Enternasyonel (L’Internationale) Marşı

Enternasyonel (L’Internationale) orjinali Fransızca olan ve bir çok dile çevirilen dünyanın bütün işçilerince söylenen şarkı veya marştır. Fransızca orjinali 1870 yılında Eugène Pottier tarafından yazılmışır ve Pierre Degeyter tarafından 1888 yılında bestelenmiştir. Bu beste tüm dünyada geniş bir kabul görmüş ve diğer dillerdeki çevirilerde de bu besteye sadık kalınmıştır. Marş tüm dünyada işçi sınıfının geleneksel şarkısı olmuştur.
Enternasyonal Marşı, sağ elini yumruk yapıp havaya kaldırarak söylenir. İşçilerin sağ elini yumruk yapıp havaya kaldırması ise patrona karşı gücünün, kararlılığının ve inancının kuvvetli oluşunu sembolize eder.
Enternasyonal
Uyan artık uykudan uyan / Uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan / Bu ölüm-dirim kavgası

Tanzimat Edebiyatı

Tanzimat Edebiyatı, bir kültür ve siyasi hareketin sonucu olarak ortaya çıkmış bir edebi akımdır. 3 Kasım 1839’da Reşit Paşa tarafından ilan edilen ve Gülhane Hattı Hümayunu da denilen yenileşme beratının yürürlüğe konmuş olmasından doğmuştur. Bu olay daha sonraları Tanzimat Fermanı olarak adlandırılacak, gerek siyasi alanda gerek edebi ve gerekse toplumsal hayatta batıya yönelmenin resmi bir belgesi sayılacaktır. Edebiyat

Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin

Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin tarafından 1922 yılında yazılmış bir romandır. Edebiyatımızın en çok sevilen klasik eserleri arasında yer alır. Ağırlıklı olarak Anadolu’da geçen ve arka planda Osmanlı’nın son yıllarını anlatan bir romandır. Romanın ana kahramanı Feride’nin hatıra defteri şeklinde yazılmıştır.
Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu’nu önce İstanbul Kızı adıyla dört perdelik bir oyun olarak yazmıştır. Yapıt ilk kez Vakit Gazetesi’nde 30 Temmuz 1921 tarihli nüshasında çıkar. 1923 yılında kitap olarak yayınlanır.  1935 yılında günümüz alfabesiyle basılır. Çalıkuşu, duygusal bir olayı anlatmakla birlikte dönemin toplumsal sorunlarının eleştirel olarak da ortaya koymaktadır. Çalıkuşu, Türkiye’de yeni ve modern bir dönemin başlamasını özendiren bir roman olarak kabul edilmektedir. A. Ömer Türkeş bir yazısında şöyle diyor: “Çağdaşı yazarların büyük bir bölümü, Anadolu’yu uzaktan, kendi hayal âlemlerindeki gibi anlatıp ah, vah ederler, ya da yapay bir Doğu-Batı sorunsalı etrafında dolaşırlarken, Reşat Nuri Güntekin, sorunları

Fecr-i Ati Edebiyatı

Fecr-i Ati edebi akımının temelinde eskiyi yıkmak; yani o günkü anlamıyla batılı düşünce sisteminden kaynaklanan felsefeyi, edebiyata uygulamak yatıyordu. Fecr-i ati’nin kelime anlamı “geleceğin aydınlığı” demektir. Fecr-i Ati’nin Edebiyat-ı Cedide?ye tepki olarak doğan bir akım olduğunu savlamıştır. Fecr-i Ati batıdaki benzerlerinde olduğu gibi

Susunca Sen, Asuman Susam. “Ağır akan serin suyum, su yatağını bilmek ister.”

“Susunca Sen, Asuman Susam?ın üçüncü kitabı. Şairin, baştan beri dikkat çeken yanı, benzerine fazla rastlanmayan, tekil bir imge dünyası kurma çabasıydı. Bu yeni yapıtla şair, kendinin olan bir dilsel evren kurmanın eşiğine gelmiş. Zaman, aşk, ölüm ve ?doğa?nın modern şiirin kaynak sembolleri arasında olduğunu herkes bilir. Önemli olan, bu sembolleri, şairin kendi şiirinin harcı kılabilmesi ve buradan hareketle yeni bir imge dünyası oluşturabilmesidir. Susam, yeni kitabında kozmik dünyayla, reel hayatı arasında gidip gelen bir imgelemin izini sürmektedir. Hem de gizli kalmaya çalışan bir ironiyle. Kitapta öne çıkan, ?yolculuk? simgesiyle iç dünya ile uzam arasındaki boşlukları yepyeni imgelerle doldurma çabasıdır. Bu şiirin yolculuğunda zaman?la zaman-dışı?nın yer yer iç içeliğine rastlanır. Aşk, bu yolculuğun vazgeçilmez sarmalıdır. Bu serüven, şiiri bir gizemciliğe doğru da taşır. Bu özellikler, 1980?li yıllar sonrası ortaya çıkan birçok kadın şairin karakteristik kaynağıdır. Bu çizgideki şairlerin çoğu gibi, Susam?da, Anglosakson şiirinden, bir nebze de Sylvia Plath?ın öncülüğünü

Köye yöneliş dönemi, Atilla Özkırımlı

Şiirde olduğu gibi öykü ve romanda da asıl dönüm noktası 1930?lardadır. Sadri Ertem Resimli Ay?da yayımlanan (1928) öykülerine Vakit gazetesinin ekinde yenilerini ekleyerek (1930-31) toplumcu gerçekçiliğe yönelen yazının ilk örneklerini verirken, Almanya?dan dönen Sabahattin Ali de yine Resimli Ay?da bu yoldaki ilk öykülerini yayımlar.
Ama bu dönemde, ne Vakit gazetesinde Sadri Ertem?in çevresinde toplanan Bekir Sıtkı Kunt, Reşat Enis Aygen gibi gençlerin, ne de Sabahattin Ali?nin toplumcu gerçekçiliği başarıyla uyguladıkları söylenebilir. Birinciler eleştirel bir tutumu gerçekleştirseler de gözlemciliği aşamazlar. Sabahattin Ali?nin gerçekçiliği ise coşumculuğun izlerini taşır.
Gözlemci tutumu, yalın anlatımıyla Memduh Şevket Esendal her iki çizgiye de bağlanmaz. Ama öykülerini yayımladığı 1925?ten sonra 1942?ye kadar siyasal konumu nedeniyle

Akasya Telaşı, Derya Önder “sorulmuş soruları sormayın artık/ bir cevap gibi yaşayın hayatınızı”

“Derya Önder?in Akasya Telaşı, okura çok zengin çağrışımlar taşıyor. Bunda, şairin modern bir öykülemeci dile olan eğilimi dikkate değer. Şair, bu öykülemeyi, imge yoğunluğuyla besliyor. Lirizm, bu şiirin ana kaynağı. Gündelik hayat ve insan ilişkilerindeki kırılmalarla, çukurlarla dolu bir dünyayı dillendirilme çabası öne çıkıyor. Okuru, ilk okumada, duygu yüküyle kuşatan; bazen sert, bazen kırılganlıklar dolu bir kadın dünyasının hakiki anları, gözlemleri, sezgiciliği ve tutkularıyla karşılaşılıyor. Ama, ardı ardına gelen okumalarda şiirlerin bir kısmının aynı sıkılıkta olmadığı yakalanıyor. Klişeleşmiş kalıp ve sözcüklerle karşılaşılabiliyor. Duygusal yoğunluk, bazı şiirlerin yapısını zayıflatabiliyor. Örneğin söz konusu ikilemi, yani ilk aşamada okuru heyecanlandıran, ama ardından mutlak ayıklanması gereken bir şiir hissiyatını yansıtan ?olmayan? türü şiirleri örnekleyebiliriz. ?nisâ? şiiri de bu tür örneklerden. Kitabın başındaki ?saint antuan? ve ?ekim çocukları? gibi şiirlerdeyse,

1 Mayıs / Birlik Mücadele ve Dayanışma Şiirleri, Güngör Gençay

“Emeğin iktidar olacağı bir dünyaya inanarak şiirlerini yazdılar. Birlik, mücadele ve dayanışmanın coşkusuyla, severek okuyacağınıza inandığımız şiirler, marşlar ve şarkılar birbirini besledi. Ayrıca 1890 yılından bu yana sosyalist ülkelerdeki 1 Mayıs afişleri, sanatı alanlara taşımanın kanıtı ve örneği olurken aynı etki 1976 yılından itibaren Türkiye’deki 1 Mayıs afişlerinde de görülmeye başlandı. Bunların büyük bir bölümü de antolojinin son sayfalarında yer aldı
1 Mayıs, insanca yaşanacak bir dünya için atılan ilk adımdı. Ne var ki, her dönemde emekçilerin hak istemleri hep şiddetle karşılandı. Egemen sınıf ve temsilcileri, sömürülerinin devam etmesi için, inzibat güçlerine kan dökme emrini vermekten bile geri durmadılar. Başlayan hareket, aynı anlayışla sürmüş ve kutlamalarda yitirdiğimiz canlar, birçok 1 Mayıs’ı taçlandırmışlardır. Bugün ideallerine karanfillerle saygı duruşunda bulunduğumuz inançlı yürekler, bizlere birlik, mücadele, dayanışmanın aydınlığını

Şostakoviç Hayatı ve Eserleri

?Bir sanatçı için halk kitlelerinin her gün yeni başarılar elde ettiği bir çağda yaşamak ve yaratmak büyük bir mutluluktur? diyen Sovyet besteci Dimitriy Şostakoviç?in, yaşamını ve çağını anlattığı bu kitap, bir müzik dehasını anlamamıza katkıda bulunduğu kadar, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumdaki sanat pratiğine ilişkin değerli gözlemleriyle bilgimizi zenginleştiriyor.
2. Paylaşım Savaşında insanlık düşmanı Nazilerin Sovyet kenti Stalingrad?ı kuşatması karşısında elde kürek siper kazarak yurdunu ve halkını savunan besteci Dimitri Şostakoviç?in, hayata ve sanata bakışını kendi dilinden bu kitapla aktarılıyor. Ve çeşitli gazetelerde, dergilerde, kitaplarda, konferans ve ansiklopedilerde Sovyet sanatı ve sanatçıları hakkında akla hayale sığmayan asılsız karalamalarda bulunanlara ve bulunmaya devam edenlere en güzel yanıt Şostakoviç?in kendisinden geliyor.
*Şostakoviç?in genç yaşta bestelediği beşinci ve altınca senfonileri, yeni imgeleri yansıtmaya yatkın yeni bir tür olan, birkaç senfoni alanında Sovyet bestecilerinin yeni yapıtlar vermesinde esin kaynağı olmuştur. Bu senfonilerin, Sovyetler dışında başka

İyilik ve Kötülüğün Bilimi, Mıchael Shermer, çeviren: Sinem Gül. “İyiyim, iyisin, kötüyüz…”

Müzikolog, psikanalist ve bilim tarihçisi Michael Shermer, “İyilik ve Kötülüğün Bilimi” (The Science of Good and Evil) adlı kitabında *”insanların neden aldattığını, neden dedikoduyu sevdiğini, bir toplumda ahlakın neden ve nasıl oluştuğunu, dinin toplumdaki yeri gibi pekçok önemli konuyu akıcı bir şekilde anlatıyor. İyilik ve Kötülüğün Bilimi sosyal psikoloji alanında yazılmış olsa da, antropolojik, teolojik, etik ve tarihsel mufassallar da içeren çok kapsamlı bir kitap. Kitap, insan ruhunun derinliklerinde yer etmiş bazı davranış kalıplarını, türlerini ve gelişimini modelleyerek sosyal mekanizmaların nasıl çalıştığını çözmeye çabalıyor.
Ve her iddiasını bilimsel donelerle destekleyip, tarihsel olgularla test ediyor. Örneğin kitap insanların neden aldattığını, neden dedikoduyu sevdiğini, neden ‘Altın Kural’a uyduğunu, bir toplumda ahlakın neden ve nasıl oluştuğunu,

Dil’e Kolay, Tezer Cem

*Tezer Cem adını, şiir ortamında 1990’lı yılların ilk yarısında, Sonbahar dergisinde yayımlanan şiirleriyle tanımıştık. Bu on yılın ikinci yarısında dergilerde fazla gözükmeyen Tezer Cem, son yıllarda yayımlanan şiirleriyle tekrar gün ışığına çıkmıştı. Tezer Cem?in ilk kitabı olan ?Yoksa Sen Mi Diledin? 2005 yılında yayınlanmıştı.
“Dil’e Kolay” ikinci şiir kitabı, 2008 yılının nisan ayında yasakmeyve yayınlarından çıktı.
“Tezer Cem?in Yoksa Sen mi Diledin adlı ilk kitabından bu yana, tamamen kendinin olan bir dilin peşinde koştuğu anlaşılıyordu. Bu tespiti yapmamızın nedeni, Cem?in 1990?ların hemen başında yayımladığı duygu yoğun, biraz da hırçın şiirsel söylemden dilsel arınmaya doğru kat ettiği yoldu. Dil?e Kolay, şairin bu yeni dilini derinleştirme çabası içinde olduğunu gösteriyor. Cem?in şiirini çekici kılan, risklerden korkmaması. Gerektiğinde, şiirinde; ?ses?i ve ahengi

Aşkın Diyalektiği, Afşar Timuçin “Aşkın alanına girmek, tıpkı estetiğin alanına girmek gibi, uçsuz bucaksız bir serüvenin içine dalmaktır.?

“Aşkın alanına girmek, tıpkı estetiğin alanına girmek gibi, uçsuz bucaksız bir serüvenin içine dalmaktır.? diyor Afşar Timuçin. Yine de o serüveni seve seve göze alıyor ve aşkı konu ediniyor bu yapıtında. Aşk, bilime, mühendislik hesaplarına, us ölçülerine gelir bir konu değil elbette. Buna karşın, insanlık tarihi kadar eski bir etkinlik olan aşkı ele almanın, onu tanımaya, ne olup ne olmadığını anlamaya çalışmanın bir yolu, yöntemi bulunabilir. Aşkın Diyalektiği” denilince, bilimsellik savında bir yapıtı düşündürebilir size. Hayır, bu nitelikte bir yapıt verme gibi bir amacın ardında değil Afşar Timuçin. O, olanca alçakgönüllülüğüyle bu konuyu okurlarıyla birlikte (onlarla söyleşircesine) ele alıyor ve çok önemli noktaların altını çiziyor. Bunu yaparken de bunca yıllık kültürel birikimin gözden geçiriyor. Aşka dair

Ceza Defteri, Derya Önder “Şiir bir dünya görüşüdür.”

Derya Önder?in Salih Aydemir’le birlikte 2002 yılında kuruculuğunu yaptığı Öteki-siz Yayınevi?nden yine aynı yıl çıkan “Ceza Defteri” adlı ilk şiir kitabı, yazarın deyişiyle; ?İlk kitap ilk cinayettir demiştim o zamanlarda. İnsan önce ?ben?i öldürür. İçinde el değmedik hiçbir yer bırakmaz. Ben de öyle yapmıştım. Ceza Defteri?nin yazılması benim için çok sancılı bir dönemdi. Kendime yazar gibi yazdım zaten. İkinci cinayet için bir tereddüdüm yok elbette? Daha çok bir hazırlık ve biriktirme dönemi diyelim. Ceza Defteri?ndeki şiirler ?ki nehir şiir denildi çoğu kez uzun oldukları için? kitaptan önce herhangi bir yerde yayımlanmamıştı ve direkt kitaba girmişti. Sadece Muhtelif Hüzünler Geçidi isimli şiiri Rüzgâr?ın çocuğu sevgili Murat Koçak almıştı benden ama Rüzgâr?ın ertelenmesiyle o da kaldı. Dolayısıyla o şiirler dışındaki şiirlerim, yani dergilerde yayımlananlar ve henüz yayımlanmamış olanlar rahatlıkla ikinci kitabı oluşturabilir. Fakat her nedense ben bir kitabı oluşturacak şiirlerin daha özel ve

Ceyhun Atuf Kansu’nun Yaşam Öyküsü

“Ben bir halk ve toplum ozanıyım. Ya da öyle bir ozan olmak isterim. İlk şiirlerimi lise sıralarında yazdım. Bireysel duygularla dolu şiirlerimde bile hiç olmazsa halk diline yaslandım. Açık açık, tatlı tatlı anlaşılır söylemeyi yeğ tuttum. Sevdiğim ozanlardan en aşağı üçü halk ozanıdır. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan?dır. Güneş vurmuş dereler gibi ışıl ışıl akmalı mısralarım. Bulanık sulardan hoşlanmam. Ne var ki bu yolu tutunca da, sizi ozan saymayıveriyorlar. Saymasınlar, ben onların ozanı değilim ki, ben halk ozanıyım. Bireysel duygularımı da topluma yönelmiş mısralarımı da severek, bilerek açık açık söylerim ben. Türk halk şiirinin geleneğidir bu. Halk şiirine öykündüğümü söyleyebilirler. Ben o şiire öykünmüyorum; okulum benim o şiir; şiiri o okulda öğrendim. Gerçek şiir de orada, halktadır diyorum. Böyle deyince de halkın dili ile, sevinçlerini sevinçlere, dertlerini dertlere bağlayarak

Nikolay Vasilyeviç Gogol’un Yaşam Öyküsü

Nikolay Vasilyeviç Gogol (Rusça: ??????? ?????????? ??????) (31 Mart 1809 – 4 Mart 1852) gerçekçi Rus roman ve oyun yazarı. Gogol orta halli toprak sahibi bir ailenin çocuğu olarak Ukrayna?da Soroçinski Köyü?nde dünyaya gelir. Gogol?un çocukluğu köy hayatı ile ve yoğun Kazak kültürü etkisi?nde geçer. Bu hayatın etkisi ileride yazacağı eserlere de yansıyacaktır. Gogol gençlik yıllarında şiire ve edebiyata ilgi duyar. 1828?de Petersburg?a gider. Orada memur olmayı ve bir şekilde geçinmeyi umar ancak işler umduğu gibi gitmez. Gogol Petersburg?dan Almanya?ya gider ancak orada da parası bitene kadar kalabilir. Tekrar Petersburg?a dönüp iş arayan Gogol bu sefer çok düşük bir maaşla da olsa devlet memuru olarak çalışmaya başlar. Bu görevden de bir sene sonra ayrılır.
Gogol, 1836?da Puşkin?in çıkardığı Sovremennik adlı dergide, yergili öykülerinin en neşelilerinden biri olan Araba?yı ve eğlenceli ve iğneleyici bir üslûpla yazılmış

Nurullah Ataç’ın eleştiri anlayışı ve uygulayışı üzerine, Asım Bezirci

Nurullah Ataç, tüm varlığını edebiyata adamış bir yazar. Büyük bir dil ustası, çevirmen. 80’i aşkın dergiye dağılmış, 4 bini aşkın yazıya imza atmış üretken bir denemeci. Bedri Rahmi, Ataç’la ilgili bir çalışma yapılmamasına içerleyerek şöyle demişti: “Hepimiz onu seviyor, sayıyor, arıyoruz. Fakat niçin içimizden birisi kolları sıvayıp onun gazete ve mecmualara parça parça dağılmış eserini toplamak, seçmek ve incelemek hevesine düşmüyor?” O günden bugüne Ataç üzerine pek çok araştırma yapıldı, yazılar yayınlandı. Bütün bu yazılanlar içinde Bezirci’nin Ataç incelemesi özel bir yer tutuyor. Bezirci, Ataç’ın eleştiri anlayışını ve uygulayışını tüm yönleriyle ele alıyor. “Ataç’ı gözü kapalı yüceltmek yerine, yargılayarak değerlendirme” yolunu seçiyor. Ataç’ın eleştiri kuram ve yöntemi bu eserin başlıca araştırma ve inceleme konusunu oluşturmakla birlikte, yaşamı, kişiliği ve yayınlanmış yazılarının dökümü de kitapta yer alıyor. Kitabın devamında Ataç üzerine yazılanların

Koçyiğit Köroğlu, Ahmet Kutsi Tecer, ezilen halkın bir derebeyine, yani feodal düzene karşı koyuşu.

Ahmet Kutsi Tecer’in “Koçyiğit Köroğlu” adlı eseri, 1 Ekim 1941 -1 Mart 1942 tarihleri arasında Ülkü Mecmuasında tefrika edilmiş ve ilk defa 1949 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmiştir.
Konusunu Köroğlu hikâyesinden aldığı Koçyiğit Köroğlu adlı eserinde Tecer, bu halk kahramanının etrafında oluşan motifleri bir mekâna bağlı kalmaksızın, üslubundaki zindelik, anlatımındaki ustalık ile esere destansı bir hava katar. Eserin iki asli kahramanından biri olan Köroğlu, halkın çıkarlarını savunan biridir. Bolubeyi ise, halkına zulüm eden, kendi çıkarları için düşmanla işbirliği yapmaktan bile çekinmeyen biridir.
Köroğlu- Bolubeyi çatışması, ezilen halkın bir derebeyine, yani feodal düzene karşı koyuşudur. Oyunda halk dilinden seçilmiş pek çok sözcük, pek çok deyim vardır. Anlatım dili, Dede Korkut hikâyelerini çağrıştırır. Buna uygun olarak,

Mai ve Siyah, Halit Ziya Uşaklıgil, “En çok beğendiğim romanım”

Halit Ziya Uşaklıgil 1897 yılında yazdığı Mai ve Siyah adlı romanın adı simgeseldir. Mai, romanın kahramanı, Ahmet Cemil?in umutlarını ve düşlerini, siyah, bu umutlarının ve fantezilerinin kırılışını simgeler. Roman; mavi ve siyah arasında bocalayan, ikilem içinde kalan, mücadele eden ve bu mücadeleden yenik çıkan Ahmet Cemil?in yaşamından bir bölümü anlatır.
Romanda gerek başkahramanın canlandırılışında, gerek betimlemelerin şiirsel yapısında da romantizmin etkisi görülür. Ayrıca Servet-i Fünun Topluluğu sanat anlayışının da etkisi vardır.
Batılı anlamda Türkiye?de romanının başlangıcı sayılan ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye’de nesil adına konuşan ilk eser” diye tanımladığı ‘Mai ve Siyah’, döneminin basın, edebiyat ve şiir hayatına ilişkin gözlemleriyle önemli bir yere sahip. Halit Ziya’nın anılarında ‘en çok beğendiğim romanım’ diye söz ettiği ‘Mai ve Siyah’, kahramanı Ahmet Cemil şahsında basın hakkındaki eleştirel

Şiirlerle Ezop Masalları – Kemal Özer

Ezop, Milattan Önce 7. ve 6. yüzyıllarda yaşamış ünlü bir Yunanlı masalcı. Özgürlüğünü elde eden bir köle olduğu, doğu ülkelerine birçok yolculuk yaptığı dışında, onunla ilgili çok az şey biliniyor bugün. Ama anlattığı masallar yüzyıllardır aktarıla aktarıla günümüze dek ulaşmış bulunuyor.
Ezop (Yunanca: Aisopos), İ.Ö. VI. yy’da yaşadığı varsayılan eski Yunan masalcıdır. Kahramanları hayvanlar olan masallarıyla büyük ün kazanmış olan Ezop’un yaşamıyla ilgili bilgiler kesin değildir. Bir söylentiye göre Trakya’da doğmuş, bir süre köle olarak Samos adasında yaşamış, azat edilince birçok yolculuk yapmış, Delphoi’ye yaptığı yolculuk sırasında bir cinayete kurban gitmiştir. Ancak Ezop’un bugünkü Emirdağ yakınlarında ki Amorium kentinde doğup büyüdüğü de dile getirilmektedir.
Aristotales, Ezop’un yolsuzluktan yargılanan bir siyasetçiyi tilki ile kirpinin öyküsünü anlatarak nasıl savunduğunu şöyle anlatmıştır: Ezop mahkemede “bir tilkinin, başı pirelerle derde girmiş, bir kirpi de onu pirelerden kurtarsın mı diye sormuş, tilki, ‘hayır,

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”