Emmanuel Levinas’da Olağanüstü Karşılaşmanın Felsefesi – Mert Sarı

Bu yazımızda özneler arası aşkın iletişim olanağını en yetkin biçimde işleyen düşünürlerden birini ele alacağız. Emmanuel Levinas’ın felsefi metni, ötekiyle bir olağanüstü karşılaşmanın olanaklarını çözümler. Tıpkı Martin Buber’in anlatısındaki gibi Levinas’ta da benin karşısında bir başka ben, bir sen, bir öteki vardır. Öteki başka oluşuyla benden, benim gerçekliğimden ayrımlaşır. Ötekinin başka oluşu iletişimde hiçbir zaman bütünüyle giderilemeyecek bir güçlük kaynağıdır. Benin kendine dönüklüğüne, benmerkezciliğine, dilin kaypaklığı, saydamsızlığı da eklenerek iletişim olanağı büsbütün sınırlanır. Ne ben’in kendine dönüklüğü ne de dilin yetkinsizliği gerekçe gösterilerek “başka bir kişioğluna” ilgisizlik meşrulaştırılmamalıdır. Bir başkası varsa o başkasının yanıt alma hakkı kendiliğinden ve yadsınamaz biçimde doğar. “Başka”nın varlığı bana, ona açık olmayı ve yanıt verebilmeyi yükümler. “Başka” varlığa açıklık bilincin ve duyarlılığın bir açıklığıdır. Bu bakımdan bilincin bu yoğun yönelgenliği pisikoterapik teknik dinlemeye benzetilebilir. Böylelikle “başka”yla yaşantılanan iletişim bir söyleşim deneyimine,

Onat Kutlar ‘ın Hayatı

30 Aralık 1994. Yazar Onat Kutlar ve eşi Filiz Kutlar, Beyoğlu Mis Sokak’taki evlerinde farklı bir telaş içinde. O gece, evliliklerinin beşinci yıldönümünü kutlayacaklar. Sabah kahvelerini içerken, Onat Kutlar, karısına, “Hiç bu kadar mutlu olacağımı düşünmemiştim” diyor. Birbirlerine uzun uzun sarılıyorlar, sanki bir daha hiç görüşmeyeceklermiş gibi. Akşam buluşmak üzere ayrılıyorlar
Onat Kutlar, evliliklerinin yıldönümü dolayısıyla eşine aldığı gümüş kolye cebinde, sigarayı bıraktığı için müdavimi olduğu Çiçek Bar yerine, ferah olduğu için saat 18.30’da Kafe Marmara’ya gider. 15 dakika sonra, büyük bir patlama olur. Onat Kutlar ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılır. 11 gün boyunca yaşam mücadelesi verir. Ama ölüme yenik düşer. Aydınımız Onat Kutlar’ı saygıyla anıyoruz.

Ayrılık
Ayrılık şiiri ne kadar yalın /Sevdiğimiz aşk sözcükleri gibi
Kılıçla kesiyor bir hain nokta /Öpüşen virgüllerle akan cümleyi

Nasıl soğuk ayrılığın güneşi /Gölgeli bir çınar olan gövdemin
Dalları içten kırınca acı /Buzdan bir alçıyla tutuyor beni

Ayrılık sabahı ne kadar beyaz /Ölümün hüzünlü arkadaşı kar
Bana ütülü bir çarşaf hazırlar /Bir karanfil tam yüreğin üstünde

Sayıların İcadından Sicim Teorisine 4000 Yıllık Resimli Bilimin Serüveni. Andrea Gianopoulos, Bruce Stutz, John Langone

National Geographics Society tarafından yayınlanan NTV Yayınları?nın dilimize kazandırdığı Bilimin Serüveni isimli kitap, sayıların icadından sicim teorisine merak edilen her konuda bilimin 4000 yıllık resimli tarihini sunuyor. Kitap; bilim muhabiri olan Discover ve Time dergilerinin eski editörlerinden, birçok popüler bilim kitabının yazarı John Langone; Discover, Natural History, Scientific American gibi dergilerin editörlerinden, popüler bilim yazarı Bruce Stutz ile çocuklar için bilim kitapları da yazan Andrea Gianopoulos tarafından hazırlanmış. 4000 yıllık böyle uzun soluklu bir bilim yolculuğuna koyulmak kimsenin gözünü korkutmasın. Zira Bilimin Serüveni her şeyden önce bilime yabancı olan okuyucu dikkate alınarak hazırlanmış. Okuyucunun konu hakkında hiçbir bilgisi olmadığı varsayılmış. Kitap; Gökler, İnsan Bedeni, Madde ve Enerji, Yaşamın Kendisi, Dünya ve Ay, Zihin ve Davranış başlıklarıyla altı temel bölüme ayrılmış. Bütün bölümlerde standart olarak sunulan ilgilendirici zaman çizelgeleri, bilgi kutucukları,

Ağrıdağı Efsanesi – Yaşar Kemal

Ağrıdağı Efsanesi Yaşar Kemal’in destansı romanlarındandır. İlk basımı 1970’de Cem Yayınevi tarafından yapılmıştır. Ağrıdağı Efsanesi?nde bir aşk olayından yola çıkarak ve bu simgesel tema içerisinde baskı karşısında halkın dayanışma gücünü anlatır.
Roman Ağrı Dağı’nda bulunan dağ köylerinden birinde yaşayan Ahmet ve o dönemde oranın yöneticisi olan Mahmut Han’ın kızı Gülbahar arasındaki aşkı ve bu sevdalıların kavuşmak için yaptıklarını anlatır. Romanda öne çıkan diğer önemli öğeler kaval ve olayların başlamasına sebep olan Mahmut Han’ın Güneş simgeli eğeri olan atıdır. Destanın geçtiği dönemde yaşamış halkın kültürüne ve ananelerine yer verilir. Bunların dışında roman anlattığı destanın karakterleri üzerinden insan psikolojisini irdeler.
“Ağrı Dağının doruğuna yakın bir yerlerde, güneybatı yamacında bir göl vardır, adına Küp Gölü derler. Bir harman yeri büyüklüğündedir göl. Som mavi

“Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım” Turgut Uyar Üzerine Tomris Uyar’la Söyleşi, Erhan Altan

Şair Turgut Uyar’ın hayatı (1927-1985), Erhan Altan’ın öykücü Tomris Uyar’la yaptığı söyleşiyle kitaplaştı. Kitapta Turgut Uyar’ı sadece eserleriyle değil, çocukluğu, gençliği, zaafları, becerileri, alışkanlıkları ve sevdikleriyle de karşımızda buluyoruz. En yakınının ağzından bir Uyar portresi olmanın ötesinde şairi Tomris Uyar’ın nasıl gördüğünü de içeren ben koşarım aşağlara, koşarım aile arşivinden alınmış fotoğraflarla, “Şahin Kaygun’un Objektifinden” bölümüyle iyice zenginleşiyor.
Erhan Altan, kitabını şöyle tanıtıyor önsözünde “Bu çalışma, Turgut Uyar’ı tanıyan çok sayıda kişiyle yapılacak söyleşiler dizisi olarak başladı, doğal sonucu bir biyografi çalışması olmalıydı. Ancak yapılan birkaç söyleşinin yeterli malzemeyi sunmaması, Turgut Uyar’a yakınlığıyla tanınan birçok kişiye ulaşılamaması gibi nedenlerle bu girişim yarım kaldı. Okuduğunuz bu metin, ölümünden önce Tomris Uyar’la yaptığım üç görüşmeden oluştu ve yaşasaydı muhtemelen

Bir Fotoğrafınız da Bende Kalmış, Sıddık Akbayır

Bu kitap bir ?hayatı, sanatı, eserleri? çalışması değildir. Kitabın hazırlanmasında bilimsel yöntemler kullanılmış olsa da, metinler bir tez soğukluğunda değil. Birinci bölümde ?otuz iki kısım tekmili birden? başlığıyla edebiyat dünyasından isimler yer alıyor.
Cemal Süreya, Ece Ayhan, Nilgün Marmara, Turgut Uyar, Oğuz Atay, Vedat Günyol, Tezer Özlü, Can Yücel, Gülten Akın, İlhan Berk, Lale Müldür, Edip Cansever ve daha bir çok isim ?
İkinci bölümde, araya girmiş ?parçalar? ya da on dakika ara biçiminde değerlendirilebilir.
Son bölümde, sanat edebiyat dünyasında çokça konuşulan; ancak pek de yazılmayan kimi ayrıntılar, ?incelikler? ?edebiyat yazılı yoklama soruları? başlığıyla aktarılıyor.
Eser mükemmel bir edebiyat araştırması olarak arşivlere girmeyi

Latin Amerika’da İsyanın Tarihi, hazırlayan: Sibel Özbudun, bir isyan ansiklopedisi

Araştırmacı yazar Sibel Özbudun, derlediği ?Latin Amerika?da İsyanın Tarihi? adlı kitapta, ?isyanın anatomisini? çıkarıyor. Kitabın özelliği, ne uzmanca bir değerlendirme, ne anı/gözlem, ne de analiz olması. Latin Amerika?da İsyanın Tarihi, Latin Amerika?nın 150-200 yıllık ?isyan tarihini? kıtanın belli başlı aktörlerinin kendi düşünceleriyle anlatıyor. Devrimci önderlerinin ülke ülke, dönem dönem; hedeflerini, stratejilerini okuma fırsatı buluyoruz.
Eserin ilk kısmında, kapitalist sömürgeciliğin bağrına isyan ateşini yakan Simon Bolivar ile Che Guevera?nın yazıları ve Karşılaştırmalı Amerika-Avrupa Kronolojisi her iki kıtanın siyasal tarihi konusunda özel bir çerçeve sağlıyor. 21. yüzyılın başlangıcında küresel kapitalizmin neo-liberal politikalarla dayattığı yoksulluk, dışlanma; yerküre kaynaklarını geri dönüşsüz bir biçimde yağmalayıp doğayı tüketirken; yeryüzünün her tarafında ektiği isyan tohumları neden Latin Amerika?da hep sıpsıcak

Büyük Bir Keşfin Hikâyesi: Kapital, Vitali Solomonovic Vygodski

Vitali Solomonovic Vygodski, ?Büyük Bir Keşfin Hikâyesi: Kapital?de, Marx?ın bu ünlü eserinin ortaya çıkış serüvenini anlatıyor. Dolayısıyla çalışma, Marx?ın bu eserinde teorikleştirdiği ekonomik öğretisini, kendi gelişimi, evrimi içinde anlamaya çalışmasıyla önemli bir konuya eğilmiş oluyor. Vygodski?nin özenli çalışmasında, Marx?ın kapitalist üretim tarzının yasalarını nasıl keşfettiği, Artı Değer gibi teorileri, ?Kapital?e almadan önce bunları ne şekilde tamamladığı, burjuva ekonomi politiğinin yetersizliklerini nasıl aştığı ve ekonomi bilimini işçi sınıfı açısından nasıl devrimci bir hale getirdiği gibi konular mevcut.
‘…Marx’ın adı hemen, herkes tarafından bilinmekte ve Kapital milyonlarca insana rehber durumundadır. Bunun nedeni, Marx’ın haklı bir davaya hizmet etmiş olmasıdır. İşte, Marx çalışmasındaki ‘becerikliliği’ bu açıdan değerlendirmiş ve kaderini işçi sınıfının davasına adamıştır. Ve bu sayede de

Kadından Kentler, Murathan Mungan

Kadından Kentler, Murathan Mungan’ın 2008 yılında yayınlanan, on altı kentte geçen on altı hikâyeden oluşan öykü kitabıdır. İzmir, Adana, Trabzon, Bursa, Amasya, Ankara, Samsun, Sinop, Afyon/Denizli, Kırşehir, Diyarbakır, Erzurum, Kayseri, Gümüşhane, Mersin, İstanbul, öykü kitabında geçen kentlerdir.
Bu on altı kentte bir biçimde karşı karşıya gelen kadınlar, bu karşılaşmadan yaşamları için gereken bir şeyi öğrenip yollarına ve öykülerine devam ederler.
“Sessiz bırakılma yerlerinizle karşı tarafı konuşarak boğmaya yönlendiren sistem aynı sistem. Sussanız da, konuşsanız da aynı kapıya çıkıyor. Ben daha derin bir yerden eko vermeye çalışıyorum. Kadından Kentler de bu anlamda olmak üzerine bir kitap aslında.”
Murathan Mungan, Türkiye?nin kuzey, doğu, güney ve batısından bir takım kentler oluşturma isteği ile öykü kitabını yazdığını belirtir. Kadın kimliğinin ve kentlerin,

Zadig ya da Yazgı, Voltaire (François Marie Arouet)

1747’de yazdığı Zadig, Voltaire’in ilk felsefi romanıdır. Kitabın ikinci başlığı Yazgı olmakla birlikte, boş inançların, insani zaafların ve bunların sonucu olan ahmaklıkların eğlendirici bir yergisi olan anlatı, bu ahlaki yaklaşımın ötesinde Leibniz’in felsefesini de eleştirmekte, “önceden kurulu uyum” ve “Tanrısal inayet” anlayışının karşısına, rastlantıların belirsizliğini ve yine Leibnizci bir kavram olan insanın “yeterli neden” ilkesi uyarınca özgürlüğünü sahiplenebileceği gerçeğini çıkarmaktadır. Voltaire, istencimizde olmasa da eylemlerimizde özgür olduğumuza inanmaktadır.
François Marie Arouet de Voltaire?in yoğun bir entelektüel faaliyet içinde sayısız eserler vererek geçirdiği ömrünü üç tutkunun belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır: şöhret, servet ve kudret. Voltaire bu üç tutkusunun da karşılığını fazlasıyla almış, bu arada elbette birtakım bedeller de ödemiştir. Avamın “ahmaklık ve barbarlığına” olduğu kadar Eski Rejim’in çürümüş değer ve kurumlarına da aynı kibir ve hoşgörüsüzlükle meydan okurken çağdaşlarına hoşgörünün ve adaletin erdemini göstermiş, bütün bir Aydınlanma Çağı Fransasını derinlemesine etkilemiştir. Gustave Lanson, onun için, “Bize özgürlüğümüzü verdi ve bize

Enel Hakk’ın Hakkı, İlhan Selçuk

Enel-Hakk’ın Hakkı, tarihten kovulmuş bir büyük kitlenin son 36 yılının öyküsünü içeriyor. Alevi-Bektaşi toplumunun kör kuyulardan yükselen çığlığına “Penceresi”ni ardına kadar açan İlhan Selçuk, resmi ideolojiyle aynı paralele düşen aydın duyarsızlığına yüz vermeden, popülizme (halk dalkavukluğuna) saplanmadan 1962’den beri yazdıklarıyla bir projektör işlevi gördü. Konuya aklın aydınlığıyla halk sevgisi ve halk sevaşçısı olarak yaklaştı. Bu alanda dağarcığında olanı olmayı ortaya saçan günümüzün “modern çerçi”lerin yanında İlhan Selçuk’un yazılarıyla verdiği 36 yıllık mücadele, “zor zamanlarda konuşmak” diye tanımlanabilir. Alevi-Bektaşilerin, kanla yazılmış tarihinin yanısıra, beslendiği tasavvuf pınarlarından, sanatından ve mizahından esintilerin yer aldığı bu kitapta Mansur’un, Nesimi’nin, Pir Sultan’ın ve Hatayi’nin, kısaca “Enel-Hakk” deyip de

Damaya Güzelleme, Anadolu’ya güzellemedir, R. İnanç Baykur

“Damaya Güzelleme”, düşünce temelli bir Anadolu oyununun bugün pek çoklarınca bilinmeyen hikâyesidir.
Damayı sistematik biçimde çalışan ve aynı zamanda oyunun toplumsal bağları üzerine araştırmalar yapan yazar, R. İnanç Baykur, elde ettiği bulguları bu kitap aracılığıyla paylaşıma açıyor. Böylelikle dama üzerine yazılmış en kapsamlı kitabı ülkemiz kültür ortamına, özellikle oyun kültürümüze kazandırmış oluyor.
Yazar, okura Anadolu damasının ve onu sarmalayan kültürün zenginliklerini birlikte sunuyor. Oyundaki temel strateji ve taktikler, iki yüz elliye yakın seçme dama oyunuyla desteklenerek verilirken, hikâyeler, röportajlar ve onlarca fotografla da damanın antropolojisi ele alınıyor. Hiç bilmeyeninden dama ustasına kadar

Dostluk’un Kitabı; İlker Maga, Arthur Schopenhauer, Kant Leung, Hüsnü Kaya, Platon (Eflatun), Aristoteles, Friedrich Wilhelm Nietzsche, Tan Oral, İzzettin Önder, Metin Çulhaoğlu

Dostluk, günlük hayatta çok sık kullandığımız bir kelime. Ama sadece kelime değil, bir değer. Herhangi bir şekilde “dost” kelimesini kullanıyorsak, “dostluk” diyorsak, değerli bir şeyden sözediyoruzdur. Günümüz dünyasında değerinden çok şey kaybetmiş olsa da dostluk, insanın beyaz sayfalarında koruduğu, herhangi bir şekilde kullandığında ona olumlu anlamlar yüklediği bir insanlık değeri. Peki dostluğun felsefesi olur mu?

Dostluk’un Kitabı, YGS (Yazı-Görüntü-Ses) Yayınları’ndan çıkan ve dostluğun felsefesinin işlendiği yeni bir kitap. Dostluk, antik felsefeden günümüze kadar felsefenin ilgi alanı içinde olmuş bir kavram. Dostluğun ilk felsefik temelleri Platon tarafından atıldı. “Her insanın bir dosta ihtiyacı vardır” diyen Aristoteles, dostluğa yeni açılımlar kazandırmaya çalışan ikinci büyük felsefeci. Çiçero için de dostluk çok önemliydi. Dostu, dostluğu hayatından silmiş birinin dünyasından güneşi uzaklaştırmış olacağını

Evde Kalmış Kız, Honoré de Balzac

?Evde Kalmış Kız?, Balzac?ın taşra yaşamını ve burada yaşayan karakterleri en iyi tasvir ettiği eserlerinden biri. Kurgu, bildik taşra ve taşralı görünümlerinden çok, her biri kendine özgü davranışlar sergileyen karakterler ve onların kendine has dünyalarıyla dikkat çekiyor. Dolayısıyla Balzac?ın roman kahramanları, çıkar çatışmalarının ortasında, ait oldukları sınıfın tipik karakterleri olarak ele alınsa da, her birinin bireysel ve ruhsal özellikleri, giyim kuşamlarından tutum ve davranışlarına kadar ayrıntılı bir şekilde tasvir ediliyor. Roman, Balzac?ın ?İnsanlık Komedyası?nda, ?Töre İncelemeleri? kısmının ?Taşra Yaşamından Sahneler? bölümünde yer alıyor.
Honore De Balzac, 18 Ağustos 1799?da Tours?da dünyaya geldi. Balzac?ın imparatorluk yönetiminde memur olarak çalışan ve Fransız Devrimi?nin

Nâzım Hikmet?in şiiri ?Jokond ile Si-Ya-U? Zeliha Berksoy?la sahnede

“Nâzım Hikmet?in Jokond ile Si-Ya-U’su, adını Nâzım?ın koyduğu Zeliha Berksoy tarafından sahneleniyor. Sanatçı Berksoy, ?1928?de yazılmış bu denli modern, epik, ekspresyonist, sağlam bir eser az bulunur? diyor.
Jokond?u tanır mısınız? Hani yüzünün bir tarafı gülerken diğerinin ağladığı söylenen, Leonardo da Vinci?nin başyapıtı ?La Joconde?… Yani ?Mona Lisa?… Ya Jokond, Louvre Müzesi?nde kendisini izlemeye gelen bir Şanghaylıya âşık olursa? Bu da yetmeyip aşkının peşinden dünya kadar yol teperek Şanghay?a giderse… Hayal edin.
Bundan tam 80 yıl önce, 1928?de hayal etmiş bunu büyük şair Nâzım Hikmet ve ?Jokond ile Si-Ya-U?yu yazar. Bu şiirin yazılışından 18 yıl sonra, Bursa Hapishanesi?ndeyken bir güzel haber gelir. Yakın arkadaşı (Türkiye’de ilk kadın opera sanatçısı) Semiha Berksoy?un bir kızı olmuştur.
Annesi Celile Hanım?a bir mektup yazar Nâzım Hikmet ve şöyle der: ?Çok sevindim, Semiha?nın kızı olmuş. Ben Zeliha ismini çok severim, isterlerse

İki Yıl Okul Tatili (Deux ans de vacances), Jules Verne

Uzun yıllar boyunca serüven dendiğinde ilk akla gelen isim şüphesiz Jules Verne’di. Henüz sinemanın, televizyonun icat edilmediği günlerde yazdıklarıyla insanların hayal gücünü zorlayan ‘Bilimkurgu edebiyatının babası’ Jules Verne’yi yaşadığı dönemin en çok okunan yazarlarından biri olmasına rağmen günümüz okuru onu daha çok basitleştirilmiş çocuk kitaplarıyla tanır. Mesela İki Yıl Okul Tatili’ni okuyup da dünyanın ötelerinde bir yerlerde keşfedilecek şeyler ve yaşanacak maceralar olduğunu fark etmeyen yoktur herhalde. Jules Verne, İki Yıl Okul Tatili (Deux ans de vacances) 1886-1887 yıllarında yazar.
9 Mart 1860 yılıdır. “Ertesi sabah, limandan ayrılacak olan Sloughi yatının güvertesinde, yaşları 8 ile 14 arasında değişen ve yanlarında tek bir yetişkin dahi bulunmayan on beş çocuk vardır. Mürettebat son içkilerini yudumlamak için karaya çıktığında halatlar esrarengiz bir şekilde kopar ve Chairman yatılı okulunun öğrencisi olan bu çocuklar açık denize doğru sürüklenirler. Şiddetli

Üniversiteler ve Felsefe, Arthur Schopenhauer

Üniversiteyi kuran felsefe bugün üniversitenin neresinde? Bir zamanlar üniversitenin kapısından neyin içeri alınıp neyin alınmayacağına tek başına karar veren felsefe bugün içeri alınmak için kimlerin kapısında bekliyor? Kendisine zoraki tahsis edilen ve pek kimsenin itibar etmediği izbe köşede felsefe sevdalılarına felsefe adı altında ne sunuluyor?
Henüz var olmayan ve hedefine henüz erişmemiş, onun yolunu dahi kesin bilmeyen bir bilgi dalı ? hatta bizzat olabilirliği hâlâ tartışma konusu olan, dolayısıyla karşılaştığı her engelde her seferinde dönüp varlığını sorgulama ihtiyacı duyan bir bilgi dalı bugün orada nasıl katılaşıp donmuştur? Ama aynı zamanda bütün bilimlerin temelinde yer alması ve bu yüzden en başta ulaşılması gereken, bilimden bilgiden öte bir şey olan felsefenin yerini bugün ne almıştır?
Bu sorular her şeyin altüst olduğu ve yerinden edildiği bugünün dünyasının soruları değildir. Geçmişi hayıflanarak hatırlayan sorular hiç değildir. Felsefenin en görkemli

Tutkunun Romanı Leyla Gencer “La Diva Turca”, Zeynep Oral

Tutkunun Romanı, opera sanatçısı ve Dünya opera tarihinin en büyük sopranolarından birisi olan Leyla Gencer, içinin ateşiyle yeryüzünü tutuşturmaya hazır; acıyı ve sevinci, korkuyu ve öfkeyi, dostlukları ve ihaneti, aşkı ve nefreti, kendi özel bahçesinde yeşerten; güçlüklere, engellere, baskılara meydan okuyarak savaşmaktan yılmayan; yeryüzü uçurumlarını sınayan Leyla Gencer’in “La Diva Turca”nın romanıdır. Onu, hep uçurumların kıyısına götüren tutkusu ve sesi… Onu, hep uçuruma, boşluğa, hiçliğe, yokluğa düşmekten kurtaran tutkusu ve sesi…
Tutkusu, var olma nedeni şarkı söylemek… İnançla, inatla, hırsla, aşkla tutkusunun ardından koşuyor… İnançla, inatla, hırsla, aşkla, ülkeden ülkeye, sahneden sahneye, dipsiz kuyuların en dibiyle, gökyüzündeki bulutların en yükseği arasında gidip gelirken cenneti ve cehennemi yaşıyor…
Zeynep Oral’ın ustalıklı anlatımı, sıcak biçimiyle soluk soluğa okunan

Komşuda İç Savaş – Yunanistan?da yurtsever direnişin öyküsü, Derleyen: Fuat Göktürk

Yunan İç Savaşı?nı incelemek, yakın tarihinde Türkiye?yi ciddi biçimde etkileyen önemli bir hesaplaşmaya yakından bakmak anlamına geliyor. Önce İtalyanlara ve Almanlara sonra İngilizlere karşı savaşmak zorunda kalan Yunanlı yurtsever direnişçilerin 1940?lara damga vuran mücadele ve yenilgisi, ABD?nin Avrupa ve Anadolu coğrafyasına uygun gördüğü modelin başarısı anlamına geliyordu.

İkinci Dünya Savaşı?nın sonlarında kazanan tarafta yer alan Sovyetler Birliği, ABD ve İngiltere arasında keskinleşen çelişkiler, Avrupa?nın iki farklı yöne doğru giden bir bölünmeye uğramasına yol açmıştı. Stalin liderliğinde Sovyetler ve Roosevelt?in ölümüyle ABD?de başkanlık koltuğuna oturan Truman?ın başını çektiği emperyalist merkezler, askeri ve diplomatik bir mücadeleyle bu bölünmeyi mümkün olduğunca kendi lehlerine çevirmeye çabalıyorlardı. Yunanistan ise savaşın seyri

“Şerefsiz Osmanlı”ya dönüş, Osman Çutsay

“Şerefsiz Osmanlı” sözü, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde emperyalistler tarafından Osmanlı’yı aşağılama niteliğinde söylenen adlardan biriydi. Çutsay bu başlığı bir makalesi için kullandığında, imparatorluğun son döneminde kibirli emperyalist dünyadan gelen ?onursuz? ?şereften yoksun? nitelemelerine nasıl maruz kaldığından bihaber Osmanlı İmparatorluğu düşkünlerini ayağa kaldırmıştı. Şimdi aynı başlık bir kitabın kapağını süslüyor. Osman Çutsay, ?şerefsizliği? kabullenmeyenlerin bu ülkeyi sahiplenmesi için yazdığını söyleyen, Türkiye?nin ancak ileri atılarak kurtulabileceğini ileri süren bir gazeteci.
Cumhuriyet için ve aynı gazetenin yurt dışı baskısı için Almanya?dan iktisat haber ve yorumları geçen Çutsay?ın bu kitap için kaleme aldığı uzun ve çarpıcı yazısına ek olarak Türkiye?nin bugününe şaşırtıcı bir biçimde ışık tutan ve

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”