Hayat Yazısı / Jorge Semprun, Gerard de Cortanze

Gerard de Cortanze?nin Jorge Semprun?nun hayatını anlattığı biyografik kitabında, bizi Semprun’un yaşamında bir tür yazgıya dönüşecek siyasal serüveniyle edebi yolculuğunun izlerini taşıyan yeni bir serüvene taşır.
“Semprun, son derece kendine özgü bir yazar. Onun anıları hem anı, hem tanıklık, hem karşılaştırma, hem bir çağın irdelenmesi, hem de sürekli yazarın -ya da bir bireyin- kendisini hesaba çekişi! Hiçbiri değilse eğer, belki de, Kundera’nın söyleyişiyle, ‘Unutmaya karşı verdiği savaşımla, aslında, iktidara karşı sürdürülmüş uzun bir savaşım!”
Uğur Kökden
Jorge Semprun, bir dünya yazarı. Avrupalı kimliğinin bağlandığı dil İspanyolca ve Fransızca onun yazı coğrafyasının renklerini taşır romanlarına, anlatılarına. 20. yüzyılın savaş çağı Avrupası’nda dönem insanının yaşamını altüst eden İkinci Paylaşım Savaşı’nın tanığı olması,

Beyaz Zambaklar Ülkesinde – Grigory Petrov

Grigory Petrov’un çeşitli aralıklarla çıktığı Finlandiya seyahatlerindeki notlardan oluşan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitap, kısa sürede birçok dile çevrilerek dünyanın her tarafına yayıldı. Petrov, kendini halkına ve ülkesine adamış bir avuç aydının, karış karış her köyü gezip, özverili çalışmalarıyla insanları nasıl motive ederek kalkınma hamlesi başlattıklarını akıcı bir dille anlatıyor.

Kitabın önsüzünü kaleme alan D. Bojkov, Finlandiya’yı bakın nasıl anlatıyor: “Gara inersin, bir yolcu gibi büfeyi ararsın. Bütün Avrupa’da büfenin ne olduğunu, orada herşeyin üç misli, beş misli fiyatla satıldığını herkes bilir. Fin büfesinde, Fin lokantasında olduğu gibi, bildiğim kadar, hiçbir şey satılmaz. Büfeye sofra kurulur. Yemekler büyük bir orta masasına konur. Rafların bir kenarından her çeşit tabak, kaşık, bıçak, çatal görünür. Herşey masaya açık olarak konulmuştur. Kimse dağıtım yapmaz. Yemek, içmek isteyen her yolcu dilediği şeyi kendisi alır, doldurur. Doyasıya yer, içer. Öğle, akşam yemekleri için bir ya da

Hep Aranızda Olacağım, Frédéric Joliot – Curie’nin Yaşamöyküsü. Güney Gönenç

Frédéric Joliot-Curie, 20. yüzyılın en büyük fizikçilerinden biri olmanın yanında bilim adamının topluma karşı sorumluluğunun, yurtseverliğin ve barışın simgesidir. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgali altındaki Fransa’da Fransız Ulusal Direniş Cephesi’nin başkanlığını yapmış, savaştan sonra da Dünya Barış Konseyi’nin kurucusu ve Genel Başkanı olmuştur.

Kitap, bu çok yönlü insanın yaşamöyküsüdür. Kitapta, Joliot – Curie’nin radyoaktiflikten atom reaktörüne uzanan buluşları sergileniyor. Bu amaçla atom yapısı, elektron, proton, nötron, pozitron, yapay radyoaktiflik, çekirdek bölünmesi, atom enerjisi konuları kolayca izlenebilecek biçimde ve kısaca açıklanıyor.

Joliot-Curie’nin onurlu ve örnek yaşamının öteki yönleri de tarihsel bir perspektifle anlatılıyor: Ulusal Direniş Cephesi Başkanı olarak Nazilere karşı yürüttüğü yiğit

Ağrı’nın Derinliği, Ece Temelkuran ?Ararat sizin için bir yükseklik meselesidir. Bizim içinse bir derinlik meselesi!.? Silva Gabudikyan

Ece Temelkuran’ın Hrant Dink?e adadığı ‘Ağrı’nın Derinliği adlı kitabı, ?Anadolu?dan, Anadolu?yu terk etmek zorunda kalmış herkese gönderilmiş uzun bir mektuptur. İnsan nasıl hatırlar, nasıl unutur, nasıl barışır, nasıl affeder? Bu sorular hakkındadır anlatacaklarım.
Bu, dünya üzerindeki herkes için yazılmış bir unutma ve hatırlama yolculuğunun hikâyesidir??
‘Ağrımızı” yazan Ece Temelkuran kitabı; evsiz kalmanın, evinden uzak düşmenin acısını bilen, tahmin edebilen herkese yazılmıştır.
?Ne kapana kısılalım ?vatansever? olarak, ne dışına atılalım ?hain? olarak. Yeni bir aidiyet olsun, dışına çıkabildiğimiz için büsbütün reddetmek kalmayacağımız; içinde olduğumuzda büsbütün üzerinize sinmeyecek bir ev. Aidiyetimizin bize ezberlettiklerinin ötesinde bir “biz” olabilir mi? İçine hapsolmadığımız, dışına atılmadığımız bir “ev”, bir “biz” kurulabilir mi? Ece Temelkuran, Ermeni ve Türk milliyetçiliklerine yakından bakarken, toplumların “biz”lerini kurma aşamasında neleri, nasıl dışarıda bırakmış olabileceklerini anlatıyor. *”Bir süredir ?Ağrı?nın Derinliği kitabını imzalıyorum. İmza günlerine insanlar geliyor. Bazıları isimlerini yüksek sesle söylüyorlar: Mehmet, Barış, Özgür, İsmet… Ama bazıları sırası geldiğinde öne doğru bir adım daha atıyor, ağzını kulağıma yaklaştırıyor, ve fısıldıyor:

İlkçağ Tarihi – 2 Roma, V. Diakov, S. Kovalev

V. Diakov, S. Kovalev, İlkçağ Tarihi – 2 eserinde, insanlık tarihinin karakteristik bir dönemini oluşturan Roma Uygarlığını inceleniyor. Antik Yunan uygarlığının yıkılmaya yüz tutmasından başlayarak öne çıkan Roma, katı köleci özellikleriyle öne çıktı. Kıtalara yayılan bu imparatorluğu tüm yönleriyle mercek altına alan bu kitapta, cumhuriyetin doğuşu ve yıkılışı, monarşinin yükselişi, kitlesel köle ayaklanmaları, kültürel bunalım ve Hıristiyanlığın doğuşu, onu yıkılışa götüren bunalım ve çelişkiler de irdeleniyor.

İÇİNDEKİLER / ROMA
40. BÖLÜM Roma Tarihinin Kaynakları ve Tarih Yazıcılığı
41. BÖLÜM Eski İtalya
42. BÖLÜM Klan Döneminde İtalya ve Roma (M.Ö. X.-VII. YY)
43. BÖLÜM Roma Klanlar Düzeninin Dağılması (M.Ö. VII-VI Yüzyıllar)
44. BÖLÜM Dış Tehlikeler Karşısında Roma, Bağımsızlığın İlk Zamanları

İlkçağ Tarihi – 1 Ortadoğu, Uzakdoğu, Eski Yunan, V. Diakov, S. Kovalev

İlkçağ Tarihi, ilkel topluluk düzeni ile Ortaçağ arasında yer alan uzun bir tarih kesitini materyalist bir bakışla incelemektedir. Bu dönemin incelenmesi, insanın kökeni, dinin doğuşu, sanatların ve bilimlerin ortaya çıkışı, sınıfların ve devletin oluşumu gibi çok önemli sorunların aydınlatılmasını sağlar. İnsanlığın aştığı o güç yolu, atalarımızın doğa karşısında verdiği kahramanca savaşı inceler.

İki ciltlik eserin bu ilk cildinde ilkel topluluk düzeninden başlayarak, insanlığın uygarlığa ilk adımlarını oluşturan Sumer, Akkad, Babil, Mısır, İran ve Çin gibi Doğu uygarlıkları incelendikten sonra Eski Yunan’a geçiliyor. Eski Yunan uygarlığı, ekonomik yapı, üretim ve bölüşüm ilişkileri, devlet yapısı bakımından olduğu kadar bilim, kültür, felsefe ve sanat açısından inceleniyor.

Birinci Bölüm /Giriş
1. İlkel topluluk düzeni. Tarihin ilk bölümü ilkel topluluk düzeninin doğuşunu, gelişmesini ve ortadan kalkışını inceler. Bu deyimle biz, ilk insan toplumlarının ortaya çıkışından

Tepetaklak / Tersine Dünya Okulu, Eduardo Galeano

“Cardona Köyü’ndeki komşularının bakış açısına göre, yaz kış aynı elbiseyle dolaşan Toto Zaugg müthiş bir insandı: Toto asla soğuk almaz, diyorlardı. Toto bir şey demiyordu. Soğuk alıyordu. Alamadığı şey paltoydu.”
Eduardo Galeano’nun Tepetaklak / Tersine Dünya Okulu (Patas Arriba La Escueladel Mundo Al Reves) adlı kitabı, dünyanın aldığı korkunç hali gözler önüne seriyor. Ama bunu yaparken başka bir dünyaya açılan yolun kapılarını işaret etmeyi de ihmal etmiyor. Umut için bir mum da Galeano yakıyor. “Pek çok umut kaynağı var. Eğer umudun içecek suyu olmasa susuzluktan ölürdü. Neyse ki, büyük kalabalık insan grupları var, Zapatistalar gibi, topraksız köylüler gibi… Tek olası dünya bu değil. Gerçeklik her sabah yeniden doğan bir çarpışma. Kim 1 Ocak 1994’te ormanın içlerinden Zapatistaların çıkacağını söyleyebilirdi. Kimse bunu öngörmedi ve şapkadan tavşan çıktı. Bu şu demek, hala hayat var, uslu uslu boyun eğmeyi reddenlerin arzusu… Bu dünya tepetaklak ve bakalım onu ters çevirebilecek miyiz, onu deniyoruz!”
* ?Tersine dünya okulu eğitim kurumlarının en demokratiğidir. Giriş sınavı gerektirmez, kayıt parası almaz, dersleri bedava verir, herkese ve her yerde;

Bellekteki Che, Ernesto Che Guevara. Çeviren: Bülent Kale

Che Guevara’nın günlükleri, öyküleri, mektupları ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğraflarından oluşan “Bellekteki Che”, Everest Yayınları tarafından yayınlandı. Yayınevinden yapılan açıklamaya göre, kapsamlı bir albüm çalışması olan kitap, tüm dünyanın kararlı bir devrimci olarak tanıdığı Che’nin iç dünyasına bir yolculuk niteliği taşıyor. İçerdiği röportajlarla ünlü devrimci Che Guevara’yı kendi ağzından tanıma imkanı sunan kitap, onun Latin Amerika seyahatlerinin bir yol haritasını, okuduğu ve sevdiği kitapların, kızdığı ya da sevindiği olayların bir dökümünü barındırıyor. Ailesinin daha önce hiç kimseye açmadığı arşiv, Bülent Kale tarafından Türkçe’ye çevrilen kitapla hayat buluyor. Bellekteki Che adlı kitap Che?nin şu kısa mektubu ile başlıyor:?Havana, 20 Şubat 1964 ?Ekonomi Yılı? Sra. Maria Rosario Guevara 36, Rue d?annam.
(Maarif) Casablanka, Fas
Yoldaş,
Ailem İspanya?nın hangi bölgesinden geliyor, gerçekten bilmiyorum. Elbette atalarım

Yer Demir Gök Bakır / Dağın Öte Yüzü – 2 , Yaşar Kemal

Yer Demir Gök Bakır (1963), Yaşar Kemal’in üçlemesinin ikinci romanıdır . Romanın ilki Ortadirek (1960) ve sonuncusu Ölmez Otu (1968). Eserin tamamı, “Dağın Öte Yüzü” üçlemesidir. Yaşar Kemal, ?Dağın Öte Yüzü? adlı çalışmasının ikinci kitabı olan Yer Demir Gök Bakır?da sadece köylülerin içinde bulunduğu dönemde yaşadıkları çaresizliği anlatmakla kalmamış, onların bu zorluklar sonucunda bir ermiş yaratıp, ona sığınmalarının öyküsünü de okuyucuya aktarmaya çalışmıştır. Yani o, köylünün bulunduğu zor durumu, törelerin onların üzerinde oluşturduğu korku dolu baskıyı köylünün düşleri sayesinde oluşan bir mitos aracılığıyla hafifletmiş, böylece o dönemde yaşanılan gerçeklerin keskinliğini hayal gücünün ürünü olan mitoslarla yumuşatmıştır.
Yaşar Kemal, Yer Demir Gök Bakır’ı eserlerinin arasında en çok mitosa, destansı anlatıma başvurduğu eser olduğunu belirtir. (Yaşar Kemal kendini anlatıyor, 1994, s.191) Yaşar Kemal?i asıl Yaşar Kemal yapan nitelik onun gerçekleri anlatış biçimi değil, okuyucuyu büyülü anlatımı sayesinde gerçekleri anlatırken gerçeklerden uzaklaştırabilme, onları bir düş dünyasına taşıyabilme becerisidir. Yani, Yaşar Kemal, insanlığı asıl yaşama

Karşıdevrimciler – Devrimciler 2, Kaan Arslanoğlu

Kaan Arslanoğlu’nun romanı Karşıdevrimciler yayınlandığında ?Onu pisliğin ortasına attım. Yolu açık olsun.? diye yazdı. Biz alalım pisliğin ortasından, okuyalım, tartışalım, kurtaralım temiz kalanları pislik bulaşmadan sağına soluna? Daha iyileri yapılabilsin diye, romanlar okuyanlar için reklâm ve şişirilmiş satış rakamlarının ötesinde içeriği ile bir şey ifade etsin diye.

Bu nasıl bir pislik? Arslanoğlu?na göre ?kapitalizmden başka ufuk görmeyen insanlık çoğunluğunun dünyayı hızla kirlettiği, doğayı iştahla öldürdüğü bir alem?? Ama daha da önemlisi dünyayı bu pislikten kurtarmaya niyetlenen, bunun için harekete geçen, örgütlenen, çeşitli işler yapan, bu uğurda yaşamını tehlikeye atan, hayatını karartan solcular için bile tehlikeli bir alem? O yüzden diyor ki: ?Solcuların bile büyük çoğunluğunun sahte gündemler yaratarak kokuşmayı unutturmaya çalıştığı bir ortamdır.? Bu dünyada zekâ düzeyi düşüklüğü, tekelcilik hızla zemin kazanıyor. Ve üstelik bu piyasanın işine geliyor, işini kolaylaştırıyor.
Arslanoğlu?nun Karşıdevrimciler romanında anlattığı ve tartışmaya açtığı topluluk çoğunlukla eski solculardan oluşuyor. Herkesin hemen hemen

2006 Dünya Şiir Günü Bildirisi, Arif Damar

Şiir depremdir, şiir ayaklanmadır, şiir başkaldırıdır. Şiir şimşektir, yıldırımdır, gök gürültüsüdür şiir. Şiir yani yıldırımı hiçbir siper-i saika durdurumaz. Şiir korkunçtur, güzeldir. Hiçbir kapı, hiçbir duvar önünde duramaz. Şiir yürür, ezer geçer.

Şiir her şeyden, herkesten daha güçlü yıldırıcıdır. Şiir sınır tanımaz, ne kral tanır, ne imparator. Şiir Cengiz Han?dan da, Sezar?dan da, Hitler?den de, Büyük İskender?den de büyüktür. Şiirin yürüdüğü yolun bitimi yoktur. Şiir sonsuzluğa gider, sonsuzluktan gelir.

Şiir hiçbir güce boyun eğmez. En güçlüden daha güçlü, en güzelden daha güzeldir. Eşsizdir, bir benzeri daha olmamıştır olmayacaktır da.

Şiiri hiçbir güç tutsak edemez. Ne altın, ne elmas ne pırlanta şiirden değerli değildir

Yoksulduk Dünyayı Sevdik, Arif Damar

Arif Damar?ın Toplu Şiirler?i Yoksulduk Dünyayı Sevdik adıyla 2007 yılında yayımlandı. Önceleri Arif Barikat ve Arif Hüsnü adıyla şiirleri yayımlanan ozan, Behçet Necatigil’in saptamasıyla; “Toplumsal içeriği yoğun, dilde biçimde dikkatli, titiz şiirleriyle tanındı.” 1956’dan bu yana birçok şiir kitabı yayımlandı. Yoksulduk Dünyayı Sevdik, ilk şiirleriyle birlikte on bir şiir kitabını kapsıyor. Günden Güne, İstanbul Bulutu, Kedi Aklı, Saat Sekizi Geç Vurdu, Alıcı Kuş, Sesleri Ayak Sesleri, Ölüm Yok Ki, Ay Ayakta Değildi, Yoksulduk Dünyayı Sevdik, Onarırken Kendini, Aynanın Önünde.
Şairin ilk şiirlerinde Nazım Hikmet’in sesini duyumsuyoruz. Kendisi de bunu şöyle açıklıyor: “Şiirlerim yayımlandığında, o şiirleri Nazım’ın sandılar. Nazım takma adla yazıyormuş gibi. Hoşuma giderdi. Oysa hiç de iyi bir şey değildi bu, kimseye benzememek gerekliydi.” (Şiir Irmakları, Arife Kalender, s. 105) İşte, bu benzerliği yansıtan şiirlerden bir bölüm: “… Öldü erkeklerimiz / Günlük güneşlik

Güneş Ülkesi – Felsefi Devlet Modeli, Thoma Campanella ‘Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden / Neden gelmesin ki yeniden?’

Thoma Campanella, Güneş Ülkesi (Civitas Solis) – Felsefi Devlet Modeli (Idea Reipublicae Philosophicae) adlı kitabını ilkin İtalyanca olarak 1602 yılında kaleme alır. Daha sonra eserin daha geniş kitlelere ulaşması amacıyla 1613 yılında Latince olarak yeniden yazar.
Avrupa 16. yüzyılın başında, 30 yıl süren köylü ayaklanmalarıyla çalkalandı durdu. 13. ve 14. yüzyılların başkaldırılarını, 15. ve 16. yüzyılların şanlı ayaklanmaları takip etti. Tahtlar yıkılmış, komüncü kentler kurulmuştu; kiliseler yerle bir edilmiş, cephelerde kızıl bayraklar görünmüştü. Ama bu başkaldırıların tamamı kanla bastırıldı. İşte düşünceleri uğrunda, hayatının yirmi yedi yılını türlü işkencelere uğraya uğraya hapislerde geçirmiş büyük İtalyan düşünürü Campanella’nın Güneş Ülkesi, yüzyıllar boyu süren bu ayaklanmaların manifestosudur. “Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden/ Neden gelmesin ki yeniden?” diyen Campanella’nın en önemli amacı, safsataya boğulmuş Kiliseyi dağıtmak ve onun yerine bütün dünyaya egemen olacak “komüncü” bir düzen kurmaktı. Campanella’nın önerdiği düzen o gün için son derece radikaldir. Onun Güneş Ülkesi’nde kölelik yoktur; el emeği

Trajedi şairi Sophokles

Yunanlı trajedi şairi Sophokles (???????? – MÖ. 496- MÖ.406), Aiskhyleos?tan sonraki en büyük tragedya şairidir. Tragedyayı daha da geliştirmiştir. Sophokles?in eserlerinde insanlar alınyazılarına boyun eğmezler, sürekli mücadele ederler. Onun eserlerinde seyirci baştan sona merak duygusu yaşar.
Hükümdarların saray davetlerini hep reddederek saray şairi olmak istemeyen Sophokles,
Bizans kaynaklarına göre, 130 ya da 123 oyun yazmıştır. Günümüze yedi trajedisi ve bir de ?Zağarlar? adlı satır oyununun bir bölümü gelmiştir. Trajedilerinin kesin olmayan bir tarihî sıralaması şöyledir: ?Aias?, ?Trachis Kadınları?, ?Antigone?, ?Kral Oidipus?, Elektra?, ?Philoktetes? ve ?Oidipus Kolones?ta?.
Sophokles?in tragedyaları Aiskhylos?unkilere nispetle daha insancadır. Sophokles büyük rakibi gibi güçlü kahramanların tanrılara karşı isyanlarını anlatmaktan hoşlanmaz. Onun kahramanları da insafsız bir kaderin baskısı altında çırpınırlar; fakat asıl mesele

Hulki Aktunç’un Hayatı

Şair ve yazar Hulki Aktunç 1949 yılında İstanbul’da doğdu. Askeri okullardaki orta ve lise yıllarından sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Yükseköğrenimi sürdürmedi. Yazı yaşamı, dönemin önemli dergilerinden Yeni Ufuklar?da başladı (1968). İlk kitabı Gidenler Dönmeyenler ile Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü?nü (1977), Bir Çağ Yangını romanı ile Abdi İpekçi Ödülü?nü (1981), Bir Yer Göstericinin Hayatı ile Yunus Nadi Öykü Ödülü?nü (1990) kazandı. 1976 sonrasında şiire özel bir ağırlık verdi. İnsan Aşklarının Külüdür ile Halil Kocagöz Şiir Ödülü?nü (1994), Istıraplar Ansiklopedisi ile de Cemal Süreya Ödülü?nü aldı (1995). On yılı aşan bir çalışmanın ürünü olan Büyük Argo Sözlüğü (1990) gerek Türkiye?de, gerek yurtdışı Türkoloji çevrelerinde yoğun ilgi gördü. 1998 öyküye dönüş yılı oldu (Güz Her Şeyi Bilir).
Aktunç, kendisine özgü bir üslup geliştirdiği öykülerinde ve romanlarında, bir yandan ülkemiz düzyazı / anlatı geleneklerini günümüze doğru değerlendirirken, bir yandan da öncü anlatım denemelerine girişir. Aktunç?un şiiri de bugünün insanında

Emmanuel Levinas’da Olağanüstü Karşılaşmanın Felsefesi – Mert Sarı

Bu yazımızda özneler arası aşkın iletişim olanağını en yetkin biçimde işleyen düşünürlerden birini ele alacağız. Emmanuel Levinas’ın felsefi metni, ötekiyle bir olağanüstü karşılaşmanın olanaklarını çözümler. Tıpkı Martin Buber’in anlatısındaki gibi Levinas’ta da benin karşısında bir başka ben, bir sen, bir öteki vardır. Öteki başka oluşuyla benden, benim gerçekliğimden ayrımlaşır. Ötekinin başka oluşu iletişimde hiçbir zaman bütünüyle giderilemeyecek bir güçlük kaynağıdır. Benin kendine dönüklüğüne, benmerkezciliğine, dilin kaypaklığı, saydamsızlığı da eklenerek iletişim olanağı büsbütün sınırlanır. Ne ben’in kendine dönüklüğü ne de dilin yetkinsizliği gerekçe gösterilerek “başka bir kişioğluna” ilgisizlik meşrulaştırılmamalıdır. Bir başkası varsa o başkasının yanıt alma hakkı kendiliğinden ve yadsınamaz biçimde doğar. “Başka”nın varlığı bana, ona açık olmayı ve yanıt verebilmeyi yükümler. “Başka” varlığa açıklık bilincin ve duyarlılığın bir açıklığıdır. Bu bakımdan bilincin bu yoğun yönelgenliği pisikoterapik teknik dinlemeye benzetilebilir. Böylelikle “başka”yla yaşantılanan iletişim bir söyleşim deneyimine,

Onat Kutlar ‘ın Hayatı

30 Aralık 1994. Yazar Onat Kutlar ve eşi Filiz Kutlar, Beyoğlu Mis Sokak’taki evlerinde farklı bir telaş içinde. O gece, evliliklerinin beşinci yıldönümünü kutlayacaklar. Sabah kahvelerini içerken, Onat Kutlar, karısına, “Hiç bu kadar mutlu olacağımı düşünmemiştim” diyor. Birbirlerine uzun uzun sarılıyorlar, sanki bir daha hiç görüşmeyeceklermiş gibi. Akşam buluşmak üzere ayrılıyorlar
Onat Kutlar, evliliklerinin yıldönümü dolayısıyla eşine aldığı gümüş kolye cebinde, sigarayı bıraktığı için müdavimi olduğu Çiçek Bar yerine, ferah olduğu için saat 18.30’da Kafe Marmara’ya gider. 15 dakika sonra, büyük bir patlama olur. Onat Kutlar ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılır. 11 gün boyunca yaşam mücadelesi verir. Ama ölüme yenik düşer. Aydınımız Onat Kutlar’ı saygıyla anıyoruz.

Ayrılık
Ayrılık şiiri ne kadar yalın /Sevdiğimiz aşk sözcükleri gibi
Kılıçla kesiyor bir hain nokta /Öpüşen virgüllerle akan cümleyi

Nasıl soğuk ayrılığın güneşi /Gölgeli bir çınar olan gövdemin
Dalları içten kırınca acı /Buzdan bir alçıyla tutuyor beni

Ayrılık sabahı ne kadar beyaz /Ölümün hüzünlü arkadaşı kar
Bana ütülü bir çarşaf hazırlar /Bir karanfil tam yüreğin üstünde

Sayıların İcadından Sicim Teorisine 4000 Yıllık Resimli Bilimin Serüveni. Andrea Gianopoulos, Bruce Stutz, John Langone

National Geographics Society tarafından yayınlanan NTV Yayınları?nın dilimize kazandırdığı Bilimin Serüveni isimli kitap, sayıların icadından sicim teorisine merak edilen her konuda bilimin 4000 yıllık resimli tarihini sunuyor. Kitap; bilim muhabiri olan Discover ve Time dergilerinin eski editörlerinden, birçok popüler bilim kitabının yazarı John Langone; Discover, Natural History, Scientific American gibi dergilerin editörlerinden, popüler bilim yazarı Bruce Stutz ile çocuklar için bilim kitapları da yazan Andrea Gianopoulos tarafından hazırlanmış. 4000 yıllık böyle uzun soluklu bir bilim yolculuğuna koyulmak kimsenin gözünü korkutmasın. Zira Bilimin Serüveni her şeyden önce bilime yabancı olan okuyucu dikkate alınarak hazırlanmış. Okuyucunun konu hakkında hiçbir bilgisi olmadığı varsayılmış. Kitap; Gökler, İnsan Bedeni, Madde ve Enerji, Yaşamın Kendisi, Dünya ve Ay, Zihin ve Davranış başlıklarıyla altı temel bölüme ayrılmış. Bütün bölümlerde standart olarak sunulan ilgilendirici zaman çizelgeleri, bilgi kutucukları,

Ağrıdağı Efsanesi – Yaşar Kemal

Ağrıdağı Efsanesi Yaşar Kemal’in destansı romanlarındandır. İlk basımı 1970’de Cem Yayınevi tarafından yapılmıştır. Ağrıdağı Efsanesi?nde bir aşk olayından yola çıkarak ve bu simgesel tema içerisinde baskı karşısında halkın dayanışma gücünü anlatır.
Roman Ağrı Dağı’nda bulunan dağ köylerinden birinde yaşayan Ahmet ve o dönemde oranın yöneticisi olan Mahmut Han’ın kızı Gülbahar arasındaki aşkı ve bu sevdalıların kavuşmak için yaptıklarını anlatır. Romanda öne çıkan diğer önemli öğeler kaval ve olayların başlamasına sebep olan Mahmut Han’ın Güneş simgeli eğeri olan atıdır. Destanın geçtiği dönemde yaşamış halkın kültürüne ve ananelerine yer verilir. Bunların dışında roman anlattığı destanın karakterleri üzerinden insan psikolojisini irdeler.
“Ağrı Dağının doruğuna yakın bir yerlerde, güneybatı yamacında bir göl vardır, adına Küp Gölü derler. Bir harman yeri büyüklüğündedir göl. Som mavi

“Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım” Turgut Uyar Üzerine Tomris Uyar’la Söyleşi, Erhan Altan

Şair Turgut Uyar’ın hayatı (1927-1985), Erhan Altan’ın öykücü Tomris Uyar’la yaptığı söyleşiyle kitaplaştı. Kitapta Turgut Uyar’ı sadece eserleriyle değil, çocukluğu, gençliği, zaafları, becerileri, alışkanlıkları ve sevdikleriyle de karşımızda buluyoruz. En yakınının ağzından bir Uyar portresi olmanın ötesinde şairi Tomris Uyar’ın nasıl gördüğünü de içeren ben koşarım aşağlara, koşarım aile arşivinden alınmış fotoğraflarla, “Şahin Kaygun’un Objektifinden” bölümüyle iyice zenginleşiyor.
Erhan Altan, kitabını şöyle tanıtıyor önsözünde “Bu çalışma, Turgut Uyar’ı tanıyan çok sayıda kişiyle yapılacak söyleşiler dizisi olarak başladı, doğal sonucu bir biyografi çalışması olmalıydı. Ancak yapılan birkaç söyleşinin yeterli malzemeyi sunmaması, Turgut Uyar’a yakınlığıyla tanınan birçok kişiye ulaşılamaması gibi nedenlerle bu girişim yarım kaldı. Okuduğunuz bu metin, ölümünden önce Tomris Uyar’la yaptığım üç görüşmeden oluştu ve yaşasaydı muhtemelen

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”