Bir Fotoğrafınız da Bende Kalmış, Sıddık Akbayır

Bu kitap bir ?hayatı, sanatı, eserleri? çalışması değildir. Kitabın hazırlanmasında bilimsel yöntemler kullanılmış olsa da, metinler bir tez soğukluğunda değil. Birinci bölümde ?otuz iki kısım tekmili birden? başlığıyla edebiyat dünyasından isimler yer alıyor.
Cemal Süreya, Ece Ayhan, Nilgün Marmara, Turgut Uyar, Oğuz Atay, Vedat Günyol, Tezer Özlü, Can Yücel, Gülten Akın, İlhan Berk, Lale Müldür, Edip Cansever ve daha bir çok isim ?
İkinci bölümde, araya girmiş ?parçalar? ya da on dakika ara biçiminde değerlendirilebilir.
Son bölümde, sanat edebiyat dünyasında çokça konuşulan; ancak pek de yazılmayan kimi ayrıntılar, ?incelikler? ?edebiyat yazılı yoklama soruları? başlığıyla aktarılıyor.
Eser mükemmel bir edebiyat araştırması olarak arşivlere girmeyi

Latin Amerika’da İsyanın Tarihi, hazırlayan: Sibel Özbudun, bir isyan ansiklopedisi

Araştırmacı yazar Sibel Özbudun, derlediği ?Latin Amerika?da İsyanın Tarihi? adlı kitapta, ?isyanın anatomisini? çıkarıyor. Kitabın özelliği, ne uzmanca bir değerlendirme, ne anı/gözlem, ne de analiz olması. Latin Amerika?da İsyanın Tarihi, Latin Amerika?nın 150-200 yıllık ?isyan tarihini? kıtanın belli başlı aktörlerinin kendi düşünceleriyle anlatıyor. Devrimci önderlerinin ülke ülke, dönem dönem; hedeflerini, stratejilerini okuma fırsatı buluyoruz.
Eserin ilk kısmında, kapitalist sömürgeciliğin bağrına isyan ateşini yakan Simon Bolivar ile Che Guevera?nın yazıları ve Karşılaştırmalı Amerika-Avrupa Kronolojisi her iki kıtanın siyasal tarihi konusunda özel bir çerçeve sağlıyor. 21. yüzyılın başlangıcında küresel kapitalizmin neo-liberal politikalarla dayattığı yoksulluk, dışlanma; yerküre kaynaklarını geri dönüşsüz bir biçimde yağmalayıp doğayı tüketirken; yeryüzünün her tarafında ektiği isyan tohumları neden Latin Amerika?da hep sıpsıcak

Büyük Bir Keşfin Hikâyesi: Kapital, Vitali Solomonovic Vygodski

Vitali Solomonovic Vygodski, ?Büyük Bir Keşfin Hikâyesi: Kapital?de, Marx?ın bu ünlü eserinin ortaya çıkış serüvenini anlatıyor. Dolayısıyla çalışma, Marx?ın bu eserinde teorikleştirdiği ekonomik öğretisini, kendi gelişimi, evrimi içinde anlamaya çalışmasıyla önemli bir konuya eğilmiş oluyor. Vygodski?nin özenli çalışmasında, Marx?ın kapitalist üretim tarzının yasalarını nasıl keşfettiği, Artı Değer gibi teorileri, ?Kapital?e almadan önce bunları ne şekilde tamamladığı, burjuva ekonomi politiğinin yetersizliklerini nasıl aştığı ve ekonomi bilimini işçi sınıfı açısından nasıl devrimci bir hale getirdiği gibi konular mevcut.
‘…Marx’ın adı hemen, herkes tarafından bilinmekte ve Kapital milyonlarca insana rehber durumundadır. Bunun nedeni, Marx’ın haklı bir davaya hizmet etmiş olmasıdır. İşte, Marx çalışmasındaki ‘becerikliliği’ bu açıdan değerlendirmiş ve kaderini işçi sınıfının davasına adamıştır. Ve bu sayede de

Kadından Kentler, Murathan Mungan

Kadından Kentler, Murathan Mungan’ın 2008 yılında yayınlanan, on altı kentte geçen on altı hikâyeden oluşan öykü kitabıdır. İzmir, Adana, Trabzon, Bursa, Amasya, Ankara, Samsun, Sinop, Afyon/Denizli, Kırşehir, Diyarbakır, Erzurum, Kayseri, Gümüşhane, Mersin, İstanbul, öykü kitabında geçen kentlerdir.
Bu on altı kentte bir biçimde karşı karşıya gelen kadınlar, bu karşılaşmadan yaşamları için gereken bir şeyi öğrenip yollarına ve öykülerine devam ederler.
“Sessiz bırakılma yerlerinizle karşı tarafı konuşarak boğmaya yönlendiren sistem aynı sistem. Sussanız da, konuşsanız da aynı kapıya çıkıyor. Ben daha derin bir yerden eko vermeye çalışıyorum. Kadından Kentler de bu anlamda olmak üzerine bir kitap aslında.”
Murathan Mungan, Türkiye?nin kuzey, doğu, güney ve batısından bir takım kentler oluşturma isteği ile öykü kitabını yazdığını belirtir. Kadın kimliğinin ve kentlerin,

Zadig ya da Yazgı, Voltaire (François Marie Arouet)

1747’de yazdığı Zadig, Voltaire’in ilk felsefi romanıdır. Kitabın ikinci başlığı Yazgı olmakla birlikte, boş inançların, insani zaafların ve bunların sonucu olan ahmaklıkların eğlendirici bir yergisi olan anlatı, bu ahlaki yaklaşımın ötesinde Leibniz’in felsefesini de eleştirmekte, “önceden kurulu uyum” ve “Tanrısal inayet” anlayışının karşısına, rastlantıların belirsizliğini ve yine Leibnizci bir kavram olan insanın “yeterli neden” ilkesi uyarınca özgürlüğünü sahiplenebileceği gerçeğini çıkarmaktadır. Voltaire, istencimizde olmasa da eylemlerimizde özgür olduğumuza inanmaktadır.
François Marie Arouet de Voltaire?in yoğun bir entelektüel faaliyet içinde sayısız eserler vererek geçirdiği ömrünü üç tutkunun belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır: şöhret, servet ve kudret. Voltaire bu üç tutkusunun da karşılığını fazlasıyla almış, bu arada elbette birtakım bedeller de ödemiştir. Avamın “ahmaklık ve barbarlığına” olduğu kadar Eski Rejim’in çürümüş değer ve kurumlarına da aynı kibir ve hoşgörüsüzlükle meydan okurken çağdaşlarına hoşgörünün ve adaletin erdemini göstermiş, bütün bir Aydınlanma Çağı Fransasını derinlemesine etkilemiştir. Gustave Lanson, onun için, “Bize özgürlüğümüzü verdi ve bize

Enel Hakk’ın Hakkı, İlhan Selçuk

Enel-Hakk’ın Hakkı, tarihten kovulmuş bir büyük kitlenin son 36 yılının öyküsünü içeriyor. Alevi-Bektaşi toplumunun kör kuyulardan yükselen çığlığına “Penceresi”ni ardına kadar açan İlhan Selçuk, resmi ideolojiyle aynı paralele düşen aydın duyarsızlığına yüz vermeden, popülizme (halk dalkavukluğuna) saplanmadan 1962’den beri yazdıklarıyla bir projektör işlevi gördü. Konuya aklın aydınlığıyla halk sevgisi ve halk sevaşçısı olarak yaklaştı. Bu alanda dağarcığında olanı olmayı ortaya saçan günümüzün “modern çerçi”lerin yanında İlhan Selçuk’un yazılarıyla verdiği 36 yıllık mücadele, “zor zamanlarda konuşmak” diye tanımlanabilir. Alevi-Bektaşilerin, kanla yazılmış tarihinin yanısıra, beslendiği tasavvuf pınarlarından, sanatından ve mizahından esintilerin yer aldığı bu kitapta Mansur’un, Nesimi’nin, Pir Sultan’ın ve Hatayi’nin, kısaca “Enel-Hakk” deyip de

Damaya Güzelleme, Anadolu’ya güzellemedir, R. İnanç Baykur

“Damaya Güzelleme”, düşünce temelli bir Anadolu oyununun bugün pek çoklarınca bilinmeyen hikâyesidir.
Damayı sistematik biçimde çalışan ve aynı zamanda oyunun toplumsal bağları üzerine araştırmalar yapan yazar, R. İnanç Baykur, elde ettiği bulguları bu kitap aracılığıyla paylaşıma açıyor. Böylelikle dama üzerine yazılmış en kapsamlı kitabı ülkemiz kültür ortamına, özellikle oyun kültürümüze kazandırmış oluyor.
Yazar, okura Anadolu damasının ve onu sarmalayan kültürün zenginliklerini birlikte sunuyor. Oyundaki temel strateji ve taktikler, iki yüz elliye yakın seçme dama oyunuyla desteklenerek verilirken, hikâyeler, röportajlar ve onlarca fotografla da damanın antropolojisi ele alınıyor. Hiç bilmeyeninden dama ustasına kadar

Dostluk’un Kitabı; İlker Maga, Arthur Schopenhauer, Kant Leung, Hüsnü Kaya, Platon (Eflatun), Aristoteles, Friedrich Wilhelm Nietzsche, Tan Oral, İzzettin Önder, Metin Çulhaoğlu

Dostluk, günlük hayatta çok sık kullandığımız bir kelime. Ama sadece kelime değil, bir değer. Herhangi bir şekilde “dost” kelimesini kullanıyorsak, “dostluk” diyorsak, değerli bir şeyden sözediyoruzdur. Günümüz dünyasında değerinden çok şey kaybetmiş olsa da dostluk, insanın beyaz sayfalarında koruduğu, herhangi bir şekilde kullandığında ona olumlu anlamlar yüklediği bir insanlık değeri. Peki dostluğun felsefesi olur mu?

Dostluk’un Kitabı, YGS (Yazı-Görüntü-Ses) Yayınları’ndan çıkan ve dostluğun felsefesinin işlendiği yeni bir kitap. Dostluk, antik felsefeden günümüze kadar felsefenin ilgi alanı içinde olmuş bir kavram. Dostluğun ilk felsefik temelleri Platon tarafından atıldı. “Her insanın bir dosta ihtiyacı vardır” diyen Aristoteles, dostluğa yeni açılımlar kazandırmaya çalışan ikinci büyük felsefeci. Çiçero için de dostluk çok önemliydi. Dostu, dostluğu hayatından silmiş birinin dünyasından güneşi uzaklaştırmış olacağını

Evde Kalmış Kız, Honoré de Balzac

?Evde Kalmış Kız?, Balzac?ın taşra yaşamını ve burada yaşayan karakterleri en iyi tasvir ettiği eserlerinden biri. Kurgu, bildik taşra ve taşralı görünümlerinden çok, her biri kendine özgü davranışlar sergileyen karakterler ve onların kendine has dünyalarıyla dikkat çekiyor. Dolayısıyla Balzac?ın roman kahramanları, çıkar çatışmalarının ortasında, ait oldukları sınıfın tipik karakterleri olarak ele alınsa da, her birinin bireysel ve ruhsal özellikleri, giyim kuşamlarından tutum ve davranışlarına kadar ayrıntılı bir şekilde tasvir ediliyor. Roman, Balzac?ın ?İnsanlık Komedyası?nda, ?Töre İncelemeleri? kısmının ?Taşra Yaşamından Sahneler? bölümünde yer alıyor.
Honore De Balzac, 18 Ağustos 1799?da Tours?da dünyaya geldi. Balzac?ın imparatorluk yönetiminde memur olarak çalışan ve Fransız Devrimi?nin

Nâzım Hikmet?in şiiri ?Jokond ile Si-Ya-U? Zeliha Berksoy?la sahnede

“Nâzım Hikmet?in Jokond ile Si-Ya-U’su, adını Nâzım?ın koyduğu Zeliha Berksoy tarafından sahneleniyor. Sanatçı Berksoy, ?1928?de yazılmış bu denli modern, epik, ekspresyonist, sağlam bir eser az bulunur? diyor.
Jokond?u tanır mısınız? Hani yüzünün bir tarafı gülerken diğerinin ağladığı söylenen, Leonardo da Vinci?nin başyapıtı ?La Joconde?… Yani ?Mona Lisa?… Ya Jokond, Louvre Müzesi?nde kendisini izlemeye gelen bir Şanghaylıya âşık olursa? Bu da yetmeyip aşkının peşinden dünya kadar yol teperek Şanghay?a giderse… Hayal edin.
Bundan tam 80 yıl önce, 1928?de hayal etmiş bunu büyük şair Nâzım Hikmet ve ?Jokond ile Si-Ya-U?yu yazar. Bu şiirin yazılışından 18 yıl sonra, Bursa Hapishanesi?ndeyken bir güzel haber gelir. Yakın arkadaşı (Türkiye’de ilk kadın opera sanatçısı) Semiha Berksoy?un bir kızı olmuştur.
Annesi Celile Hanım?a bir mektup yazar Nâzım Hikmet ve şöyle der: ?Çok sevindim, Semiha?nın kızı olmuş. Ben Zeliha ismini çok severim, isterlerse

İki Yıl Okul Tatili (Deux ans de vacances), Jules Verne

Uzun yıllar boyunca serüven dendiğinde ilk akla gelen isim şüphesiz Jules Verne’di. Henüz sinemanın, televizyonun icat edilmediği günlerde yazdıklarıyla insanların hayal gücünü zorlayan ‘Bilimkurgu edebiyatının babası’ Jules Verne’yi yaşadığı dönemin en çok okunan yazarlarından biri olmasına rağmen günümüz okuru onu daha çok basitleştirilmiş çocuk kitaplarıyla tanır. Mesela İki Yıl Okul Tatili’ni okuyup da dünyanın ötelerinde bir yerlerde keşfedilecek şeyler ve yaşanacak maceralar olduğunu fark etmeyen yoktur herhalde. Jules Verne, İki Yıl Okul Tatili (Deux ans de vacances) 1886-1887 yıllarında yazar.
9 Mart 1860 yılıdır. “Ertesi sabah, limandan ayrılacak olan Sloughi yatının güvertesinde, yaşları 8 ile 14 arasında değişen ve yanlarında tek bir yetişkin dahi bulunmayan on beş çocuk vardır. Mürettebat son içkilerini yudumlamak için karaya çıktığında halatlar esrarengiz bir şekilde kopar ve Chairman yatılı okulunun öğrencisi olan bu çocuklar açık denize doğru sürüklenirler. Şiddetli

Üniversiteler ve Felsefe, Arthur Schopenhauer

Üniversiteyi kuran felsefe bugün üniversitenin neresinde? Bir zamanlar üniversitenin kapısından neyin içeri alınıp neyin alınmayacağına tek başına karar veren felsefe bugün içeri alınmak için kimlerin kapısında bekliyor? Kendisine zoraki tahsis edilen ve pek kimsenin itibar etmediği izbe köşede felsefe sevdalılarına felsefe adı altında ne sunuluyor?
Henüz var olmayan ve hedefine henüz erişmemiş, onun yolunu dahi kesin bilmeyen bir bilgi dalı ? hatta bizzat olabilirliği hâlâ tartışma konusu olan, dolayısıyla karşılaştığı her engelde her seferinde dönüp varlığını sorgulama ihtiyacı duyan bir bilgi dalı bugün orada nasıl katılaşıp donmuştur? Ama aynı zamanda bütün bilimlerin temelinde yer alması ve bu yüzden en başta ulaşılması gereken, bilimden bilgiden öte bir şey olan felsefenin yerini bugün ne almıştır?
Bu sorular her şeyin altüst olduğu ve yerinden edildiği bugünün dünyasının soruları değildir. Geçmişi hayıflanarak hatırlayan sorular hiç değildir. Felsefenin en görkemli

Tutkunun Romanı Leyla Gencer “La Diva Turca”, Zeynep Oral

Tutkunun Romanı, opera sanatçısı ve Dünya opera tarihinin en büyük sopranolarından birisi olan Leyla Gencer, içinin ateşiyle yeryüzünü tutuşturmaya hazır; acıyı ve sevinci, korkuyu ve öfkeyi, dostlukları ve ihaneti, aşkı ve nefreti, kendi özel bahçesinde yeşerten; güçlüklere, engellere, baskılara meydan okuyarak savaşmaktan yılmayan; yeryüzü uçurumlarını sınayan Leyla Gencer’in “La Diva Turca”nın romanıdır. Onu, hep uçurumların kıyısına götüren tutkusu ve sesi… Onu, hep uçuruma, boşluğa, hiçliğe, yokluğa düşmekten kurtaran tutkusu ve sesi…
Tutkusu, var olma nedeni şarkı söylemek… İnançla, inatla, hırsla, aşkla tutkusunun ardından koşuyor… İnançla, inatla, hırsla, aşkla, ülkeden ülkeye, sahneden sahneye, dipsiz kuyuların en dibiyle, gökyüzündeki bulutların en yükseği arasında gidip gelirken cenneti ve cehennemi yaşıyor…
Zeynep Oral’ın ustalıklı anlatımı, sıcak biçimiyle soluk soluğa okunan

Komşuda İç Savaş – Yunanistan?da yurtsever direnişin öyküsü, Derleyen: Fuat Göktürk

Yunan İç Savaşı?nı incelemek, yakın tarihinde Türkiye?yi ciddi biçimde etkileyen önemli bir hesaplaşmaya yakından bakmak anlamına geliyor. Önce İtalyanlara ve Almanlara sonra İngilizlere karşı savaşmak zorunda kalan Yunanlı yurtsever direnişçilerin 1940?lara damga vuran mücadele ve yenilgisi, ABD?nin Avrupa ve Anadolu coğrafyasına uygun gördüğü modelin başarısı anlamına geliyordu.

İkinci Dünya Savaşı?nın sonlarında kazanan tarafta yer alan Sovyetler Birliği, ABD ve İngiltere arasında keskinleşen çelişkiler, Avrupa?nın iki farklı yöne doğru giden bir bölünmeye uğramasına yol açmıştı. Stalin liderliğinde Sovyetler ve Roosevelt?in ölümüyle ABD?de başkanlık koltuğuna oturan Truman?ın başını çektiği emperyalist merkezler, askeri ve diplomatik bir mücadeleyle bu bölünmeyi mümkün olduğunca kendi lehlerine çevirmeye çabalıyorlardı. Yunanistan ise savaşın seyri

“Şerefsiz Osmanlı”ya dönüş, Osman Çutsay

“Şerefsiz Osmanlı” sözü, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde emperyalistler tarafından Osmanlı’yı aşağılama niteliğinde söylenen adlardan biriydi. Çutsay bu başlığı bir makalesi için kullandığında, imparatorluğun son döneminde kibirli emperyalist dünyadan gelen ?onursuz? ?şereften yoksun? nitelemelerine nasıl maruz kaldığından bihaber Osmanlı İmparatorluğu düşkünlerini ayağa kaldırmıştı. Şimdi aynı başlık bir kitabın kapağını süslüyor. Osman Çutsay, ?şerefsizliği? kabullenmeyenlerin bu ülkeyi sahiplenmesi için yazdığını söyleyen, Türkiye?nin ancak ileri atılarak kurtulabileceğini ileri süren bir gazeteci.
Cumhuriyet için ve aynı gazetenin yurt dışı baskısı için Almanya?dan iktisat haber ve yorumları geçen Çutsay?ın bu kitap için kaleme aldığı uzun ve çarpıcı yazısına ek olarak Türkiye?nin bugününe şaşırtıcı bir biçimde ışık tutan ve

Molotov Anlatıyor, Stalin’in sağkoluyla yapılan 140 görüşme, Feliks Çuyev

?Heyecanlı olduğum zamanlarda kendi adım Skriabin?i telaffuz etmekte güçlük çekerim. Çok fazla sessiz harf var. İşte bu nedenle kendime telaffuzu daha kolay bir ad aradım. ?Makhov? ve ?Molotov? arasında tereddüt ettim. Kendi adımı heyecanlandığım zamanlarda bile kolay söyleyebileyim diye. Molotov endüstriyel bir isim. İşçilerin hep yanında oldum.? (Molotov anlatıyor, Yordam Kitap, s.149)

Devrim ve sosyalizm tarihinin kritik ismi, Stalin döneminin ikinci adamı Molotov?un isminin öyküsü böyle. Askeri devrimci komite üyesi olarak Lenin?le çalışan, Ekim 1917?de Petrograd?da ayaklanma hazırlıklarında görev alan Molotov, İkinci Dünya Savaşı sırasında Devlet Milli Savunma Komitesi Başkan Yardımcısı olarak özellikle dış politika alanında etkin oldu. Savaş ve sonrası dönemin tüm kritik hamlelerinde

Düşünce Tarihi 3 / Gerçekçi Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Afşar Timuçin

Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi 3 / Gerçekçi Düşüncenin Çağdaş Görünümü adlı kitabını 1994 yılında yayımladı.
En yakın zamanlar belki de yargılanması en güç zamanlardır, çünkü onda yaşanan yanımızdan bir şeyler vardır. Görmek her zaman belli bir uzaklıktan bakmayı gerektirir. En yeni zamanların görünümü şöyle: İnsanlığın gelişim koşulları çerçevesinde yaşam biraz daha çeşitlenirken düşünce de birbirine karşıt olan yada hayır tutumu almak değil, onları her şeyden önce tüm incelikleriyle bir bütün olarak kavramaya yönelmektir. Bu üçüncü kitap, son zamanların kitabıdır, felsefenin, bilimin ve sanatın yeni gelişim serüveninin ayrıntılı bir biçimde ortaya koymaya çalışmaktadır.

Düşünce Tarihi 2 – Gerçekçi Düşüncenin Gelişimi, Afşar Timuçin

Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi 2 – Gerçekçi Düşüncenin Gelişimi kitabını 1994 yılında yayımladı. “Yeniçağ bizim için insanın daha da insanlaşma yonulnda çok büyük adımlar atmaya başladığı zamanların adıdır. Bu gelişimi elbette insanlığın uzun sürmüş çabalarınan bir sonucu diye değerlendirmek doğru olur. Bir çağ temel yaşam koşullarının kökten değişimiyle yerini yeni bir çağa bırakırken insanı yeni sorunlarla yüzyüze getiriyor, bu yeni sorunların çözümü yeni atılımların yada aşamaların çıkış noktasını oluşturuyor. Bu ikinci kitapta Yeniçağ’ın yani çağımızın başlangıç ve gelişim koşullarını bulacağız, özellikle Eskiçağ’ın üç yüzyılında doğup gelişen ve sonra çeşitli toplumsal nedenlerle durgunluk içine giren felsefenin yeniden doğuşunu izleyeceğiz. Bu kitap bize yeni zamanların kültür açısından hangi değerleri getirdiğini,

Evlerde Uyur Uyanık Yalanlar, Botho Strauss, çeviren: Yılmaz Onay

“Botho Strauss, bu kesin en güzel ve cömert kitabında 37 tane kısa, çok azı on sayfayı geçen anlatı parçaları halinde, sürekli şaşırtıcı ve yeni şeyler getiren bir metin çık(ar)mış ortaya. Strauss gerçekten çoğu kimsenin görmediğini görüyor. Daha sonra fazlasını riske ediyor. Olmadık, dehşet verici şeyler giriyor oraya. Ne var ki: Strauss’un, dehşet verici de aynı zamanda akıl çerçevesinde kalmayı başarması, “cinayet”in, akıl almazlığın “giderek bir yorum sanatı sorununa” dönüşmesi; işte bu çekici ve büyük iş. Metinlerin çoğunda, ruh entrik’leri ve “ilişki kapalıkutu’ları” işleniyor. Kitap esrikçe tutucu kanıların gerçekliğinde ya da zorbalığında değil, tutkuyla, hatta düşsel bilici gözüyle gözlenenlerin ve izlenenlerin yumuşaklığında ve parlaklığında hayat buluyor.” Joachim Keiser
Botho Strauss, 1944’te doğdu. Tiyatro bilimi, sosyoloji ve Germanistik okudu. 1967-70

Dünya – Tarihinin Sınırında Tarih, Ranajit Guha

“Dünya Tarihinin Sınırında Tarih (History at the Limit of World-History), Batı tarih anlayışının eleştirel çözümlemesine yeni düşünceler getiren bir kitap. En yetkin kavram ve ifadelerinin Hegel’de bulunduğu Avrupa merkezli tarih anlayışının, çözümlenmesi niteliğinde. Hegel şöyle diyordu: “Tarihin olması için bir devletin ve bir yazının olması gerekir. Ancak devlet yazar tarihi ve devletin tarihi yazılır ancak; devlet yoksa tarih de yoktur.” Bu düşünce aslında Rönesansla birlikte oluşmuş bir sömürge çağı düşüncesi. Batıdan kalkan gemiler, o gemilere binen çapulcu fatihler, Amerika’yı ve Güney Asya’yı, yağmalamaya koyulduklarında, aslında uygarlık adına büyük bir vahşeti de tarihe kaydetmişlerdi. Ülkelerini istila ettikleri halkların öyküsü, kendilerinin o ülkeye ayak basmasıyla başlıyordu Batı tarihyazımında. Eski Dünya, keşfettiği Yeni Dünya’nın gerçeğine karşılık bulmak için yeni isimler, yeni kavramlar, yeni kategoriler icat ediyorken, buldukları kavramlardan biri de ‘Tarihsiz halklar’ kavramıydı. Batı’nın Doğu’yu istilası sırasına yerlileri işaretleyen ‘öteki’ tanımı,

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”