Ama Fareler Uyurlar Gece adlı öykü, Wolfgang Borchert

Bir başına kalmış duvardaki pencere kavuğu akşam güneşinin ilk ışıklarında mavi kırmızı esniyordu. Dimdik baca kalıntıları arasında ışıl ışıldı toz bulutları. Yıkıntı çölü pinekliyordu.
Gözlerini yummuştu. Ansızın daha da karardı çevresi. Anladı ki biri gelmişti, o anda karşısına dikilmişti biri, kara kara, usulcacık. Yakayı ele verdik! diye düşündü. Ama gözlerini kısıp da şöyle bir bakınca, biraz partal bir pantolon içinde iki bacak gördü yalnız. İki bacak, oldukça çarpık, karşısında. Aralarından arka tarafı görebiliyordu. Bir cesaret, yarı kapalı gözlerle pantolonlu ayaklardan yukarı bir bakıverdi şöyle, karşısındakinin yaşlıca bir adam olduğunu gördü. Bir bıçakla bir sepet vardı adamın elinde. Ve parmak uçlarında biraz toprak vardı.
Burada uyuyorsun galiba, ha? diye sordu adam ve yukarıdan çocuğun darmadağın saçlarında dikti gözlerini. Jürgen gözlerini kısıp adamın bacakları arasından güneşe baktı. Yo, uyumuyorum, dedi, bekliyorum. Adam başını salladı: Bekliyorsun demek. O iri sopayı da herhalde bunun için taşıyorsun yanında, ha?
Evet, diye cevapları Jürgen gözü pek ve sımsıkı sopaya sarıldı.

Devamını oku

Şiirin Anlamı, Melih Cevdet Anday

Ataç, şiir üstüne yazar ya da konuşurken, sık sık, “yapı” sözcüğünü kullanırdı; sözgelişi, “Ozan, sözcüklerle bir yapı kurar,” derdi. Burada “yapı” sözcüğü ile anlatılmak istenen, ilk bakışta ve hele şiir sorunlarına yabancı olanlarca sanılacağı gibi, şiiri eskilerin deyişiyle bir “abide” saymak, böylece de onu göklere yükselen ölümsüz bir kalıt olarak övmek değildir. Başka türlü söylemek gerekirse, “şiirin yapısı” sözünde bir mecaz yoktur; buradaki benzetme, düpedüz taştan, tuğladan, demirden yapılan yapılarla, sözcüklerden kurulan şiir arasındaki öz birliğini göstermek amacını gütmektedir. Eskilerin “inşa” sözcüğü de bu anlamdadır, ama düzyazı için kullanılmıştır.

Gerçekten de şiirin, temelli, dengeli, bir ucu öteki ucunu tutar, ağırlıkları eşitçe dağıtılmış, kendi içinde kendine benzeyen, özdeş öğelerden kurulduğu için benzerlikleri dönerek yineleyen, sayıca da düzenli bir yapıda olduğu yadsınamaz. Ancak bu yapı,

Devamını oku

Ekmek adlı öykü, Wolfgang Borchert

Ansızın uyandı kadın. Saat iki buçuktu. Kendisini uyandıran şeyin ne olduğunu düşündü. Öyle ya! Mutfakta biri bir sandalyeye toslamıştı. Kulak kabarttı. Sessizdi her taraf. Pek sessiz. Elini yanı başında gezdirince yatağın boş olduğunu anladı. Sessizliği böylesine büyüten buydu demek! Kocasının nefes alıp verişi işitilmiyordu. Ayağa kalktı ve karanlıkta el yordamıyla mutfağa doğru yürüdü. Mutfakta karşılaştılar. Saat iki buçuktu. Dolabın yanı başında dikilen beyaz bir şey ilişti kadının gözüne. Işığı yaktı. Üzerlerinde pijamaları yüz yüze geldiler. Geceleyin. Saat iki buçukta. Mutfakta.
Masanın üzerinde ekmek tabağı duruyordu. Kadın, kocasının ekmekten bir dilim kesmiş olduğunu gördü. Bıçak hâlâ tabağın yanı başındaydı. Ve örtünün üzerinde ekmek kırıntıları seçiliyordu. Akşam yatmadan masa örtüsünü temizlerdi hep. Her akşam. Ama şimdi kırıntılar seçiliyordu örtü üzerinde. Ve bıçak da oracıkta duruyordu. Döşemedeki çinilerden kalkan soğuğun ayaklarından nasıl yavaş yavaş yukarılara

Devamını oku

Anlamın Anlamı, Melih Cevdet Anday

(…) Ahmet Haşim’ i, “Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça her okuyan ona kendi hayatının da anlamını verir ve böylelikle şiir herkesin istediği yolda anlayacağı ve bundan ötürü de sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişliği olandır,” sözlerinin arkasından Valery’ nin şu sözlerini getiriyor:

“Şiirlerime ne anlam verilirse anlamları odur. Benim onlardan çıkardığım anlam bana göredir, kimsenin onlara başka anlamlar vermesine engel olmaz. Her şiirin, şairin belirli bir düşüncesine uygun, yahut bu düşüncenin tıpkısı, asıl, tek bir anlamı olduğunu söylemek, şiirin yapısına aykırı, şiiri öldürebilecek bir yanılmadır… Şiirin amacı, hiçbir zaman belirli bir şey anlatmak değildir… Şiirin anlamı, şairin içinden geçen anlaşılabilir, olabilir olayları okura aktarmak değildir. İstenilen, okurda bir ruh hali yaratmaktır.”

Bakın, Yahya Kemal de bu sözlerin bir benzerini dile getirmektedir, şöyle diyor : “Şiir duygusunu lisan haline getirinceye kadar yoğurmak, onu

Devamını oku

Ahmet Ümit’in Hayatı

Gaziantep’te 1960 yılında dünyaya gelen yazar Ahmet Ümit, ilk ve orta öğrenimini bu kentte tamamladı. 1983 yılında Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. İlk öyküsünü de bu yılda yazmıştır.
1985-1986 yılları arasında Moskova Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim gördü. Ahmet Ümit, yazın yaşamına öyküyle başladıysa da ilk yapıtı 1989 yılında yayımlanan Sokağın Zulası adlı şiir kitabı oldu.
1990 yılında bir grup edebiyat tutkunuyla birlikte Yine Hişt adlı kültür-sanat dergisini çıkardı. Şiir, öykü ve yazılarını Adam Sanat, Yine Hişt, Öküz ve Cumhuriyet Kitap dergileri ile Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımladı.
1992 yılında yayınlanan ilk öykü kitabı Çıplak Ayaklıydı Gece, aynı yıl Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü’nü aldı. Bu kitap Ahmet Ümit’i yazın dünyamıza

Devamını oku

Bu Cennet Bu Cehennem, Zeynep Oral

Bu Cennet Bu Cehennem gazeteci yazar Zeynep Oral’ın yurt gezileri sırasında derlediği birtakım izlenimlerden oluşan kitap. Başka bir deyişle, bu kitap bir Türkiye şarkısı! Yalın içten, yapmacıksız bir yurt ve insan sevgisinin kağıda dökülmüş hali. Doğu Karadeniz şehirlerinden Diyarbakır’a, Urfa’ya, Adıyaman’a, Hakkari’ye kadar uzanan çizgide, memleket kurtarıcılına kalkışmıyor. O yalnızca, sorunlar ve dertler yumağı içinde çaresiz kalmış, bunca zorluk içinde bile düşünce derinliğini, mizah gücünü, yaşama tutkusunu ve değerlerini yitirmemiş insanlarımızın varlığını saptıyor. Ayrıca Zeynep Oral’ın yazdıkları gazeteciliğin ötesinde bir anlam taşıyor; daha önceki eserlerinde de görüldüğü gibi, izlenimlerini edebi bir tat içinde sunuyor okura.

Bu Cennet Bu Cehennem’ i bir solukta, severek ve yazarın şarkısına katılarak, insanımıza karşı duyduğu sevgiyi paylaşarak okuyacaksınız.

Kitaptan bir bölüm;
İki paket sigara…
Diyarbakır’ın uç mahallerinden birindeyim. Sigara almak için bir bakkala girdim. Tam öğle vakti.
Bakkalda benden başka iki üç müşteri daha var.

Devamını oku

Akdeniz?in Kitabı, Predrag Matvejevic. Söylenmemiş sözlerin arayışı ve eski zaman haritalarıyla büyülü bir coğrafya

Yugoslavya’da yaratılmak istenen kardeş kavgasına karşı çıktığı için Zagreb Üniversitesi?ndeki Fransız Dili ve Edebiyatı profesörlüğü görevinden ayrılmak zorunda kalmış ve kendi deyimiyle ?sürgün ve sığınma? yeri olarak gördüğü Avrupa?ya yerleşen, Uluslararası PEN Yazarlar Derneği Başkan Yardımcısı Predgrag Matvejavic, Akdeniz’in Kitabı’nda anılarının ve düşlerinin eşliğinde Akdenizli kimliğinin izini sürüyor.
1991 Malaparte Ödülü (Capri), 1992 “Charles Veillon” Avrupa Deneme Ödülü (Cenevre) ve 1993 En İyi Çeviri Kitap Ödülü (Paris) ile taçlandırılmış olan Akdeniz’in Kitabı, söylenmemiş sözlerin arayışı ve eski zaman haritalarıyla büyülü bir coğrafyanın renklerini yansıtıyor.
“Değil mi ki uygarlıkların merkezi, insanların birbirine yaklaşıp kaynaştığı, insanın insanlaştığı benzersiz bir ilktir Akdeniz, onun bıraktığı iz tarih boyunca doğru yol kılavuzu gibi çizilmiştir.
Antikçağda Akdeniz?in nerede başlayıp nerede bittiği tam anlaşılamamıştı. Dünyanın bütün denizlerinin Akdeniz?le sınırlı olduğunu, giderek dünyanın Akdeniz?in

Devamını oku

Predrag Matvejevic´in Hayatı

1932?de Hırvat bir anneden ve Rus bir babadan, Bosna-Hersek?te Mostar?da doğan Predrag Matvejevic´, günümüzün önde gelen yazarlarındandır. Zagreb Üniversitesi?ndeki Fransız Dili ve Edebiyatı profesörlüğü görevinden Yugoslavya?daki kardeş kavgasına karşı çıktığı için ayrılmak zorunda kalmış ve kendi deyimiyle ?sürgün ve sığınma? yeri olarak gördüğü Avrupa?ya yerleşmiştir. Lyon, Milano, Moskova, Kiev, Leningrad, Yale, UCLA, New York, Oxford, Cambridge, Budapeşte ve Viyana üniversitelerinde de dersler vermiş olan Matvejevic´, halen Paris Sorbonne ve Roma La Sapienza üniversitelerinde Slav Dili ve Edebiyatı profesörüdür.
Ülkesinde aykırı düşüncelere sahip bir aydın olarak görülen Matvejevic´, Berlin Duvarı?nın yıkılmasından önce Doğu Bloku?nun Sakharov, Soljenitsyn, Brodsky, Siniavski, N. Mandelstam, D. Kis?, V. Gotovac, V. Havel gibi ?aykırı düşünceli? aydınlarının yanında yer almış ve o günlerin iktidar sahiplerine açık mektuplar yazmıştır. Ülkesinden

Devamını oku

Ama Fareler Uyurlar Gece (Das Gesamtwerk, Die traurigen Geranien), Wolfgang Borchert

Ama Fareler Uyurlar Gece (Das Gesamtwerk, Die traurigen Geranien), adlı kitap, Wolfgang Borchert’in hem sağlığında, hem de ölümünden sonra yayımlanan tüm kısa öykülerini kapsıyor. Bu süssüz, ama derinden etkileyen öyküleri mutlaka okumalı.
Wolfgang Borchert, yirminci yüzyılın en trajik yazarlarından biri belki de. Yalnızca yazdıklarıyla değil, yaşamıyla da. Onca kısa yaşama bunca derin acılar sığdırmak. Yirmi altı yıllık bir yaşama, bugün Alman edebiyatının onsuz edemediği bir şiir kitabı, bir oyun ve onlarca öykü sığdırmak.
Borchert’in tüm kısa öykülerini içeren Ama Fareler Uyurlar Gece, geçenlerde elime geçti. Borchert adı, beni aldı, 1960’ların sonları, 1970’lerin başlarındaki Yeni Dergi günlerime götürdü. Memet Fuat’ın, bir çeviri okulu ya da işliği niteliğindeki Yeni Dergisi’ne ve de yayınevi’ne. Borchert’i, ilkin, de yayınevi’nden çıkan Fener, Gece ve Yıldızlar adlı o ufacık şiir kitabıyla tanımıştım. Behçet Necatigil’in unutulmaz çevirisi, Almanca aslıyla koşut olarak basılmıştı. O günlerden bu yana çok ev değiştirdim, evlerin değişmesiyle birlikte kitaplığım da değişikliklere uğradı, bir yığın kitap

Devamını oku

Üç Yaslı Kral adlı öykü, Wolfgang Borchert

Kentin karanlık kenar mahallelerinde paldır küldür yürüyordu adam. Göğe karşı yıkık evler duruyordu. Ay yoktu ve kaldırım bu vakitsiz adımlardan ürkmüş gibiydi. Derken eski bir tahta çit buldu adam. Çürümüş tahtalardan biri iniltiyle kopana değin çite tekmeler savurdu. Gevrek ve tatlı bir koku saçıldı etrafa. Kentin kenar mahallelerinde paldır küldür yürüyüp geri döndü adam. Gökte yıldız yoktu.

Kapıyı açınca ( ağladı sanki kapı, açılırken), karısının soluk mavi bakışlarıyla karşılaştı. Yorgun bir yüzden geliyordu bakışlar. Karısı soludukça solukları ak ak sarkıp kalıyordu odanın içinde. İşte öylesine soğuktu. Adam kemikli dizini büküp kırdı tahtayı. Tahta inildedi. Derken gevrek ve tatlı bir koku saldı dört bir yana. Tahtadan bir parça alıp burnuna tuttu. Nerdeyse pasta gibi kokuyor mübarek, usulca güldü. Sakın, diye seslendi karısının gözleri, gülme sakın, çocuk uyuyor.

Adam tatlı gevrek tahtayı küçük saç sobaya attı. Birden tutuştu, parıldadı tahtalar ve bir avuç sıcak ışık saçtı odanın içine. Işık minik toparlak bir yüz üzerine düştü pırıl pırıl ve bir an öyle kaldı. Yüz henüz bir saatlikti, ama bir yüzde ne varsa hepsine sahipti: Kulaklar, burun, ağız ve gözler. Gözler iriydi besbelli. Yumuktular ya, gene de

Devamını oku

Uzak Yıldız (Estrella distante), Roberto Bolano

“Bir anlatıcı eşliğinde takip ettiğimiz Roberto Bolano’nın ?Uzak Yıldız? (Estrella distante) adlı romanı, diktatörlüğün hedefleri arasında yer alan entelektüeller üzerine odaklanmış. Roman, Şili insanının çaresizliğine yaptığı güçlü vurguyla edebiyatın beslendiği alanları ve trajedileri açığa çıkarıyor.
Uzak Yıldız, darbeyle hayatları altüst olanların, daha doğrusu yok olanların hikâyesi olarak okumanın ötesinde değerlendirilmesi gereken bir kitap. Roberto Bolano, Uzak Yıldız?da, her ne kadar Pinochet darbesi gibi somut bir durumdan yola çıksa da, baskılanmış yaşamların dışavurumu olarak bir araya gelen genç edebiyatçıların, darbeyle birlikte tümüyle bozulan yaşamlarından, edebiyat ve sanatın etkilendiği temel noktalara uzanmış.

Devamını oku

Roberto Bolano ‘nun Hayatı

Roberto Bolaño, Şili’nin Santiago kentinde doğdu. Çocukluğu Los Angeles, Valparaiso, Quilpe, Viña del Mar gibi kentlerde geçti. On üç yaşında ailesiyle birlikte Meksika’ya yerleşti. Yeniyetmelik yıllarını Meksiko Kent Kütüphanesi’ne kapanıp okuyarak geçirdi. 1973 yılında Salvador Allende’nin sosyalist reform sürecine katılmak için neredeyse bütün Latin Amerika’yı kat ederek Şili’ye gitti. Pinochet’nin darbesinden sonra direnişe katılmaya karar verdi, ancak kısa sürede tutuklandı. Sekiz gün tutukluluktan sonra eski okul arkadaşı bir polisin yardımıyla serbest kaldı. Meksika’ya döndü ve (Vahşi Hafiyeler’deki Ulises Lima karakterine model olan) yakın arkadaşı şair Mario Santiago Papasquiaro ile “Infrarealist şiir hareketi”ni başlattı. Daha sonra Bolaño, şiirden çok düzyazıya yoğunlaştı.
1977 yılında Katalunya’ya, annesinin yanına yerleşti. Edebiyat yarışmalarına katılarak yaşamını kazanmaya başlamadan önce çeşitli işlerde (yazları bağbozumu, gece bekçiliği, bulaşıkçılık, satıcılık) çalıştı. İlk romanları 40 yaşında basılmaya başladı. 90’lı yıllarda şansı döndü. Vahşi Hafiyeler romanıyla Herralde Ödülü’nü (1998) ve

Devamını oku

Wolfgang Borchert ‘in Hayatı

Şair, oyun ve öykü yazarı Wolfgang Borchert, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan, şehirlerin yıkılması, ailelerin dağılması ve savaş travmaları ile şekillenmiş bir edebiyat türü olan Yıkım Edebiyatı’nın (Almanca:Trümmerliteratur) en tanınmış yazarlarından biridir. Borchert, Heinrich Böll ve Wolf Dietrich Schnurre?yle birlikte yıkıntı edebiyatının temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor.
Wolfgang Borchert, öğretmen Fritz Borchert ile yazar Hertha Borchert’in oğlu olarak Hamburg, Eppendorf’ta 20 Mayıs 1921 yılında dünyaya geldi. Kirchwerder Merkez Okulu’nda öğrenim gördü. Daha 15 yaşındayken şiir yazmaya başladı ve bunlardan bazıları Hamburger Anzeiger gazetesinde yayınlandı.
1938 yılında, bitirme sınavına girmeden liseyi terk etti. Nazi rejiminden hoşlanmayan Borchert, zorunlu olarak katıldığı Hitler Gençliği’nden güç de olsa ayrıldı. 1940’ta gestapo tarafından tutuklandı ancak kısa sürede serbest bırakıldı.
Borchert bir kitapçıda çıraklık yapmaya, ayrıca Helmuth Gmelin’den oyunculuk dersleri almaya başladı. 1940 yılında girdiği oyunculuk sınavında başarılı olunca

Devamını oku

Tanrıbilimsel Politik İnceleme – Baruch Spinoza

Baruch Spinoza, 1665?in son aylarında yazmaya başladığı ?Tanrıbilimsel Politik İnceleme?yi (Tractatus Theologico-Politicus), 1670?te yayınlar. Spinoza, bazı arkadaşları (Jan de Witt gibi) nedeniyle politik kamplaşmalarda taraf olmak durumunda kalmış, yazdığı ve isimsiz olarak yayınladığı Tanrıbilimsel Politik İnceleme kitabı bu kamplaşmalar dolayısıyla tepkiyle karşılanmıştır. Spinoza bu kitabından sonra yazmamaya karar verir. 1670’de ?Tanrıbilimsel Politik İnceleme? Amsterdam Kilise Konseyi (Kalvinist) tarafından “Dininden dönen bir Yahudi ve Şeytan tarafından Cehennem’de uydurulmuş ve Sayın Jan de Witt’in bilgisi dahilinde yayınlanmıştır” ifadesiyle eleştirildi. Spinoza Lahey’de Stille Veerkade’de yaşamaya başlar.
1671’de Leibniz O’na ‘Notita opticae promoteae’ isimli eserini, O da Leibniz’e Tanrıbilimsel Politik İnceleme? eserini yollar. 1673’te kendisine teklif edilen Heidelberg Üniversitesi’ndeki felsefe kürsüsünü de reddeder, çünkü bu önerinin

Devamını oku

İnsan Ruhunun Haritası, Ahmet Ümit “Edebiyat, insan ruhunda yapılan bir yolculuktur.”

Ahmet Ümit, İnsan Ruhunun Haritası adlı kitabında ‘Sırrı ve sınırları hiçbir zaman tam açıklanamayacak olan insan ruhunu tanımlama’ya çalışıyor ve soruyor:
“İnsan ruhunun kıraç düzlüklerini, başı bulutlu dağlarını, korkutucu uçurumlarını, fırtınalı vadilerini, güneşli denizlerini, karanlık göllerini, verimli ovalarını gösteren bir harita çizilebilir mi?”
?İnsan ruhu mükemmel değil. Hiçbirimizin ruhu salt iyilikten, salt güzellikten, salt yücelikten oluşmuyor; hiç kimse masum değil, hiçbir zaman da değildi. Bakmayın geçmişteki yaşamların daha anlamlı olduğunu söyleyenlere, biz her zaman böyleydik. Şeytan ve melek, cellat ve kurban, kurnaz ve saf, yaratıcı ve yıkıcı, cesur ve korkak…?

Ahmet Ümit, romanlarında bir neşter gibi kullandığı kalemini, bu kez derinden etkilendiği yazarların üzerinde gezdiriyor. Dostoyevski?den Sophokles?e, Mevlana?dan Kafka?ya, Orhan Kemal?den Yusuf Atılgan?a…
Edebiyatın, insan ruhunda kurgusal bir gezi olduğu gerçeğinden

Devamını oku

Soyut Somut – Edip Cansever

Şiirin soyutluğu somutluğu sorunu çok tartışıldı. Gene de belli bir sonuca varılamadı. Kapalı şiir için soyut, “anlamsız şiir” için soyut, toplumcu olmayan şiir için soyut, hatta yeni şiirlerin tümü için soyut denildi. Gerçi soyut şiirle, somut şiir arasındaki ayrım kesin olarak belirlenmiş değil. Değil ama işe bu yönden bakanlar da yok denecek kadar az. Soyut kavramı, giderek, sanatta, felsefede kullanılan anlamından da soyutlanarak, konuşma dilimize yerleşen bir basitlik simgesi oluverdi. Yergiler, suçlamalar bile hep aynı kavrama başvurularak yapılıyor.
Bir şiirin “nedir”liği, “nasıl”lığı kadar, o şiire bakan kişinin şiir ekini, algısı, deneyleri, yorum gücü de önemlidir. Yani şiirin soyut ya da somut bir izlenim bırakması, yazarı kadar okuyucuyu da ilgilendirir. Ama ben bu konuyu ters yönden, yalnızca ozanın tutumu bakımından incelemek istiyorum. Yapacağım iş -ama doğru, ama yanlış-   soyut-somut ikilemesini kaldırmayı

Devamını oku

Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire, Edip Cansever

Mısra işlevini yitirdi; şiiri şiir yapan bir birim olarak yürürlükten kalktı. Eski rahatlığını, o sessiz, kıpırtısız düzenindeki rahatlığını boşuna arıyor şimdi. Öfkelerin, bunlukların, başkaldırmaların dışında kendini yineliyor daha çok. Ne denli güçlü olursa görünürse görünsün, duygularımızı, gerilimlerimizi, düşünce coşkularımızı başlatıcı öğe, bir ölçü olmaktan çoktan çıktı. İnsanı, insanla gelen en çağdaş sorunları karşılayamaz oldu. Öylesine durallaştı ki, onca bir sözcük yılı da uzak kaldı bize.
Öyleyse şiiri okumalı, şiiri, usla biriktirmeli artık; mısra ile değil. Diyeceğim, ille de bir ölçü gerekliyse bu, düşünsel-ussal bir ölçü olmalı. Tek sesli şiirden, çok sesli bir şiire yönelişteki en kapsamlı ölçü de budur sanırım.
Nicedir şiiri soyut bir kavrammış gibi düşünemiyoruz. Her toplumun kendine özgü bir şiiri ya da şiirleri olduğu için böyle düşünemiyoruz. Ülkemiz de bir mucizeler ülkesi değil. Bizim de gereksinmesini duyduğumuz bir şiir anlayışı var. Hatta bir bakıma

Devamını oku

Uygarlığın Kökeni Sumerliler – 1, Muazzez İlmiye Çığ

?Konu pek çok ve çeşitli olduğu için, çalışmamı iki cilde ayırdım. Birinci cilt olan bu kitap, merakla sorulan, Sumerlilerin evren ve evrenin, insanın oluşumunu ve tanrılarla ilgili inanışlarını dile getiren efsanelerini; kahramanların serüvenlerini içeren destanlarını; savaşlarla nasıl yıkılıp yakıldıklarını çok acıklı bir dille anlatan ağıtlarını ve
izleri zamanımıza kadar gelen atasözlerini kapsayacak.
?İkinci cilde alacağım konular ise, daha çok Sumerlilerin günlük yaşantılarıyla ilgili olacak. Tarih, hukuk, ekonomi, okullar, mabetler, cinsel yaşam, müzik, yemek, askerlik ve sanat gibi… Bu kitaplar yayımlandıktan sonra Sumer Tufanı?nın Orta Asya?daki taşkınlıklardan kaynaklandığını kanıtlayacak olan kitabı bitireceğim.
Zevkli okumalar dileğiyle…” Muazzez İlmiye Çığ?
Kitapta yer alan bazı konu başlıkları şunlardır:
Sumer Dili ile Türk Dilinin Karşılaştırılması; Edebi Metinleri İçeren Tabletlerin Öyküsü; Sumer Efsaneleri; Sumer Destanları; Sumer İlahileri;

Devamını oku

Düşüncenin Şiiri, Edip Cansever

Valery şiirin fikirlerle yapılamayacağını savunur. “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır” sözü de oldukça ün kazanmıştır. John Ciardi’nin de bir sözü varmış, yeni öğrendim : “Şiir fikirlerden söz açmaz, onları bir aktör gibi temsil eder,” diyor. Ben bu yargılardan şunu çıkarıyorum : Demek oluyor ki şair, en önce bir özümleyici; kendinde var olan bir şiir ortamına, ya da bir şair duygusallığına bazı düşünceler katmadan edemiyor; onlarsız yürütemiyor şiirini. Ayrıca, önce edindiği, sonra da şiirine ulaştırdığı bu düşünceler yok mu, onları gizleyip belli belirsiz bir hale getirmeyi de ustalık sayıyor. Okuyucuya gelince, onun durumu başka : O şairin düşüncelerinden çok, bu düşünceleri saklayan duygularla oyalanıyor. Şiir diye yüzeyde kalan bir görünüşü benimsiyor. Böylece duygulandırma dediğimiz, şiirin herhangi bir niteliği değil de, şartı olup çıkıyor.

Burada şöyle bir soru geliyor insanın aklına : İyi ama şair için düşünce bu kadar gerekliyse onu duygular haline getirmenin, daha doğrusu düşünceyi duygularla sindirmenin ne gereği var? Şair böylesi bir davranışla neyi savunmuş oluyor? Şiiri mi yoksa bir başka şiir türünü mü? Yani düşünceyi bunca gizlemek, şiir yazmanın ilkelerinden mi? Ya da

Devamını oku

Aleviliğin Kökleri – Abdal Musa’nın Sırrı, Erdoğan Çınar

*”Erdoğan Çınar?ın ?Aleviliğin kökleri- Abdal Musa?nın Sırrı? Kalkedon yayınları tarafından yayımlandı. Bu, Erdoğan Çınar?ın 4. kitabı. İlk kitabından beri ezberleri bozan ve Alevilik konusunda tüm bilgilerimizin yeniden sorgulanmasına yol açan bir yazarla karşı karşıyayız. Açıkça söylemek gerekirse ilk kitabı ?Aleviliğin Gizli Tarihi?ni okuduğumda semboller üzerinden yaptığı açıklamalar ilgimi çekmişti ancak bunların Alevilik ile bağlantılarını kurmak biraz zorlama diye düşünmüştüm. Gerçi Alevilikle ilgili bilgilerin söylencelere dayalı olduğunun ve tarihsel kanıtlardan yoksun bir biçimde sunulduğunun farkındaydım ve bu konuda okuduğum tüm kitapların birbirini tekrar ettiği izlenimine sahiptim. Bu açıdan yazarın yaklaşımı ilgimi çekmişti. Hele hele Aleviliğin izlerini Bizans kayıtlarından ve Ortodoks Kilisesi kayıtlarından sürmesi çok ilginç gelmişti.
Anadolu tarihini bu kayıtlardan okumak işin gereği ise de Aleviliğin köklerini

Devamını oku

Cezaevi kontör yükleme