Yazar: cemalumit

“Züppeleşme korkusu, etkilenme endişesi, kadınsılaşma telaşı…”

Batılılaşma, modernleşme, “kültür değişmesi”, imparatorluk bakiyesi üzerinde ulus-devlet inşâsı… bu kabil büyük dönüşümlerin zihinlerde açtığı derin yaralar, yarattığı muğlaklıklar, ikircimler, yarımlıklar, kifayetsizlikler var. Türkçede ‘iyi’ edebiyatın, ancak bu zaaflarla yüzleşen, bunları bizzat yazma tecrübesine içselleştirmekten kaçmayan yazarlarca ortaya çıkabildiğini anlatıyorsun Kör Ayna, Kayıp Şark’ta. Peki, bu ‘iyi’ edebiyatın, Türkiye’de hiç değilse okur-yazar nüfusun söz konusu

okumak için tıklayınız

“Benden önce bir başkası daima vardır”

Edebiyat eleştirmeni ve akademisyen Nurdan Gürbilek, yeni kitabı Benden Önce Bir Başkası’nda Kafka’dan Dostoyevski’ye Walter Benjamin’den Edward W. Said’e dünya edebiyatının büyük romancı ve kuramcılarını Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Peyami Safa, Cemil Meriç, Orhan Koçak gibi Türkiyeli edebiyatçı ve eleştirmenlerle yanyana okuyan bir çalışmaya imza atıyor. Bir yazarı bir başkasının ışığında okuyan bu denemeler,

okumak için tıklayınız

“Eleştiri yapıtla konuşmadır”

Nurdan Gürbilek, eleştiri denince sıkı okurların aklına ilk gelen yazarlardan biri. Türk edebiyatının az sayıdaki yaratıcı eleştirmenlerinden. Gürbilek başlangıçta dikkatini kültür alanında yoğunlaştırmış olarak çıktı karşımıza. Jale Parla gibi o da 1980’lerin sonlarında okumaya başladığımız ilk yazılarından itibaren uyandırıcı oldu. 80’li yıllar Türkiye’sindeki “‘aşağı kültür’ patlaması”ndan, Vitrinde Yaşamak’tan, Kültürel İklim’den, ‘İktidarın Sağlığı’ndan söz eden sıkı

okumak için tıklayınız

Kafka’nın böceği olmasaydı, Dostoyevski’yi fark etmeyecektik

Benden Önce Bir Başkası, Nurdan Gürbilek’in, ‘bir yazarı bir başka yazarın ışığında okuyan’ denemelerinden oluşuyor. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını Kafka’nın Dönüşüm’üyle, Kafka’nın Babama Mektup’unu Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”uyla, Tanpınar’ın günlüklerini Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ıyla, Benjamin’in Pasajlar’ını Tanpınar’ın Beş Şehir’iyle ele alan çapraz okumalar yapıyor Gürbilek… Hiçbir yapıtın boşluğa doğmadığı fikriyle, bahsi geçen yapıtların kendilerinden öncekilerde izini

okumak için tıklayınız

Freud: Dostoyevski’nin bütün yaşamı; çok bilinçli, hatta mazoşist bir boyun eğmeyle öfkeli bir karşı çıkma arasında gidip gelmiştir.

19 Ekim 1920 Viyana IX. Bölge Berg Sokağı 19 Çok Saygıdeğer Doktor Bey (Stefan Zweig), Şimdi biraz sakinliğe kavuştum. Yollamış olduğunuz ve ilk haftaların yoğun çalışmaları arasında büyük bir zevkle okuduğum güzel kitabınız için size teşekkür etmeyi bir görev biliyorum. Anlatımınızdaki ustalıkla duygusallığın bir araya gelişi okuru tatmin ediyor, ona ender rastladığı bir mutluluk veriyor.

okumak için tıklayınız

Bilinen’e hapsolmuşsunuz, sözcüklerden başka konunuz yok: Düşünce varlığa denk düşmüyor.

Cennete ne kadar yakın olursak olalım, ironi gelip bizi oradan uzaklaştırır. “Aptallık,” der, “çok eski ya da gelecekteki bir mutluluk düşünceniz. Özlemlerinizden, zamanın başı ve sonuyla ilgili o çocuksu saplantınızdan kurtulun. Ölü süre demek olan ebediyet ancak güçsüzlerin kafasını kurcalar. Bırakın an soğursun düşlerinizi!”

okumak için tıklayınız

Leonard Woolf, eşi Virginia Woolf’u anlattı: ‘Kırılmaz bir fanusla çevriliydi’

Virginia Woolf, 75 yıl önce bugün, 28 Mart 1941’de hayatına son verdi. Eşi Leonard Woolf, birlikte geçirdikleri 30 yılı, 5 ciltlik “Virginia ile Yaşantım” adlı kitabında anlattı. Bu kitap, 1989 yılında, İtalya’da Serra-Riva Yayınevi tarafından tek cilt olarak basıldı. Henüz Türkçeye çevrilmeyen kitaptan kimi bölümler, 3 Ağustos 1990’da Cumhuriyet gazetesinin kitap ekinde, Eren Yücesan’ın çevirisiyle

okumak için tıklayınız

Postmodern Anlatıların Üstkurmaca Dünyasında Yazar ve Okur – Emrullah Çelik

Üstkurmaca, postmodern edebiyatın ana özelliklerinden biridir. Üstkurmaca kendi içinde bir kurmacadır. Kendi içinde başka bir romanı/öyküyü ya da metnin içinde başka bir metni okuyan, yazan bir karakteri anlatan; anlatım devam ederken yazarın araya girip fikirlerini belirttiği, okurla şakalaştığı ve ona kurmaca bir oyunun içinde olduklarını devamlı hatırlattığı; yazarın metnin şahıs kadrosunun içinde olduğu; metnin yazılış

okumak için tıklayınız

Mahkeme Kapısı: Modern Bir Karı Koca – Sait Faik Abasıyanık

Cürmümeşhut hâkimi evvela onlara barışmalarını teklif etti. İkisi de ayak dirediler. Her ikisi de suçlu, her ikisi de davacı. Karı kocadırlar. Sirkeci’de (adını yazmamışım) bir otelde otururlar. Kadın orada müdür sıfatıyla çalışır, kocası aslen şofördür. Kadın otuz beş yaşını aşmış; erkek 330 doğumlu*. Erkeğin ismi Ahmet, anasının güzel bir ismi var; Nene. Erkek Mersin’in, ismi

okumak için tıklayınız

Friedrich Nietzsche: Cesaretiniz var mı, ey kardeşlerim? Yürekli misiniz?

Cesaretiniz var mı, ey kardeşlerim? Yürekli misiniz? Tanıklar önündeki cesaret değil, hiçbir tanrımın tanıklık etmediği bir münzevi cesareti, bir kartal cesareti gerekli. Soğuk ruhlulara, katırlara, körlere, sarhoşlara yürekli demem ben. Korkuyu bilen, ama korkuyu yenendir, uçurumu gören, ama ona gururla bakandır yürekli kişi. Uçurumu gören, ama uçuruma kartal gözleriyle bakandır, uçurumu kartal pençeleriyle kavrayandır: cesaretli

okumak için tıklayınız

Friedrich Nietzsche: Boyun eğmektense, ümitsiz olun daha iyi

En kaygılılar şöyle soruyorlar bugün: “İnsan nasıl korunacak?” Ama ilk defa ve sadece Zerdüşt soruyor: “İnsan nasıl aşılacak?” Üstinsan yatıyor yüreğimde, odur benim ilk göz ağrım ve biriciğim — insan değil: komşu değil, en yoksul değil, en çok acı çeken değil, en iyi insan değil. Ey kardeşlerim, insanın sevebileceğim yönü, bir geçiş ve bir batış

okumak için tıklayınız

Mahalle Kahvesi – Sait Faik Abasıyanık “İnsanların susması korkunç bir şeydir. Dehşetli sükut.”

Yazın bu küçük mahalle kahvesinin bahçesine sık sık gittiğim için, karayelin, tipinin çılgınca savrulduğu akşam, içeriye girdiğim zaman yadırganmadım. Kahve, sapa bir yerdeydi. Yapraklarını dökmüş iki söğüt ağacı ile üzerinde hala üç dört kuru yaprak sallanan bir asmayı kar öyle işlemişti ki, bahar akşamları, yaz geceleri pek sevimli olan bahçenin mora kaçan beyaz bir ışıkla

okumak için tıklayınız

Koku: Bir Katilin Öyküsünden 22 Alıntı

Patrick Süskind’in 18. yüzyıl Fransası’nda geçen romanı “Koku: Bir Katilin Öyküsü”, kokulara karşı dayanılmaz bir zaafı olan adamın hikayesi üzerinden derin bir toplum eleştirisi yapmıştır. Tüm insani duygulardan yoksun olan Jean-Baptiste Grenouille, kendine ait bir kokusu olmadığını fark ettiği gün dehşete kapılır. O günden sonra, insanların kokularını çalarak hayalindeki mükemmel kokuya sahip olmak için bir

okumak için tıklayınız

Oktay Akbal: Sait Faik’in Kayıp Aranıyor’u mutluluk arayışında düşülen düş kırıklıklarının hikayesi

Kayıp Aranıyor tam anlamıyla aydın, kültürlü, zevk ve anlayışın en ileri düzeyine varmış genç bir kızın gerek hayatta, çevresinde, yaşadığı toplumda, gerek aşklarında, mutluluk arayışında durup dinlenmeksizin düştüğü bir yığın düş kırıklıklarının hikayesidir. (…) Şurasını açıkça söylemek gerekir, Sait Faik’in bu romanı derli toplu, okuyanı baştan sona kadar sürükleyen bir kitap. Yazarın öykülerindeki o sevimli

okumak için tıklayınız

Redhouse: Miçoluktan Sadrazam Tercümanlığına Uzanan Hikayesiyle Sıra Dışı Bir Dilbilimci

İngilizce öğrenirken hep elimizin altında duran “Redhouse” sözlüklerinin yaratıcısı James Redhouse’un hayatının önemli bir bölümünü İstanbul’da, Osmanlı’nın hizmetinde geçirdiğini hiç duydunuz mu? İstanbul’a miço olarak gelen Redhouse, tersane işçiliğinden sadrazam tercümanlığına kadar yükselmeyi başardı ve ölümsüz birçok esere imza attı. İşte Osmanlıların deyişiyle “İngiliz Mustafa”nın pek bilinmeyen sıra dışı öyküsü..

okumak için tıklayınız

Bilinç ve Özgür İrade sorunu: Özgürlüğün Evrimi, Daniel Dennett – Kerem Cankoçak

Bizim bir özgür irademiz var mı? Özgür irademiz varsa o zaman bu belirlenmemiş bir dünyada yaşadığımız için mi? Özgür irademizi atom-altı düzeydeki kuantum belirsizliğine mi borçluyuz? Buna benzer sorular felsefe tarihini 2500 yıldır meşgul eden tartışmalar. Ama modern bilim bize bu tartışmaları artık daha ayakları yere basan bir şekilde yapmamıza, deneylerle test edilebilen argümanlar ortaya

okumak için tıklayınız

Tiyatro öldüyse, YAŞASIN TİYATRO…

Jean Cocteau’nun 1962 yılında kaleme aldığı ilk Dünya Tiyatro Günü Bildirisi Ne tuhaftır, tarih zamanla şeklini kaybeder, buna karşılık, efsane zamanla kuvvetlenir. Bunu en iyi tiyatro sahnesinde anlarız. Bir Hint Fakir’i çıkagelse de koca bir tiyatro salonuna hiç fena olmazdı. Ne yazık ki ortada böyle bir Hint Fakir’i yok. Bir topluluğu büyülemek gördüğü rüyayı başkalarına

okumak için tıklayınız

Fethi Naci: Halide Edip, Sinekli Bakkal’da mistik düşünceleri yeni ve olumlu bir şeymiş gibi ileri sürüyor

“Ayrıca, çok sıkı bir din eğitiminden geçmiş Rabıa’nın önemli bir ‘iç hesaplaşma’ geçirmeden Peregrini ile evlendirilmesi hiç inandırıcı değil. Halide Edip romancılığını, düşüncelerinin yanında ikinci plana itmekten çekinmiyor. Halide Edip’in asıl amacı, sevdiği bir sokağı ve insanlarını anlatmak; bir Batı-Doğu bileşimini araştırmak; Jön Türkler’e şöyle bir değinip geçiyor. (…) Sinekli Bakkal sıradan bir roman.

okumak için tıklayınız

Berna Moran: Sinekli Bakkal, boyun eğmenin romanı

“Roman iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmın ana teması Abdülhamit’in istibdat idaresi karşısında ayaklanıp devrim yapmanın doğru olup olmayacağı sorunudur. Adıvar’a göre amaç iyi de olsa, zorbalığı yıkmak da olsa, şiddete başvurmak yanlıştı. Devrime değil, evrime inanın Hilmi de giriştikleri işin nelere malolduğunu görünce daha ilk aşamada fikirlerini değiştirir, Vehbi Dede’nin felsefesini benimser ve vazgeçer devrimcilikten.

okumak için tıklayınız