Ömer Hayyam ‘ın 261 – 280 arası dörtlükleri. Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

261.
Ben şarap içiyorum, doğrudur;
Aklı olan da beni haklı bulur:
İçeceğimi biliyordu Tanrı,
İçmezsem Tanrı yanılmış olur.
262.
Dünya hangi gülü bitirdiyse yerden
Kırıp atmış, toprağa gömmüş yeniden.
Su yerine toprağı çekseydi bulut
Sevgili kanları yağardı göklerden.

263.
Gerçeği bilemeyiz madem, ne yapsak boş;
Ömür boyu kuşku içinde kalmak mı hoş?
Aklın varsa kadehi bırakma elden
Bu karanlıkta ha ayık olmuşsun, ha sarhoş.

264.
İnsan yiyeceksiz, giyeceksiz edemez:
Bunlar için didinmene bir şey denmez.
Ondan ötesi ha olmuş, ha olmamış:
Bu güzelim ömrünü satmaya değmez.

Devamını oku

Tütünün Zararları – Bir Konuşma adlı oyun, Anton Çehov

Anton Çehov’un bir monolog olan ?Tütünün Zararları? adlı oyununda, hafif sıkıntılı fakat aynı zamanda komik bir ruh hali içerisinde olan Iwan Iwanowitch Nuchin isimli adam, tütünün zararları hakkında bir konuşma gerçekleştirecektir. Çünkü eşi, bu konuda konuşma yapması için ona emir vermiştir. Bay Nuchin, şahsen tütün tüketmektedir ve konuşma esnasında, konuşmanın ana fikrinden bolca sapmaktadır. Seyircilere konuşması boyunca konudan konuya atlayarak, trajikomik bir şekilde hayatından, ilişkilerinden bahsediyor.

“Konuşmacı, favorili, fakat bıyıksızdır. Eski bir elbise giymiştir. Kasılarak girer. Eğilerek selam verir. Yeleğini düzeltir.
Sayın bayanlar… Hadi usûle uyalım ve baylar! Herhangi bir konu üzerinde konuşmam için karıma başvurulmuş, niçin konuşmayayım? Madem ki konuşmam gerek, o halde konuşayım; bence hepsi bir, hepsi bir, hepsi bir! Yalnız size şunu söyleyeyim ki, profesörlüğüm olmadığı gibi, ilmi bir unvanım da yok. Böyle olmakla beraber, otuz yıldan beri durmadan ilmi konularla uğraşmaktayım. Bazen bayağı kafa patlatıp, ilmi yazılar yazarım… daha doğrusu pek ilmi değil de,

Devamını oku

Paris: Gösteri-Kent, M. Şehmus Güzel

*”Paris, ihtilaller tanıgı başkent: Bir kent ki nice ?devrimlere? bakıp kalmıştır. Baka kalmıştır: Yalansız. Sokakları, meydanları tanıklıklarının belgeleridir. Mezarlıkları. Caddeleri ve bulvarları da. İşte Bastille Meydanı. Ve gökle birleşti birleşecek ?Özgürlük Anıtı?. İşte Rebublique Meydanı: Anıtı her 1 Mayıs gösterisinde donatılır. Ve boşuna değildir: Ödenecek borcumuz var: 1830?ların, 1848?in ve 1871?in devrimcilerine. İkinci Savaş yıllarında Nazilere karşı ?Direniş? hareketini başlatanlara. Yürütenlere. Vurulup düşenlere: Bakın sokak diplerine. Evlerin girişlerindeki metal levhalara: ?İsabelle Coquin burada vuruldu: Nazilere kurşun sıkarken.? Ah! İsabelle saçlarının sarısına dokunuyorum. Gülüşün yanı başımda. Bacım benim: Boynuna sarılıyorum. Verilecek mücadelemiz var bizim: Bilesin! Ama bu Paris Robespierre?in adını bir sokağına bile veremez. Çünkü egemenleri / dünkü ve bugünküleri / devrime temelden karşıdırlar. Ve korkarlar baldırı-çıplaklardan. Dünün baldırı-çıplakları bugünün proterleridirler. Ama olsun: Robespierre adını Komünistler kendi kentlerinde / beldelerinde yaşatırlar. Paris böyledir. Anlayacağınız: Yaşlı, tanık, suskun, garip, çekici, itici, direnen, sabahları homur homur homurdayan, akşam üstleri koşturan / koşan,

Devamını oku

İşçi Tarihine Bakmak – M. Şehmus Güzel

“Yıllardır Fransa başta olmak üzere dünyanın çeşitli üniversitelerinde ders veren, araştırmalar yapan Prof. Dr. M. Şehmus Güzel, bir süre önce yayımladığı ?İşçi Tarihine Bakmak? kitabıyla, hem egemen kolaycılıkları reddediyor, hem de Türkiye?nin yeniden ve sağlam ayaklar üzerine oturtulmasının temel yoluna işaret ediyor. Güzel?e göre, emekçi sınıfların tarihimizdeki gerçek rolünü saptamak, Türkiye üzerine atılan zarların boşa çıkarılmasında da en önemli kozdur.
Paris?te yaşayan ve doğrusu eşine pek sık rastlanmayacak çalışkanlıktaki bir bilim insanımız, Prof. Dr. M. Şehmus Güzel, birikimlerini art arda kitaplaştırmayı sürdürüyor. Türkiye işçi sınıfı ve mücadele tarihi üzerine uzmanlığıyla tanınan değerli hocamızın yeni bir kitabı, geçen yılın son çeyreğinde okur karşısına çıktı. Prof. Güzel, ?İşçi Tarihine Bakmak? başlıklı bu çalışmasında sadece somut bulgularını ve bunlardan ürettiği bilgileri sergilemekle kalmıyor, ilginç ve tartışmaya açık tezler de ileri sürüyor. Aslında biraz da bu tezlerin bir uzantısı ve

Devamını oku

Ömer Hayyam ‘ın 241 – 260 arası dörtlükleri. Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

Zamanında, bir bilgin olarak ün kazanan Ömer Hayyam’ın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyıllarda da doğu İslam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yol açan Rubaiyat’idir (Dörtlükler). Ömer Hayyam, İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karsian bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. şiirlerinde gerçekçidir. Yasadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. insan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir.
Onun şiirinde zamanın haksızlıkları, softalıkları, akıl almaz saçmalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulunduğumuz

Devamını oku

Dağ Yolunda adlı oyun, Anton Çehov

Anton Çehov’un 1885 yılında yazdığı bir dram çalışması olan Dağ Yolunda adlı oyun, *”aşkın bireysel ve toplumsal doğası üzerine müthiş dersler içermesi açısından Çehov dehasının bir göstergesidir. Olay, Rusya?nın güneyinde, dağ yolunda bir handa, daha doğrusu bu hanın meyhaneden farksız büyük odasında geçer. Han ucuz bir fiyata Kudüs?e gitmek için, yürüyerek Odessa?ya ulaşmaya çalışan hacılar, … Devamını oku

Ömer Hayyam ‘ın 221 – 240 arası dörtlükleri. Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

221.
Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde.

222.
Can o güzel yüzüne vurgun, neyleyim;
Gönül tatlı diline tutkun, neyleyim;
Can da, gönül de sır incileriyle dolu:
Ama dile kilit vurmuşsun, neyleyim.

223.
En doğrusu, dosta düşmana iyilik etmen;
İyilik seven kötülük edemez zaten.
Dostuna kötülük ettin mi düşmanın olur:
Düşmanınsa dostun olur iyilik edersen.

Devamını oku

Başkalarının Derdi öyküsü, Anton Çehov

Hukuk fakültesini yeni bitiren Kovalev”le genç karısı arabaya binip yola düzüldüklerinde daha sabahın altısı bile olmamıştı. Köye gidiyorlardı. Ömürlerinde hiç erken kalkmamışlardı ve şimdi durgun bir yaz sabahının güzelliği, ancak masallarda karşılaşılabilecek olağanüstü hoş bir şeymiş gibi geliyordu onlara. Yeşillerle bezenmiş, elmas çiğ tanecikleriyle kaplı toprağın göze hoş gelen, mutlu bir görünümü vardı. Güneş ışınları, parlak gölgeler yaparak ormanın koyuluğunda uzanıyor, pırıl pırıl nehirde titreşiyorlardı. Olağanüstü mavi ve berrak havada öyle bir tazelik vardı ki, sanki doğa, banyodan çıkmış da daha bir genç ve sağlıklı olmuştu.
Sonraları kendilerinin de söyledikleri gibi, bu sabah Kovalev’lerin halaylarının, hatta belki de hayatlarının, en mutlu sabahı olmuştu. Hiç susmadan gevezelik ediyor, şarkı söylüyor, nedensiz yere kahkahalar atıyorlardı. Sonunda çocukluğu öylesine ileri götürdüler ki, arabacıdan bile utandılar. Mutluluk yalnız o anda ‘değil, gelecek yaşantılarında da gülümsüyordu onlara: evlenmeye karar verdikleri günden beri hayâl ettikleri çiftliği, küçücük şirin çiftliklerini görmeye

Devamını oku

Mekanın Poetikası, Gaston Bachelard. Evden ‘kaçıp, kurtulmak’ istenebilir ama asla ‘yıkılmamalı’dır. Çünkü ev, bir diğer anlamıyla ‘yuva’dır.

“Belki de en çok 17 Ağustos depremiyle farkına vardık, içinde soluk aldığımız evin anlamının. Ya tuğlaları arasında kaldık ya da dışına savrulduk. Oturup yaşamların ve de evlerin yeniden gözden geçirildiği bir tarih oldu 17 Ağustos. Ölüm diye bir şey vardı, onu hatırlattı. Kimselerin bir başkasının kapısını çalamadığı günlerin başlangıcında; yıkılan, hasar gören yalnızca evler değildi. İnsanlar evlere, evler insanlara benziyordu çünkü. Yıllar önce Behçet Necatigil, ‘Evler’ için yazdığı bir şiirde söylememiş miydi; “Ben büyüğüm, affederim / Ben evim.”
‘Mekânın Poetikası’ adlı kitabında evi ve insanın evle kurduğu ilişkiyi anlatan Gaston Bachelard, “ev bizim ilk evrenimizdir” der. Haklıdır da bunu söylerken; insanın eviyle olan öyküsü geçmişine yani çocukluğuna uzanan bir öyküdür. Dışarıya dair beslenen tüm düşüncelerin, düşlerin oluştuğu, dışarının içerideki küçük halidir ev. Bazen bir oda, bazen bir köşe, bazen de bir balkon. Evden ‘kaçıp, kurtulmak’ istenebilir ama asla ‘yıkılmamalı’dır. Çünkü ev, bir diğer anlamıyla ‘yuva’dır. Öyle ya kim ister ki, belki de bin bir güçlükle kurduğu yuvanın yıkılmasını;

Devamını oku

17 Ağustos 1999, 03:02 / Çağdaş Koç. Sadece bir kitap değil, olası İstanbul depremi için bir uyarı…

“Çağdaş Koç, Türkiye’yi yasa boğan ve binlerce insanın hayatını kaybettiği 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi”nde sağ kurtulanlardan biri.
Çağdaş Koç, büyük felaketi yaşadığında 18’indeydi. Çınarcık’ta annesini, babasını, baba tarafından neredeyse tüm yakın akrabalarını yitirdi. Kızkardeşi ve bir kuzeni ile birlikte yıkıntıların arasından yeni bir hayata ?merhaba? dediğinde hiçbir şeyin farkında bile değildi. Her şeyi öğrendiğinde, nelerin arkada kaldığını, önünde nelerin olduğunu düşündü. Ve bir gün bu kitabı kaleme almaya karar verdi.
17 Ağustos 1999 03:02”, salt deprem üzerine bir kitap değil. Evet, öncelikle olası bir yeni büyük felakete gönderme yapıyor ve olası sonuçlara dikkat çekiyor. Türkiye’yi uyarıyor.

Kitaptaki “Teşekkür”ünde şu duygu ve düşüncelerini, kitabı da bir anlamda niçin kaleme aldığını şöyle paylaşıyor okurla Çağdaş:
“Elinizdeki kitap, benim için çok önemli.. Büyük yıkımı anlatmak ve olası büyük yıkımlara karşı önlem alınmasını istedim, buına dikkat çekmek istedim. Çünkü,

Devamını oku

Rüzgarla Randevu 17.08.1999: 03.02-7.4 (Depremin Güncesi), Refik Durbaş

17 Ağustos depremini hangimiz unutabiliriz ki, diye düşünebilirsiniz ama, gündemi her an değişen, zayıf hafızalı bir toplum olduğumuz gerçeğini de unutmamalısınız. Sürekli acıyla yaşamak demek değil bu. Yaşananlardan ders almak aslında…
Zaman tünelinde altmışıncı yaşıma doğru yol alan ‘genç’ ömrümde beklemediğim ‘şey’ kalmadı. Nice günler, delikanlılığımın genç kızlarını bekledim yıldızlı semalarında baharın. Nice geceler, yaldızlı sözcüklerle şiirimi dokumasını nur yüzlü bir karanlığın ve onun arka odasındaki tan yerinin.
Umudu da bekledim, kederi de…
Yalnızlığı da, acıyı ve sevinci de…
Ama bir gün, ‘deprem’i bekleyeceğim hayatımın takvim yapraklarına düşmesini nereden bilebilirdim?
İki gündür, bir elimde küçük bir defter, ötekinde bir kalem

Devamını oku

Yılmaz Güney Hazinesi, M. Şehmus Güzel

“Hazine sözcüğü, ilkin define avcılarının ilgisini çekebilir. Böyle düşünenlerin “Çirkin Kral” Yılmaz Güney’ in tepkisine maruz kalacağını kestirmemek zor olmazsa gerek. Yılmaz Güney, yaşamını insanlık mücadelesinde; kalemi, sanatı ve militanlığıyla, insanlığa ait, insanlığın geleceği için ne kadar güzellik varsa, uzanıp ilmek ilmek işledi ve insanlığa sundu. Yılmaz Güney’ in hazinesinde devrimci sanatın çok yönlülüğü vardır. Bunu siyaset, sinema, yazar, yayın ve disiplin yaratıcılığıyla sürekli gelişme trenindeki yaşam çıtasını en yükseğine çıkardı.
Yaşamı militanca kavradı. Değişikliği manyetik bir dalga gibi her alana yayarak tırmandı. Yoksa Siverekli Zaza anne ve Muşlu Kurmanc babadan olan devrimci sanatçı, siyasetçi ve mücadele insanı Kürt Yılmaz Güney, bugünkü ününe erişebilir miydi ? Kültür ve siyaseti içice işleyen insan Yılmaz Güney’ in katkılarından ürkmeye gerek yok. Her varlıklarını paylaşmaya hazır çocukların, Yılmaz Güney’ in rolünü

Devamını oku

Ömer Hayyam ‘ın 201 – 220 arası dörtlükleri. Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

Filozof, matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam’ın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyıllarda da doğu İslam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yol açan Rubaiyat’idir (Dörtlükler). Ömer Hayyam, İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karsian bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. şiirlerinde gerçekçidir. Yasadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. insan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir.
Onun şiirinde zamanın haksızlıkları, softalıkları, akıl almaz saçmalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulunduğumuz

Devamını oku

Volodya öyküsü, Anton Çehov

Geçen yaz mevsimiydi. On yedi yaşında, çirkin sayılabilecek derecede şekilsiz yüzlü, hastalıklı, çekingen bir genç olan Volodya, bir pazar akşamı saat beş sıralarında Şumihin’lerin yazlığında, kameriyede oturuyordu. Canı son derece sıkkındı. Üç şeye üzülüyordu. Birincisi; yarınki pazartesi günü matematikten sınava girecekti. Bu yazılı sınavda başarı sağlayamazsa altıncı sınıfta iki yıl üst üste kalmış olacağı için okuldan atılacağını, matematikten yıllık ortalamasının ikilere üçlere düştüğünü biliyordu. İkincisi; oldukça zengin, kendilerini soylu kişiler sayan Şumihin’lerin yanında kalmak gururunu incitiyordu. Bayan Şumihina ile yeğenlerinin ona ve anasına yoksul birer akraba, birer sığıntı diye baktıklarını, anasını adam yerine koymadıklarını, eğlenip durduklarını biliyordu. Bir keresinde, bahçeye gizlenerek taraçada Bayan Şumihina’nın, kuzeni Anna Fedorovna’ya, anasının hâlâ kendini genç kız sandığım, çok makyaj yaptığını, oyunda kaybettiği parayı hiçbir zaman ödemediğini, başkasının pabucunu giymeye, sigarasını içmeye bayıldığını söylediğini kulaklarıyla duymuştu. Her zaman, Şumihin’lere bir daha gitmemeleri için yalvarırdı anasına, ama dinletemezdi. Orada ne aşağılayıcı bir rol oynadığını

Devamını oku

İnsan Yılmaz Güney – M. Şehmus Güzel

Sinemacı, öykücü, romancı, eylem adamı Yılmaz Güney’i anlatan İnsan Yılmaz Güneyi ortaya koyan bir kitap.
Adana’dan Fransa’ya? Çocukluğundan, ölümüne?
“Gerçek adım Yılmaz Hamitoğlu Pütün. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir. Soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeğinin adıdır.”
“Halktan, sanatımdan kaçamam. Ben artık halka aitim.”
“Ben kendimi sınırlamam. Yani hem sanatçı hem siyasetçi olurum.”
“Herkesi eğitirim? En azından denerim.”
“İlk kez beni ağlarken görecekler. Beni de kendilerinden biri olarak kabul etmelerini istiyorum. Dokunarak yücelttikleri bir tanrı değil? Onlar gibi acı çeken bir insan.”
Yılmaz Güney’in çekmeyi arzu ettiği belki de en ilginç öykü,

Devamını oku

Besleme öyküsü, Anton Çehov

Geceyarısı. On üç yaşındaki besleme Varka, beşiği sallarken bir yandan da uykulu bir ninni tutturmuş, mırıldanıyordu:
Uyusun da büyüsün, ninnii, Tıpış tıpış yürüsün, ninnii…
Meryem Ana tasvirinin önünde küçük, yeşil bir lâmba yanıyor. Odanın bir başından öteki başına gerili ipte, kurumaları için kundak bezleri, iri, kara pantolonlar asılı. Lâmbanın ışığı, tavanda geniş, yeşil bir yuvarlak çizmiş, kundakların, pantolonların uzun gölgeleri sobanın, beşiğin, Varka’ nın üstüne düşmüş… Lâmbanın ışığı titreştiğinde tavandaki yuvarlak ile gölgeler canlanıyor, rüzgârdanmış gibi dalgalanıyorlar. Boğucu bir hava var içeride. Koyu bir lahana çorbası ve kösele kokusu sarmış her yanı.
Bebek ağlıyor. Bağırmaktan.sesi kısıldığı, bitkin düştüğü halde yine de ağlamayı kesmiyor. Yatışacağa da benzemiyor. Varka’nın uykusu var. Gözkapakları kapanıyor, başı ikide bir önüne düşüyor, boynu çok ağrıyor. Ne gözkapaklarını kaldıracak, ne de dudaklarını oynatacak gücü

Devamını oku

Ömer Hayyam ‘ın 181 – 200 arası dörtlükleri. Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

181.
Neylesem bu benim iç kavgalarımla?
Pişmanlığım, kendime düşmanlığımla?
Sen bağışlasan da ben yerim kendimi:
Neylesem bu yüzkaram, bu utancımla?

182.
Kalk sevinç dolduralım garip gönüle
İçelim doğan güne karşı bülbülle
Yırtalım biz de gömleği aşık gülle
Verelim çiçekler gibi ömrü yele.

183.
Aklı olan paraya değer vermez,
Ama parasız dünya da çekilmez;
Eli boş menekşe boynunu büker,
Gül altın kasede gülmezlik etmez.

Devamını oku

Ömer Hayyam ‘ın 161 – 180 arası dörtlükleri. Çeviren: Sabahattin Eyuboğlu

“Filozof, matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam’ın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyıllarda da doğu İslam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yol açan Rubaiyat’idir (Dörtlükler). Ömer Hayyam, İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karsian bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. şiirlerinde gerçekçidir. Yasadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. insan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir.
Onun şiirinde zamanın haksızlıkları, softalıkları, akıl almaz saçmalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu aşk,

Devamını oku

Gurbette Bile Bir Gökyüzü Varmış, M. Şehmus Güzel

“Paris’i ‘ışıklandıranlar’ sadece Parisliler değildir. Sadece Fransızlar değildir. Birçok yabancı, göçmen, gönüllü veya gönülsüz sürgünün de bu işte/bu eylemde payı vardır. İnkar edilemez bir boyutta hem de. Paris gurbette yaşamanın türkçesidir. Bu kent ister başkent olsun, ister isyanların doğduğu ve hedefine asla ulaşamadan tarihe karıştığı isyankent olsun. Hiç fark etmez. Gurbettesinizdir. Ve sıla hasreti dayatır. Ama canımızı sıkmaya da değmez. Çünkü bir sanatçımız kopar gelir oralardan. Ve ‘lambasını’ asar gökyüzümüze: Ve o zaman işte ve sadece o zaman fark ederiz ki bu mekanda da bir gökyüzü varmış. İş, koşturmaca, kağıt ve bürokrasiden başka şey görmeyen gözlerimiz takılır: Bir resme, bir afişe, bir heykele. Ve işte deriz sıla gurbete gelmiş, ‘misafir’ bile olsa.

Paris deyip geçmemeli yine de: Haindir bu kent. Başkent. Tarihin hazırladığı son şakadır belki. Ama burjuvazinin başkenti olduğuna şüphe yok. Boşuna aramayın Robespierre sokağını: yoktur çünkü. Burjuvazi unutturmak için her çareye başvurur. Paris bıçak sırtı bir kenttir. Burada umut-hüzün içindedir. Hüzün-umut içinde. Ölümlü/ölümcül aylaklıktır Paris. Ama bir ‘arkadaş ıslığı’ duymaya da dayanamaz: O zaman işte

Devamını oku

Qiu Xiaolong: ABD’de Yazarı Çinli Polisin, Prof. Dr. M. Şehmus Güzel

Polisiye romanı kim yazar ?
Herkes diye yanıt vermek olası. Ama bu kadarı yanıt olarak yetmez.
Herkes ? Ama hangi herkes ?
Yazmayı bilen herkes?
Birçok kişi için polisiye roman yazmak en kolay yazın eylemi gibi geliyor. Oysa hiç te öyle değil.

Hele son yıllarda birçok eski polisin, emekli polisin de bu işi üstlenmesini dikkate alırsak. Evet son zamanlarda polislikten ayrılan, emekliliğini alan okuma ve yazması olan birçok kişi polisiye roman yazmaya başladı. Fransa?da örneğin şimdi elli yaşındaki ve polislikten « sevdiği erkek için ayrılan » bayan Catherine Fradier birbiri ardına yazdığı polisiye romanlarla ismini duyurdu. Kendi ismini. Eşininkini değil. Bayan Fradier siyasi, dini-siyasi ve toplumsal meselelerin altını çizmekten korkmayan yapıtları ve kendisi de siyasi açıdan solda, cesur bir yazar olarak gündemde. Yine eski polislerden Olivier Marchal önce senaryo yazarı olarak girdiği sinema dünyasında birkaç televizyon filminden sonra artık en ilginç polisiye filmleri

Devamını oku

Cezaevi kontör yükleme