını, ekonomik açıdan tutarsız yapmaktadır.
Temel bilim dışsal ekonomi yaratmaktadır ve temel bilim patentli
değildir. Bundan, gelişmişlerin temel bilimde sağlayacakları ilerlemelerden,
ihtiyaç duyan azgelişmişlerin yararlanabileceği gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Bu durumda, azgelişmişlerin başka ülkelerin endüstrileri için dışsal
ekonomiler yaratmaları, ekonomik bir davranış olmaktan uzaktır.
Uygulamalı araştırmalar için de söylenecekler vardır. Uygulamalı araştırma
ve buluşların önem kazanabilmeleri sanayileşmenin hız kazanması ile
başlamaktadır. Sanayileşmenin hız kazanmasından, en kârlı yatırım alanının
sanayi olunca, ve yatırımların artışı sonucunda üretim faktörlerinin fiyatlarının
yükselmesi ile kâr oranı düşünce yeni bir buluş için talep doğmuş olacaktır.
Eğer, sanayi dışında daha kârlı alanlar var ise, yatırılabilir fonlar,
yeni buluş aramak yerine, daha kârlı alanlara kayacaktır. Bu bakımdan, buluşlar
ve uygulamalı araştırmalara talep olabilmesi için, kârlarda kesimler
arası eşitliğin gerçekleşmiş olması zorunludur.
Ayrıca bir uygulamalı araştırmanın pratik sonuçlar verebilmesi için, yeni,
bir sabit sermaye yatırımının genellikle zorunlu olduğuna, daha önceden
değinilmişti. Bir uygulamalı araştırmanın sonucu olan buluş, yeni bir yatırım
teçhizatı gerekecektir, bu ise ancak makina ve motor tipi yatırım malları
sanayi ile gerçekleştirilebilir.
(26) J. T. Dunlop, Evaluation of Factors Affecting Productivity
Problems in Economic Development, E.A.G. Robinson
(ed.), London, 1965, s. 362
408
Makina ve motor sanayii olmadıkça, buraya yönelmiş bir uygulamalı araştırma
girişimi ekonomik dayanaklardan yoksundur. Uygulamalı araştırma
ve yatırım mallan sanayi önemli düzeylere ulaşmadıkça temel bilimlerde
araştırma -yüksek öğretimin gerektirdiğinin dışında- azgelişmiş ülkeler için
bir lüks özelliğini taşımaktadır.
Doğaldır ki, gelişme ile birlikte önce uygulamalı araştırma, ve önemli
bir zaman aralığından sonra temel araştırma başlayacaktır.
İ!
Olumlu Sonuç:
Azgelişmişlerin araştırma politikaları için geçerli sonuçlara ulaşabilmek,
onların sorunlarını ve yapabileceklerini doğru değerlendirmeye bağlıdır.
Genellikle söylenen, azgelişmişlerin kendi yapılarına uygun teknolojiler
yaratmaları zorunluluğudur. İleri sürülmektedir ki – ve doğru olarak – gelişmiş
ülkelerde geliştirilen ve makina ve teçhizatta cisimlenen teknolojiler, o
ülkelerin ekonomik koşularının özelliklerini taşımaktadır. Makina ve teçhizatın
gerektirdiği işgücü – sermaye oranı, o ülkelerin üretim faktörleri fiyatlarını
yansıtmaktadır. Gelişmiş ülkelerde sermaye bol, işgücü kıt ve azgelişmişlerde
bunun tersi bir üretim faktörleri yapısı varolduğundan, oralardan
ithal edilecek teknolojileri azgelişmişlerde kullanmak, ekonomik olmayan
bir çözümdür. Ekonomik olan çözüm, azgelişmişlerin kendi ekonomik koşullarına
uygun teknolojiler geliştirmeleridir. Bunun için de yeni teknolojilere
yönelmiş uygulamalı araştırmalar yapmak gerekecektir.
Eğer bu düşünce doğru ve uygulanabilirse, azgelişmiş ülkelerde uygulamalı
araştırma için kuvvetli bir dayanak sağlanmış olmaktadır.
Önce gözlemenin doğru olduğu varsayılarak, uygulanabilirliği üzerinde
kısaca durulabilir. Yukarıdan beri hep söylendiği gibi yeni bir teknoloji uygulamak,
bu yeni teknolojiyi makina ve teçhizatta cisimlendirecek sanayie sahip
olmakla mümkündür. Eğer böyle bir sanayi yok ise, yeni teknolojiye yönelmiş
uygulamalı araştırma ekonomik sonuçlar verme şansından yoksundur.
(27)
Böyle bir sanayi var ise, gerçekten azgelişmiş ülkelerin işgücü yoğun
teknolojiler üretip üretmeyecekleri, önemli bir sorudur. Bu soru, yukarıdaki
çözümlemenin doğru olup olmaması ile ilgilidir.
Bir kez yukarıdaki çözümleme sık sık yapılmakla beraber işgücü yoğun
bir tekniğin, birim giderinin sermaye yoğun (almaşık) bir tekniğin birim giderinden
küçük oluşunun pratik örnekleri henüz ortaya konmamıştır. Üstelik
böyle olsa bile işgücü yoğun bir tekniğin sermaye/üretim oranı, sermaye
yoğun (almaşık) tekniğin sermaye/üretim oranına eşit ve hattâ yüksek
(27) H. Singer, International Development: Growth and Change, N. Y.,
1964, s. 61.
409
olabilir. Başka bir deyişle, işgücü yoğun tekniklerin sermaye/üretim oranının,
aynı kârlılık düzeyinde, daha düşük olacağı kolaylıkla ileri sürülemez.
Sorum burada da bitmemektedir. Varsayılabilir ki, yukarıdaki paragrafta
sölenenler önemli değildir veya bunların tersi gösterilebilir. Bu demek olmaktadır
ki, eğer azgelişmiş ülkeler üretim faktörlerine uygun teknolojileri
geliştirir ve uygularlarsa, optimum koşullar altında üretim yapacaklardır.
Daha açıkçası üretim ekonomik anlamda etkendir. Etken olmak marjinal gereklere
uygun üretim ? yeri kaynaklarla ençok üretim elde etmektir. Belirli
bir zamanda bu sonucun, azgelişmiş ülkeler için gerçekten istenen sonuç olduğunda
kuşku yoktur. Yalnız, azgelişmiş ülkelerin sorunlarını belirli bir
zamanda veri kaynaklarla ençok üretim sağlamak biçiminde ortaya koymak,
son derece eksik ve yanlış bir değerlendirmedir. Azgelişmişlerin sorunu, belirli
bir zamanda, veri kaynaklarla en yüksek üretim düzeyine erişmek değil,
zaman içinde en yüksek artış hızını sağlayacak, üretim yapısını yaratmaktır.
Zaman içinde kalkınma hızının mâksimizasyonu biriktirim oranımn maksimizasyonunu
gerektirir. Biriktirim oranı ise ancak sermaye ? yoğun tekliklerin
kullanımı ile maksimize edilebilir, (28) Azgelişmiş ülkeler kalkınma
hızlarını maksimize edebilmek için, başlangıç toplam biriktirimlerini sermaye
? yoğun tekniklere yatırmak zorundadırlar.
Bu durumda, burada açıklanmış olanlarda azgelişmişlerin yeni teknolojiler
yaratmaları diye bir sorunları olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bunun kalkınma
için önemli güçlükler yarattığı inkâr edilemez. Sermaye ? yoğun tekniklerin
daha büyük yatırımlar gerektirdiği açık bîr gerçektir. Birçok alanlarda
bu yollar yaratılacak kapasitelere talep bulmak güçlüğü ortadadır. Bunlar
kalkınmanın güçlükleridir ve çözülmeleri gerekir. Fakat çözülmelerinin
yolu, daha küçük ünitelerde, daha işgücü ? yoğun ? dolayısıyla görece olarak
geri ? teknolojiler yaratmak değildir.
Azgelişmişler için yapılacak iş, ileri teknolojiler uygulamaktır. îleri teknolojileri
uygulamak için, azgelişmiş ülkelerin yeni teknolojler yaratmaları
zorunlu olmamaktadır. Onlar için yeni tekonoloji uygulamak, bir süre, teknoloji
ithal etmek demektir.
Yalnız azgelişmişlerin sorunu burada bitmemektedir. Bunu anlamak için,
buluşlar tarihi ile ilgili bazı htaırlamalara ihtiyaç vardır. Daha önceki kesimlerde
ayrıntıları ile açıklanmış olduğu gibi, buluşları doğuran neden, bazı
üretim faktörlerinin kıtlaşmasıdır. Gelişmiş ülkelerde, ,kıt olan faktör işgücüdür,
dolayısıyla önemli buluşların büyük çoğunluğu sermaye ? kullanan
yönde olmuştur. Bundan, uzunca bir zaman süresinde gelişmiş ülkelerde
(28) W. Galenson,
H. Leibenstein, Investment Criteia Produvtivity and Economic
Development, Q.J.E., 1955
A. K. Sen, Some Notes on the Choice of Capital ? Inîensity in
Development Planning, QJ.E., 1957
410
sermaye – üretim oranının artacağı sonucunu çıkartmak gerekir. Halbuki, bugün
gelişmiş ülkelerde yapılmış araştırmaların ortaya koyduğu açık bir bulgu
vardır. Sermaye – üretim oranı uzunca bir süre, sabit kalmıştır.
Bu durumun açıklanması gerekir. Bu açıklama azgelişmiş ülkedeki araştırma
konusunda önemli ip uçları getirecektir.
Yapılabilecek açıklama şöyledir: Gelişmiş ülkelerdeki büyük buluşları
sayısız günlük, rutin buluşlar izlemektedir. Bu buluşlar “mevcut sermaye
teçhizatının çok daha etken bir kullanımına yol açmaktadır” ve “sermaye ?
tasarruf eden” teknik ilerleme özelliğini taşımaktadır. (29) Bir diğer deyişle,
yeni bir sabit sermaye harcamasını gerektirmeden, mevcut sermayenin yada
mevcut sermaye ile çalışan işgücünün verimini artırmaktadır. Sonuç olarak
ortaya dört teknik ilerleme çıkmaktadır.
Bugün görülen azgelişmişlerin, seramye teçhizatı biçiminde cisimlenmiş
olarak ilk tür buluşları ithal ettikleridir. İkinci tür, günlük, rutin buluşlar
özellikleri gereği ithal edilememektedir. Azgelişmiş ülkelerin bunları yaratmaları,
ve bunlara yönelmiş araştırmaları başlatmaları gerekir.
Bu tip araştırmaların ve yol açacakları buluşların azgelişmişlerin ihtiyaç
duydukları araştırmalar olduğu, bu çalışmanın ortaya çıkardığı en sağlam
sonuçtur. Bu araştırmaların, ilk tür araştırmalar, örneğin katı-hal fiziğindeki
transistorun bulunmasına yol açan araştırmalar, kadar “spectacular”
olmadığında da şüphe yoktur. Bu araştırmalar, doğrudan doğruya üretim
sürecinde yaplacak araştırmalardır.
V. AZGELİŞMİŞ ÜLKELERDE KALKINMA İÇİN EĞİTİM
Teknolojik Açık:
Yukarıda söylenenlerin ışığı altında azgelişmiş bir ülkede ve özellikle
Türkiye’de kalkınma için eğitimin genel yapısı üzerinde durulabilir.
Yalnız bunu yapabilmek için, yeni zamanlarda Batılılarca azgelişmiş ülkelere
ihraç edilen ve azgelişmiş ülkelerin yanlış bir eğitim politikasma dayanak
yaptıkları teknolojik açık kavramına değinmek gerekir. Bu kavram,
kalkınmak isteyen ülkelerde kalkınmanın gerektirdiği süreçlerle (process)
bilinen teknolojilerin (süreçlerin) karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Veri
teknik bilgi ile sanayileşmiş bir ekonomideki teknik bilgi – yada sanayileşmenin
çeşitli aşamalarındaki teknik bilgi – arasındaki fark kapatılması gerekli
boşluğu göstermektedir.
(29) H. Bruton, Growth Models and Underdeveloped Economies The Journal
of Political Economies, 1955, aynı zamanda The Economies
of Underdevelopment, Agarvvala and Singh (eds), N. Y.,
1963, s. £26.
411
Kalkınma isteyen ülkelere eğitimlere, eğitimlerini bu boşluğa göre ayarlamaları
salık verilmektedir. Bu, yeni üretim süreçleri yaratacak araştırıcıların
ve en yeni süreçleri uygulayacak uzmanlıkların üretilmesi, demektir.
Her ne kadar, politika, ilk ağızda, yeterli nicelikte araştırıcı ve uzmanlık sağlanması
biçiminde belirlenmekte ise de, kavramın pratikte ve kuramda ölçülmeğe
elverişli olmaması nedeniyle, gerçekte bütün eğitimi bu boşluğu kapatacak
bir biçimde düzenleme politikasına dönüşmektedir. Bu ise, uygulamada,
Türk eğitim düzenini en gelişmiş bir ülkenin, örneğin Amerika Birleşik
Devletlerinin eğitim yapısına göre değiştirmeye çalışmak olmaktadır.
Bugün Türkiye’de yapılmak istenen yada daha doğru bir deyişle hızlandırılmak
istenen uygulama budur ve bu uygulamanın yanlışlığı en iyi biçimde
teknolojik açık kullanılarak gösterilebilir: Türkiye kalkımncaya dek, başka
bir çok alanlarda olduğu gibi bu anlamda bir teknolojik açığa sahip olacaktır
ve kalkınmanın gereği teknolojik açığı şimdiden yapatmaya çalışmak
değildir. Şimdiden salt teknolojik açık kapamaya yönelmiş bir eğitim ya
uzman ihracına yada kullanılmayan uzmanlıklar yaratılmasına yol açar.
Çünkü, yaratılan ve yaratılacak uzmanlıkları kullanacak ekonomik faaliyetler
geliştirilmedikçe, yeni uzmanlıklar kalkınmayı sağlayamaz. Öteyandan
bugün Türkiye’de bu faaliyetlerin geliştirilmesinde teknik yetersizlik dar
boğaz yaratmaktan çok uzaktır. Bunun için çok açık bir örnek ortadadır.
Türkiye’de son zamanlarda birçok otomobil, otobüs ve kamyon montajı
yapılmaktadır. Bunların hepsinde birim taşıtın °/o 20 – 30’u yurt içinde üretilmektedir
ve bu oran artmamaktadır. Çünkü oranı artırmak, büyük ölçüde,
taşıtın motorunun Türkiye’de yapılmasına bağlıdır. Motor fabrikasının kurulamamasmın
nedeni ise hiçbir zaman teknik yetersizlik değildir. Yetersi?
olan, bir motor fabrikasını teknolojinin bugünkü aşamasmda ekonomik olarak
çalıştıracak taleptir. Bu talep ortaya çıkınca, Türkiye’nin ? dar ekonomik
anlamda ? taşıtın bütününü yapmaması için bir neden kalmayacaktır.
Denebilir ki, Türkiye’nin sorunu, kendi üretim koşullarının, üretici güçlerinin,
ekonomik kıldığı taşıta sahip olmasıdır. Bu bakımdan taşıt fabrikasını
ve dolayısıyla teknolojisini ithal etmeyip kendisi yaratmalı ve kurmalıdır. Bu
düşüncenin nekadar safdil ve yanıltıcı bir düşünce olduğuna daha önce değinildiği
için burada tekrarı gerekli olmamaktadır. Yalnız şurası hatırlanmalıdır
ki, XX. yüzyılda kalkınmış Doğu ülkelerinde de ekonomi belirli
düzeylere gelinceye dek yeni teknolojiler yaratılması yoluna gidilmemiştir.
Bilinçli kalkınma yöntemleri uygulayan bu ülkelerde temel amaç, uzunca
bir süre için ,bir yandan mevcut üretici güçlerin tm kullanımını sağlamak,
öte yandan da Batı’daki en yeni teknolojileri ithal etmek olmuştur. Bu ülkelerde
aynı ekonomik kesimde bile geri teknolojilerle ileri-ithal teknolojileri
yan yana gözlemek mümkün olmuştur.
Demek olmaktadır ki, kalkınmanın ilk aşamalarında teknoloji ithal etmek
kaçıhnmazdır ve bu, kalkınma isteyen ülkelerin karşılaştıkları almaşıkların
içinde en ekonomik olanıdır. Bu ekoaomik oluş en basit rakamlarla
da doğrulanmaktadır: Türkiye’de kurulmuş ve amacı teknolojik açığı ka-
412
patmay’a yönelmiş eğitimi plânlayacak, araştırıcıların çalışmalarında eşgüdüm
sağlayacak bir kuruluş (Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu)
vardır. Bu kuruluşun yaptığı çalışmalar arasında Türkiye’ye giren
teknoloji transferlerine yapılan ödemelerin hesabı da yer almaktadır. Bu
hesaplar göstermektedir ki, yıllık döviz transferleri kurumun yıllık harcamalarmdan
çok daha azdır. Kurumun bu yolda yaptığı hacamalara, böyle kimselerin
yetiştirilmesi için daha önce yapılmış harcamalar da eklenirse yapılan
israfın büyüklüğü ortaya çıkar.
Eğitimin Özelliği ve Eğitimde Ekonomi:
Türkiye’nin eğitimini teknolojik açık kavramına dayandırmasının olanaksızlığı
ortaya çıkmış olmalıdır. Yalnız verilen açıklamalardan Türkiye’-
deki eğitim düzeninin temelde geçerli olmakla beraber yakın zamanlarda bazı
yanlış eğilimlerin etkisi altında kaldığı kanısı doğabilir. Böyle bir kam ? eğer
doğmuşsa ? doğru değildir. Gerçekte Türk eğitim düzeni bir yandan ekonominin
ihtiyaçları ile tutarlı olmaktan çok uzak, öte yandan da çok masraflı
olmak özelliklerini taşımaktadır.
Bilindiği gibi bir eğitim iki amaca yönelebilir: Ya tüketim yada üretim.
Tüketici eğitim vatandaşların daha iyi birer yurttaş olmalarını amaç edinir
ve onları bu tür bilgilerle donatır. Üretici eğitim ise, eğitilenlerin üretim
faktörlerini daha etken bir biçimde kullanmalarını sağlayacak bilgileri sağlamaya
yöneliktir. Basit fakat aynı ölçü de kesin olmayan bu ayrım bir örnekle
daha iyi açıklanabilir. A. Dewis’in deyişiyle, ‘bir aşçıya okuma öğretmek
onun hayattan alacağı tatmini artırabilir, fakat onu daha iyi bir aşçı yapmaz..
(30) Aynı biçimde, bütün işlevi iki öküzün boynundaki sapanı uygun bir biçimde
tutmak olan bir kişinin okuma öğrenmesi de, onun verimini artırmaz
ve dolayısıyla böyle bir eğitim tüketici bir eğitimdir.
Türk eğitim düzeni temel yapısı ile bir tüketici eğitimdir. Hattâ denilebilir
ki lise ile biten orabir yıllık salt tüketici eğitime, üniversite ile birlikte
dört-beş yıllık bir “gösteriş için tüketici” eğitim eklenmektedir. (*)
Türkiye’nin en gözde ve en çok aranan eğitimi, teknik üniversitelerde
veya yüksek teknik okullarda verilen mühendislik eğitimidir. Gerek ücret
düzeyi ve gerek eğitim plânlan bunu açıkça göstermektedir. Bu bakımdan
böyle bir eğitimin salt üretici eğitim olduğku konusunda şimdiye dek hiç
bir kuşku ileri sürülmemiştir.
Üretici eğitimin özelliği, bu eğitimi alan üretim faktörünün, diğer üretim,
faktörünü, Türkiye’nin bugünkü gelişme süreci içinde ithal edilen yatırım
(30) A. Levyis: Education and Economic Development Social and Economic
Studies, Vol. 10,. 1961
4 * ) îyi bir yurttaş olmanın gerektirdiğinden fazla bilgi ve ekonominin İhtiyaç
duymadığı uzmanlıkları sağlayan eğitimi, “gösteriş için tüketici”
eğitim olarak tanımlamak mümkündür.
413
malında cisimlenmiş teknolojiyi, en verimli biçimde uygulamasını sağlamaktır.
Mühendisliğin, üretici eğitim sayılabilmesi için ise verilen uzmanlığın,
söz konusu işlevi yapmak için gerekli minimum zamanda sağlaması gerekir.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’deki mühendislik eğitiminin gerçekten üretici
eğitim olduğundan kuşku duymak kaçınılmaz olmaktadır.
Kuşku çıplak gözlemden ileri gelmektedir. Türkiye’de mühendislik eğitimi
görmüş kimselerin pek azı mühendislik işlevi sağlamaktadır. Daha başka
bir deyişle mühendislerin pek azı mühendis olarak çalışmaktadır. Bunların
mühendislik kademelerini doldurdukları ve buna göre ücret aldıkları
bir gerçektir. Fakat bu mühendislik işlevi sağladıkları anlamına gelmez. Büyük
çoğunluk ya beş yıl yerine iki yada üç yılda sağlanacak bilgileri gerektiren
teknik ? bürokratik görevleri yapmakta, yada bugün tekniker denen kimselerin
sağladıkları hizmetleri vermektedir. Mühendislerin çoğunluğu birinci
gruba, özel kesimde çalışanların çoğunluğu ise ikinci gruba girmektedir.
Mühendislikte çeşitli nedenlerle gizli kalan bu durum bir başka teknik
eğitim dalında herkesin görebileceği açıklıktadır. Bugün Türkiye’de bir eczahane
açabilmek için liseden sonra dört yıllık bir eğitim yapmak gerekir.
Dört yıllık eğitimden sonra eczacının yaptığı iş doktor reçetelerini okuyarak
bunları standartlaştmlmış ilâç paketlerine çevirmektir. Bu işi ise genellikle
ortaokuldan ayrılarak kısa bir süre çıraklık yapmış eczacı kalfaları yapmaktadır.
Eczacıya, eğer bir devlet kurumunda ayni işlev için bir kadro elde edememiş
ise diplomasını asıp oturmak düşmektedir.
Mühendisliğin durumu bundan farklı değildir. Yatırımcı devlet daireleri
mühendislik dışında herşey ile uğraşan teknik elemanlarla doludur. Özel kesimde
yada devlet işletmelerinde, çoğunluk mühendis ya yönetici yada teknisyendir.
Örnek mühendislerden ve mühendislik okullarından alınmıştır. Çünkü,
mevcut eğitim düzeninin en sağlam yanının burası olduğu sanılmaktadır. Aslında
burası hem eğitim sırasında ve hem de eğitimden sonraki dönemde en
çok ekonomik kaynak kullanan kesimdir. Diğer fen fakültelerinden dört – beş
yıllık bîr eğitimden sonra mezun olanların ? öğretmenliği seçmemiş olanların
? ekonomiye sağladıkları ile yapılan harcamaların karşılaştırılması
herhalde pozitif bir sonuç vermeyecektir. Ortalama bir matematikçi veya
fizikçinin eğitimi ile ornatılı bir katkıda bulunmadıkları hiçbir kanıt gerektirmeyen
bir yargıdır.
Bu durum ne mühendisler ile fen fakültesi mezunlarının tembelliğinde
ne de kesin bilgisizliklerinden ileri gelmektedir. Temel neden, ekonominin
bu aşamada gerek nitelik ve gerek nicelik bakımından bu uzmanlıklara bir
talep yaratmamış olmasıdır. Teknoloji yaratmayan fakat adapte eden, yatırım
düzeyi belli bir ülkede, teknik yeteneklere olan talep büyük bölüğü teknikerlik
denen düzeyde kalmak zorundadır. Eğitim nasıl verilirse verilsin,
çoğunluk teknik eleman en iyi bir olasılıkla teknikerlik işlevini sağlamak
durumundadır.
414
Söylenenlerden yanlış kanı elde edilmemelidir. Yukarıdaki açıklamalardan,
Türkiye’nin mühendislere hiç ihtiyacı olmadığı sonucu çıkmamaktadır.
Söylenmek istenen, bugün mühendislik okullarının cevap verdiği ihtiyaçların
çoğunun çok daha kısa bir eğitimle sağlanabileceğidir. Öte yandan,
açıklamalarda, bugünkü tekniker eğitiminin içerik bakımından Türkiye’nin
istediği gerçek teknik eğitim olduğu iddiası yoktur. Sadece, teknik eğitimin
temelde teknikerlik düzenince oturtulması gerektiği iddia edilmektedir.
Temel ihtiyaç bu ise, mühendisliğe görünürdeki rağbetin kaynağı nedir?
Neden plânlar, programlar devamlı mühendis açığından söz etmektedir?
Bunun bir nedeni, yapılan plân ve programların temelinde, mevcut mühendislerin
mühendis olarak kullanıldıkları varsayımdan hareket edince, gelecek
için büyük bir teknik açık tablosu ile karşılaşmak gayet doğaldır. Böyle bir
plâna göre yetiştirilecek teknik personelin, tıpkı bugünküler gibi az kullanım,
yada uzmanlık – altı kullanım durumuna düşmesi kaçınılmazdır.
Diğer bir neden de ülkede sanayi – öncesi sosyal ve ekonomik yapının
özelliklerinin geçerli olmasıdır. Böyle toplumlarda gelenekler, alışkanlıklar
ve bunların yarattığı yasalar, kurallar, ekonomik motiflere karşı büyük dayanıklık
gösterir. Buralarda tarihsel kaynaklı, konvansiyonlarda belirlenmiş
,ayncahklar gerçek ekonomik ihtiyaçların yerini alır. (31)
Bunların kaldırılması ve mühendislerin yasasal haklarının çoğunun on –
onbir yıllık teknik yönü baskm bir eğitime ek iki-üç yıllık teknik eğitimle
yetişecek uzmanlara bırakılması, Türk ekonomisinin ihtiyaç duyduğu teknik
yetenekleri bugünkünden üçte bir daha az kaynak kullanımı ile sağlayacaktır.
Bu yolla, aynı zamanda teknikerler, sanayileşmenin assubaylan durumundan
kurtarılmış olacaklardır.
Yukarıda söylenenler üretici bir eğitimde tutumluluğun (ekonominin)
nasıl sağlanabileceği ile ilgilidir. Örneğin, ortaokuldan sonra yedi yıllık bir
eğitimin mümkün kıldığı eczacılık işlevinin, işlevin görülmesinde en küçük
bir fedakârlığa katlanılmadan, üç yıllık ek bir eğitimle sağlanmasındaki ekonomi
ortadadır. Aynı ekonomi, kütle büyük olduğu için daha geniş bir hacimde,
mühendislik ve benzeri eğitimde de sağlanabilir. Böyle bir eğitimin,
teknik – yetenek tıkanıklığı, yada açığı yaratmıyacağı konusundaki düşüncelere
bu bildirinin ilk sayfalarından itibaren rastlamak mümkündür.
Yalnız, buraya kadar söylenenlerden, sadece süre ve dolayısıyla harcamalardaki
tutumun, içerikde de bir iyileşmeye yol açacağı sonucu çıkmamaktadır.
Söylenen bugünkü işlevleri,, aynı etkenlikle, kaynakta büyük bir
tasarrufla elde etmenin mümkün olduğudur.
(31) Bu durum Türkiye’ye özgü değildir: “Özellikle eski kolonilerde, ücret
farkları, koloni zamanında kabul edilmiş ücret sistemlerinden ileri gelmektedirl…
Bunlar, sınıfsal hareketlilikteki, de facto, sınırlandırmalardan
doğan monopolcü özelliklerin sonucudur.”
T. Balogh: Education and Economic Growth
The Economics of poverty, Mac Millan 1966, N.Y. içinde s. 92
415
İçerikde iyileşme sağlamak ise ek bazı koşulların yerine getirilmesine
bağlıdır. Ek koşulların tanımlanması, büyük ölçüde, konu ile yakın ilişki
kurmuş olan uzmanlann yetki alanına girmekle beraber özellikle bilinçli
kalkınma çabalarını başarıya ulaştırmış ülkelerin denemelerinden (tecrübe)
çıkartılacak bir iki prensibe değinmek mümkündür.
Bunlardan ilki yüksek öğrenim öncesi eğitimin politeknikleştirilmesidir.
Politeknikleştirmeden amaç, bilgi, yetenek ve becerinin aynı ölçüde geliştirilmesinden
ibarettir.
Önerilen düzen Türkiye’de uygulaması görülen sanat, okul ve enstitüleri
türü eğitimi yaygınlaştırmak ve teknik yüksek eğitimin temeli yapmaktır.
Bir yandan, ilkokuldan başlayarak mekanik ve endüstriyel konularla ilgili
derslerin oranını arttırırken, öte yandan da zorunlu olarak verilen matematik
ve fizik gibi temel bilimsel derslerin içeriğini uygulamalı bilgilere yöneltmek
temel ilke olmalıdır. Örneğin, matematik derslerinde sanat okullarında
bile üzerinde durulmayan ölçme ve çizme konularının, fizik derslerinde lâboratuvar
deneylerinin ağırlık kazanması, politeknikleşmenîri ayrılmaz özelliklerinden
birisidir.
On – yada – onbeş yıllık bir politeknik eğitim, yüksek teknik eğitimin tek
tek kaynağı olmalıdır. Başka bir deyişle, orta eğitimde normal lise düzeninin
yerini büyük ölçüde politeknik okullar, yüksek teknik eğitimde de bugünkü
kuruluşların yerini tekniker okulları alırken, yüksek teknik eğitime
sadece politeknik okullar öğrenci vermelidir.
Daha önce de değinildiği gibi, bu bildiride mühendislik eğitiminin bütünüyle
kaldırılması önerilmemektedir. Önerilen kalkınmasının bu aşamasında,
Türk teknk kesiminde de ordudakine benzer bir piramitin zorunluluğu
ve bunun sağlanmasının gerktiğidir. Astsubaylık yapacaklara subaylık
eğitimi vermenin gereksizliğidir. Fakat, herhalde, ordudaki subayların olacağı
gibi, teknik kesimde de mühendisler olacaktır. Yalnız, ekonominin bu-
?bugünkü gelişmişliği mühendislerin sayısının sınırlı olmasını zorunlu
kılmaktadır.
Böyle olunca, teknik eğitimin içeriğini yükseltmek için, bugünkünden
çok daha sayıda öğrencisi olacak mühendis okulanna öğrencileri politeknik
okulardan veya tercihan tekniker okulu mezunlarından almak gerekir. Normal
lise eğitiminden geçmiş öğrencilere teknik yüksek eğitim vermek kadar
büyük bir israf olamaz. Bu tüketici eğitim ile üretici eğitim konusunda gereksiz
bir kompromiden başka bir şey değildir.
Yüksek teknik eğitimde eğitim ile ekonomi arasında sıkı bir bağ kurulmalıdır.
Doğrudan doğruya uygulama eğitimin ayrılmaz parçası olmalıdır.
Ekonomideki eşgüdümsüzlük nedeni ile bu yapılamaz ise, çeşitli eğitim düzeyleri
arasındaki geçişlerde belirli sürelerde çalışma denemi aranmalıdır.
Uzmanlaşma:
Söylenenlerden bildirinin, şimdi (olduğundan daha önceki eğitim basamaklarında
ve şimdikinden daha kesin çizgili bir uzmanlaşma eğitimi göster-
416
diği sonucu çıkartılmamalıdır. Bildirinin amacı tam bunun karşıtıdır ve bugün
Türkiye’de eleştirilecek konu aşırı uzmanlaşmadır.
Yapılacak iş, üretici eğitimi mümkün olduğu kadar ekonomik vermektir.
Politeknik eğitimle endüstrinin her koluna karşı genel bir yatkınlık ve
belirli bir bilgi ve beceri düzeyi sağlamak amaçtır. Bu dar anlamda uzmanlık
değildir. Daha yüksek teknik eğitimde de elde edilen bilgi ve beceri düzeyini
belli başlı teknik alanlara çeşitlendirmek gerekir.
Önce uzmanlık sağlamak, kendinden çekiciliği olan ve karşı durulması
güç olan bir konudur. Ekonominin ihtiyacı belirlenmeden uzmanlık sağlamak
gelişme sürecinde ülkelerin sık sık düştüğü bir yanılgıdır. Sovyetlerin
1954 yılında yaptıkları büyük eğitim evrimi buna tarihsel bir örnektir. Sovyetler
bu evrim ile bilinçli sanayileşme çabalarının yaklaşık olarak otuzuncu
yılında, o zamana dek eğitim kuruluşlarında verilen uzmanlıklarda çok büyük
bir kısıntı yapmışlardır. (32) Bununla birlikte aynı evrimde ekonominin
ihtiyaç olarak ortaya çıkarttığı bazı yeni uzmanlıklar yaratılmıştır.
Türkiye’de bugün bu gereksiz ve aşırı uzmanlaşma en yoğun bir biçimde
ekonomiye en yakın, sosyal bilim olan iktisat biliminde görülmektedir: Ekc^
nominin ihtiyaçları gözetilmeden doğrudan doğruya Amerikan monopolcü
kapitalizminin gerekli kıldığı uzmanlaşma olduğu gibi Türkiye’ye aktarılmaktadır.
Bugün iktisat okutulan fakülte veya bölümler bir yandan hızlı bir
ekonometrileşme, öte yandan hızlı bir işletme eğitimine kayma eğiliminin
etkisi altındadır. Bu iki konu da Arnerika’daki monopolcü firmaların pazar
kestirimlerinde (tahmin) kullandıkları tekniklerdir ve temelde bunlar için
geliştirilmiş ve yaygınlaştırılmıştır. Bugün Türkiye’de o ölçeğe gelmiş firma
sayısının azlığı bir yana basit ekonomik, yada istatistik araçların sınırın,!
bile ulaşılamamıştır. Üstelik bu alanda büyük bir kurumun çok harcamalı
ve pYopagandalı iki çalışması tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. (33)
Yenisinin açıldığı ilân edilen işletmecilik fakültesi de gereksiz ve yanlış
bir eğitim politikasına, Türk iktisat eğitiminin Amerikanlaştınlmasma çok
tipik bir örnektir. Lisans düzeyinde bu tip bir eğitimi henüz gelişmiş Avrupa
ülkelerinin bile göze alamadıkları hatırlanırsa böyle bir eğitimin Türkiye’nin
ihtiyaçlarına yakınlığı kolaylıkla anlaşılır. Şimdiye dek belli başlı üniversitelerde
bölümler olarak verilen işletmecilik eğitimindeki yeni gelişmelerin kaynağını
Türkiye’nin ihtiyaçlarından çok montaj sanayiinde aramak gerekir.
(32) A.G. Korol: Soviet Education for Science and Technology The M.I.T.
Press 1957 s. 210 ve sonrası.
(33) Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu, Harekât Araştırma
sı Üniversitenin D.P.T. ve Sümerbank için yaptığı İstihdam ve Stok
Araştırmaları.
417
BİLDİRİ ÜZERİNE TARTIŞMALAR:
Bildiri üzerinde konuşan Baki GÖK, “Teknik öğretimin kamu oyu ve öğrenciler
arasında değer ve önem kazanmasının sağlanması gerektiği” konusuna
dikkati çekti ve dedi ki:
? Bu öğretim yılında bir gün okulun atölyesine girdim. Makineler istop
etmiş, öğrenciler aralarında konuşuyorlar, çalışmıyorlar. Sebebini sordum.
Çocuklar üzgündüler:
“Hocam, dediler, liseli arkadaşlar bizim okulumuza işçi koleji diyorlar.”
Onları onore etmek için, kendilerine gerçeği anlatmak gereğini duydum:
“Arkadaşlarım, liseliler okulunuza işçi koleji demişler. Onların bu sözünden
ne alındım, ne de kızdım. Onlar dış görünüşe, dış etkenlere kapılmışlar.
Ben onların sözlerinden alındığınız için asıl size şaştım, işçi sözünden
neye alınıyorsunuz? işçi ne vergi kaçakçısı, işçi ne komprador, işçi
ne vurguncu. İşçi alnının terini yiyen saygı değer bir insan…”
Yazık ki memlekette emekçi, işçi hep hakir görülmüştür. Aslında emek
herşeyin üstündedir ve herşeyin temelidir.
Bu sözlerim etkisini gösterdi ve emeğe çok üstün değer veren Ahi kuruluşundan,
bu kuruluşun Bilecikteki büyük lideri Edebalî’den bîr öykü anlatarak
öğrencilerime şevk ve heyecan verdim.
Bahaettin COŞKUN, verdiği önerge ile “Bildirideki açıklamaların ışığında
kesinlikle ortaya çıkmaktadır ki, fen lisesi ile başlayan, Orta Doğu Teknik
Üniversitesi ile sürdürülerek, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar
Kurumu ile biten dizi, yabancı ülkelere beyin ihracım örgütleyen bir üçgen
durumundadır. Yurt ihtiyaçlarından uzak, fakat bilim için bilim felsefesinin
çok masraflı uygulamacıları durumunda bulunan Fen Lisesi ile Türkiye Bilimsel
ve Teknik Araştırmalar Kurumunun kaptılmasım” istedi. Bu öneriye
Necdet TARKAN, “toplum yararına çalışacak şekilde düzenlenmesi dileğiyle
karşı çıktı. Toygun*ERASLAN ise Fen Lisesinin durumunu övdü ve devamını
benimsediğini belirtti.
Ergun UNARAN, özel yüksek okulların devletleştirilmesini değil, doğrudan
doğruya kapatılmasını önerdi. Sonra Prof. Dr. Muammer AKSOY, asgarî
tazminat ödenmesi formülüne katıldı.
Eğitimci M. Rauf İNAN’la Aydın ARIKÖK, verdikleri ortak öneri ile “Çırak,
işçi yardımcısı, işçi, usta işçi, ustabaşı ve teknisyen gibi çalışanlar
rm aşamalarını tamamlayan eğitim, yetki, sorumluluklarım açıkça saptayan
kanunların çıkarılması gereğinin rapora eklenmesini” istediler.
418
KOMİSYON RAPORU:
EKONOMİK VE TEKNOLOJİK AÇIDAN DEVRİMCİ EĞİTİM
Türkiye’nin çağdaş ekonomik düzeye erişmesinde gözetilecek yöntem,
kapitalist ülkelerin iddia ettiği gibi – belirli bir ekonomik sürece kadar – teknolojik
açığımızın kapatılması olamaz. Çünkü kalkınma, üstün niteliklere sahip
bir kadronun eseri değil, toplumun temel çelişklerinin yani sınıfsal çelişkilerini
çözümleyen, sosyal ve ekonomik yapı ile tutarlı, topyekûn bir uygulamanın
sonucdur.
Teknolojik açığın kapatılması için gelişmiş ülkeler düzeyinde eğitim
kurumlarının kurulması ve teknik uzman kadrosunun yetiştirilmesi, kalkınmamızın
sadece fzala sayışda modern bilim adamının yetişmesine bağlayan
bir uygulama olacaktır, içinde bulunduğumuz çalışma süreci ise, en
yeni teknik bilgilere sahip bir teknik kadronun çağdaş teknolojisinin sınırlarını
geliştirmesinin aksine, sadece bilinen en ileri teknolojileri uygulayabilecek
teknik kadronnun yetiştirilmesini gerektirmektedir.
Bu durumda, yeni teknolojileri geliştirecek bir uzman kadrosunun yetiştirilmesi,
Türkiye yönünden tamamen tüketici bir çaba olmakta, bu kadronun
ihtiyaç duyulmadıkları ülkemizden gelişmiş ülkelere akmasına yol
açmaktadır. Bütün iddiaların aksine bugünkü yüksek teknik kadro Türk
ekonomisinde çalışma alanı bulamadığından üretime katılamamakta, yada
aylak bürokrasiye dahil olmakta, veya gelişmiş ülkelerin üniversite ve sanayilerinin
gereksinmelerini karşılamaktadır. TÜBİTAKı’n yaptığı araştırmalara
göre, yanlnız doktorların dışarı kaçması Türk hlkına yılda 900 milyon
liraya malolmakta, her bin mühendis ve mimrdan 56’sı yabancı ülkelerde
çalışmaktadır.
Türkiye’de orta ve yüksek öğrenim mezunlarının yaptıkları işler incelendiğinde,
bu işlerin aslında işi yapanın geçirdiği öğrenim sürelerinden çok
daha az öğrenim sürelerini gerektirdiği görülmektedir. Mühendislerin pek
azı mühendis olarak çalışmakta, yaptıkları iş teknisyenlikten öteye geçememektedir.
Ekonomi okullarında öğrencilerin ekonomi nosyon ve analiz
yetenekleri var olan düzen verisinden hareket edilerek belirlenmeğe çalışıldığı
için, bu okulların mezunları halkm hesap sorucusu olmaları gerekirken,
patronun hesap tutucusu olmaktadır. Fen fakülteleri ise ekonomiye
hiçbir katkıda bulunmamaktadır ki, bu durumları onlardan yararlanabilecek
bir ekonomik aşamaya değin değişmiyecektir. En iyisi olasılıkla, öğretmen
olarak yararlananılacağı için Fen Fakültesine gideceklerin öğretmen okullarına
gitmeleri çok daha ekonomik olacaktır.
419
Bu açıklamalardan, örneğin mühendislere hiç ihtiyaç olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır.
Amaç, çok daha kısa süre bir eğitilme ile bugünkü mühendislik
görevlerinin çoğunun karşılanacağını anlatmaktır. Ayrıca, bugünkü düzende
teknik kesimin temel kadrosunu yüksek teknik eğitim kuruluşlarından
çıkan kimseleri oluşturması ilkesi kabul edildiği halde, bu kuruluşlara normal
orta eğitimden öğrenci alınması, hem eğitimde ekonomi ilkesi ile çelişmekte
hem de endüstriyel işlemler ve onların en alt düzeyde yatan
emekçilere karşı bir yabancılaşma doğurmaktadır. Ekonomik çabanın dışına
itilerek kalkınma sorununa yabancılaştırılmış teknik kadrolardan ne
denli yararlanıldığı ise ortadadır.
Bütün bu anlatılanlardan sonra, eldeki yüksek teknik eleman kullanılmazken
bir de Özel Yüksek okulların kurulması ekonomik koşullarımızla
taban tabana zıt düşmektedir. Bu işin ticaretini yapanların dışında kimseye
yararlı olmayan bu kuruluşların hızla kapatılması gerekmektedir. Bütün
bu eleştirilerin dışında, bir sanayi devrimini gerçekleştirecek halktan yana
akılcı bir yönetime sahip olabilmiş, yani emekçi sınıflatın kurduğu Sosyalist
Türkiye’nin teknik eğitiminin temelinde çok yönlü (Politeknik) bir eğitim
kavramının yer alması gerekmektedir. Politeknik eğitim, bugün orta öğretimin
yerini alacak bilgi, yetenek ve beceriyi aynı ölçüde geliştirmeyi amaç
edinen bir eğitim olacaktır. Yeteneklerin körleştirildiği şimdiki kapitalist
düzen kurumlarının yerini alacak olan politeknik okullarda, tarım ve sanayi
gibi belli kesimler dışında ayırım yapılmayacak, mümkün olduğu kadar
yaygın mekanik ve endüstriyel bilgilerin verilmesi aslı gözetilecektir. Bu
biçimde uygulanmış bilgilerin ağırlık kazanması politeknik okullarını teknik
yüksek eğitimin temeli yapacaktır.
Kısa süreli politeknik eğitimi, tekniker okulların öğretimi izleyecektir.
Bu arada tekniker okulları, eldeki mühendis sayısının ekonomi tarafından
tamamen istihdam edilmesine dek Türk teknik düzeyinin endüstri
kesimi olacaktır. Ancak, mevcut kadro tam olarak kullanıldıktan
sonra yüksek teknik kuruluşlar gerekli oranlarda ve tekniker okul-!
lanndan öğrenci alacaktır. Teknik kadronun eğitiminde doğrudan doğyanmda
teknik uzmanın işe ve üretime yabancılaşması önlenecektir. Bu
arada belirtilmesi gerken bir nokta da, orta öğrenimdeki çok yönlü eğitimden
asla öğretimin ilk dönemlerinde başlayan bir uzmanlaşmanın anlaşılmadığı,
aksine böyle bir uzmanlaşma sonucu robotlaşmış bir kadronun
ortaya çıkmasını önlemek üzere sosyal ve ekonomik bilgilere önem verilecektir.
Sanayi devriminde, teknik kadronun zorunlu bir parçası olarak yer alacak
bir iktisatçı kadronun yetiştirilmesi için iktisat eğitiminin yeniden düzenlenmesi
gerekmektedir. Bugün kapitalist ekonomiyi ve kurumlarını bütün
toplumun tek geçerli ekonomik varlıkları olarak ele alan iktisat ve
diğer sosyal bilimler eğitimi, sanayileşme sürecinin gereksindiği doğru bir
iktisat bilgisinden yoksun kadrolar yaratmaktadır. Kapitalist ekonomi gereklerine
göre ihtisaslaşmış işletme fakülte bölümlerinde yabancı sermayenin
ihtiyacı olan işbirlikçi ve tutucu teknik kadro yetiştirilmekte, kompra-
420
dor burjuvazisinin insan gücü ihtiyacı sağlanmaktadır. Oysaki mümkün tek
kalkınma yöntemi olan üretim araçlarının kamulaştırılması ve plânlı ekonomi
düzeninin gereksindiği kadrolar ancak eğitimin her aşamasında doğru
bir ekonomi eğitimi ile yetişecektir.
SONUÇ:
Yapılan eleştirilerin ve önerilerin kısaca bir Özetlemesini aşağıdaki biçimde
yapabiliriz:
1. Teknk ilerlemenin hızı artırılırsa kalkınma hızı da artırılmış olmayacaktır.
Bir buluşun üretimi etkileyip artış meydana getirmesi için bu
buluşun kullanılacağı yatırım alanlarının da var olması gerekmektedir. Ekonomik
bir kalkınma için teknik ilerleme hızını artırmak gerekmediğinden
bilim adamları ve araştırmacıların yetiştirilmesi zorunlu değildir.
2. Az gelişmiş bir ülkede ihtiyaç olmamasına karşın uzmanlaşmış bir
teknik ve bilimsel kadro yetiştirmek, bu kadroyu ister istemez yabancı
ülkelerde çalışmaya itecektir. Gittikleri emperyalist ülkelerde kapitalist sınıfın
hizmetine giren bu kadrolar bir anlamda sömürülmemize araç durumuna
girmektedirler. Yeni sömürgeciliğin bu oyununa karşı uyanık olmalıyız.
3. Yeni eğitim düzeninde politeknik, tekniker ve yüksek teknik okul
dizisi izlenecektir. Ekonomik aşamanın gerektirdiği nitelik ve niceliklere uygun
kadrolar yetiştirilecektir. Teknik kadro akılcı ve gerçekçi bir ekonomi
eğitimi ile sanayi devrimini başarabilecek bir şekilde eğitilecektir.
4. Özel yüksek okulları ve Türkiye’de çalışma alanları bulamayacak nitelikte
teknik öğretim yapan okullardan ilki devletleştirilmen, ötekiler kapatılmalıdır.
5. İşçilerin teknolojik uygulamalarda giderek ülke yönetiminde söz
sahibi olmalarını sağlamak yönünde, yurt ve dünya sorunlarına eğilmiş
yüksek teknik öğretim kuruluşları, yani işçi üniversiteleri kurulacaktır.
6. Tarım sanayiinde tarımcının eski alışkanlıklardan kurtarılması ve
modern tarım teknolojisinin benimsetilebilmesi için uygulamalı tarım eğitimi
yapacak teknisyenleri yetiştirmek üzere politeknik okul programlan
düzenlenecektir.
Rapor okundu oybirliği ile kabul edildi.

12469/10134
Sayın Fakir Baykurt
Türkiye Öğretmenler Sendikası >
Siyasal Bilgiler Fakültesi Konferans Salonu
ANKARA
(4 Eylül 1968 Saat 9.00)
Toplantı davetinizi aldım, teşekkür ederim. Eğitim mesleği ile
ilgili kuruluşların, kendi meselelerini memleketin, mesleğin ve üyelerinin
yararına uygun bir şekilde ele alıp yapıcı çalışmalarda bulunma
larmı memnunlukla karşılamaktayım.
Çocuklarının şahsında, milletin bütününe yararlı olma gibi şerefli
ve sorumluluğu son derece ağır bir görev yüklenmiş olan öğretmenlerimizin
kişisel çalışmalarında olduğu gibi, toplu çalışmalarında da
başarının sırrım, her şeyden önce memleket menfaatlerinin isabetle takdirinde
ve Atatürk’ün milleti birlik ve beraberlik içinde bulundurma
idâaline samimiyetle bağlılıkta bulunacaklarından şüphe etmiyorum.
Milletlerin, demokratik düzen içinde, insan haysiyetine yakışır şekilde
yaşama arzularının bile engellerle karşılaştığı bir dünyada, Türk
eğitiminin millî kültür ve değerlerimize bağlılıktan güç alması gereğini
daha iyi idrak etmemeye imkân yoktur.
Mayıs ayında toplanarak eğitim meselelerimizi bir bütün halinde
ele alacak olan “8”. Millî Eğitim Şûrasına bütün meslek kuruluşlarımızın
yapıcı fikirlerle katkıda bulunmalarını temenni eder, başarı
dileklerimi yollarım.
Millî Eğitim Bakam
îlhami ERTEM
Söylenen Başka
Uygulanan Başka

DEVRİMCİ EĞİTİM ŞURASI
İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ Sayfa(Bş-Bt):5-8

GENEL BAŞKAN FAKİR BAYKURT?UN DEVRİMCİ EĞİTİM ŞÜRASI?NI AÇIŞ KONUŞMASI Sayfa(Bş-Bt):15-28

KOMİSYON – 1 DEVRİMCİ EĞİTİMİN AMAÇLARI İLKELERİ YÖNTEMİ Sayfa(Bş-Bt):29-36

KOMİSYON – 2 GERİ KALMIŞ ÜLKELERİN EĞİTİMİ ÜZERİNDE EMPERYALİST ve KAPİTALİST ETKİLERİ Sayfa(Bş-Bt):37-115

KOMİSYON – 3 ANAYASADA EGlTİM İLKELERİ ve ÜLKEMİZDEKİ TEMEL ÇELİŞKİLER Sayfa(Bş-Bt):117-138

KOMİSYON – 4 BUGÜNKÜ EĞİTİM KURUMLARI ve YENİ KURUMLARA İHTİYAÇ Sayfa(Bş-Bt):139-250

KOMİSYON – 5 TÜRK TOPLUMUNUN KÜLTÜR ve SANAT SORUNLARI Sayfa(Bş-Bt):251-300

KOMİSYON – 6 TÜRK EĞITIMINDE ÖĞRENCI SORUNLARI Sayfa(Bş-Bt):301-366

KOMİSYON – 7 KÖY ENSTİTÜLERİ UYGULAMASINDAN ÇIKAN SONUÇLAR Sayfa(Bş-Bt):367-394

KOMİSYON – 8 EKONOMİK ve TEKNOLOJİK AÇIDAN DEVRİMCİ EĞİTİM Sayfa(Bş-Bt):395-422

KOMİSYON – 9 TÜRK EĞİTİMİNDE ÖĞRETMENİN YERl ve SORUNLARI Sayfa(Bş-Bt):423-474

KOMİSYON – 10 TÜRK EĞİTİMİNİN PLANLANMASI Sayfa(Bş-Bt):475-498

ŞÛRA BİLDİRİSİ Sayfa(Bş-Bt):499-502

TÜRKİYE ÖĞRETMENLER SENDİKASI GENEL BAŞKANI FAKİR BAYKURT?UN KAPANIŞ KONUŞMASI Sayfa(Bş-Bt):502-505

DEVRİMCİ EĞİTİM ŞÜRASI’NDAN NOTLAR Sayfa(Bş-Bt):507-508

ŞÜRA’YA KATILANLAR Sayfa(Bş-Bt):509-521

Yorum yapın

Daha fazla Eğitim
1968 Devrimci Eğitim Şurası / Komisyon 7: Köy Enstitüleri Uygulamasından Çıkan Sonuçlar

1968 DEVRİMCİ EĞİTİM ŞURASI / KOMİSYON 7: KÖY ENSTİTÜLERİ UYGULAMASINDAN ÇIKAN SONUÇLAR Bürrem ARMAN Şaban ŞENOCAK Abdullah TEMÎZEL Beytullah KARAYAĞMURLAR...

Kapat