Güneş Harfleri, Osman Şahin “Sizce harfler ilk kez ortaya çıktıklarında ne renkti?”

Sizce harfler ilk kez ortaya çıktıklarında ne renkti? Hep böyle ak kağıtlara kara renklerle mi yazıldılar? Yoksa, karanlıkta gün ışığı gibi apaydınlık parıldayan renkler mi taşıyorlardı? Harf sayısı belirli olduğu halde, yeryüzünde nasıl bu kadar değişik dil ve alfabe vardır? Hepsi de oldukça meraklı sorular, değil mi? Belki de bu sorularımızın yanıtlarını Güneş Harfler öyküsünde bulabiliriz.
Güneş Harfleri, ülkemizin ünlü yazarlarından Osman Şahin’in bir öyküsü. Helke, Melke ve İlke adlı üç kardeşin serüvenlerinin anlatıldığı öykü, Toros göçerlerinin dilden dile taşıyıp günümüze getirdiği bir söylenceden yararlanılarak yazılmış. “Yıllar yılı bütün Toros göçerlerinin ağzında, dilindeydi o. “Kapı’nın öyküsü” diye başlayan öykü, cesur, sabırlı, akıllı ve bilgili insanın neleri başarabileceğini anlatıyor bize.
Kitapta, Güneş Harfleri’nin yanı sıra, kaynağını yine Akdeniz insanın yaşamından,

YAŞAR YILMAZ

Anadolu Antik Tiyatroları / 115 Antik Kent 119 Tiyatro

Hazır mısın Everest?, 2006 Türkiye Everest Takımı

27 Mart-9 Haziran 2006 tarihleri arasında gerçekleştirilen Everest Türkiye tırmanışı, ülkemiz dağcılığı adına bir çok ilki gerçekleştirdi. Ülke adı taşıyan ilk tırmanış on tırmanıcının onunu da zirveye taşıyarak büyük başarıyla tamamlandı. Bu tırmanış aynı zamanda Everest’e ilk Türkiye takım tırmanışı ve ilk kadın tırmanışını da içeriyor. Ama belki de bunlardan daha önemlisi bu sadece bir başarı öyküsü değil, aynı zamanda arkadaşça, takımca ve insanca bir ortaklığın öyküsü.
“Başın ağrıyor, miden bulanıyor, sürekli uykun geliyor, üşüyorsun… İşini, gücünü, sevdiklerini arkada bırakıp aylarca dağ taş dolanıyor ve en önemlisi kilolarca yükle sarp kayaları tırmanmaya çalışıyorsun… Aldığın risk de çabası! Peki bu işi neden yapıyorsun?
Yer kürenin en yüksek çıkıntısına tırmanmayı başaran 11 kişilik dağcı ekibinin bu soruya verdiği yanıtı ve 2006?da gerçekleşen unutulmaz tırmanışın öyküsünü merak ediyorsanız, bu kitabı okumalısınız.
Giderek spor olmaktan çıkarılarak piyasanın ?paragöz? aktörlerine terk edilmekte olan dağcılığın ?kolektif? ruhunda ısrar eden ve aralarında Everest?e çıkmayı başaran ilk Türkiyeli kadın

MORİS FARHİ

Gökkuşağının Çocukları

ALFRED ADLER

İnsanı Tanıma Sanatı

Klasik Akım, Antoloji, Erdoğan Alkan

16. yüzyıl Avrupa’da Rönesans’ın, Reform’un, Din Savaşları’nın yüzyılıdır. Bu devingen ve hızlı yaşam Avrupa yazının ortaçağdan koparıp antikçağa götürür. İlk kez İtalyanlar ulusal bir yazın kurmak amacıyla antik dönemin ürünlerine yöneldiler. Bu olay başta Fransa olmak üzere tüm Avrupa ülkelerini etkiledi. Ronsard, Du Bellay ve diğer Pleiade Şairleri antik Roma ve Yunan yazının ürünlerini Fransız yazınına taşıyarak Klasik Akım’a giden yolu açtılar.

Erdoğan Alkan bu çalışmasında Klasik Akım’ın kökenini ve sonraki yüzyıllara uzanan gelişimini ayrıntılarıyla anlatırken; antik Yunan’dan Homeros, Sappho, Solon, Pindaros, Plutarkos, Antik Roma’dan Catullus, Vergilius, Ovidus, Jouvenalis gibi şair ve yazarların yanı sıra, Malherbe, Descartes, Pascal, Villon, Marot, Corneille, La Fontaine, Racine gibi pek çok önemli ismin ürünlerine yer veriyor. Klasik Akım’ın Türkiye yazınındaki yeri ve etkisini;

Geçmişle Hesaplaşma: Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne, Mithat Sancar

?Her insanın ve her toplumun bir geçmişi vardır; bunun yanında bir de geçmişle bir ilişkisi. Bireyler ve toplumlar ya geçmişlerini hesaba katarak onunla ilişkilerini karşılıklı etkileşim içinde kendileri biçimlendirirler ya da geçmiş kendisi harekete geçer, takip eder, bugünü işgal etmeye çalışır. Geçmişi görmezden gelme tutumunda diretildikçe, geçmişin bugün üzerindeki etkisi artar; bir süre sonra bugün, korkulan ve kaçılan geçmişin bir ürünü haline gelir. Bizde de böyle oluyor; geçmiş yakamızı bırakmıyor; biz onu yok saydıkça, o giderek daha asî ve inatçı oluyor. Oysa geçmişe uysal bir hizmetkâr muamelesi yapmaya çok alışmıştık; onu istediğimiz zaman çağırır, istediğimiz gibi kullanır, işimiz bitince de karanlık odaya hapsederdik?? Mithat Sancar
?Geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi ?gerçekte nasıl olduysa, öyle? bilmek değildir. Buna karşılık, bir tehlike anında parlıyıverdiği konumuyla, bir anıyı ele geçirmek

Aydınlanmacı Montesquieu ‘nun Hayatı

?Fransız Aydınlanması?nın önde gelen düşünürlerinden Montesquieu (Charles-Louis de Secondat, Baron de La Brède et de Montesquieu), Fransız siyasetine, Kilise?nin uygulamalarına, toplumsal koşullara ağır eleştiriler getirdi. ?Yasaların Ruhu? eserinde kanunlar karşısında bütün insanların eşit olması gerektiğini savundu.
Bir dilenci vaftiz etmişti onu. Yırtık pırtık giysileri lekeli, kim bilir kaç zamandır su götürmeyen saçları katılaşarak birbirine yapışmış, her daim açık tuttuğu avuçlarının içi de en az çıplak ayakları kadar kararmış, önünden geçenlere kaldırdığı kirli yüzü parlayarak düşen bozukluklarla aydınlanan, bir parça ekmekle karnını doyurana minnetle bakan bir dilenci tarafından vaftiz edilmişti. Asaleti kuşaklar öncesinden gelen asker babası istemişti böyle olmasını. Bu davranışının çevresinde şaşkınlık uyandırması doğaldı. Çünkü bir katolikti o ve Katolik inancı vaftiz babasının çocuğun gerçek babasının yerini tutabilecek biri olmasına müsaade ediyordu ancak. Bir asil için hayli cesur bir karardı bir dilenciyi vaftiz babası yapmak. Oğlunun ileride yoksulları küçük görmemesi, doğuştan sahip olduklarına sahip olmayanlara

Nicolas Guillen ‘in Hayatı

Che Ernosta Guevara’nın, 1967 yılında Bolivya’da CIA tarafından öldürüldüğünde cebinde bulunan yeşil not defterine kendi el yazısıyla yazdığı şiirlerden oluşan antolojide bulunan şairlerden biri olan Kübalı şair Nicolas Guillen, Che’yi katleden Bolivyalı askerlere yazdığı şiir olan Soldatido Boliviano (Bolivyalı Küçük asker) şarkısı hala unutulmaz yerini koruyor.

Bolivyalı Küçük Asker
Bolivyalı küçük asker,
Bolivyalı küçük asker,
sırtında tüfeğin, gidiyorsun
tüfeğin Amerikan malı
tüfeğin Amerikan malı
Bolivyalı küçük asker
tüfeğin Amerikan malı.

SUAT PARLAR

Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri / 16 Mart 1978 Katliamı

SUZAN SAMANCI

Halepçe?den Gelen Sevgili

İlk Aşk, İvan Sergeyeviç Turgenyev; Bu aşk, bu tutku, bu adanış; insanın kendini kurban etmesi mutluluğun doruğudur.

Turgenyev’in Çarlık Rusya’sında geçen “İlk Aşk” romanında etkileyici aşk öyküsünü dile getirirken, toplum yapısını ve toplumdaki değişimleri, aile içi ilişkileri, tutkuyu, karşılıksız aşkları ve hayal kırıklıklarını da okuyucuya sunar. Turgenyev görünüşte bir “aşk üçgeni” çıkartır karşımıza. Ama aslında bir “aşk-çokgeni” bu; çökmeye yüz tutmuş taşradaki aristokrat bir ailenin genç kızı çevresinde “defile yapan” lüzumsuz entelektüeller, ömrünü doldurmuş, varlık nedenini yitirmiş, cesaretsiz, irade yoksunu bir sosyal katmanın “temsilini” sunuyorlar. Kendinden epey büyük, çok canlı, hareketli ve çekici bu kıza âşık olan kitabın küçük kahramanı, delicesine âşık olduğu kızla babasının ilişkisini öğrendikten sonra olaylar genç kız, baba ve oğul arasında gelişir. Artık genç âşık, sadece masallarda kalmış bir masumiyetin, çoktan yitirilmiş bir saflığın ve temizliğin simgesidir.
Turganyev?in İlk Aşk öyküsü bir arkadaş toplantısında anlatılmak üzere yazılmış bir mektuptan yola çıkıyor, arkadaşlarına ilk aşkını anlatacak Vladamir Petroviç?in

“Aksaray’dan Bir Perihan”, Suat Derviş

“Suat Derviş’in öyküsü, Demokrat Parti döneminin zenginleşme, Küçük Amerika olma düşleri içindeki kültürsüz burjuva insan tipini, eşyanın iktidarını Aksaray’lı Perihan özelinde çok iyi yansıtıyor;
“Nuri karısının para ve servet isteğinin ölçüsüzleşmeye başladığını o anda hissetti. Yirmi bin lirası olunca ev yaptırmak hevesine hemen düşmüştü. Başlangıçta ilk arzusu bir dikiş makinesine sahip olmaktı, sonra radyo istemiş, sonra isteği elektrikli süpürge olmuştu”.
Yazar, daha o tarihlerde, sahip olma eğilimin arkasındaki tutkuyu çok iyi gözlemlemiş;
“O bütün bunlara faydalı ve lüzumlu birer eşya oldukları için değil, hali vakti yerinde kimseler olduklarını başkalarına gösteren işaretler telakki ettiği için istemişti. Onlara sahip olmaktan gurur duyuyordu. Ecdad resimlerini bir galeride toplayıp herkese göstermekten gurur duyan asiller gibi…”
Bütün roman boyunca eski ve yeni arasındaki bir çatışmaya şahit oluyoruz. Burada yazarın biraz şematikleştiği, eski aristokratları ve köylüleri bir dayanışma, sevgi ilişkileri

Enver Gökçe’nin Yaşam Öyküsü, ‘Ha dedi kırdı zincirini (…) Demir bağrışa bağrışa / Zindan çağrışa çağrışa’

“1920 yılında doğmuşum. Ankara’ya gelişimiz çok soğuk, hemen hemen kışın yeni başladığı zamana rastlar. O zaman dokuz yaşındaydım. Yağmurlu bir günde köyden ayrıldık. Arapkir’e ordan da Hekimhan, Kangal yoluyla Sivas’a kadar kara yoluyla ve kış vaktinde yolculuğumuzu sürdürdük.
Ulaşım yolları iyi değildi. Hatta o koşullarla zor ilerliyorduk. Ve hayvanlarla geliyorduk. Hanlarda yata yata. O zaman uzun bir yolculuktan sonra, on bir günde Ankara’ya gelebildik.
Ankara yeni kurulabilen on beş bin nüfuslu küçük bir kasaba görünümündeydi. Şehir bugünkü Ulus ve Ulus’taki heykel çevresinde ve Samanpazarı denen yer etrafında, Ankara Kalesi’nin çevresinde toplanıyordu.Bundan böyle burada yaşayacaktık.
Derken 929 yılında o zamanlar, Ankara’da Hüseyin Avni isminde bir zatın yönettiği hususi bir ilkokul vardı.Oraya paralı girip okunuyordu. Okullar yeni başlamıştı. Ben gecikmiştim zaten. Bu okula kayıt oldum. İlk okulu burada okudum ve bitirdim. 935 ve 936 yıllarında

NAZİFE GÜNGÖR

Abdülcanbaz / Turhan Selçuk?tan İnsan Manzaraları

HALİL İBRAHİM ÖZCAN

Küller Arasında / Acının Terazisinde İki Halk: Türkler ve Ermeniler

FETHİYE ÇETİN

AnneannemTorunlar (Fethiye Çetin, Ayşe Gül Altınay ile birlikte hazırladı.)

PİERRE JEAN DE BERANGER

Fırtınayla çarpışıp bize limanı gösteren şair, Pierre ? Jean de Beranger

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”