Cemal Süreya’nın annesi ve babası

ANNE Annem çok küçükken öldü Beni öp, sonra doğur beni Cemal Süreya’nın annesi Gülbeyaz, Erzincan’ın Karatuş köyünden, kara kaşlı, kara gözlü bir Zaza kızı. Öylesine beyaz tenli ki, nüfusta Güllü olarak kayıtlı olduğu halde yakın çevresindeki adı, Beyaz. Annesini çok küçükken kaybetmiş, babası Çanakkale’de şehit düşmüş; onu ve erkek kardeşini amcası büyütmüş.

okumak için tıklayınız

Bin yıllık şiir antolojisi

Tarihi bin yıldan uzun bir süreye dayanan Anglo-sakson şiir antolojisi “The Exeter Book” (Exeter Kitabı), Unesco tarafından “Ingiliz edebiyatının temel kitabı” olarak tescillendi. 970 yılı civarında yazılmış olan Exeter Kitabı, W. H. Auden, Ezra Pound ve J. R. R. Tolkien gibi yazarlara ilham verdi. Kitap, 11. yüzyılda Exeter Katedrali’nin rahibi Leofic tarafından katedrele verilmişti. Kitap,

okumak için tıklayınız

Shakespeare Hakkında Bilmediğiniz 9 Şey

Shakespeare Hakkında Bilmediğiniz 9 Şey: 1. Shakespeare’in babası ‘bira gurmesi’ gibi birbirinden farklı birçok işte çalıştı Bir çiftçinin oğlu olan Shakespeare’in babası John Shakespeare, 1551’de Stratford kentine geldiğinde birçok işte çalıştı. Deri, yün, malt ve mısır satan John uzun süre farklı alanlarda esnaflık yaptı. 1556 yılında ekmek ve malt likörü teftişinden sorumlu ‘bira gurmesi’ olarak

okumak için tıklayınız

Kanserden Korkma Modası Geçmiş Tedaviden Kork – İlhami Güneral

Kanser sadece bir hastalık. Fakat her yıl milyonlarca insan kanser dolayısıyla ölüyor. Bu yüzden ölümcül bir hastalık olarak biliniyor ve çoğu kez ölümle eş tutuluyor. Oysa bu “gerçek” tam anlamıyla bir yanılsama, hatta “bilimsel” bir yalan. Kanser ölümcül ancak kolayca tedavi edilebiliyor. Çünkü kanser bir bağışıklık sistemi hastalığı. Tersinden söylersek bağışıklık sistemi güçlü insanlar kansere

okumak için tıklayınız

Vazoya Bir Gül Düştü – İlker Özünlü

Doğal olan özgürlüktür. Çamların arasında bir görünüp bir kaybolmaktır varoluş. Her yerde var olabilmek için bir yerde kaybolmak. Kaybolmayı hepimiz gibi doğuştan edinmiş ancak bizim gibi unutmayıp bilince çıkarmış köylü bir kız çocuğu… Belki de ondan daha özgür olan, gittikleri her yerde başıboşlukları gıpta edilen ve tam da bu yüzden korkulan Çingenelerle rastlaşır ve onlara

okumak için tıklayınız

Serseri – İlker Özünlü

Çocukluktan gençliğe adım atan Selim, hayatı tanıma yolculuğunun bu ilk adımında toplumun sınırlarına çarpacaktır. Her şey onun için önceden belirlenmiştir. Büyümenin, birey olmanın toplumsal kalıplarına uymaya çağrılır; ilk olarak ailesi tarafından. Okul duvarlarının eğitim hapishanesini koruyup kolladığını görecek, cinselliğin toplumsal cenderenin dikenli telleri olduğunu deneyimleyecektir.

okumak için tıklayınız

Kendi kafasına sığamayan “Karaduygun” – Sema Kaygusuz

“Karaduygun, kendi kafasına sığamayandır. Düşüncenin yüzyıllar içinde tamamlandığının bilinciyle zamanın kör kuyularına dalmayı göze alır. Dünyaya alışamaz, tahammül edemez, dünyevileşemez. Öç duygusu olmadan dehşete kapılır, iğrenmeden yadırgar, hamasete kanmaz, için için bağışlasa da aynı döngü tekrarlanmasın diye affedemez, sürekli anımsar, anımsadığı için uyuyamaz, uykusuzluk yüzünden unutamaz. Güzelliği bir lütuf gibi şükranla kabul eder, kötülük karşısında

okumak için tıklayınız

Türkiye’de Anayasalar – Taha Parla

Parlamenter sistemden uzaklaşarak siyasi gücün tümüyle tek-adamda toplandığı bugünkü gidişatın temeli Taha Parla’ya göre 1982, hatta bazı yönleriyle 1961 Anayasası’nın ve bunlarda yapılmış muhtelif sahte “demokratik” değişikliğin yasama ve yargıyı zayıflatma, “yürütme”nin üstünlüğünü artırma, pekiştirme yönündeki eğiliminde yatmaktadır. Oysa sanılanın aksine “en kötü parlamenter sistem bile en iyi başkanlıktan daha iyidir.”

okumak için tıklayınız

Rainer Maria Rilke: Taşların Sesine Kulak Kabartan Adamın Öyküsü

Taşların Sesine Kulak Kabartan Adamın Öyküsü Yine kötürüm dostumun yanındayım. Kendine özgü bir edayla gülümseyerek, “İtalya’ya ilişkin bana henüz bir şey anlatmadınız”, diyor dostum. “Yani bir an önce bunu telafi etmem gerektiğini mi söylemek istiyorsunuz?” Dostum Ewald, evet öyle der gibi başını sallıyor; hemen gözlerini kapayıp beni dinlemeye hazırlanıyor.

okumak için tıklayınız

Triffidlerin Günü – John Wyndham “Bitkiler İnsanlara Karşı!”

Bilimkurgu türünün önde gelen yazarı John Wyndham’dan bir başyapıt daha. John Wyndham’ın en önemli kitaplarından biri olan Triffidlerin Günü, uygarlık, insanoğlunun doğa karşısındaki kibirli tutumu, cinsiyet ve sınıf ayrımı, soğuk savaş gibi toplumsal sorunların etrafında gelişen bir roman. İnsanoğlunun hırsının ve açgözlülüğün bir sonucu olarak doğanın başkaldırışını ve triffidler adı verilen bir bitki türünün dünyayı

okumak için tıklayınız

Virginia Woolf: Yüreğim kaburgalarımı dövüyor.

Virginia Woolf, 1931’de yayımladığı Dalgalar adlı yapıtında dış dünyayı yok eder. Üç erkek ve üç kadının çocukluklarından yaşlılık dönemlerine kadar tüm hayatlarının anlatıldığı kitapta dış dünya nesnel olarak değil, ancak kişilerin iç dünyalarına yansıdığı kadarıyla verilir. “Bir olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak” yazılan kitap, “şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki”

okumak için tıklayınız

Türk Edebiyatının Aydınlık Yüzü: Sabahattin Ali

Sabahattin Ali bir subay çocuğudur. 1907 yılında babasının görevle gittiği Bulgaristan’ın Gümülcine Sancağı’na bağlı Eğridere ilçesinde doğdu ve çocukluğu Birinci Paylaşım Savaşı’nın zor koşullarında geçti. Babasının görevi nedeniyle, öğrencilik yaşamını da farklı şehirlerde sürdürdü. Okumayı seven, edebiyata düşkün bir çocuk olduğu çevresindekilerin dikkatini çekiyordu. Ailesi, özellikle de babası, bu alanda çocuklarını destekliyor, teşvik ediyordu. İlk

okumak için tıklayınız

Ölümün Aynası – Miguel de Unamuno

İspanyolların ünlü ‘98 kuşağının önde gelen ismi, usta yazar Miguel de Unamuno’nun “Ölümün Aynası” adlı öykü kitabı ilk kez Türkçe’de…“İyi bir öyküde en önemli şey durumlar ve geçişlerdir. Özellikle de bu sonuncusu. Geçişler, ah! Bu konuya dair, ünlü melodram yazarı D’Ennery şöyle diyordu: “Bir dramada (drama demek öykü demektir), önemli olan durumlardır; acıklı ve heyecan

okumak için tıklayınız

Ekmek Yoksa Abur Cubur Yesinler : Kapitalizm açlığı ve obeziteyi nasıl yarattı?

Fransız Devrimi’nden bir süre önce, Kraliçe Marie Antoinette, halkın yiyecek ekmeği olmadığı söylendiğinde şöyle demişti: “Ekmek yoksa pasta yesinler.” Bugün, Marie Antoinette’in yerini dev gıda şirketleri ve onların etkisi altındaki devletler almış bulunuyor. Dünya nüfusunun dörtte biri “fazla kilolarıyla” savaşırken diğer dörtte biri açlıkla boğuşuyor. Yani dünya nüfusun yarısı kötü besleniyor. Kötü beslenmenin ötesinde zehirleniyor.

okumak için tıklayınız

Ahmet Oktay: Halide Edip, Benerci’yi bir başyapıt, Nazım ’ı da dahi olarak nitelemiştir

NAZIM’A VE ŞİİRİNE DAİR Yeniden yurttaşlığa alınmasını sağlamak amacıyla yapılan girişimlerle çeşitli etkinlikler ve Milliyet’le yayınlanmaya baş­layan Vera’nın Anıları, kamuoyunda Nazım Hikmet’i yeniden popüler bir ad haline getirdi. Nazım Hikmet’in yurttaşlık, sorununu sağlığında fazla ciddiye aldığını sanmıyorum. Çünkü, kendisine yurttaşlık belgesini nüfus memurluğunun ya da daha başka bir makamın değil, doğrudan doğruya Türkçe’nin verdiğini biliyordu. Nazım Hikmet’i bu yüzden yurttaşlıktan

okumak için tıklayınız

Puşkin: “Yalnız ölüleri sevmeyi biliyorlar”

Puşkin’in bir sözü vardır; sanatçıların ancak öldükten sonra değerlendirildiklerini, bir bakıma bağışlandıklarını anlatmak isterken şöyle der.: “Yalnız ölüleri sevmeyi biliyorlar”. Özellikle bizim toplumumuzda böyle bu. Orhan Veli Kanık ölümünün hemen ilk haftası içinde hemen herkesçe benimsenmiştir. Yıllarca onun girişimine dudak bükenlerin, onunla eğlenenlerin, o girişimi değerlendirmeleri, içlerine sindirmeleri için bir hafta çok kısa bir sure

okumak için tıklayınız

Gorki’nin Ana’sı: “Bizleri köpekler gibi tasmalı, zincirli tutuyorlar, cehalet içinde bırakıyorlar, korku içinde yaşatıyorlar…”

Ana, kâğıtları topladıklarını, ceketlerin altına, ceplere sokup sakladıklarını görünce yeniden güç kazandığını duydu. Daha sakinleşti. Gurur duyuyordu. Bunun sevinci coşturdu onu. Valizden tomar tomar bildiri çıkarıp sağa sola saçıyordu. Bir yandan da konuşuyordu. «Oğlumu ve arkadaşlarını niye yargıladılar, biliyor musunuz? Söyleyeceğim, ve siz inanacaksınız ak saçlı bir Ananın sözlerine: Dün onları mahkûm ettiler, çünkü onlar size, hepinize gerçeği anlatıyorlardı.

okumak için tıklayınız

Ali Nesin: Matematik Köyü’nün Delisi – Aslıhan Lodi

“Babam hep masallar anlatırdı. O kadar güzel anlatırdı ki… Aynı masalı kırk defa dinlemekten sıkılmazdık. Babamdan dinleyince, en basit konunun bile büyüsüne kapılırdınız. Ama çok zamanı yoktu; hep para kazanmak zorundaydı, çalışmalıydı, sürekli de çalışıyordu zaten. Geceleri ona yalvarırdık ‘Bize masal anlat’ diye, dayanamaz anlatırdı.” “Hayatımda kendimi yanında en rahat hissettiğim kişi babamdır. Beni anlar,

okumak için tıklayınız

Entelektüeller ve Cezayir Savaşı: Ya Savaştan Sonra?

Savaşın ardından Cezayir’deki “olaylar” hakkında çıkan yazıları okuyunca, entelektüel sınıfın savaşa karşı harekete geçtiği duygusuna kapılırız. Az ya da çok entelektüellerin eylemi olarak tanımlanan bu hareketten tüm bir kuşak etkilenmişti: İster 121′ lerin manifestosu olsun, ister Jean-Paul Sartre’m eylemi olsun -bu savaş için “onun savaşı” sözü bile kullanılmıştı-, ister France-Observateur, L’Express, Témoignage chrétien, Le Monde gibi büyük basın organları­nın rolü olsun,

okumak için tıklayınız

Uygarlık ve Irkçılık – Marc Ferro

Joseph Chamberlain 1895’te “Bu ırka inanıyorum …” diyordu, Ingilizlerin zaferi için emperyalist bir nutuk atıyordu ve Fransız, İspanyol, vb. rakiplerini aşan bir halkı kutluyordu. “Daha alt” halklara İngiliz işbirliğinin ve bilgisinin üstünlüğünü taşıyordu. “Beyaz adamın omuzunda taşıdığı yük” dünyayı uygarlaştırmaktı ve Ingilizler bunun yolunu gösteriyorlardı. Bu inanç ve bu görev diğerlerinin aslında aşağı bir kültürün temsilcileri

okumak için tıklayınız