Nazım Hikmet’le 3.5 Yıl, Orhan Kemal

Edebiyatımızda her zaman eksikliği hissedilen türlerden biridir anı kitapları. Bu kitap ise bu büyük eksiği gideren çalışmaların başında geliyor. Romancılığımızın en önemli isimlerinden biri olan Orhan Kemal, şiirimizin en önemli isimlerinden biri olan Nâzım Hikmet’i anlatıyor. İki dev yazarın hapishane günlerini dile getiren bu çalışma, dünya edebiyatı için bile az rastlanır bir örnek oluşturuyor. İnsanı her şeyin önüne koymuş bir usta, yine en çok insana inanmış bir başka ustayı anlatıyor.
Orhan Kemal 1939?da “Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumak”, ?yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik? suçundan yargılanıp 5 yıla hüküm giymiş Kayseri ve Adana?daki cezaevlerinden sonra Bursa cezaevine gönderilmişti. 1940 yılı kışında Bursa Cezaevi?nde Nazım Hikmet?le tanışan Orhan Kemal Nazım Usta?yla tanışma anını anılarında şöyle dile getirir: Müdürün oda kapısında çevik bir gıcırtı, kapı açıldı. Nefesimi kesmiş, gözlerimi kısmışım? Bir heykel sükunu içinde, azametli bir mermer heykel bekliyorum… Bir an yüz yüze geliyoruz, sonra göz göze? Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş

Devamını oku

Ömer Hayyam ‘ın 121 – 140 arası dörtlükleri. Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

121.
Bir testici gördüm, çamur içindeydi:
Ayağı çarkında, elinde bir testi;
Testinin başında bir yoksulun ayağı
Kulpunda bir padişahın kellesi.

122.
Bir testi aldım çarşıdan ucuza;
Gizli gizli neler anlattı bana;
Bir şahdım, dedi; altın kupam vardı;
Şimdi neyim? Testi oldum şaraba.

123.
Bilmem, ne sayar durursun bir, iki;
Ha bir olmuş, ha yüz bin fark etmez ki
Çal sazını, sonun bir avuç toprak,
Şarap ver, bir esip gitmedir bizimki.

Devamını oku

Beyrut Kasidesi, Mahmud Derviş

Mahmud Derviş, 1982 Eylül’ünde Sabra-Şatilla’da yaşanan soykırımın ardından Beyrut Kasidesi’ni yazmış ve bu kaside ile 1983’te de dönemin Sovyetler Birliği’nde Lenin ödülünü almıştır.
Gölgeyi Yüksekten Övmek-Beyrut Kasidesi?nden küçük bir bölüm:
“Ey kızım seviyorduk seni
Şimdi yüksek suskunluğu bekliyoruz
Huş ağacından süpürgeler taşıyoruz
Üstümüzde öfkeyse dağıtırız? dağıtırız
Ah ondan? ne diye avuçlamadık göbeğini ufkun
Her uzanışında ellerini
Bizi boğmaya yeltendiğinde
Beyrut yok
Sırtımız önümüz denizin sırları yok
Kanımızı yitirene kadar evet
Anıların sözcüklerini yitirene kadar

Devamını oku

Filistin halkının şairi Mahmud Derviş’ in Hayatı.

Filistin’in bağımsızlık mücadelesini konu alan şiirleriyle tüm dünyada tanınan ve yaşamı siyasi mücadeleyle geçen Mahmud Derviş’i 9 Ağustos 2008 tarihinde yitirdik.
Filistin’in ulusal bağımsızlığını sembolize eden şiirleriyle ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş, sürgünde yaşamı ve İsrail’in Filistin topraklarını işgalini konu alan şiirleriyle Ortadoğu’da geniş kitlelerce tanındı. Derviş, 2007 yılında Filistin’in Hamas ve El Fetih arasında bölünmesini kınayan bir şiir kaleme almış ve bu olayın intihar saldırısıyla bir olduğunu söylemişti.
Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, Mahmud Derviş için Filistin topraklarında üç gün süreyle yas ilan etti. Gazze’deki Hamas hükümeti de Derviş’in ölümü nedeniyle Gazze’de bir yas evi açılmasını kararlaştırdı.
Hep şiir, hep mücadele
“Çocukluğum, tüm halkımın dramıyla ilişkili olarak, kişisel dramımın başlangıcı oldu. 1948 yazının o gecesinde, dingin bir köyde atılan mermiler ayırım gözetmedi. Altı yaşındaydım, zeytinliklere, sonra dağlara koşar buldum kendimi, bazen yalınayak, bazen yere kapaklanarak. Korkuyla ve susuzlukla geçen kanlı bir geceden sonra,

Devamını oku

İranlı kürt emekçilerinin şairi Hemin Mukriyani

İranlı kürt emekçilerinin şairi Hêmin Mukriyanî, bugün İran sınırları içinde yer alan Mahabad yakınlarında bulunan Laçîn köyünde 1920 yılında doğmuştur. 21 yaşında şiirlerini yayınlamaya başladı. ?Tarîk û Ronî? ve ?Nalleyî Cudayi? adlı kitaplarının ilk baskıları İran dışında yayınlandı. Bu iki kitaptaki şiirler Hêmin?in sürgünde yazdığı şiirlerdir. 1942 yılında Mahabad?ta yayınlanan ?Nîştiman? (?Vatan?) dergisinde şiirleri yayınlanmıştır. Yazar Mehmed Uzun?un Hêmin ile 1979 yılında yaptığı röportajda şunları söylemektedir Hêmin: ?Cigerxwîn?in günlük gazete ya da dergilere şiir yazar gibi bir tarzı var. Fakat ben şiirlerimi, ölümsüz olsun diye yazıyorum. Mem û Zîn eseri gibi, Kürtler var oldukça var olsun. Bundan dolayı ben sadece Kürtler için, Kürt emekçiler için yazdım. Şiir pazarı için yazmıyorum. Ben şiir olsun diye şiir yazıyorum. Eğer zorluk çekilirse, şairane şiirler ortaya çıkar. Çünkü ben Kürt dilini

Devamını oku

İnce Memed 4 – Yaşar Kemal

*”Otuz iki yıl gibi büyük bir zaman dilimi içinde yayımlanan dört cilt İnce Memed’de Yaşar Kemal hep aynı üslubu, hep aynı roman tekniğini kullanır. Bu yıllarda yazdığı öbür romanlarda anlatı biçimi değişir, İnce Memed’lerde hep aynı kalır: Hep o çocuksu, hep o masalsı anlatım; anlatıcı ile anlatılanlar hep aynı dünyanın insanlarıdır sanki; sanki özdeşleşmişlerdir, dilleri … Devamını oku

Kemal Tahir’e Mapusane’den Mektuplar, Nazım Hikmet Ran

‘Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar’ı adlı kitap, Nazım Hikmet’in, Kemal Tahir’e mahpushaneden yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplar, bir gün yayımlanabilir kaygısından ve özentiden uzak, içten geldiği gibi yazılmış metinler.  Bu mektupların asıl önemi, Nâzım’ın, sanat ve edebiyat anlayışını; yaşadığı çağın sorunlarıyla ilgili düşüncelerini, yaşamının bir bülümünü yansıtmasından kaynaklanıyor. Dahası, bu mektuplar, işlemediği bir suçtan dolayı mahpus damlarında gençliğini yitirmiş olan büyük şairin, onca zor koşullar altında bile yaşama, aşka, erdeme, şiire, özgürlüğe, yurt ve dünya sorunlarına karşı bağlılığını yansıtıyor.
Nazım Hikmet, Kemal Tahir’ e yazdığı mektubunda ona olan dostluğunu şu sözlerle ifade ediyor: ?En aşağı 15 yıl kafası kafama yüzde yüz uygun meşrebi meşrebime müvafık, fazlaca kalleş olmayan demiyorum, normal, mümkün mertebe bugün kabil olabildiği kadar normal, benim kendimde gördüğüm bayağılıklar derecesinde bayağı velhasıl melayike değil kendim kadar iyi, kendim kadar fena olan, bir arkadaş aradım? velhasıl çok kere kendimi mağdur görmek komikliğine kadar düşerek

Devamını oku

San Giovanni Yolu, İtalo Calvino

*”Kitabında, geçmişin bugüne denk düşen süreçlerini, kaçırılmış noktalarını yakalayan Calvino, aynı zamanda da irademiz dışında kaldığını sandığımız yaşamın birçok noktasının bilinçdışı uzantılarına ulaşmış.

Italo Calvino, güçlü betimlemeleri ve kelimelerle gerçeklik arasında kurduğu ilişkide görünür olmayanı kolaylıkla açığa çıkaran bir yazar. Bu yüzden Calvino okumak felsefenin sürekli kıyılarında dolaşmak demektir. Zira Calvino, her verili olanı sadece analiz etmekle kalmaz, yarattığı olasılıklarla gerçekliğin çeperini genişletir. San Giovanni Yolu?nu Calvino?nun bir tasarı kitabı olarak okumak gerekiyor. Çünkü, San Giovanni Yolu?nda yazarın gerçekleştirmek istediği bir çok kitap tohumu var. ?Eğer yazarın ömrü yetseydi ve başladığı kitapları bitirebilseydi San Giovanni Yolu?nun adı, ?Zorunlu Geçişler? olacak, içinde üç metin daha yer alacaktı: Tıpatıp Benzerimizi İçin Talimatlar, Küba, ve Nesneler? olacaktı.
Calvino?nun yazmayı tasarladığı yapıtlardan biri bir dizi ?bellek alıştırması? olacağından söz konusu çalışma, San Giovanni Yolu, Bir Sinema Seyircisinin

Devamını oku

Daha da Fazla Kumkurdu (Sandvargen och hela Härligheten), Asa Lind – Gülsüm Aksoy

Kumkurdu ve Zackarina ile kızım sayesinde tanıştım. Tanıştığıma da bu kadar memnun olabileceğimi hiç düşünemezdim. Bir park dönüşüydü ve kitapçıya girmiştik. Kızımın çocuk kitapları bölümünde dikkatini çeken ilk şey inanılmaz güzellikteki kapak resmiyle “Daha da fazla Kumkurdu” olmuştu. Kumsalda birbirlerine yaslanarak bağdaş kurmuş oturan iki kahraman, mutlu ve huzurlu bir şekilde gökyüzünü izliyor. Belli ki meraklı Zackarina yine bilge dostu Kumkurdun’a gökyüzü hakında sorular soruyor. Zaten kitap boyunca Zackarina bütün çocukların karşılaşabileceği konular (zaman, evren, yalnızlık, ölüm) hakkında sorular yöneltiyor, Kumkurdu da sıkmadan, bunaltmadan aklın ve bilmin ışığında yanıtlar üretiyor. Bu yanıyla toplumsal dokuya adeta işleyen

Devamını oku

Pir Sultan’a Selam, Sabahattin Eyüpoğlu

Anadolu halkının bağrında açılmış bir kızıl güldür Pir Sultan. Kişiliği, özü, sözü halkla öyle içten içe kaynaşmış ki, nerede kendisinin, nerede halkın dile geldiğini kestiremezsiniz. Halk öldürülen sevgilisini kendi soluğuyla diriltmiş, diline diller, sazına sazlar katmış yaşatmış, ölüsüne dirisinden daha güçlü, daha etkili bir varlık kazandırmış, sönmüş bir canı bin canla yeniden tutuşturmuş.

Şiirleri sağlıklarında yazıya geçmemiş eski halk şairlerimizden hiçbirinin hiçbir şiiri için, kendi ağzından çıktığı kesinlikle söylenemez. Ölümünden sonra halkın ağzından derlenmiş şiirlerde hangi sözlerin hangi sözlere katıldığını kestirebilmek için şairin kimliği, kişiliği üstüne su götürmez belgeler, tanıklıklar bulunması gerekir. Oysa, Yunus başta olmak üzere, bizim halk şairlerimizin kimlikleri, kişilikleri çok kez halkın ağzından derlenmiş şiirlerindeki ip uçlarından çıkarılmaktadır. Halk beğendiği bir şaire onun söylemeyeceği, söyleyemeyeceği sözleri kolay kolay söyletmez, söyletemez, orası doğru; ama benimsediği şair susturulmuş, sesini duyuramaz olmuşsa onun ağzından, onun gönlünce ve söyleyiş biçimiyle

Devamını oku

Kedi Donmuştu Karda adlı öykü, Wolfgang Borchert

Geceleyin adamlar yürüyordu yolda. Bir türkü mırıldanıyorlardı. Arkalarında bir kızıl leke gecenin koynunda. Çirkin bir lekeydi. Leke bir köydü de. Köy mü, o yanıyordu. Adamlar kundaklamışlardı. Çünkü adamlar askerdi. Savaş vardı da. Ve kar adamların kabaralı postalları altında feryat ediyordu. Çirkin çirkin feryat ediyordu kar. Herkes evlerinin çevresinde dikeleşiyordu. Evler mi, evler yanıyordu. Kap kacaklarını, çocuklarını ve yataklarını koltuk altlarına sıkıştırmışlardı. Kedi çığlıkları duyuluyordu kanlı karda. Ve kar yangından bir kızıldı ki. Ve susuyordu. Çünkü insanlar çatır çutur evlerinin çevresinde dilsiz dikeleşiyordu da. Ve işte bunun için feryat edemiyordu kar. Kiminin tahta tasvirleri de vardı yanında. Küçük küçük, altın ve gümüş yaldızdan ve mavi. Bir adam görülüyordu tasvirlerde oval yüzlü, kumral sakallı. Bu pek güzel adamın gözlerinin içine bakıyorlardı çılgın gibi. Ama evler, onlar yine yanıyordu, yanıyor da yanıyordu.

Bir köy daha vardı bu köyün yanında. Oradakiler bu gece pencerelere üşüşmüştü. Ve kimi kar, mehtaplı kar, hatta biraz pembeleşiyordu ötedeki yangından. Ve herkes birbirine bakıyordu. Hayvanlar güm güm ahır duvarlarına vuruyordu

Devamını oku

Benim Nasrettin Hocam, Hazırlayan: Sennur Sezer

“Evrensel Basım Yayın?dan Sennur Sezer?in editörlüğünde çıkan ?Benim Nasrettin Hocam? adlı kitapta, 12 yazar ve bir çizer Hoca?yı bugüne taşıyor. Evrensel Basım Yayın?ın geçtiğimiz günlerde yayımladığı ?Benim Nasrettin Hocam? kitabında, aralarında Adnan Özyalçıner, Feyza Hepçilingirler, Tahsin Yücel, Tarık Dursun K., Orhan Duru ve Muzaffer İzgü?nün de bulunduğu 12 yazar, bu yıl 800. doğum yılı kutlanan Nasrettin Hoca?yı yorumluyor, Hoca?nın öykülerini kendi tarzlarında yeniden dile döküyorlar. Kitabın resimleriyse Sefer Selvi?ye ait.
Kitap fikri Sennur Sezer?e ait. Yayın dünyasının en uzun soluklu koşucularından, yazar ve şair Sezer, Evrensel gazetesi ve Evrensel Kültür dergisinde yazmanın yanı sıra, Evrensel Basım Yayın?da da editörlük yapıyor. Sezer?le Hoca?nın güncelliği üzerine söyleştik.
Kitap fikri nasıl doğdu?
Kitap benim projem sayılabilir. Yazı kurulundaki bir sohbette Nasrettin Hoca?nın 800. doğum yılı konuşulurken, çok farklı Hoca yorumları olduğunu

Devamını oku

Nazım Hikmet için, Louis Aragon

Nazım Hikmet’in 3 Haziran 1963 yılında ölümü üzerine Fransız şair Louis Aragon üç gün sonra şu satırları kaleme alır…
“Hayır , yazamam, şimdi olmaz, rica ederim. Bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa, daha önce, altmış yaşındaki bu delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapisanenin, ne hastalığın, ne yaşın etkileyebildiği bu insan içimde tenütaze yaşadıkça hiç birşey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra, söz veriyorum size yazacağım. Hatta, bu dergide, daha başka bir konu üzerinde, ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim. Pentecote yortusu için sayfiyeye giderken Cumartesi sabahı satın aldığım “znamia” dergisinin son sayısını da götürmüştüm. Dergide Nazım’ın, “Les Romantiques” “Romantikler” adlı romanının son bölümü vardı. Yortu sırasında herkes onun değil Papa XXIII Jean’ın ölümünü bekliyordu her saat radyolarının başında. Ve pazartesi sabahı daha yaşıyordu. Nazım’a gelince, hiç birşey bizi uyarmamıştı. Can çekişmedi. Şöyle ayakta bir merdiveni çıkarken

Devamını oku

Şair Duyarlılığı, Afşar Timuçin

Hiçbir sanat yoktur ki sanatçı için özel bir duyarlılık, özel bir seziş, özel bir bakış biçimi gerektirmesin. Bunun bir başka anlamı şiir yazabilmek için şair olmanın, resim yapabilmek için ressam olmanın, tiyatro yapabilmek için tiyatrocu olmanın bir zorunluluk olduğudur, insanlar genelde sanatçıyı sanat yapmakta üst yetenekleri gelişmiş olan insan diye düşünmezler, doğuştan ya da başka bir yerden özel yetenekleri olan (özel yetenekleri zaten varolan) insan diye düşünürler. Sanatçı dünyaya hazır gelmiş bir kişi değildir, sanatçı olarak dünyaya düşmüş ya da gönderilmiş biri değildir. Bilincimiz eğilimlerimize göre gelişir, dünyayla ilişkilerimizin niteliğine göre gelişir. Şair olmak da böylesi bir gelişimin

Devamını oku

Kucak Kucak Kar adlı öykü, Wolfgang Borchert

Karlar sarkıyordu dallardan. Makineli tüfek nişancısı şarkı söylüyordu. Bir Rus ormanında hayli ileri bir noktada nöbet bekliyordu. Noel şarkıları söylüyordu, oysa şubatın başı olmuştu artık. Ama yerde metrelerce kar vardı da. Kara gövdeler arasında kar. Karayeşil dallarda kar. Dallara asılı kalmış, çalılıklara savrulmuş, pamuk pamuk ve kara gövdelere kaskatı yapışmış. Kucak kucak kar. Ve makineli tüfek nişancısı artık şubat başları olmasına rağmen Noel şarkıları söylüyordu.

Arada bir birkaç mermi yakacaksın. Sonra donar meret. Şöyle düpedüz karanlığın içine çevirip. Donup kalmasın hani. Şu ordaki çalılara salla gitsin. Evet, ordaki. Kimse olmadığını anlarsın o saat hiç değilse. İnsanı yatıştırır. Çeyrek saatte bir şerit yak gitsin korkma. İnsanı yatıştırır. Sonra donar meret. Arada bir tetiğe basarsan pek sessizlik de olmaz öyle. Nöbeti aldığı kimse söylemişti bunları. Ve ayrıca demişti ki; Kulaklarını başlıktan dışarı al. Alaydan emir var. Nöbette kulaklar başlık dışında kalacak. Sonra bir şey

Devamını oku

Uzun Şiir – Kısa Şiir, Melih Cevdet Anday

Geçende bir ozan arkadaşım, yeni yazdığı dört beş dizelik güzel bir şiirini okudu bana; o şiir üzerine konuşurken, uzun şiir-kısa şiir konusuna değindik. Şunu merak ediyordum ben : Arkadaşımın, o dört beş dize ile verdiği, vermek istediğinin tümü müydü? Başka bir değişle, onu bu dört beş dizeyi yazmaya iten düşünce daha da geliştirilmeye elverişli değil miydi? Bir ozan, niçin kimi zaman düşüncelerinin ardına takılıp gidebildiğince gidiyordu da, kimi zaman az sözle yetiniyordu? Konuların (salt anlaşma kolaylığı sağlamak için kullandığım bu cözcükten ötürü bağışlanmamı dilerim, yoksa konulu şiir değildir sorunumuz) geliştirilmeye elverişli olanı, olmayanı mı vardı ve bunlar ne yoldan ayırd edilebilirdi? Konuşmamızın sonunda anlaşıldı ki o ozan tanıdığım, sadece çok vakti olmadığı için kısa kesmiş, dört beş dize ile yetinmişti. Demek kısa şiirler, vakitsizlikten ötürü kısa şiirdiler. Bunun gibi, tembellikten ötürü, yorgunluğuna katlanamamaktan ötürü geliştirilmeden bırakılmış şiirler bulunduğunu da düşünebiliriz. Bütün bunların dışında kısa şiiri,

Devamını oku

Karda, Temiz Karda adlı öykü, Wolfgang Borchert

Karda, Temiz Karda
Kiy Oyunu
Biz kiy Oyuncuları
Ama gülleler de biziz
Devrilen cuntalar da
Ve gümbür gümbür öten oyun yeri
Yüreklerimiz.

İki adam bir çukur açmışlardı yere. Pek bol ve neredeyse rahat bir çukurdu. Bir mezar gibi. Katlanılıyordu.
Önlerinde bir tüfek vardı. Herhangi biri bulmuştu tüfeği insanlara ateş edilebilsin diye. Çokluk hiç tanımazdı insanlar. Dilleri bile bilinmezdi. Ve kimseye de bir şeycik yapmamışlardı. Ama işte tüfekle üzerlerine ateş etmek gerekiyordu. Öyle buyurmuştu herhangi biri. Ve herhangi biri de onların pek çoğu öldürülsün diye tüfeğin dakikada altmıştan çok atış yapmasını sağlamıştı. Ve karşılığında armağan verilmişti kendisine.
Her iki adamın az ilerisinde bir çukur daha vardı. Derken bir baş uzandı bu

Devamını oku

Şiirin Vazgeçilmez Üç Dönemi, Melih Cevdet Anday

Abdulhak Hamid, “En iyi şiirlerim yazmadıklarımdır,” demiş ya, dogrusu “yazamadıklarım olmalı; öylesine derin ve güçlü duygular, heyecanlar yaşamış ki, salt bu yüzden onları bir türlü şiire getirememiş… Hamid’ in, şiiri bir türlü gereğince anlamadığı bundan da belli. Şiirin en iyisi, en güçlü, en yüce duyguları, heyecanları anlatanı değildir ki… Daha da ileri gidebiliriz ve şiir duyguları, heyecanları anlatmaz, şiirin uyandırdığı duygu, heyecan, yaşamdaki duygu değildir, olsa olsa ona benzer, o kadar, diyebiliriz.
İşte bu yüzden de, “Şiirin kaynağı yaşam değildir, gene şiirdir,” demişler. Ama “Şiirin kaynağı yaşam mıdır, yoksa gene şiir midir?” sorusu dar tutuldu mu, ortaya iki karşıt anlayış çıkıyor ki, bu iki anlayışın çatışması, verimli bir eylem doğuracağına, bir kısır döngüye gelip dayanmaktadır. Çünkü gerçekte yaşam ile şiir arasında böyle bir karşıtlık yoktur. Bir ozan, yaşadıklarını olduğu gibi, yaşamadıklarını da birer gereç olarak

Devamını oku

Fazıl Hüsnü Dağlarca üzerine, Vedat Günyol

Dağlarca, Cumhuriyet döneminin, özellikle ikinci kuşak şairlerinin en özgünü, nicelik ve nitelik bakımından en verimlisidir. Gerek dili, sözcükleri, gerek temaları, şiir kalıpları ile kendinden önceki şairlere benzemediği gibi, çağdaşlarına da benzemez. Onun kadar hiçbir şairimiz, hiçbir sanatçımız, gerek yerlebir gerçeğe; gerek insan denen bilinmezin çekirdeği çocuk’tan başlayarak Tanrıya; Tanrı’yı da, insan aklının yüzyıllardan bu yana … Devamını oku

Cezaevi kontör yükleme